Soğuktan gelen yazar John Le Carre – Ahmet Ümit

Evet, dünya edebiyatının en ünlü casus romanları yazarından, John Le Carre’den bahsediyorum. Onun adını ilk kez bir TV dizisinde duymuştum. BBC yapımı dizinin Türkçe adı “Köstebek”ti. John Le Carre’nin ünlü karakteri George Smiley’in Soğuk Savaş dönemindeki gerilim yüklü serüvenlerini konu alıyordu. Dizinin her bölümünü büyük heyecanla beklediğimi hatırlıyorum. Carre’nin ilk okuduğum kitabı ise Soğuktan Gelen, Casus’tu. Romanı elimden bırakamadan, bir solukta bitirivermiştim. O günden sonra da sıkı bir John Le Carre hayranı olmuş, yazarın bütün kitaplarını zaman geçirmeden edinmeye başlamıştım. Ama asıl adının David John Moore Cornwell olduğunu bu yazıyı yazmak için araştırma yapmaya başladığımda öğrendim.

John Le Carre, İngiltere’de doğmuş, Berne Üniversitesi’nde ve Oxford’da, önce modern diller, ardından Alman edebiyatı okumuş. Eton’da iki yıl öğretmenlik yapmış, sonra 1958-1963 yıllarında İngiliz gizli istihbarat örgütünde çalışmış.

Yazarın üslubunu belirleyen şey onun kişisel tarihidir derler. Her yazar için geçerli olmasa da, John Le Carre’nin yaşamına baktığımızda bu önermenin doğru olduğunu söyleyebiliriz. Otuz yaşındayken kaleme aldığı, Soğuktan Gelen Casus, yazarın yaşadığı evrenden derlediği bir hikâyedir. Son derece yalın bir dil ve karmaşık bir kurgunun oluşturduğu karşıtlık, belki de romanın ana dinamizmini oluşturmaktadır. Ama bence romanın en çarpıcı yanı, uluslararası boyutta ihanetlerden örülmüş bir entrika anlatmasına rağmen, neredeyse her cümlesine sinen içtenliktir. Roman alacakaranlıkta, adeta gri bir atmosferde geçmesine rağmen bu içtenlik okurun yüreğinde belli belirsiz de olsa bir umudun kıpırdanmasına yol açar.

Soğuktan Gelen Casus’un alacakaranlık atmosferinin Soğuk Savaş’ı simgelediği doğrudur. Hatta Doğu Berlin’den çok Moskova’nın güneşsiz gökyüzüne gönderme yaptığı da söylenebilir. Ama bu alacakaranlığın ya da soğuk griliğin nedeni aslında romanın eksenindeki konudur: Yani casusluk… insanların çoğu Soğuktan Gelen Casus’u, iklim koşullarını düşünerek Rusya’dan gelen casus olarak kabul eder. Oysa söz konusu edilen soğukluk, mesleki bir niteliktir. Casusluk ya da gizli servis elemanı olmak soğuk olmayı gerektirir. Soğuk olmak, yalnızca korkunun, heyecanın zekânızı etkilememesini sağlamak, zihninizi her zaman en sağlıklı biçimde karar vermeye açık tutmak anlamına gelmez. Soğuk olmak, vicdansız olmayı, empati duygusunu yitirmiş olmayı, hiçbir ahlaki yasaya bağlı olmamayı da içerir… Soğuktan Gelen Casus romanına kaynaklık yapan kişi olduğu söylenen Doğu Alman istihbarat Örgütü Stasi’nin şefi Markus Wolf casusların çalışma tarzlarım şu sözlerle açıklıyor Gizli servislerin elemanları, yaptıkları işin riskli olduğunu, her an ölümle burun buruna gelebileceklerini bilirler, istihbaratçı kimi zaman amaca giden yolların meşru olup olmaması gerektiğini düşünebilir. Ama böyle bir zorunluluk yoktur. Meşruluk gizli servisleri bağlamaz. Klasik ahlak ölçüleriyle casusluk dünyasını analiz edemezsiniz. Eğer bir istihbaratçı “Bu olan bitenler hiç de ahlaki değil” diye düşünüyorsa, yanlış bir mevkide bulunuyor demektir. Casusluk yöntemleri ile ahlakın hiçbir ilgisi yoktur.

İstihbaratçı için önemli olan başarmaktır; ulus adına, devlet adına, teşkilatı adına ve işler kötüye gittiğinde kendini kurtarmak adına. Bu, bir tür oyundur aslında, zaman zaman Mata Hari gibi kadınlar yer alsa da çoğunlukla erkeklerin oynadığı bir oyun… Son derece karmaşık, her an değişebilen, tehlikeli ve kesinlikle gizli… istihbaratçıyı o gri renkli soğuk alanda kalmak zorunda bırakan da işte bu gizliliktir.

İstihbaratçı göz önünde olamaz. Gürültünün patırtının koptuğu, silahların patladığı, skandalların açıklandığı dönem, aysbergin görünen kısmıdır. Operasyona kadar yapılan çalışmalar, son derece inatçı, kararlı, genellikle çok uzun bir sürece yayılmış, bazen anlamsız ama kesinlikle sessiz bir çatışmayı gerektirir. Bunu yapabilmek için ilgi çekmemek gerekir. İlgi çekmek, kuşku uyandırmak istihbaratçının açığa çıkması demektir. Açığa çıkmak, görevi başarısız kılacağı gibi, casusun öldürülmesine ya da uzun yıllar hapiste yatmasına neden olabilir. Yani istihbaratçı renksiz, sessiz, şekilsiz olmayı başarmalıdır. Bu yüzden James Bond gibi casus tipleri kocaman birer palavradan başka bir şey değildir. Gerçek istihbaratçılar sessiz yaşar, sessiz ölür, sessizce gömülürler. Ama John Le Carre gibi yazar olmaya karar verenler hariç…

John Le Carre, meslek yaşamına okuldaki solcu arkadaşlarını ihbar ederek başladığını söylemekte, istihbarat örgütünde böyle yükselmiş. “Sonunda hizmet etmek için iyi bir neden bulduğuma inanmıştım.

Yapılması gereken ne kadar acı ya da kötü de olsa, önemli olan kimlerin Sovyet tarafından olduğunu ortaya çıkarmaktı.”

Taraf olmak: insanoğlunun en önemli sorunsallarından biri. Shakespeare’in “olmak ya da olmamak”mı,“taraf olmak ya da taraf olmamak” diye değiştirmek mümkün. Özellikle politikada bu kaçmılmaz, üstelik bir de devletin uluslararası birimlerinde görev alıyorsanız, kesinlikle taraf olmak zorundasınız. Ya da başka bir İngiliz yazar Malcolm Lowry’nin Yanardağın Altında adlı muhteşem romanındaki konsolos gibi alkolik olmak seçeneği sizi bekler. Çünkü insanoğlunun bencilliğini, çirkefliğini en açık biçimde gösteren uluslararası politikaya (yani savaşa, sömürüye, soykırıma, açlığa vb) katlanmanın başka yolu yoktur; tabii mesleği bırakmanın dışında. John Le Carre de işte bu son seçeneğin kapısını çalan az sayıdaki istihbaratçıdan biri olur. Yazarımız beş yıl çalıştığı ingiliz gizli istihbarat örgütündeki görevinden ayrılarak kendini tümüyle romanlarına adar. Bir anlamda casusken terk etmeye zorlandığı ahlakına ve vicdanına geri döner. Mefistofe-les’ten ruhunu geri almaya çalışan Faustunkine benzer bir çaba… Faust’un serüveni kötü bitse de Le Carre’ninki mutlu sona erer, casusluk faaliyeti paradoksal bir biçimde sanata yardımcı olur. David John Moore Cornwell adındaki genç bir adamın büyük bir inanç ve istekle başlayan istihbaratçılık serüveni, karşılaştığı düş kırıklıkları, yenilgiler, yanılgılar, ihanetler sonucu John Le Carre adında büyük bir yazarın oluşmasına yol açar.

John Le Carre bugüne kadar yirmiye yakın yapıt vermiştir. Romanlarının tümünde başta İngiltere olmak üzere devletlerin insanlara karşı işlediği uluslararası suçları konu edinmiş, nazik diplomatların nasıl eli kanlı birer cani olduklarını, Batı uygarlığını oluşturan dev şirketlerin kâr için nasıl gerçek birer yamyama dönüştüklerini, o muhteşem Batı demokrasisinin başka ülkelerin kaynaklarına el koymak söz konusu olduğunda nasıl ikiyüzlü olabildiklerini gerçek olaylardan esinlenen öykülerle gözler önüne sermiştir.

Romanlarındaki bu muhalif duruşu, politik tavrıyla da sürdüren büyük yazar, hem ABD’nin dış

politikalarındaki yayılmacı, bencil, acımasız uygulamaları cesurca eleştirmiş, hem de bu haksız savaşa katılan İngiliz hükümetinin kirli hesaplarının açığa çıkmasına yardımcı olmuştur. The Times gazetesinde yayınlanan bir yazısında, Amerika’nın tarihsel delilik dönemlerinden birine girdiğini belirterek, içinde bulunduğumuz dönemi, cadı avlarının yaşandığı McCarthizm yıllarından daha kötü, yaşanan krizi de Domuzlar Körfezi krizinden daha beter bir dönem diye nitelemiştir.

John Le Carre yaşayan yazarlar arasında yapıtları en çok sinemaya uyarlanan yaratıcılardan biridir.

BBC kimi öykülerini televizyon dizileri haline getirmiştir. Özellikle entelektüeller arasında yaygın bir okur kitlesine sahip olmasına rağmen, kimileri, Le Car-re’nin Soğuk Savaş döneminin yazarı olduğunu ileri sürerek, en iyi yapıtlarının o dönemi anlatan romanlar olduğunu söylerler. Tezlerini güçlendirecek haklı nedenleri de vardır. İki kutuplu dünyada casusların savaşı çok daha zekice, çok daha acımasız ve karmaşıktır. Ama unuttukları bir şey var ki, o da casusluğun İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra icat edilmediğidir. MÖ 1200’lü yılların sonunda yapıldığı sanılan Kadeş Savaşı’nda bile casusların önemli bir rol oynadığım tarihi yazıtlardan anlıyoruz. Bir yazan büyük yapan neyi yazdığı değil, nasıl yazdığıdır. Konu, tema, iz-lek; adına ne dersek diyelim anlattığımız olay, bütünün çarpıcı olması yazarlara olanaklar sunduğu gibi, büyük güçlükler de çıkarabilir. Olayın etkileyiciliği, yaratıcılığı, sözgelimi kurguyu, dili, karakterlerin derinliğini gölgede bırakabilir. Ustalık en basit konu bile olsa onu en iyi biçimde anlatmaktır. Kuşkusuz John Le Carre’nin konulan hiçbir zaman sıradan olaylardan oluşmadı ama o en tehlikeli, en karmaşık olaylann arasında bile insanın temel durumlannı en ince aynntılanna kadar, yalın biçimde bize sunmayı başardı.

Üstelik Soğuk Savaş dönemi sonrasında da ardı ardına başarılı yapıtlar vermeyi sürdürdü. Örnek vermem gerekirse, hiç duraksamadan Bizim, Oyun adlı romanını söyleyebilirim. Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini konu alan bu roman, bir casusun dönüşümünü enfes bir şekilde anlatmaktadır.

Bugün yetmiş altı yaşında olmasına rağmen, genç bir yazann bitmek bilmez hevesiyle yazmayı sürdüren John Le Carre’nin, benim gibi sadık okurlanna yaşatacağı hâlâ muhteşem sürprizler olduğuna inanıyorum.

İşte bu yüzden, bu İngiliz ustanın her yapıtını hâlâ merakla bekliyorum…

Radikal Kitap, 11 mayıs 2007

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro