Sessizce Anlatan Bir Roman – Zafer Köse

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde: Mehmed Uzun’dan Cumhuriyet’in ilk dönemindeki bir Kürt aydınının hikayesi. Bir karanlık bir aydınlık fotoğraflara bakar gibi okuyorsunuz.


Yitik Bir Aşkın GölgesindeBir dostunuz sizi davet etmiş. Oturmuş, karşınızdaki duvara yansıtılan fotoğrafları izliyormuşsunuz. Yavaş yavaş değişiyormuş fotoğraflar. Hemen arkanızdaki cihazdan çıkan ve omzunuzun yanından geçerek duvara ulaşan huzmenin içinde toz zerrecikleri uçuşuyormuş. Genişleyerek ilerleyen bu ışık yolunun duvara değdiği yerde, görüntüler somutlaşıyormuş. Her fotoğraf, aynı zamanda odayı aydınlatan bir ışık kaynağı haline geliyormuş.

Ama bu ışık odanın her tarafını aydınlatmıyormuş. Diğer duvarlarda ne var, odada oturduğunuz sandalyeden başka eşya var mı, sizi davet eden dostunuz nerede, bilmiyormuşsunuz.

Duvardaki fotoğrafların renklerine ve aydınlığına bağlı olarak yüzünüze vuran ışıkla, sizin de çehreniz değişiyormuş. Umutlu, hüzünlü, sabırsız, coşkulu, acılı ifadeler oluşuyormuş yüzünüzde.

Mehmed Uzun bu şekilde anlatıyor, Memduh Selim Bey’in hikayesini. Yitik Bir Aşkın Gölgesinde romanını okurken, karşınızdaki duvarda değişen fotoğraflara baktığınız hissi oluşuyor.

Fotoğrafların çoğu 1920 ve 30’lu yıllardan. Sonra her fotoğrafın tarihi, bir öncekine göre biraz daha uzun aralıklarla değişmeye başlıyor. Memduh Selim Bey’in yaşı ilerledikçe, yıllar adeta atlayarak ilerliyor. Hayatta olduğu gibi romanda da, yılların geçip gitmesine engel olamıyorsunuz. Biraz yavaşlamak, ara vermek, sonraki bölümü ertesi gün okumak istiyorsunuz. Ama olmuyor, sizi sürükleyip götürüyor kitap. Olaylar sayfa sayfa ilerledikçe, umutlar yerini acılara bırakıyor. Hele son sayfalarda, hüzün gelip boğazınızda düğümleniyor.

SADECE KENDİSİ OLMAYAN BİR ADAM

Memduh Selim Bey, Vanlı bir Kürt aydını. 1920’lerin başında, İstanbul Galata’da çekilmiş gibi zihninizde canlanan bir fotoğrafın içinde tanımaya başlıyorsunuz onu.

Gidişattan endişeli, düşmana karşı zafere ulaşan yönetime kırgın. Kürtlerin daha bir iki yıl öncesine kadar canlı olan umutları kırılmaya başlıyor. Harp sonrası durum berraklaşacak yerde karışıklık yoğunlaşıyor.

Birlikte dergi çıkardıkları, özgürlük mücadelesi verdikleri, örgütler kurdukları dostları Türkiye’yi terk ediyor. Avrupa’ya, Mısır’a gidiyorlar. Onun da başka çaresi yok. Suriye’ye gidiyor. Antakya’ya. Bir sürgün fotoğrafı yansıyor karşınızdaki duvara.

Beyrut, Halep, Şam… Hasretin fotoğrafları geliyor birer birer. Memlekette kalanlara özlem. Dostlar, aile üyeleri ve koskoca bir halk. Gelen zulüm haberleri.

Gurbet elinde değişmeden süren ve kendini kabul ettiren bir yaşam tarzı. Rakılı, mezeli, dik duruşlu, sağlam adımlı günler. Kitaplar, müzik, keman sesi.

Ve Ceylan. Adı Feriha olan aşk. Bir Çerkez kızı ile söz kesmek. Aynı zamanda iyi bir dost olan kızın babasıyla ve bütün aile ile yakınlık. Törelere uygun görüşmeler. Törelerin sınırları içinde kalan duygular. Daha fazlası sadece bir kez…

Aşk ateşi, memleket hasreti, özgürlük mücadelesi…

Adanmış ömürler, sürgünde de buluyor birbirini. Yeni dergiler, yeni örgütler. Memleketle kurulan bağlantılar. Ve Ağrı başkaldırısı. Koca Ağrı. Saçları ağarmış, dumanlı başını dik tutan dev. Memduh Selim Bey Ağrı’da. Karların içinde yanan isyan ateşinin fotoğrafından alev rengi bir ışık yansıyor çehrenize.

ağrı-isyanı-haberİran, Sovyetler Birliği, Türkiye hükümeti arasında diplomatik trafik akıyor. Sınırlarda hareketlilik. Ağrının eteklerine 120 bin asker yürüyor. 1930 yaz başında, Ağrı’nın çayları, dereleri akıyor. Kırmızı bir sel olmuş akıyor.

Memduh Selim Bey iki ateş arasında kalıyor. Hayatta kalmak önemli değil. Bu iki ateş, yakıyor yüreğini. Bir yanda aşk ateşi, Ceylan’ın hasreti. Diğer yanda isyan ateşi, Ağrı’nın derdi.

Yüreği taşıyıp götürecek Memduh Selim Bey’i. Götürüp Feriha’nın yanına, düğün dernek kuracak. Çerkez ve Kürt törelerine uygun olacak. Mutlu olacak. Ama kopamıyor Ağrı’dan. Aklıyla, parmaklarıyla, seçtiği kaderiyle topraklara tutunuyor. Direniyor yüreğine.

BOŞLUKLAR BOŞUNA DEĞİL

Acaba, diye düşünüyorsunuz, romanda bu ikircik üzerinde daha mı fazla durulmalıydı? Daha mı ayrıntılı işlenmeliydi, Memduh Selim Bey’in yakıcı tercihleri?

Örneğin, benzer bir anlatım tekniği kullandığı Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık romanında Mehmed Uzun, ikircikleri daha ayrıntılı anlatıyor. Ama orada, fotoğraflardan göstermiyor da sanki sizi alıp olayların geçtiği mekanlarda dolaştırıyor.

Küçük hareketlerle, önemsiz gibi görünen davranışlarla büyük duyguları dile getirdiği Abdalın Bir Günü romanında ise, sözünü daha bir tamamlıyor gibi.

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde, anlatımın biraz fazla boşluk içermesini tercih etmiş.

Ama böyle bir eksiklik duygusu hissetmeseydiniz, bu kurgu nasıl çekecekti sizi içine? Bir okur olarak yazarın anlatımına nasıl katılacaktınız? Boşlukları siz tamamlamak durumunda kalmasanız, nasıl hissedecektiniz Memduh Selim Bey’in yürek çarpıntısını?

Demek ki, fotoğraflar değişirken duvarın bir süre karanlık kalması da, anlam üretimi için gerekiyor. Omzunuzun yanından geçen ışık yolu bir süreliğine kaybolduğunda, fotoğraflar arasındaki bağlantılar zihninizde kuruluyor.

Sadece aşk ve siyasal mücadele arasındaki ikircik meselesi değil, birçok tema, sizin zihninizde, adeta kendiliğinden işleniyor. Huzmenin içindeki toz zerrecikleri gibi düşünceler uçuşuyor kafanızda.

Bu arada, bir de eleştiri oluşuyor kafanızda. Memduh Selim Bey’in törelere böylesine bağlı kalma tercihi, acaba aydın tavrına biraz gölge düşürmüyor mu? Düşüncelerinde ödünsüz, özveride hesapsız bu adamın, biraz da geleneklerini sorgulaması gerekmiyor mu?

Sadece onun kişiliği ve romanın kurgusu içinde kalmıyor bu sorunuz. Belki Memduh Selim Beyleri yeterince tanımamaktan, yeterince anlamamaktan dolayıdır, ama takılıyor işte aklınıza.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

18/01/2016, Kitapeki
http://kitapeki.com/sessizce-anlatan-bir-roman/

Kitap: Yitik Bir Aşkın Gölgesinde
Yazar : Mehmed Uzun
Kitabın orijinal Adı: Siya Evine
Çevirmen : Muhsin Kızılkaya
Yayım Yılı: 2015, Aralık (25. baskı)
Sayfa sayısı: 291

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Kürt Edebiyatı, Politika, Romanlar, Sosyoloji, Yazarlarımızın son çalışmaları
Kaderin Bir Cilvesi – Hasan Öztoprak

İstanbul üzerine kim bilir ne cümleler kuruldu şimdiye dek, ne sözler edildi, ne hikâyeler anlatıldı. Her defasında bu büyülü şehir...

Kapat