Samir Amin: Her türlü özgürleştirici tutkudan yoksun burjuva aklı, zorunlu olarak güdük, kof, sorumsuz araçlaştırılmış bir akıldır.

samir-amin1. Akıl ve özgürleşme [emansipasyon]
Modern dünyanın oluşmasında son derece önemli iki tarihi dönemeçten söz etmek mümkündür.
Bu tarihi dönemeçlerden birincisi, modernitenin doğu­şuyla ilgili olandır. Bu, tesadüf eseri ortaya çıkmayan, aynı zamanda kapitalizmin de doğduğu Aydınlanma dönemidir (XVII. ve XVIII. yüzyıllar Avrupa’sı). Bunun muhtevasını iki önermeyle açıklamak mümkündür:

Bunlardan birincisi modernitenin tanımıyla ilgilidir ki, bu,
insanlar bireysel ve kolektif olarak kendi tarihlerini yaparlar
ve yapmalıdırlar savıdır. Bu öyle bir savdır ki, -Avrupa’da olsun,
başka yerlerde olsun- önceki toplumlarda geçerli egemen
düşünceden kopuşu simgeler. Eski egemen düşünce kainatı ve
insanı yaratan Tanrı’nın son kertede “kanun yapan” da oldu­
ğu ilkesine dayanıyordu. Söz konusu kutsal kanunlaştırmanın
dayandığı etik ilkeler de bilindiği gibi dinler ile aşkın tarihsel
felsefeler tarafından ve onlar aracılığıyla formüle ediliyordu.
Dolayısıyla sürekli değişim halindeki sosyal gerçeklikleri anlama
gereği, farklı yorumlara da ister istemez kapıyı aralıyordu.
Akla, ekseri (her zaman değil) bu yorumlar için başvuruluyordu
ama orada akıl, “akılla dini uzlaştırma” görevini üstleniyordu.
İşte modernitenin tanımladığı yeni anlayış, din sorununu
dışlamadan bu zorunluluktan kurtuluyordu. Yeni anlayış bir
bahsi kapatıyordu ama kendine özgü sorunlarla yenisini açı­
yordu: İnsanların sahip olduğu özgürlüğün de tanımlanması
gerekiyordu. Eğer tarih, insanlığın dışında bir etkinlik olarak
ortaya çıkmıyorsa, o zaman başka “yasalarla” açıklanması gerekiyordu,
o yasaların keşfi ise bazı yeni bilimlerin ortaya çıkmasını
gerekli ve mümkün kılıyordu ki, bunlar, doğa ve insan bilimleriydi.

Böylece toplumların hareketinin nesnel belirleyicilerini
ortaya çıkarmak için akıl yeniden harekete geçiriliyordu.
Modern insanlığın sahip olduğu yeni özgürlük, oluşturulmak
istenen yeniden sosyal üretimin mantığı ve toplumların dönü­
şüm dinamikleri sorununu problemli hale getiriyordu.

İkinci sorun, Aydınlanma felsefesinin (düşüncesinin) ifade
ettiği biçimiyle modernitenin burjuva karakteriyle ilgilidir.
Zira modernitenin ve kapitalizmin ortaya çıkışı aynı gerçekli­
ğin iyi yüzüdür.

Aydınlanma düşüncesinin sunduğu akıl kavramı, özgürleş­
meye kopmaz bir şekilde bağlıdır, aksi halde “insanoğlu tarihini
yapar” cümlesinin bir kıymeti harbiyesi olmazdı. Doğaldır
ki, söz konusu özgürleşme, kapitalizmin gerektirdiği ve mümkün
kıldığı sınırlar dahilinde tanımlanabilir. Her ne kadar
Aydınlanmacı söylem tarihsel olmayan (tarih dışı) özgürleştirici
bir akıl kavramı önerse de, gerçek yaşamın tahlili durumun
öyle olmadığını, tam da tarihsel bir nitelik taşıdığını ortaya koyuyor.

Söz konusu söylemin en temel ifadesi, Adam Smith’in
maalesef uygun olmayan formülasyonu olan “faydacılıktır”.
Aslında şüpheli bir kelimedir bu ama İngiliz ampirizm gelene­
ğindeki kendiliğindenliğin bir sonucudur. Bu dünya görüşünde
toplum, bireylerin toplamından oluşan bir bütünlük olarak
anlaşılır; bu da Eski Rejim’in toplum tasavvurundan bir kopuş
demektir. Söz konusu olan bireyin tartışmasız özgürleştirici
ideolojisidir. Tekrar etmek gerekirse, modernitenin bir veçhe-
sidir. Zaten söz konusu birey de doğal olarak bir akla sahiptir.
Özgürleştirici aklı -insanların mutluluğunu- gerçekleştirecek
olan sosyal düzen ise, Amerikan sosyal düşüncesinde bugün
de geçerli bir kavramı kullanmak gerekirse, “iyi kurumlardır”.
Sistem de kendi payına sosyal yaşamda ekonomiyle siyasetin
birbirinden ayrılmasına dayanır. Akla dayalı olarak politik
yaşamın işleyişini sağlayan “iyi kurumlar”, bireylerin hukuki
eşitliğini ve özgürlüğünü güvence altına alan demokratik kurumlardır.
Ekonomik yaşamın yönetiminde akıl, sözleşme özgürlüğünü,
başka bir ifade ile “piyasayı” varsayar. Dolayısıyla
toplumu oluşturan “bireyler” arasındaki değişim (ticaret) ve
işbölümünün örgütlenmesinde piyasa temeldir. Ekonominin
sağlıklı işleyişi de kendi payına artık “iyi toplumun” kutsal de­
ğeri sayılan mülkiyetin korunmasını gerektirir.

Bundan böyle özgürleştirici akıl, klasik üçlü olan, özgürlük,
eşitlik, mülkiyette ifadesini bulacaktır. Bu formül sistematik
olarak Amerikan Devrimi tarafından benimsenmeden önce,
birbiri ardından gelen erken Birleşik Hollanda Devrimi, 1688
“Şanlı İngiliz Devrimi” ve ilk aşamasında Fransız Devrimi’nin
formülüydü.

Özgürlük, eşitlik, mülkiyet üçlüsünün de doğal olarak birbirleriyle
“uyumlu bir tamamlayıcılık” içinde oldukları kabul
ediliyordu. Ve bugüne kadar “piyasa” ile “demokrasi” arasında
eşitlik olduğu düşüncesi burjuva ideolojisinin köşe taşı olmaya
devam etti. Gerçek dünyada demokratik hakların kadın ve
erkek tüm yurttaşlara doğru genişlemesi sürecinde proleterleri
burjuvalarla, mülk sahiplerini mülksüzlerle karşı karşıya getiren
çatışma, piyasanın koşulsuz savunucuları tarafından baş­
tan itibaren tartışma dışında tutulup yok sayıldı.

Şüphesiz Adam Smith ve Aydınlanma düşüncesi, özgürleş­
tirici ve rasyonel sonsuz geleceğin “iyi toplum” sisteminin bazı
zorluklarla karşılaşacağını sezmişlerdi. Fakat süratle onun üstünden
atladılar. Ekonomik yaşamın yönetiminde aklın zafe-
rini simgeleyen “görünmez el” aslında (önceden kestirilemez)
“bilinemez el” di ki, daha baştan modernitenin öngördüğü şekilde
insanların kendi tarihlerini yapma kapasitesini yok ediyordu.
Netice itibarıyla özgürlüğün, eşitliğin ve mülkiyetin gü­
vencesi, piyasanın görünmez elinin işlevini tamamlayan devletin
“görünen eli” olabilirdi.

Aydınlanmacılığın özgürleştirici aklı, etik ilkeyi dışlamadı­
ğı gibi, tam tersine onu içeriyordu. Oradaki akıl, üçlünün (özgürlük,
eşitlik, mülkiyet) özetlediği temel etik unsurların araç
ve amaçlarından bağımsız değildi.

Aydınlanma düşüncesine eşlik eden etik, dini kökenli olabilir
veya olmayabilir. İnsanı Tanrı’nın yarattığını düşünenler,
özgürleşme konusunda da Tanrı’ya gönderme yapıyorlar.
İnsanın varlığının “doğallığı” kabul edildiğindeyse, dini unsura
gönderme söz konusu olmuyor. Ama her şeye rağmen aradaki
fark önemsizdir.

Özgürlük, eşitlik, mülkiyet üçlüsünün tutsağı olan, medya
tarafından da bayağılaştırılıp pompalanan -John Rawls’ın
eşitlikçi liberalizmi gibi- özgürleştirici aklın çağdaş burjuva
versiyonu da tüm çabalara rağmen kesinlikle yeni bir şey ifade
etmiyor. Mülkiyetin eşitsiz bölüşümünün zorunlu olarak dayattığı
eşitlik-özgürlük çalışmasıyla malul eşitlikçi denilen liberalizm
de tam bir safsatadan ibarettir. Eşitsizlik, bayağı ekonominin
uyduruk kavramı “donanımlar”a dayanılarak pek de
“makul” olmayan bir akrobasiyle meşrulaştırılıp kabullendiriliyor.
Aslında orada söz konusu olan tam bir yavanlık örneğidir
ve söylenen de şudur: Piyasada karşı karşıya gelen bireyler (ki,
toplum bireylerin toplamı sayılıyor) farklı talihlere sahiptir (kirrıileri
-şans eseri- büyük işletme sahibidir diğerlerinin hiçbir
şeyi yoktur … ). Bu “donanım” eşitsizliği mirasla geçmiş (ataların)
emeğinin veya tasarrufunun sonucuysa meşru olarak gö­
rülüyor. Meşrulaştırma da tarihin mitolojik devirlerine kadar
geri gidilerek, başta eşitler arasındaki sözleşmeye dayalı olan,
zamanla yapılan fedakarlığın eşitsizliği mevcut eşitsiz donanı­
mın sebebi sayılıyor. Kapitalizmin özgünlüğüne dair sorunların
bu tür izahlarla yok sayılmasını veya üzerinden atlanmasını
doğrusu pek zarif bulmuyorum.

Fakat eşitlikçi liberalizm yalancıktan ve ısrarla günümüz
toplumunun düzensizliğine ideolojik bir alternatif olarak sunulsa
da, gerçek dünyada karşı karşıya olunan (eşitlikçi liberalizmin
kendini ayrı saydığı) faydacılık [ütilitarizm] değil, sağ
özgürlükçü ideolojinin, fiiliyatta da aşırı sağın bir türevidir.

Söz konusu ideoloji özgürlük-mülkiyet ikilisini, Aydınlanma
felsefesinin özgürlük, eşitlik, mülkiyet üçlüsünün yerine ikame
ederek, bariz bir şekilde özgürlüğün sahip olması gereken
temel değeri inkar ediyor. Bu aşırı sağ ideolojik formülün yeni
von Hayek versiyonu, onun XIX. yüzyıl mucitleri olan “liberallerle”
(Bastiat ve şürekası…) buluşturuyor. Dolayısıyla, Fransız
Devrimföden sorumlu saydıkları Aydınlanma felsefesinden
bir sapmadır. Fakat söz konusu ikili olan özgürlük ve mülkiyet,
hala kısmen de olsa Aydınlanma felsefesine sadık kalmaya devam
eden Avrupa ideolojisinin aksine çoktan beri “Amerikan
ideolojisinin” temelini oluşturuyor.

Özgürlükçü versiyonda etik ortadan kalkıyor zira her ne kadar
insanlar tarihlerini yapsalar da onu orman yasalarının ge­
çerli olduğu koşullarda yapmak zorundalar. Artık eylemlerinin
sonuçlarından, sebep oldukları, derinleştirdikleri eşitsizliklerden
sorumlu değiller, tam tersine eşitsizlik hoş geldi safa geldi…
Oysa sorumluluk yoksa etik de yoktur. Bu sağ özgürlükçülerin
[libertaires] bazıları, hatta çoğu kendisini inançlı Hristiyan ilan
etse de bunun bir kıymeti harbiyesi yoktur. Zira gerçekte dinleri
gayriahlakidir [amoral], niteliği itibarıyla da sıradan “cemaatçi”
sosyal uyuşmaya meyletmekten başka bir şey değildir bu.
2. İkinci önemli tarihsel an Marx’ın Aydınlanma felsefesinin
özgürleştirici burjuva aklına yönelttiği eleştiriyle başlayan-
dır. Bu eleştiriyle, modernitede yeni bir sayfa açılıyordu ki, ben
buna eleştirel modernite diyorum.

Özgürleştirici akıl bu ikinci tarihsel anı, özellikle de onun yeniden
canlanışını yok sayamaz. Sosyal düşünce artık Marx’tan
sonra, ondan önce olduğu gibi olamazdı. Aydınlanma felsefesinin
özgürleştirici aklının eleştirisiyle ilgili yukarıda yazdı­
ğım -ki, benim ikinci gözlemimdir- Marx olmadan mümkün
olmazdı. Bu yüzden Marx vazgeçilmezdir. Artık özgürleştirici
akıl, tahlillerini ve önerilerini özgürlük, eşitlik, mülkiyet üç­
lüsüne dayandıramazdı. İnsanlar arasındaki sosyal eşitsizlikle
kapitalist mülkiyet arasındaki çözümsüz çelişki ortadayken,
özgürleştirici aklın üçlüden üçüncüsünü (mülkiyeti) denklemden
çıkarması kaçınılmazdı. Onun yerine şimdilerde şurada
burada önerilen dayanışma kavramından daha güçlü olan
kardeşliği [jraternite] koyabilirdi. Anlaşılacağı gibi kardeşlik,
bir azınlığa, egemen sömürücü burjuva azınlığı oluşturan kapitalist
sınıfa ait olan (dolayısıyla çoğunluğu yaşam için gerekli
araçlardan ve gerçek eşitlikten yoksun bırakan) kapitalist mülkiyetin
tasfiyesi anlamına gelebilir. Başka bir ifade ile kardeşlik
tekçi ve dışlayıcı mülkiyet biçimininin, toplumun tamamına
yayılan, onun çıkarına işleyen yeni bir sosyal mülkiyet biçimiyle
ikame edilmesi anlamındadır. Böylesi bir toplumsal düzende
sosyal bütünleşme de ancak demokrasi aracılığıyla gerçekle­
şebilir. Orada geçerli olması gereken demokrasi dar anlamda
sadece politik yaşamın yönetimi için değil, sosyal mülkiyetin
yönetimi için de vazgeçilmezdir. Dolayısıyla, demokrasi yoluyla
bütünleşme, kapitalist mülkiyet, bayağı egemen söylemin bir
kavramını kullanmak gerekirse, “piyasa” koşullarında gerçekleşen
sınırlı ve eşitsiz bütünleşmenin yerini alacaktır.

Herkesin malumu olduğu üzere, özgürlük, eşitlik, kardeşlik
sloganı Marx’ın bir buluşu değil. Bütün büyük devrimler gibi,
Fransız Devrimi de çağının ilerisindeydi ve isteklerini ileriye
yansıtmıştı. Hem bir burjuva devrimiydi (ki, daha sonra bu
temel üzerinde istikrar kazanacaktı) hem de daha ileriye gönderme
yapan bir halk devrimi olarak yaşanmıştı, şimdilerde
daha iyi anlaşıldığı üzere, burjuva sisteminin sosyalist eleştirisine
girişmişti. Modern çağın öteki iki önemli devrimi -Rus ve
Çin- gibi Fransız Devrimi’nin de çağının gereklerinin ve olası­
lıklarının ötesinde bir komünist toplum projesi vardı.
Fransız Devrimi’nin önerip güvence altına almak istediği
“halkçı mülkiyet” milyonlarca köylünün ve esnafın mülkiyetiydi.
Koruduğu “piyasa” da, tekelleri ve onların ürettiği rantı dış­
layan gerçekten herkese açık piyasaydı. Fakat devrimin hayata
geçirmek istediği halkçı mülkiyet daha baştan hem sağdan hem
de soldan gelen tehditlere maruzdu. Sağdan gelen tehdidin arkasında
Bank de France’ın sahibi olan iki yüz ailenin sembolize
ettiği büyük müteşebbisler ve kapitalistler vardı. Solundaysa
kentlerin tüm dışlanmışları (proleterler ve düzenli bir işi ve geliri
olmayanlar) ve kır kesiminin topraksız ve az topraklı köylüleri
vardı. Fransız Devrimi’nin sarsıntıları, iniş ve çıkışları
XIX. yüzyıl boyunca, yüzyılın sonuna kadar devam etti, Paris
Komünü’nü ezip devrimin başlangıcındaki üç ilkeden biri olan
kardeşliğin içini boşaltıp onun yerine topluma ait olmada ifadesini
bulan “ulusal”ı koyduktan sonra istikrara kavuştu.

“Fransız ideolojisinin” tüm belirsizlikleri, çelişkileri, yorum
farkları günümüze kadar gelen tarihin örgüsünü oluşturuyor.
Şimdilerde burjuva mülkiyetinin güvenliği ilkesine sert bir dö­
nüşle söz konusu anlam belirsizliğinden kurtulmak isteniyor.
Yüzünü sağa dönmüş burjuva aklının artık özgürleştirici
olması mümkün değildir. Zaten eni sonu iki ayak üstünde
duruyor: özgürlük ve mülkiyet. Bundan böyle eşitliğe herhangi
bir değer verilmesine açıkça antipati sergileyen Bastiat ve von
Hayek, dejenere olmuş bir aklın temsilcileridir ki, Aydınlanma
felsefesinin tasavvur ettiğinin bile gerisindedir bu. Söz konusu
burjuva aklı özgürlük ve mülkiyete indirgendiğinde tipik
“Amerikan ideolojisidir” -bir geri gidiştir-, düşünceden
Fransız Devrimi’ni, tabii Rus ve Çin devrimlerini de silip atmak
demektir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, dünyanın
Amerikanlaşmasıdır.

Her türlü özgürleştirici tutkudan yoksun söz konusu burjuva
aklı, zorunlu olarak güdük, kof, sorumsuz (dolayısıyla etik
temelden yoksun) araçlaştırılmış bir akıldır.
Özgürleştirici olmayan söz konusu akıl da, mucitleri ve savunucuları
tarafından “saf bilim” [saf iktisat-Z ‘ economie pure]
olarak tanımlanan iktisat alanında tezahür ediyor. Burada kı­
saca söz konusu güdük aklın eleştirisiyle ilgili bazı hatırlatmalarla
yetineceğim. Bir kere, serbest piyasanın “genel optimum
dengeyi” sağladığına ilişkin temel önerisi, kavramın bilinen
anlamında tutarlı mantıki argümanlara dayanmıyor. İkincisi,
toplumun bireylerin toplamından ibaret olduğu gerçek dışı anlayışın
sonucu olan başarısızlığın sebepleri üzerine düşünmemekte
inat ediyor. Tersine, içine tıkıldığı karışıklıktan çıkmak
için şu ünlü “beklentiler” [anticipation] safsatasını icat ederek,
başlangıçtaki temel kabulü olana (Birey toplumun yegane hücresidir)
dönüyor. Oysa “ekonomik akıl yürütmede” bu ikisinin
bütünleşmesi, kaosu derinleştirip biricik mümkün şu sonuca
götürüyor: Piyasa hiçbir zaman dengeye kavuşmadan bir dengesizlikten
diğerine savrulur (bu, Marx’ın hatta Keynes’in çok
önceden vardıkları sonuçtu). Pastanın üstündeki kiraz misali
“sosyal optimum” deyişi de kendi payına ortalıktan kayboluyor.
Saf iktisat söz konusu tutkuyu yok saydığında, o olmadan
-Aydınlanma felsefesinin ve Adam Smith’in- varsaydığı insanın
özgürleşmesi anlamını yitiriyor. Piyasa ve onun aracılığıyla
kendini ifade eden insan sorumsuz ilan ediliyor. Saf iktisadın
şarlatanları öyle düşünüp söyledikleri için doğrusu bu cesaretlerinden
ötürü teşekkür etmek gerekir. Artık, piyasanın, “işe
yaramaz” üç milyar insan ortaya çıkarmasının, aynı şekilde en
zengin ülkelerde bile sayıları giderek artan “yoksulun” ortaya
çıkmasının hiçbir önemi yok … Herhalde “rasyonel” olan budur,
kim bilir … Akıl, sadece özgürleştirici olmayı reddetmiyor, insanlığı
yok edecek bir işlevi de kabulleniyor. Nitekim yabancı­
laşmış insanı, tüm toplumları (dolayısıyla insanlık kültürünü)
ve/veya doğayı tahrip eder duruma geliyor -ki, bu durum, rasyonel
denilen ve kısa vadeyle sınırlı ekonomik hesap mantığı­
nın doğal sonucudur-.

Burjuva aklının başka savunucuları sözünü ettiğimiz şarlatanlar
kampına ve/veya reel sistemin içine sürüklendiği dünyanın
Amerikanlaştırılması kervanına katılmakta kararsızlar.
Yukarıda değindiğim eşitlikçi liberalizm, yangından mal kurtarma
gayreti içinde. Rawls’in temsil ettiği bu çağdaş burjuva
düşünce akımı -kimileri bunu “sol” olarak bile niteliyor-,
Marx’ı yok sayıyor ve Marx öncesinde yer alıyor. “Donanımlar”
eşitsizliği teorisi kaosuna saplanıp kaldığı için bu düşünce akı­
mının bir kıymeti harbiyesi yok.

Gerçek dünyanın ve onun kimileri tarafından
Amerikanlaşma kimileri tarafından da Batılılaşma olarak anlaşılan
evrimsel yönelimlerinin kültüralist muhalifleri, bilmem
ki, akılcı olarak adlandırılabilir mi? Bazıları “Amerikanlaşma”
tehdidi karşısında sadece “kültürel değerleri” savunuyor, sanki
sosyal realite sosis gibi parçalara ayrılabilirmiş gibi sistemin genel
eğilimlerini yok sayarak “bir kısmını yarına saklamanın”
mümkün olduğunu sanıyorlar. Başkaları da öncelikle kapitalizmle
“Batı’yı” birbirine karıştırdıkları, kendinden menkul,
ebed müddet geçerli sandıkları “Batı’yı” oluşturan temel belirleyicilikleri
atladıkları için hareket halindeki sosyal gerçeklik
alanında yaşanan çatışmaları herkes için geçerli kültürel hayal
alemine havale ediyorlar.

Her şeyin içine atıldığı dolaptaki acayip karışım, hayali piyasanın
saf iktisadı, artı yalandan eşitlikçi liberalizm, artı ebed
müddet geçerli olduğu varsayılan ipe sapa gelmez kültüralizm,
şatafatlı biçimde postmodern denilen “yeni düşünce” mertebesine
yükseltiliyor. Burjuva modernizminin eleştirisi silindiği,
aklın da özgürleştirici olmaktan çıktığı koşullarda, çağdaş burjuva
düşüncesi artık gününü doldurmuş bir sistemin düşüncesi
haline geliyor.

Tehlikeli bir bunama ki, sorumsuzluk ilkesine daha çok yaslanıldıkça
tehlike daha da büyüyor. Gerçekten tehlikeli bir bunama
zira sistemin korkunç yıkıcılığı artık yeni bir eşiği aşmış
durumda, velhasıl yukarıda söylediğim, insanın, tüm toplumların
yok oluşu gündemde …

Oysa özgürleştirici aklın bu meydan okumaya cevap vermesi
gerekiyor.

Samir Amin
Modernite Demokrasi ve Din
Yordam yay

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Felsefe
Başkaldıran İnsan – Albert Camus

Albert Camus (1913-1960), yaşamı boyunca şu sorunun yanıtını aradı: 'İnsan toprakla nasıl bağdaşabilir, yoksulluğu yüzünden acı çekerek, ama güzelliğini koruyarak...

Kapat