Sartre: Aydın kişi; “çabası, egemen sınıfça suç sayılan kimse…”

sartreAydınlar
Roland Barthes bir iki yıl önce kendisiyle yapılmış bir konuşmada aydının durumu üstüne çok kötümser sözler söylüyordu: “Aydın, toplumun bir döküntüsü, bir artığıdır; sözcüğün gerçek anlamıyla bir dışkı. Bazı rejimlerde bu dışkıya başka roller verilmeye çalışılır. Oysa, adı üstünde, dışkı dışkıdır; başka hiçbir şeye yaramaz. Organik dışkı, nasıl, maddenin kendine dek uzanan yolunu gösteriyorsa, insani dışkı da, öyle, sindirim yolunu gösterir. Aydının gösterdiği tarihsel bir yoldur.

Bütün topluma ilişkin itileri, hevesleri, karmaşıklıkları döküntü halinde kendinde katılaştırır aydın. İyimser kişiler onun bir tanık olduğunu söylerler. Gerçek böyle değildir. Olsa olsa, ‘iz’dir, bir sonuç. Yine de, nedense, tehlikeli görülmektedir.”

Barthes, bu sözlerinden beş altı yıl önce böyle konuşmuyordu ama. Aydının işlevi konusunda Brecht’e göndermeler yapıyordu. Entelijansiya üstüne şu sözler de onundur: “Kavramın ve sözcüğün kaynağı olan Dreyfus olayından bu yana aydınların tavrına bazı çevrelerce bir büyücü tavrı gibi bakılmıştır. Gerçekten de işadamlarından, kamuoyu tecimenlerinden, onların hukukçularından oluşan büyük bir topluluk, sözgelimi yazarı bir gözbağcı, bir cadı gibi görüyor, daha önemlisi onu öyle göstermek istiyor. Aslında ‘anti-entelektüalizm’ de tarihsel kökleri yönünden bu görüşün ürünüdür. Brecht ne güzel söylemişti: Aydının işlevi bu görüşleri ve bunların bağlı olduğu yutturmacaları ayrıştırmaktır, diye!”

Aydının eleştirici tavrı hemen her zaman siyasal yetkenin karşısında yer alıyor. Soruna bu noktadan yaklaşırsak, kendilerini bir başkası gibi görme tavrının bir sonucu olarak, hemen bütün aydınların tarih boyunca sol’da toplaşmalarının bir rastlantı olmadığını da anlarız.

Buna karşılık, çoğu sağcı olan bazı düşünürlerde, bu etkin, bu kendini sürekli olarak yaptığı eleştiriyle belirlemek isteyen aydın tipinin yadsınmakta olduğunu görürüz. Onlara göre günümüzde aydınlar, kendilerini belirtme, ortaya koyma ayrıcalığını elde tutan topluluktur: her gün kendini öneren, her türlü gösterilerle, türlü eylemler ve düşüncelerle boy gösteren, sahneyi kendi adına hiçbir zaman boş bırakmayan, bu konuda oldukça ustalaşmış, uzmanlaşmış bir topluluk. Bunu kimi zaman gözüpeklikle, kimi zaman “demagoji” ile; kimi zaman alkış toplayarak, kimi zaman eleştiriler ve hırçınlıklar karşısında kalarak yapmaktadır. “Entelijansiya” denen aydın topluluklarının bölünmesi nicedir ortalıkta yılgılar yaratıyor. Cesbron’a göre, sorumsuzluk ve hafiflik bu topluluklara özgü niteliklerdir sanki.
Sanırız, bu tip aydın, eski ayrıcalı aydının yeni bir etki gücü arayanından başka şey değildir. Ve günümüzün olması gereken aydınını kavramamaktadır.

Nedir aydın kişinin temel işlevi? Düşünmek, kafa yormak mı? Bu konuda söylenmiş çok söz var. Genellikle aydının tanımıyla temel işlevi yan yana ele alınmakta, tanım o işleve bağlanmak istenmektedir. Aydın, uzun süre, kafa çalışması yapan biri olarak tanımlanmıştır. “Onu, ekmeğini kafa çalışması yaparak kazanan kimse” olarak tanımlamak isteyenler de çıkmıştır. Ancak bu öğeye göre yapılan bir tanım aydını, özellikle de onun işlevini ortaya çıkarıcı bir açıklık taşımıyor. Çünkü doğrudan doğruya kurguya, felsefe “jimnastiğine” dayanan, nesnelerden ve insana ilişkin öbür köklerden kopmuş kafa çalışmaları da vardır.

Sartre bu konuda ilginç bir saptama getiriyor. Kafa çalışması yapanlar içinde bir ayrım yapıyor. Ona göre, yüksek memurlar, özel girişim sahipleri, mühendisler, atom bilginleri, hekimler ve öğretmenler de sürekli bir kafa çalışması içindedirler; ama onlar bu çalışmalarından ötürü aydın (entelektüel) sayılamazlar; bu nitelikleriyle, olsa olsa “pratik bilginin teknisyenleri”dirler. Aydın kişinin işlevinde, temelde, siyasal sayılabilecek, çok zaman da yüzde yüz siyasal bir tavır (başkalarının, toplumun yazgısıyla ilgilenen bir tavır) vardır. Şöyle tanımlıyor Sartre aydın kişiyi: “Çabası, egemen sınıfça suç sayılan kimse…”

Yani eleştiren kimse. Atom bilgini, yaptığı kafa çalışmasının sonuçları üstünde ya da toplumun sorunları konusunda hiç düşünmüyorsa, aydın bir kişi değil, sadece bir atom bilginidir. Hekim için de, mühendis için de, öğretmen için de aynı saptama geçerlidir.

Kendisini bir başkası gibi görme ökeliği vardır aydında. Onun temel işlevi, kışkırtıcı etkilere karşı koyarak, gerçeği olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın daha karışık, daha aydınlık göstermek olmalıdır.

Siyasal bilinçte ve tekniklerde oluşmuş yeni olanakların ikili etkisiyle hem yabancılaşmaya, hem de geleneksel özlemlerine son veren adamdır aydın.

Buradan alırsak, bir profesörle bir işçinin aydın olma olanağı aşağı yukarı eşittir. Hatta kimi kez daha ilerisi de söz konusu: Gerçekleri bütünüyle kavramış bir maden işçisi mi, yoksa Prof. İsmet Giritli mi aydın?
Bakın bir yazar bu konuda ne diyor: “Hızlı ve yaygın bir aydınlaşma çağında yaşadığımız kanısındayım. Herkesin aydın olma aşamasına girdiği bir çağ bu. Aydın olma ayrıcalıklarını yitirme korkusu içinde bulunanlar için iyi bir şey değil bu elbet. Aydın artık ‘dorukta’ ya da ‘köşede’ rastlanan bir kişi değil, her yerde burun buruna gelebiliyorsunuz onunla. Kitleler aydınlaşıyor; eski efsaneler, eski görenekler, eski değerler yıkılıyor. Bu yüzden eski ayrıcalı aydın tipi, yeni aydının bağlılığından korkuyor, bu durumu hiç mi hiç içi götürmüyor onun.” (Ph. Sollers)

Bir adım daha atalım.
Aydının işlevini böyle bir bağlamda ele alırken, bu işlevde hemen beliren ikinci bir niteliği görmezden gelemeyiz. Aydın egemen güçlere, iktidarlara ne adına karşı çıkmaktadır? Bu konuda başıboş mudur? Sorunun karşılığı aydına tarihsel nesnelliğini kazandıracak niteliktedir ve çok önemlidir: Kitleler adına konuşmaktadır o. Yoksa, “Doğruyu söylemek her zaman devrimci bir iştir” diye kestirip atmak biraz da kaçış demektir. O zaman Sartre’ın tanımladığı değil, Barthes’ın gözlemlediği aydın tipine giriyoruz. Luther de doğruları söylüyordu, ama başkaldıran köylüleri de, tefecileri de, prensleri de aynı ölçüde haksız görmekteydi. Romain Rolland, Dreyfusçuları da, Dreyfus’a karşı çıkanları da kınamaktaydı. Camus bile, sömürgecileri de, sömürgeleri de, aynı nedenlerle, haklı görmemekteydi.
Kısacası aydının gerçek profili, iktidar karşısında ve kitleler karşısında aldığı tavrıyla belirleniyor. O ikinci öğedir ki iktidarları aydınla uğraşmaya götürmektedir. Bütün iktidarlarda aydının kitleler adına etkili olması kaygısı vardır. Ona başka roller önerilmesinin, bu ölçüde hoşgörülü davranılmasının gerçek nedeni budur. Kokteyllere çağrılmasının da…

Aydın oluşun okumuşlar takımının tekelinden çıkarak toplumda yaygınlık kazanışı iktidarların kaygılarını artırmakta, işini zorlaştırmaktadır.

Ülkemizde de bu yaygınlaşmanın son yıllarda oldukça hızlı biçimde gerçekleşmekte olduğunu görüyoruz. Buna karşılık eskiden aydın sayılan bazı toplulukların yeni koşullarda o eski niteliklerini yitirdikleri de doğrudur. Oynak bir sınıf olan küçük burjuvazinin alt kesimleri arasında, bir de otuz beş-kırk yaş sınırının altıyla üstü arasında böyle bir hareket söz konusu.

Cumhuriyet’in 1950’ye kadar geçirdiği dönemde ortalama aydının özlemleri iktidarınkiyle özdeşti, 1950’den sonra iktidarların onu hiçlemeye, horlamaya başladığı görülüyor; 1960’lar, aydının eski ölçüleri, eski uzlaşmayı gözden kaçırmadan kendini belirtmek istediği yıllardır; 1968’lerden günümüze dek akıp gelen ekonomik, siyasal olaylar içinde ise ipler bütün bütüne kopmuştur; Aydın, yükselmeye başlayan işçi sınıfının yanında ve iktidarın karşısında yer almaya başlamıştır. Hiç değilse, genel doğrultu bu yönde olmuştur.
Bağnazlığın bin yıllık buzları kırılmakta mıdır? Bunu aydının yeni tavrı içinde kendini eğitme biçimi belirleyecektir.

Cemal Süreya
Nisan 1980

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro