Sözcükler ve pabuçlar: Genç Dostoyevski

dostoyevskiNevski’deki trafik giderek yön değiştirmeye başlayacaktır. Ama önce yoksul memurun kendi sesini bulması gerekmektedir. Bu ses, Dostoyevski’nin ilk romanı, 1845’de yayımlanan Zavallılar’da yankılanır.17 Dostoyevski’nin roman kahramanı, isimsiz bir hükümet dairesinde kâtip olan Makar Devuşkin, Akakyeviç’in paltosunun en uygun varisidir. İş yaşamına ilişkin anlattıklarından nasıl mesleğinin ezilip harcanmak olduğu anlaşılır.

Dürüst ve vicdan sahibi, çekingen ve siliktir; iş arkadaşlarının günü geçirmesine yardım eden bitmek bilmez şamata ve entrikalardan uzak durur. Onlar da giderek Devuşkin’e yönelir ve onu bir tür günah keçisi haline getirirler. Ona eziyet etmek hepsinin eğlencesi, iş yaşamının ilgi ve birlik kaynağı olur. Devuşkin kendini bir fare olarak betimler, ama ötekilerin sırtına binip örgütsel güç ve zafere doğru sürebilecekleri bir fare. Onu Gogol’deki selefinden farklı ve öyküsünü tahammül edilebilir kılan (bir ulusal edebiyat birden fazla “Palto”ya katlanabilir mi?) karmaşık bir zekâ, zengin bir iç yaşam, tinsel bir gururdur. Kaldığı evin karşısında yaşayan Varvara Dobroselova adlı kadına hayat öyküsünü yazarken, bu ezilişinden nefret edecek kadar canlı ve kendisinin bunlara nasıl meydan verdiğini bilecek kadar zeki olduğunu görürüz. Ama hâlâ her şeyi farketmiş değildir: Kendi öyküsünü anlatırken bile bu kurban rolünü sürdürmektedir ve bunu hiç umursamadığı belli olan bir kadına anlatmaktadır.

Devuşkin sorunun kendi yoksulluğu, yalnızlığı ve sağlık durumunun kötülüğü kadar kısmen kendinden kaynaklandığının farkında gibidir. Gençlik çağından bir anı aktarır: Bir tiyatronun dördüncü kat balkonunda otururken güzel bir aktrise aşık olmuştur. Şimdi, böyle bir aşkta yanlış bir şey yoktur aslında. Gösteri sanatlarının amaçlarından biri, seyircinin ilgisini sürdürmesini sağlayan bir şeydir bu; neredeyse herkesin başına bir kez gelir. Seyircilerin çoğu (1840’larda olduğu gibi bugün de) bu aşkı düşlem düzeyinde sürdürür, gerçek hayatlarından titizlikle ayırırlar. Pek azıysa kulis kapılarında dolaşır, çiçekler gönderir, tutkulu mektuplar yazar ve aşk nesneleriyle yüz yüze gelebilmek için çırpınır. Bunun sonucu çoğunlukla üzücü olur (olağanüstü güzel ve/veya zengin değillerse), ama düşleri ve gerçek yaşamlannı bir araya getirme arzularını tatmin etmeye yardımcı olur bu da. De- vuşkin’e gelince, o ne çoğunluğun ne de azınlığın yolunu izler; onun yaptığı iki dünyanın da en kötü yanlannı birleştirmektir:

Cebimde bir ruble kalmıştı ve maaşı almama daha on gün vardı. Peki, ne yaptım dersiniz? Ne olacak, işe giderken cebimde kalan son parayı Fransız parfümü ve kokulu sabuna harcadım. … Sonra, akşam yemeği için eve gitmek yerine onun penceresinin altında dolandım durdum. Nevski Bulvarındaki bir evin dördüncü kaün- da oturuyordu. Evime gittim, bir saat kadar dinlendim ve gene Nevski’ye döndüm; sırf onun penceresinin altından geçmek için. Bir buçuk ay boyunca sürdürdüm bunu. Onu takip ettim, arabalar, hatta özel faytonlar kiralayıp penceresinin altından geçtim. Borca gömülmüştüm, ama sonra bunu bitirdim ve onu sevmeyi bıraktım – bütün bu iş sıkmaya başlamıştı beni.18

Eğer Nevski (Gogol’un dediği gibi) Petersburg’un iletişim hattıysa Devuşkin hattı açmış, hatta parasını da ödemiştir, ama bir türlü bağlantı kuramaz.. Hem kişisel hem de kamusal bir buluşmaya hazırlar kendini; fedakârlıklar yapar birçok riski göze alır – bu yoksul memuru Fransız parfümüne bürünmüş düşünsenize bir! Ama sonuna kadar götüremez. Hayatındaki en önemli olaylar hiç olmayanlardır. Her şeyi kafasında ve yüreğinde kurar, hayal gücüyle geliştirir. Durmaksızın etrafında dolaşır durur, ama hakikat anında kaçıverir. Tevekkeli değil sıkılmaktadır ve ona en çok yakınlık hisseden okur bile sıkılır ondan.

Zavallılar yoksul memurlann sesini verir, ama bu ses ilk başlarda mütereddit ve titrektir. Çoğu kez klasik shlemiehl’in, Doğu Avrupa (Rus, Polonya, Yidiş) folklor ve edebiyatındaki bu temel kişiliğin sesini andırır. Ama 1840’lann Rus edebiyatındaki en önde gelen aristokratik sese de çarpıcı bir benzer lik göstermektedir bir yandan: “lüzumsuz adam.” Turgen- yev’in adını koyduğu ve ustaca irdelediği bu kişilik (“Lüzumsuz Adamın Güncesi”, 1850; Rudin, 1856; Babalar ve Oğullardaki babalar, 1862) zekâ, duyarlık ve yetenek bakımından zengin ama iş ve eylem isteminden tümüyle yoksundur; dünyayı sahiplenmek istediği anda bile bir shlemieVe çevirir kendini. Zadegândan gelen “lüzumsuz adamlar”ın politikası idealist bir liberalizmdi, otokrasinin görüş açısını aşıyor ve sıradan insanlara yakınlık duyuyorlardı, ama radikal değişim için savaşma iradesinden yoksundular. Bu 1840’h yıllar liberalleri bir sıkıntı ve kasvet bulutu içine gömülmüşlerdi. Zavallılar gibi bir eser de aşağıdan yükselen bir yeis ve sıkıntı bulutu ekledi buna.

Devuşkin bunu istemiş olsaydı bile 1840’larda yoksul bir memurun savaşma imkânı yoktu. Ama yapabildiği bir şey vardı belki: yazabiliyordu. Yüreğindekileri dökdükçe, karşısındaki onu dinlemese bile söyleyecek bir şeyleri olduğunu hissediyordu. O da Petersburg’daki herkes gibi insanı temsil etmiyor mu? Edebiyat adına ortaya çıkan kaçışçı ve duygusal saçmalıklar -çarpışan kılıçlar, dörtnala giden atlar, gece karanlığında kurtarılan bakirelerle dolu fantaziler- yerine neden herkesin karşısına kendileri gibi bir Petersburg insanının gerçek iç yaşamı çıkarılmasın? Bu noktada, Nevski Bulvarının imgesi aklına gelir ve ona haddini bildirir:

Ama, gerçekte bazen insanın akima hiçbir şey gelmiyor ve merak ediyorum sadece oturup bir şeyler yazsam ne olur diye? … Bir an düşünsene bir kitap basılmış. Alıp bakıyorsun, üzerinde Şiirler yazılı, yazan Makar Devuşkin! Sana bir şey söyleyeyim mi; bu kitap basılacak olsa bir daha asla Nevski Bulvarında boy göstermeye cesaret edemezdim. Herkesin neler söyleyeceğini duyar gibiyim: “Bakın kim geliyor, yazar ve
şair Makar Devuşkin, işte, ta kendisi!” Ama, sözgelimi, pabuçlarımı ne yapacağım o zaman? Belki bilirsin, benim pabuçlanm çok eskidi ve zaman zaman tabanları açılır, çok kötü bir görüntü bu. Ya herkes yazar Devuş- kin’in eski pabuçları olduğunu farkederse? Farzet ki bir düşes ya da kontes bunu farketti, bana neler der acaba? Gerçi farketmez belki de, çünkü konteslerin pabuçlara meraklı olduğunu sanmıyorum, özellikle de küçük memurlann pabuçlarına (çünkü, dedikleri gibi, pabuç var… pabuç var).

Okur yazar ve duyarlı, ama sıradan ve yoksul memur için Nevski Bulvarı ile Rus edebiyatı aynı elde edilemez umudu temsil eder: Tüm insanların birbiriyle özgürce iletişim kurabileceği ve birbiri tarafından eşit kabul edileceği bir hat. Ne var ki 1840’lann Rusyasında, modem kitle iletişimiyle feodal toplumsal ilişkileri birleştiren bir toplumda, bu umut beyhude ve zorludur. İnsanları bir araya getirir gibi gözüken vasıtalar -sokak ve yayın- onların arasındaki uçurumun büyüklüğünü göstermekten başka bir şey yapamaz.

Dostoyevski’nin memuru iki şeyden korkmaktadır: Bir yandan “bir düşes ya da kontes”: Hem sokak hayatına, hem de kültür hayatına egemen olan hakim sınıf ona, onun yırtık tabanlarına, ve yaralı ruhuna gülebilir. Öte yandan da -muhtemelen daha da kötüdür bu- üst sınıftakiler, tabanlarının ya da ruhunun farkına bile varmayabilirler (“çünkü, dedikleri gibi, pabuç var… pabuç var”). Bunların ikisi de olabilir; memur yöneticilerin tepkilerini kontrol edemez. Ama onun hükümranlığı altında olan tek şey vardır: Kendi öz-saygısı, “kişisel onur ya da gerekli bencillik” duygusu. Yoksul memurlar sınıfı kendi pabuçlarını ve düşüncelerini kabullenecekleri, başkalarının bakışlarının -ya da bakmamalarının- onları yerin dibine geçirmeyeceği bir noktaya varmak zorundadırlar.

O zaman ve ancak o zaman bu hatta, sokağa ve yayma girebilecek ve Petersburg’un muazzam kamusal meydanlarında gerçek bir kamusal yaşam yaratabileceklerdir. 1845’de ne gerçek, ne de hayali bir Rus insanı bunun nasıl gerçekleşeceğini somut biçimde tahayyül edebilir. Ama Zavallılar en azından sorunu tanımlar -Rus kültür ve politikasında hayati önemde bir sorunu- ve 1840’lı yılların Ruslannın bir gün bir şekilde değişiklik olacağını tahayyül etmelerini sağlar.

Dostoyevski’nin ikinci romanı, bir yıl sonra yayımlanan İkiz’de başka bir devlet memuru Nevski Bulvan’nda gösterişli bir şekilde ortaya çıkma çabasına girer. Ama bu Bay Golyad- kiriin politik ve psişik kaynaklarıyla öylesine oransız olur ki, sonunda çabası gömülüp rahatlayana kadar 150 sayfa boyunca içinde çırpınıp duracağı bir paranoya girdabına sürükleyen, tuhaf bir karabasana dönüşür.

Öykünün başlangıcında Golyadkin yataktan kalkıp sefil ve küçük odasından çıkar ve o gün için kiraladığı, ayrıntıyla betimlenmiş muhteşem faytona biner. Sürücüye Nevski Bulvarından geçmesini söyler; pencereleri açar ve sokağın yaya kalabalığını gülümseyerek seyretmeye başlar. Ama birden kendi dairesinden, yaşlan onun yansı kadar ama mevkileri aynı iki memur tanır onu. El sallayıp ona adıyla seslendiklerinde dehşete kapılır ve arabanın en karanlık köşesine siner. (Burada trafikteki araçlann ikili karakterini görüyoruz. Kişisel ve sınıfsal güvene sahip olanlar için yaya kitlelere tepeden bakan korunaklı kalelerdir onlar; bu güvenden yoksun olanlar içinse içinde kapalı kalanın her türlü düşmanın ölümcül bakışma maruz kalabileceği birer kapan, birer kafestirler.)19 Derken, daha da kötü bir şey olur; patronunun arabası dokunacak kadar yakınma gelir. “Andrey Filipoviç’in kendisini indiğim, faltaşı gibi açık gözlerle onu süzdüğünü ve saklanacak bir yer olmadığını anlayan Golyadkin kıpkırmızı kesildi.” Golyadkin’in amirinin bakışlarına verdiği korku dolu karşılık, onu görünmez bir sınırın ötesine aşırıp içinde kaybolacağı deliliğe götürecektir:

“Selam versem mi vermesem mi? Onu tanıdığımı belli mi etsem? Bunun ben olduğumu kabullensem mi? Yoksa bana çok benzeyen başka biriymiş gibi yapıp hiç ilgilenmesem mi?” Golyadkin tarifsiz bir kaygıyla sorup duruyordu kendi kendine. “Evet, tamam; Ben ben değilim, hepsi bu kadar.” Böyle düşünerek gözlerini Andrey Filipoviç’e çevirdi ve şapkasını çıkardı. “Ben, ben, ben … hayır, yok bir şey efendim,” zorlukla geveledi ağzında. “Aslında ben değilim bu…. Evet, hepsi bu kadar.”20

Öykünün tüm gerçeküstü dönüşü bu kendini yadsımadan kaynaklanır. Nevski Bulvan’mn orta yerinde yakalanan Golyadkin amirinin yüzüne bakamaz ve onunla eşit olma arzusunu açığa vuramaz. Hız, gösteriş, lüks -ve kendi onurunun kabul edilmesi- dileği, bu suçlu arzular ona ait olamaz – “Ben ben değilim … hepsi bu kadar”- ancak “başka birine” ait olabilir. Dostoyevski, bunun ardından benlikten böylesine koparılmış arzuların gerçek “başka biri”, ikiz olarak nesnel biçim almasını sağlar. Golyadkin’in yüzleşemediği, kendisi olarak kabul edemediği bu hırslı, inatçı, atak kişi onun hayatını elinden alır ve Golyadkin’in çektiği eziyet arttıkça (Dostoyevski “acımasız yetenek” şöhretini bu noktada kazanmıştır)21 kötü arzulan için cezalandınldığmı düşünmeye başlar. Amirlerini ve kendisini asla kendisi için bir şey istemediğine, hayatındaki tek gayenin onlann iradelerine boyun eğmek olduğuna ikna etmeye çabalar. Hikâyenin sonunda, onu alıp götürdüklerinde hâlâ kendisini inkâr etmekte ve cezalandırmaktadır.

Kendi yalnız deliliği içine hapsolmuş Golyadkin, günümüze kadar modem edebiyatı doldurmuş olan yalnız ve acılı kişilikler dizisinde ilklerden biridir. Ama Golyadkin bir başka çizgide daha durmaktadır: Puşkin’in Yevgeni’sinin, onların onurunu reddeden bir şehir ve toplumda onur iddiası güttükleri için delirtilen -ve dahası, iddialannı şehrin kamusal bulvar ve alanlarında ileri sürdükleri için başlarına dert açan- Petersburg küçük memurlannın çizgisidir bu. Ama delilik biçimleri arasında önemli farklar vardır. Yevgeni Peters- burg’un yüce otoritesini içselleştirmiş; bu otorite, ruhunda yer etmiş ve Yevgeni’nin iç yaşamını sert bir disipline tabi tutmuştur – Freud’un daha sonra söyleyeceği gibi fethedilmiş bir şehirdeki bir garnizon gibi [benliğin] içinde onu denetleyecek bir aracı” kurarak.22 Golyadkin’in saplantılan tam ters bir biçime girer: Dışsal otoriteyi içselleştirmek yerine kendi otoritesini ortaya koyma arzusunu dışa, bir “Küçük Golyad- kin”e yansıtır. 1840’lann Rus entelektüelleri arasında çok etkili olan genç Hegel ve Feurbach’a göre Yevgeni’den Golyad kin’e uzanan hareket bir tür delilik içinde ilerlemeyi temsil ederdi: çarpıtılmış ve kendi kendini yıkıcı bir tarzda bile olsa kendini tanıyan benliğin nihai otorite kaynağı olması. Bu diyalektiğe göre hakiki devrimci kopuşun gerçekleşmesi için memurun her iki Golyadkin’in de, tüm arzulan ve güdüleriyle kendine ait olduğunu kabul etmesi gerekmektedir. O zaman ve ancak o zaman tanınma talebini, ahlaki, psikolojik ve politik olan bu talebi, Petersburg’un muazzam, fakat o ana kadar sahip çıkılmamış kamusal mekânında ileri sürmeye hazır olacaktır. Ama Petersburglu memurlann eylemi öğrenmesi için bir kuşak daha gelip geçecektir.

MARSHALL BERMAN
Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor
İletişim Yayınları, 1994 (1 baskı)
çevirenler: Ümit Altuğ – Bülent Peker

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro