Savaş ve Edebiyat – Murat Belge

Murat Belgeİnsanlık tarihine bakanlar, bakmayı seçtikleri açıya göre, bu tarihi kesintisiz bir değişim ya da sürekli tekrarlanan bir döngü olarak görmüşlerdir. Savaş da bu ikileme uygun bir olay. Belli bir uzaklıktan bakıldığında, insanlar hep savaşmışlar; ama daha yakından bakılınca, her savaş öncekilerden farklı. Aynı şekilde, insanların savaşı değerlendirmeleri de değişiyor zaman içinde.

Epiklere dayanan en eski edebiyatlarda, savaş dünyanın olağan bir durumu gibidir. Homeres’un kahramanları olsun, Germen mitolojisinin Sigurd’lan, Hildebrand’ları olsun, asli değerlerini ancak savaşarak kazanabilen kişilerdir. Bu edebiyatı yaratan toplumsal yapının somut yaşayışma uygun bir biçimde, epiklerde hayat bir dizi irili ufaklı kavga üstüne kuruludur. Kavganın, kendi ötesinde amacı kahramanlık, büyük ölçüde bireyseldir. Kahraman savaşmayı yazgısı olarak kabul eder ve gereğini yerine getirir. Biçim bakımından bu epiklere çok benzeyen Vergilius’un Aeneid’i, başka bir ha-· kımdan, özünde Homeres’tan çok belki de Tolstoy’un Savaş ve Barış’ına yaklaşır. Çünkü ilk olarak burada, ilkel epiklerin acımasız fiziksel dünyası yerine, ahlaki bir evrenle karşılaşırız. Biçim olarak gene savaş, gene kahramanlık vardır. Ama her ikisinin de kendi ötelerine uzanan bir anlam kazandığını görürüz. Çünkü bu yapma epiğin kahramanı Aeneas, Ronia İmparatorluğu’nun kurucusu olacaktır; bu bakımdan, kişisel yazgısını değil, tarihi-toplumsal bir yazgıyı yaşamaktadır. Geçmişe, Augustus’un şanlı döneminden bakan Vergilius, ilkel epiklerin kör kavga dünyası yerine, büyük bir imparatorluğun akla uygun oluşumunu görmektedir. Böylece Homeros’un ilkel maddeciliğini incelmiş bir idealizme dönüştürür.

Antik çağ kapandıktan sonra da toplumlar savaşmaya devam ettiler elbette. Fakat ondokuzuncu yüzyıla gelinceye kadar, savaş edebiyatı olarak çarpıcı bir nitelik taşıyan eseriere pek rastlanmaz. Ortaçağın şövalye ve haçlı seferi hikayelerinde, ilkel veya yapma epiklerin yüceliği yoktur. Rönesans sonrası edebiyat eserlerinde de zaman zaman savaşa rastlanmakla birlikte, bu ne epiklerdeki, bilmediğimiz halde bizi büyüleyen savaştır, ne de bildiğimiz için bizi dehşete düşüren çağdaş savaş. Bir anlamda ilkel epiklerdeki kahramanları andıracak şekilde bireyselleşmiş kahramanlar, savaşçılığı, eldivenleri ve pelerinleri gibi bir şıklık ögesine, bireysel bir yeteneğe dönüştürmüşlerdir sanki. Savaşın topyekün karakteri, özellikle geniş kitleler üstündeki yıkıcı etkileri ise hiç görülmez.

Bu uzun dönem boyunca savaşın böyle arka planda kalmasının, dönemin savaşının niteliğiyle de ilintisi vardır şüphesiz. Savaş sık ve yaygın olduğu ölçüde doğaldı. Ama çapı küçüktü. Subaylık, komutanlık, aristokrasiye özgü uğraşlardı. Düşman ordular arasında karşılıklı c en tilmenlik vb. askeri gelenekler,· savaş mesleğine kendine özgü bir zarafet katıyordu. Savaşı bu düzeyde yapanlarla ordunun erieri ve toprakları üstünde savaşılan insanlar arasında büyük uçurumlar vardı ve kendini üst kademeyle özdeşteyen edebiyatçılar, aşağıda olup bitenleri görmemek üzere koşullanmışlardı.

Fransız Devriminden Sonra
Savaş kavramı, Fransız devriminden sonra, ulusal çıkara sınıfsal çıkarların da eklenmesiyle yeni boyutlar kazandı. Bundan sonra edebiyat da savaş olayına değişik bir gözle bakmaya başladı. Devrimden sonra tarihin daha bilinçli yaşanmasıyla orantılı biçimde, edebiyatçı ele aldığı bireylerin kaderlerini tarih boyutu içinde vermenin önemini kavradı. Bu çerçevede savaş da, kitleleri kucaklayan, ulusların gelişmesini etkileyen bir olay olarak görülmeye başlandı. Walter Scott, savaşa da yer verdiği tarihi romanlarıyla bu yeni anlayışın öncülerindendir. Fransız romantik yazar Hugo da Doksan Üç’te savaşı büyük bir toplumsal dönüşümün parçası olarak ele alır.

Savaş ve Barış
Fransız romanı, Fransa tarihine sıkı sıkıya bağlı olduğu için, bu tarihi noktalayan savaşlar da çeşitli romanlarda -ama değişik anlayışlarla- ele alınmıştır. Örneğin Erckman-Chatrian çiftinin Water)oo’su belgesel bir denemedir ve doğrudan doğruya bir ünlü savaşı hikaye eder. Oysa romandan beklenen bu değildir artık. Örneğin Zola’nın Rougon-Macqtiart dizisinin ondokuzuncu kitabı olan La Debade (Çöküş), 1870 Fransa-Prusya savaşını anlatırken, kişilerini simgeleştirerek Fransa’nın o günkü durumu ve geleceği konusunda yargılar verir. Bu romanda savaş bir ulusun yazgısının göstergesi ve aynı zamanda dönemecidir. Bu yaklaşım, savaş edebiyatında gittikçe genişleyen bir çizgiyi temsil eder. Çizginin en yetkin örneği de herhalde Tolstoy’un Savaş ve Banş’ıdır. Kara Avrupasının roman geleneğinde ulusal ve geniş toplumsal bakış açısı başından beri egemenlik kurmuştur. Tolstoy, Napoleon’un Rusya seferini bir eksen gibi alarak -ve değişik kesimlerden bireysel kahramanların hayatlarını panoramik bir bütün içinde birbirlerine eklemleyerek bir bakıma geçen zamanın romanını yazar. Bireysel zamanlarla toplumsal zamanın birbiri içine geçtiği, bütün bunların savaş olgusu tarafından dolaylı ve dolaysız derinlemesine etkilendiği, eşsiz bir romandır Savaş ve Barış. Ondokuzuncu yüzyılın savaş edebiyatı içinde bir doruk olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ingiliz ve Amerikan Romanları
Kara Avrupasının tarihe ve toplumsal bütünlüğe ağırlık veren roman geleneğine karşilık Ingiliz ve özellikle Amerikan romanı bireyselliğe girdiği zaman rahatlar. Amerika’nın ilk önemli savaş romanlarından biri olan Stephen Crane’in Red Badge of Courage’i (Yiğitliğin Kızıl Nişanı) Amerikan savaş edebiyatında bir öncü sayılabileceği gibi, Amerikan edebiyatının savaş sonrası dünya edebiyatını etkilemesi ölçüsünde, genel bir yaklaşımın da öncüsü olmuştur. Hikaye Amerikan iç savaşmda geçer. Korkup kaçarken bir başka Kuzeyliden alnına dipçik yiyen başkişi, cephe gerisinde bu yarası yüzünden kahraman sayılır. Olay bundan sonra tersine döner ve sahte kahraman vicdan azabını yenmek için gerçek bir kahraman olur. Bu romanın bir öncü olma özelliği şuradan· ileri geliyor. Savaş burada, insan bireyinin ahlaki bütünlüğünün sınandığı muazzam bir deneme oluyor. Bu anlayış, özellikle Hemingway gibi bir usta romancının elinde yeniden biçimlendikten sonra çok esnek, çeşitli amaçlara yönelebilen türlü türlü olay örgülerinin birleştirici ilkesi olarak işlev görebilen bir yapı kazandı.

Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
Birinci Dünya Savaşı’na kadar, her ne kadar toplumsal-tarihi boyutlar kazanmış olsa da, savaş hala büyük ölçüde romantik bir olaydı. Bir kere, büyük ölçüde, yalnızca savaşanlada sınırlıydı. Ikincisi, komutanların bireysel yetenekleri belirleyici sayılıyordu; başka bir deyişle, insan henüz savaşa egemen görüyordu .kendini. Dünya Savaşı bu romantizmi bir daha doğmamacasına yıktı. Dört yıl boyunca ölenlerin sayısı, sivillerin ilk kez ciddi bir şekilde tehlikeye girmesi, modern savaşın centilmenliğe, şövalyelik oyunlarına yer bırakmayan anmasızlığı, teknolojinin belirleyici rolü, bu olayı yaşayan kuşakların iyimserliğini yerle bir etti. Geniş kitlelerin modern savaşa gösterdikleri ilk tepkiyi en iyi yansıtan roman, sanırım Remarque’ın Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’udur .. Bu kitabın popüler olması doğal, çünkü yazılış tarzı popüler; gene de, önceki savaş romanlarıyla kıyaslandığında önemli farklar gösteriyor. Bu fark, şüphesiz yalnız yazarın yaklaşımında değil: Yaşanan olay, aynı yaklaşımı çok geniş kesimlere benimsetmiştir. Remarque’ın kitabında savaş felaketi bireyler düzeyinele resmedilir. “Ulusal çıkar” gibi şeylerle hafifletilemeyecek bir acıdır anlatılan. Milliyetçilikk birlikte, savaşın fiili örgütü olan ordunun hiyerarşisi, yapısı da sert bir şekilde eleştirilir. Bu kadar titizlikle korunan bu tabulara karşl çıkan bir eserin aynı zamanda bu kadar popüler olabilmesi, herhalde savaş olgusu altında ezilmiş kitlelerin de aynı bakışı kendiliğinden benimsemeleriyle mümkün oldu.

Birinci Dünya Savaşi’ndan Sonra
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlık tarihinin kesin bir dönemeçten geçtiği, bu büyük değişimin sanattan politikaya kadar her alanda yansıdığı bilinen bir olgudur. Örneğin sanat alanında Amerika’nın ünlü Yiğit Kuşağı bu olaydan sonra eski değerlere inançlarını kaybetmiş kişilerdi. Dos Passos l9l9’da belgesel tekniklerle savaşın akıldışı, değertanımaz ezici gerçekliğini vurgulamaya çalışır. Hemingway, yukarıda değindiğim gibi, Silahlara Veda veya Çanlar Kimin Için Çalıyor romanlarında, savaşın temsil ettiği şeylerden özellikle ·uzak durmaya çalışır, çünkü onlara inanmaz. İspanya lç Savaşı’ndaki ilerici bile, yanında çarpıştığı insanların tarihi amaçlarından çok, bu çılgın dünyada kendi kişisel onurunu korumaya çalışan biridir. (Bu bakımdan, ihtiyar balıkçıdan farklı bir konumda değildir.)

Ne var ki, savaşa karşı bütün bu hümanist tepkiler, yirmi yıl sonra çok daha vahşi bir dünya savaşının gelmesini engellemez, Hatta, birinci felaketin yarım kalmış sonuçları ikincisini hazırlamıştır. llk sosyalist devrim, kendisine karşı saldırgan faşist tepkinin doğmasına yol açar. Her bakımdan birinciyi aşan savaş, anlamlı bir şekilde, atom bombasının patlamasıyla son bulur. Bu son, şimdi nelerin başlangıcı olacaktır? Bu soru, savaş üstüne edebiyatta yeni bir akımı başlatır: Olmayan savaşları yazmak. Huxley’in Ape and Essence’ı (Maymun ve Oz), Golding’in Sinekierin Kralı, daha popüler bir düzeyde Shute’un Kumsalda’sı, atom savaşından sonra tersyüz olan dünyayı anlatırken, dolayısıyla insanın doğası hakkındaki karamsar düşüncelerini de dile getirirler. Atom, yalnız savaşın değil, sonuçlarının da bir roman malzemesi olmasına yol açar (Hiroshima, man amour gibi).

İkinci Savaş Sonrası
lkinci Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok yazar, bu sarsıcı olayın çeşitli yanlarını işlemiştir. Fransa’da Sartre, Almanya’da Böll ve Grass, Amerika’da Mailer akla gelecek ilk isimler. En yoğun savaş edebiyatı ise Sovyetler Birliği’nde görülür. Bunda, olayın bu ülke açısından taşıdığı büyük önem kadar, sosyalist gerçekçilik kalıpları arasında savaş temasının daha rahat yazma imkanı sağlamasının da payı vardır. Ehrenburg’dan Aytmatov’a kadar hemen bütün Sovyet yazarları en önemli eserlerini bu konuyu işleyerek yaratmışlardır. Batı romanına kıyasla, Sovyet romanı savaş konusunda gerçekçi, ama daha iyimserdir. Bu, yalnızca bir ülke olarak değil, bir sistem olarak da savaştan sağ çıkmaya bağlı bir eğilim olarak görülebilir.

Bunların yanı sıra dünya kadar da bayağı savaş edebiyatı var. Özellikle Ikinci Savaş’tan sonra savaş edebiyatı hacminde görülmemiş bir artış oldu. Bu konuda yapılan piyasa filmleriyle aynı . paralelde ilerleyen bu edebiyat, savaş gibi bir konunun çarpıcılığını sömürerek, düşünce veya teknik olarak yeni bir şey getirmeksizin, sonuçta belki de savaşa karşı çok duyarlı olması gereken insanlığın sinir uçlarını uyuşturuyor. ,

Sonuç olarak, tarih boyunca savaş da, insanın savaşı algılayışı da değişmiştir. Ama savaşın kendisi ortadan kalkmamıştır ve kolay kolay kalkacağı da yoktur. Gelgelelim, savaşa karşı bilinç, daha eski dönemleriyle kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir. Edebiyatın böyle bir bilincin gelişmesinde önemli, ama ikincil bir rolü var. Insanların duyduğu kendiliğinden tepki, sanatta bütünselliği olan, duyarlı bir yaşantı olarak biçime sokulur. Gene de, savaş beyleri kızıştığı, bilinçsiz kitleleri birtakım kutsal sloganlada kızıştırdığı zaman sanat ve edebiyatın elinden ne gelebilir? Daha bir yığın kötülükle birlikte savaşı da sıradan bir olgu haline getiren bugünkü “gerçeklik”i değiştirmek için girişilecek kitlesel ve bilinçli mücadele içinde onurlu yerini cesaretle almaktan başka?

Murat Belge
Milliyet Sanat Dergisi, Yeni Dizi Sayı 10, 15 Ekim 1980

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla İnceleme
Zalimin düşmanı halkın dostu “Eşkiyalar” – Eric J. Hobsbawm

Robin Hood, Panço Villa, Salvatore Giuliano, Jesse James, Billy the Kid, İnce Memed, Giuseppe Musolino, Brezilyalı Lampiao, Wu Sung, Panayot...

Kapat