?Sinema Bir Geçiş Dönemi Yaşıyor? Hakan Savaş’la Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Akademisyen Hakan Savaş, ?Sinema ve Varoluşçuluk? kitabının ardından ?Kiraz Mevsimi ve Sinema Bileti? adlı ikinci kitabıyla sinema üzerine söz söylemeye devam ediyor. Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi?nde Çağdaş Edebiyat ve Sinema, Felsefi Eleştiri ve Sanat, Metin Yazımı, Film Eleştirisi, Sanat Felsefesi ve Estetik dersleri veren Savaş, Onat Kutlar?a dair özlemini, yazarak dindirmeye çalışmış. Ve yazarak biriktirdiklerinden bu kitap oluşmuş. Ömrünü sinemaya adamış pek çok önemli ustanın da isminin anıldığı bu kitap ?unutmamak/unutturmamak? gibi bir görev de üstlenmiş bana kalırsa. ?Çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz? Onat Kutlar?ın dile getirdiği üzere? Bugün popüler kültürün ve tüketim kültürünün bir parçası haline gelen sinemanın bir geçiş dönemi yaşadığına vurgu yapan Hakan Savaş ile sinema, sinemadaki değişim, edebiyat ve sinema ilişkisi, sinemanın olmazsa olmazı film eleştirisi üzerine konuştuk?

Elif Şahin Hamidi: Kimi kitaplar vardır ki daha ismiyle kendine çekmeyi başarır insanı. ?Kiraz Mevsimi ve Sinema Bileti? de öyle oldu benim için. İnsanın içine dokunuyor, pek çok imgeyi canlandırıyor bu isim. Beri yandan çokça akademik ve kuramsal dille yazılmış bir kitapla karşı karşıya olmadığımızı da müjdeliyor. Bu kitabın oluşma sürecinden bahseder misiniz öncelikle?

Hakan Savaş: Üç yıl kadar önce, ?Sözcükler? adlı edebiyat dergisi için yazdığım ilk yazının adıydı ?Kiraz Mevsimi ve Sinema Bileti.? Aslında hem bu yazının hem de kitaptaki öbür yazıların bir ?özlem?in sonucunda bir araya geldiğini söyleyebilirim. Ben Onat Kutlar?ı çok özlüyordum, hâlâ özlüyorum. Dönüp dönüp ?İshak?ı, ?Bahar İsyancıdır?ı, ?Sinema Bir Şenliktir?i okuyarak kendimce azaltmaya, dindirmeye çalıştığım bir özlem? Ama baktım ki, bir yerden sonra okumak yetmiyor, kesmiyor; öyleyse acıyı, özlemi yazarak dindirmeye çalışmak çare olabilirmiş gibi geldi. ?Kiraz Mevsimi ve Sinema Bileti?, Onat Kutlar?ı özleyen ve ona özenen, onun anısına yazılan yazıların bir araya gelmesiyle oluştu diyebilirim. Kitabın adıyla ilgili olarak, kullanılan dile gelince? Bu ad size bir ?müjde? gibi geldiğine göre akademik ya da kuramsal dille yazılmış sinema yazılarıyla ilgili bir sıkıntı var gibi? Hatta ?gibi?si fazla; evet, ortada gerçekten de çok açık bir sorun var. Aslında bu sorunu yıllar önce, Cumhuriyetimizin ilk felsefecilerinden biri olan, insan felsefesi ve değerler üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Takiyettin Mengüşoğlu dile getirmişti. Şöyle diyordu: ?Bir şeyin felsefi ya da bilimsel olması için ?karışık? ya da ?zor anlaşılır? olması gerektiği düşüncesi bir an önce terk edilmesi gereken bir önyargıdır.? Hele o ?bir şey? insan olursa, öncelikli işlevi insanı anlamak, anlatmak, yorumlamak olan sanat olursa? Öyle sanıyorum ki, yalnızca sinemanın değil sanatın tüm dallarında, daha genel olarak da sanatın alanında akademik dilden, bilimsellikten, nesnellikten ne anlaşılması gerektiği yeniden ele alınıp, tartışılmalı ki bu başlı başına ayrı bir söyleşi gerektirecek kadar kapsamlı bir konu?

Elif Şahin Hamidi: ?Eski sinema biletleri, hani şu arkasına not alarak sakladığımız, üzerinde belediye rüsumu ve mühür ile birlikte ?sonuna kadar saklayınız? yazısı olan biletler yok artık; daha doğrusu elimizde seyrettiğimiz filmle birlikte tanığı olduğumuz hayatın, hayatların kanıtı olacak, gerçek, samimi, hakiki bir yaşanmışlığı belgeleyecek bilet yok! Nasıl olsun ki? İstanbul?un orta yeri sinema değil nicedir; sinemanın yeri hayatın içinde, göbeğinde değil, alışveriş merkezlerinde? diyorsunuz.

Sinemayı hayattan, insanı sinemadan uzaklaştıran bu alışveriş merkezi ?kültürü?, değişen yaşam biçimlerimiz ve sinemanın sosyal yaşamdaki yeri, önemi üzerine konuşabilir miyiz?

Hakan Savaş: Sinemanın dünü ile bugününe, hayatımızdaki yerine baktığımda şu an bir geçiş dönemi yaşıyoruz gibi geliyor bana? Kendi şehrimden; Eskişehir?den örnekle anlatayım. Benim çocukluğumda Adalar?daki yazlık sinemalarla birlikte iki büyük sinema vardı: Arı ve Kılıçoğlu Sineması. Hepsi kapandı. Eskiden ?pek yakında? ya da ?gelecek? filmi heyecanla bekliyorduk; o sinemalar film gösterilen mekânlar olduğu kadar arkadaşlarımızla buluşma noktalarımızdı. Filmi yalnızca izlemekle kalmaz, o filmler hakkında konuşur, tartışır hatta sinemadan, filmden hareketle tüm bir dünyayı, hayatı tartışma konusu yapardık. Kısacası sinema olanca ağırlığıyla, varlığıyla hayatımızın odağındaydı. Bugün ise ağırlıklı olarak popüler kültürün ve tüketim kültürünün bir parçası sinema, o nedenle AVM?lerde? Öte yandan bilgisayar teknolojisinde ve buna bağlı olarak dijital teknolojilerde baş döndürücü hızda bir değişim yaşanıyor. Artık film çekmenin olmazsa olmaz koşulu 35 mm film değil? Bu da görece daha az parayla, bağımsız işlerin yapılabileceği, daha çok film çekilebileceği anlamına geliyor. Ama çekilen bu filmlerin tüketim kültürünün bir parçası olup olmayacağını zaman gösterecek; başka bir deyişle, geçiş dönemi tamamlandığında niteliğe ilişkin daha somut bir şeyler söyleyebileceğiz.

Elif Şahin Hamidi: Tarihi Emek Sineması iki yılı aşkın bir süredir kapalı ve yıkılıp yerine alışveriş merkezi yapılacağı iddiaları söz konusu. İnsanlar yıkılmasına engel olmak için örgütleniyor, eylemler gerçekleştiriyor…

Yurtdışında tarihe, tarihi dokuya sıkı sıkı sahip çıkılırken biz ellerimizle yıkıp talan ediyoruz geçmişimizi. Yurtdışında ne gibi önlemler alınıyor bu gibi durumlar karşısında?

Hakan Savaş: Yurtdışında alınan önlemlere ilişkin kesin bir bilgim olmamakla birlikte, yakın zaman önce gördüğüm İtalya?dan, Roma?dan bir örnek verebilirim. Roma?nın tarihi merkezi ve en önemli, en büyük meydanlarından birisi Venedik Meydanı. Her gün binlerce turistin hayranlıkla ziyaret ettiği, bembeyaz Brescia mermerinden yapılan Vittoriano Anıtı olarak bilinen görkemli yapı da bu meydanda. Ama İtalyanlar bu yapıyı hiç sevmiyorlar ve Roma?nın beyaz takma dişi olarak nitelendiriyorlar. Neden? Çünkü Roma?nın tarihi dokusunu oluşturan yapıların pek çoğu beyaz mermer değil traverten taşı; dahası bu devasa yapının arkadaki Roma tarihini tamamen kapattığını düşünüyorlar. Dolayısıyla mimari açıdan başarılı olsa da bu yapının şehrin tarihi dokusuna, estetiğine uygun olmadığını biliyorlar. ?Biliyorlar? çünkü estetik, sanatın alanındaki güzel-güzellik duygusu, düşüncesi bu insanların gündelik yaşamının doğal bir parçası, bir süs ya da gösteriş vesilesi değil? Biliyorlar, çünkü toplumsal bellekleri, toplumun kültürel belleği iğdiş edilmemiş.

Biz neden korumak yerine yakıp, yıkıyoruz? Çünkü uzak ve yakın geçmişimize ilişkin toplumsal belleğimiz iğdiş edilmiş. Çünkü estetik hayatımızın bir parçası değil, bir ders adı ya da cerrahi bir operasyon olarak algılanıyor, biliniyor. Çünkü talan ve rant, her şeyden; sanattan, estetikten, toplumsal bellekten çok daha önemli ve öncelikli?

Elif Şahin Hamidi: Kitabın ikinci bölümünde sinemanın edebiyat, şiir ve felsefeyle olan ilişkisine yer veriyorsunuz. Edebiyat ve sinema ilişkisi bağlamında, edebiyat eserlerinin sinemaya uyarlanmasındaki başarı ve başarısızlık üzerine konuşabilir miyiz?

Hakan Savaş: Sinema-edebiyat ilişkisinde, bir romandan beyaz perdeye yapılacak uyarlamanın başarılı olması ya da iyi, güzel olarak değerlendirilebilmesi için elimizde hazır bir reçete ya da formül olmadığını söylemeliyiz. Öte yandan eğer sinematografı hareketli görüntülerden ve seslerden oluşan bir yazı olarak tanımlarsak, bir romanın filme aynen, olduğu gibi, birebir aktarılmasının, tercüme edilmesinin hem olanaksız olduğunu hem de başarısızlıkla sonuçlanacağını da söyleyebiliriz. Elbette yönetmen, uyarladığı romanın niteliğine bağlı olarak esere olabildiğince sadık kalma yolunu seçebilir ama bu sadık kalış, kaynak metne olan bu bağlılık edebi dilin birebir film diline aktarılması demek değildir, zaten olamaz da? Yazarın dil aracılığıyla, yazı dilinde yarattığı imgenin niteliği ancak edebi ortamda kalındığı sürece anlamlıdır. Bu nedenle yönetmenin, anlamını, niteliğini, varlık gerekçesini yazı dilinden alan bir imgeyi görüntü diline birebir tercüme etmeye çalışmasının başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkûm olacağını bir kez daha söyleyebiliriz. Öte yandan eserleri sinemaya uyarlanmış ve bu konuda hem sıkıntı yaşamış hem de üzerinde düşünmüş, kafa yormuş bir yazarımız olan Adalet Ağaoğlu?nun işaret ettiği gibi, ?Sinemada, dayandığı romandan ortada kala kala yalnız konu, olaylar dizisi, kişi adları kalacaksa bu sanatın edebiyattan medet umması gerekmez. (?) Sinema, edebiyata yaslanırken bunu salt konu bulma, olay gözetme sorunu olarak görmeyecekse, filme aktarılacak roman ya da hikâyenin özünü, temel verilerini her an uyanıklıkla gözönünde tutmak zorundadır.? Başka bir deyişle, edebiyattan sinemaya uyarlama söz konusu olduğunda sinema dili de, o dili kullanan yönetmen de çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi ?sınırsız? bir özgürlüğe sahip değildir. Yönetmen, romanı özgün, yeni bir yorumla sinemaya aktarmaya çalışırken, yine sinema dilinin gerekleri ya da zorlaması nedeniyle konudan ve yazarın konuya bakış açısından uzaklaşabilir, film dili için gereksiz olduğunu düşündüğü kimi karakterleri ya da olayları yok sayabilir, değiştirebilir ama romanın özünden vazgeçemez.

Elif Şahin Hamidi: Kitapta dile getirdiğiniz üzere Susan Sontag, bugünün sinemasını ölü bir sinema olarak değerlendiriyor ve bunun nedeninin sinema sevgisini yitirmiş olmamız olduğunu söylüyor. Nasıl dirilir bu ölü sinema sizce; yeni yönetmenler ve sinemadaki değişim üzerine neler söylemek istersiniz?

Hakan Savaş: Sanırım sinemayı, daha doğrusu sinema sevgisini diriltmenin yolu bu sanatın ilk doğduğu yıllardaki duyguyu, ruhu tekrar yakalayabilmekten geçiyor.

Tecimsel kaygıların ötesinde ya da yanı sıra diyelim, izleyicide merak, beğeni uyandırmak ve sinemanın gördüğü gündüz düşlerini onlara yaşatarak, sinemayı sevdirebilmek? Tıpkı beyaz perdenin o ilk büyücülerinin yani bir Griffith?in, Porter?ın, Melies?nin naifliği, içtenliği, tutku ve heyecanıyla sinemaya yönelmek? Ahmet Uluçay gibi karpuz kabuğundan gemi değil Titanic yapabilecek bir ruha, yüreğe sahip olabilmek? Belki de hepsinden önemlisi ve öncelikli olanı sanatın, sinemanın insanı, hayatı değiştirebileceği; daha güzel, insana daha yaraşır bir dünyaya giden yolu açabileceği umudunu hiç yitirmemek gerekiyor. Bu umut yitirilmediği sürece sinema sevgisi de yitirilmez gibi geliyor bana. Daha önce söylemeye çalıştığım gibi, bugün bir geçiş dönemi yaşıyor sinema. Bu geçiş döneminin en belirgin ögesiyse bilgisayar ve dijital teknoloji. Aslında öbür sanat dallarından farklı olarak, dün olduğu gibi bugün de gelişimi, değişimi teknolojiye birebir, göbekten bağlı bir sanat sinema sanatı. Teknolojik gelişimle sinema sevgisini yaşatacak olan o ruhu, yüreği yan yana getirebildiğimiz ölçüde yarının sinemasına umutla bakabiliriz.

Elif Şahin Hamidi: Eleştiri, sanatın her dalında olduğu gibi sinema için de olmazsa olmazlardandır. Ancak ülkemizde yazılan film eleştirilerinin film tanıtımından öteye gidemediğini görüyoruz. Eleştirinin kendisinin de sanat olduğunu vurguluyor, felsefeyle sinemayı film eleştirisinde buluşturmak gerektiğine dikkat çekiyorsunuz.

Hakan Savaş: Sinema sevgisini diri tutmanın en önemli araçlarından birisi de eleştiri? Bizim bu konudaki ilk yanılgımız, ya da unutkanlığımız diyelim, eleştirinin de bir sanat olduğudur! Eleştiride, özellikle de film eleştirisinde en yaygın yanlış anlamalarımızdan birisi de çözümleme ile eleştiriyi birbirine karıştırmamız ya da bunların aynı şey olduğunu sanmamız. Çözümleme, yapıtın belli bir açıdan yapısını, öğelerini ortaya çıkarmak, yapıtı oluşturan öğelerin aralarındaki bağlantıları sergilemekle gerçekleşir. Ama çözümlemenin ardından çözümlemeden daha zor olan ve bilginin yanı sıra sezgi, estetik beğeni, yaratıcılık gerektiren yorum ve değerlendirme gelir ya da gelmelidir. Biz eleştiriyi çözümleme sandığımız için sanat eserine, bir filme tepeden inme bir kuramı (psikolojik, psikanalitik, göstergebilimsel, toplumbilimsel, dilbilimsel vb.) giydirmenin eleştiri olduğunu sanıyoruz. Dahası sanatın gerdeğine kuru kuramla girmemize rağmen, bir de böylece sanki daha nesnel ya da bilimsel olduğumuzu sanma gafletine düşüyoruz. Eleştiri, eleştirinin kendisinin sanat olduğunu hiç unutmadan denemeyle daha yakın, sıkı bir ilişki kurmalı. Edebiyat sevgisinin, tutkusunun yerine ya da yanına sinema tutkusunu, sevgisini koyarak yazacağımız denemeler film eleştirisini hem düşünceyle, felsefeyle buluşturacak hem de eleştiriden beklenen görevi, yani film ile izleyici arasında köprü olma görevini, işlevini hakkıyla yerine getirmesini sağlayacaktır, diye umut ediyorum.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro