Sosyalizm ve İnsan Ruhu – Oscar Wilde “sosyalizm, bizi başkaları için yaşama zorunluluğundan kurtaracaktır.”

sosyalizm-ve-insan-ruhu“Sosyalizmin tesisinden elde edilecek en büyük kazanç, bizleri o pek sıkıcı şeyden, başkaları için yaşama zorunluluğundan kurtarması olacaktır.” Oscar Wilde’ın bu açılış cümlesi, toplumsallığa değil de bireyselliğe vurgu yapan bir sosyalizm anlayışına karşılık geliyor. Kalabalıkların inanç ve değer yargılarının çoğu zaman mutlakiyetçi otoriteye yol açtığını çok erken bir tarihte görmüş olan Wilde, geleneksel ahlakçılıklara, din temelli hayır kurumlarına karşı çıkar, belirleyici olanın insanın hayırseverliğe muhtaç olma durumundan kurtulması olduğunu vurgular.

Öyle bir kurtuluş ki, sömürüyü ortadan kaldırarak insanlara kendi hayatlarını zenginleştirmede eşit imkânlar yaratsın, böylece bir insanın başka bir insana acımasının, yardım etmeye çalışmasının, ama bir türlü gerçekten yardım edememesinin bütün manevi yükünü de ortadan kaldırsın. İnsanın gerçek özgürlüğü de burada yatmaktadır.
Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nu Roll Dergisi 2000 yılında, Fatih Özgüven’in çevirisiyle ve başka yazarlardan alıntılarla yayımlamıştı. Aradan geçen yıllara rağmen metnin ve derginin katkısı olan alıntıların bugün de son derece güncel olduğunu düşündüğümüz için Roll edisyonunu aynen yayımlıyoruz.

OKUMA PARÇASI
Başlama vuruşu, s. 9-12

Nereden başlamalı?
Âdettendir, kimi kitaplara, bilhassa da “ilk kitap”lara bir “sunuş” yazılır… Sosyalizm ve İnsan Ruhu ilk gözağrımız; bir sunuş yapmaya “elimiz mecbur”.
Hatta galiba iki kere mecbur; zira, içeriği bir yana, şekli şemali üzerine de birkaç söz söylemek gerekiyor.
Peki nereden başlamalı?
Kendi hikâyemizden, 1994’te haftalık Express’le başlayıp 1996’dan beri Roll’la, 2001’den beri Postexpress’le devam eden yolculuğumuzdan mı?
Yoksa ilk kitap olarak niçin Sosyalizm ve İnsan Ruhu’nu seçtiğimizden, Oscar Wilde ’ın bizim için ne ifade ettiğinden mi? Ya da sol sayfalardan, Wilde’in makalesine paralel giden metinlerden, onları nasıl ve niye seçtiğimizden mi?
Belki de Erkin Koray’ın “Mesafeler”iyle ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “insan insandır ve bu da oldukça güç varılacak bir merhaledir” cümlesiyle başlanabilir. Veya Âşık Daimî’nin “Madem ki ben bir insanım”ıyla birlikte William S. Burroughs’un “insan, isim değildir, sıfattır” deyişiyle…
Ya da belki John Lennon’ın “Imagine”ı eşliğinde Metin Çulhaoğlu’nun şu sözlerinden:
“Marx’in 1844-1848 arası oluşan sistemini ‘açılmış’, ama kapanmayacak bir parantez olarak değerlendirmek gerekir. Bu parantez, ütopyacıların uzantılarıyla ve dönemin öteki sosyalist akımlarıyla ilişkiler sonucunda biçimlenmiş ve ‘öyle’ açılmıştır. Daha sonra içine pek çok şey konmuştur. Bunları tartışmak mümkündür, ancak günümüzde, parantezin açılışım sorgulatacak bir neden bulmak pek mümkün değildir.”
Kapanmayacak “parantez”in açılışım Marx öncesine, 19. yüzyılın başlangıcına yerleştiren Cornelius Castoriadis’ten de başlamak mümkün:
“Temelde devrimci olarak bizim için bugün hâlâ geçerliliğini koruyan düşüncelerin önemli çoğunluğu, Marx’tan önce, 1800-1848 arasında, işçi hareketi tarafından, özellikle de İngiliz sendikalarının ve Fransız sosyalistlerinin gazetelerinde ifade edilmişti.”
Ya da belki de Susan Sontag’ın bu kitabı hazırlarken zihnimizde dolanıp duran bir deyişinden başlamalı: “Biçim, içeriğin faaliyet alanıdır.”
Ama galiba en iyisi Sontag’ın başka bir sözünden, bizi Oscar Wilde üzerine başka bir açıdan düşündüren bir “saptamalından başlamak: “Büyük yazarlar ya koca olur, ya âşık…”
Susan Sontag, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş’te “Camus’nün Defterleri” başlıklı yazısına bu “Cosmo”vari tasnifle başlıyor, öyle başlayınca da arkası o minvalde geliyor. Haliyle merak ediyor insan: Kim koca, kim sevgili?.. Ve bu durumda, mesela Virginia Woolf veya Iris Murdoch hangi kategoriye giriyor?
Camus için şöyle diyor Sontag: “Camus dışında düşünebildiğim hiçbir modern yazar sevgi uyandırmamıştır.” Sözü edilen sevgi, aşk değil, şefkat. Zaten Camus de, Sontag’a göre, “âşık” değil, “koca”.
Bize göre öyle değil, ama asıl takıldığımız o değil, “hiçbir modern yazar” ifadesi. Anlaşılan, Susan Sontag, Oscar Wilde’ı “modem yazar”lardan saymıyor.
Bir bakıma haklı olabilir aslında. Zira, Wilde’i “modern”e sığdırmak -söz konusu modernin sıfatı “post” olsa bile- pek mümkün değil gibi.
Wilde’in “koca” mı, yoksa “sevgili” mi olduğuna gelince… Bize kalırsa, Oscar Wilde ne o, ne o… Veya her ikisi de. Sontag’ın güzergâhından devam edersek, Wilde için kullanabileceğimiz tek bir sıfat var galiba: “Seksi”. Hatta, Sontag’a nazire, şöyle bile denebilir: “Hiçbir modern yazar Wilde kadar seksi değildir.”
“Seksi”den kastımız “vamp” değil, Patti Smith’vari bir “seksapel”. Roll okurları Tuğrul Eryılmaz’ın yorumunu hatırlar: “Onu dinletelim birilerine, sonra ‘bu kadın sizinle beraber olabilir’ diyelim. Onların normal insanlar olduğunu düşüneceksek eğer, yüzde 85’inin ‘hemen’ demesi gerekir. Böyle bir ses duydun mu hayatında?” (Roll, sayı 36)
Smith’in bir de Manic Street Preachers’in kastettiği türden bir seksiliği var. İspanyol İç Savaşı’nda Franco faşizmine karşı savaşan Uluslararası Tugaylar’a ithafen yaptıkları “If You Tolerate This” (1999) ile kendilerinden epey söz ettiren Manic Street Preachers’in solisti Nick Wire diyor ki:
“1948’de sağlık sigortası yasasını meclise kabul ettiren İşçi Partisi milletvekili Aneurin Bevan’ın açıksözlülüğü bize seksi geliyor…” (Roll, sayı 24)
Patti Smith’in seksiliğinin bir veçhesi de Aneurin Bevan misali… Vietnam kurtuluş savaşına ve Ho Chi Minh’e adadığı Gung Ho adlı albümünün ilk şarkısı “One Voice” şöyle başlıyor: “In the garden of consciousness/Bilincin bahçesinde…” Patti Smith’le bilincin bahçesinde gezinmek, sevişmek gibi bir şey… Tıpkı Oscar Wilde okumak gibi…
Bu noktada soluklanıp “bahçe filozofu” Epikür’ün “izdeş”i Jean-Marie Guyeau’ya kulak vermekte fayda var galiba: “Bütün duyular güzelliği takip eder. Duyguyu, düşünce ve iradeyi harekete getiren, aynı zamanda bunların kaynaşmış etkilerine bağlı bir haz uyandıran her izlenim güzeldir.”
Sontag’a dönelim. Ve bir başka “sınıflama”ya. Sontag, Roland Barthes’a göre okurların ikiye ayrıldığını söylüyor: “Kitapları okurken altını çizenler ve çizmeyenler.” Barthes ikinci gruptanmış… Biz ikisinden de değiliz, bazen çiziyoruz, bazen çiz mi yoruz.
Sontag, Barthes’ın bu tercihi üzerine şu yorumu yapıyor: “İnsan sevdiği vücudu karalamaz!..”
Bize kalırsa, Sontag’ın mecazları kısa devre yapmış. İnsan sevdiği vücudu okşar, öper, emer, hatta dişler. Sevdiği kitabı da öyle okur: Altını çizer, kenarına not düşer, işaretler koyar. En azından, bazı insanlar, bazı kitapları, bazı metinleri böyle okur.
Oscar Wilde’ın sosyalizm ve insan ruhu üzerine yazdığı uzun makale de bizim için öyleydi. Öyle olduğu için de böyle oldu: Her sayfasına not düştük, işaret koyduk. (Ama altını çizmedik -metinde eser isimleri dışındaki italikler Wilde’in.) Elbette başkaları, başka notlar, başka işaretler koyardı. Sol sayfalarda yer alan alıntılar, nihayetinde, yalnızca kitabı yayına hazırlayanları bağlar. Aslında, onları bile bağlamaz. Şöyle demek de mümkün pekâlâ: O notları Oscar Wilde dikte ettirdi!
Öyle veya böyle, vaziyet Erkin Koray’ın şarkısındaki gibi: “Olan oldu bir defa, bari hepimize yarasın…”
Roll dergisi
İstanbul, Nisan 2000

Kitabın Künyesi
Oscar Wilde
Sosyalizm ve İnsan Ruhu
Roll Dergisi Edisyonu
Özgün adı: The Soul of Man under Socialism 1891
Çeviri: Fatih Özgüven
Yayına Hazırlayan: Yücel Göktürk, Merve Erol
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Metis Yayınları
Kitabın Baskıları:
1. Basım (Roll Dergisi): 2000
3. Basım (Metis Yayınları): Ekim 2016

Yorum yapın