Stendhal ‘ın Portresi – Stefan Zweig

Stendhal-Çirkinsin, ama anlamlı bir yüzün var.- (Gagnon dayıdan, genç Henri Beyle’e)

Richelieu sokağındaki küçük çatı odası alaca karanlıktı. Yazı masasının üstünde iki mum yanıyor, Stendhal öğleden beri romanı üzerinde çalışıyordu. Birdenbire kalemini elinden fırlatıyor: Bugün yeterince çalıştı. Şimdi gevşemek, dışarı çıkmak, kendisini yenilemek, insanlar arasına karışmak, karşılıklı konuşmaların coşkusu içerisinde ve kadınların arasında taze bir kuvvet bulmak ihtiyacını duyuyor.

Hazırlanmaya başlıyor, giyiniyor, perukasını düzeltiyor: Aynaya son bir kere göz atıyor. Kendisine bakıyor ve hemen dudağının kenarında acı ve alaycı bir gülüş beliriyor: Hayır, kendini hiç beğenmiyor. Çirkin ve sıradan bir buldok kafası, yusyuvarlak, kırmızı, burjuvalarınki gibi ablak bir surat! Ah! Bu taşralı yüzün ortasına yayılmış, delikleri birbirinden uzak şu sivilceli koca burnundan ne kadar nefret ediyor! Ama gözler pek fena değil gibi: Siyah ve parlak; endişe dolu bir merak yansıyor gözlerinde; ne var ki, bunlar da çok küçük, kaba saba ve dört köşe bir alnın üzerinde yer alan kalın kaşlarının altına çok fazla gömülmüş; bu yüzden, bir zamanlar askerdeyken, kendisine takma bir ad takılarak -Çinli- denmişti. Bu yüzde iyi denebilecek başka bir şeyler var mı acaba? Stendhal içi öfke ile dolup taşarak kendini incelemeye devam ediyor. İyi olan, zarif olan hiçbir şey yok, ruh canlılığını gösteren hiçbir şey yok, her şey kaba saba ve bayağı, her şey enli ve kalın, her şey en kötü şekliyle -korkunç bir burjuva!-Ve koyu renk bir sakalın çevrelediği şu yuvarlak baş, belki de, bu kaba saba bedenin içerisindeki en iyi şey, çünkü hemen çenesinin altından başlayan boynu kendisini boğan sımsıkı yakadan dışarıya taşıyor ve o bakışlarını daha aşağılara indirmeye cesaret edemiyor, çünkü şu aptal göbeğinden ve Henri Beyle adını taşıyan, ama arkadaşlarının hep -gezer-kule- diye seslendikleri bu hantal kütleyi o derece zahmetle taşıyan çirkin kısa ayaklarından öylesine nefret ediyor ki! Stendhal hala aynada kendisini avutabilecek bir şeyler arıyor. Mesela, ellerine, evet, kadınlarınki gibi incecik, yumuşacık, sivri ve cilalı tırnaklı ellerine güzel denilebilirdi: Sahibinin zeki ve kibar biri olduğunu gösteriyor bu eller; aynı şekilde bir genç kızınki gibi yumuşak ve nazik teni de şefkatli bir ruh için belli bir soyluluğun, belli bir duyarlılığın belirtisi olabilirdi. Ama bir erkekte bu gibi ayrıntıları kim görür, kim fark eder ki? Kadınlar yalnızca yüze ve bedene rağbet ederler ve o, öteden beri biliyor ki, kendisinin yüzü de bedeni de, çaresiz bir şekilde, aşağı tabakadan bir insanınkine benziyor. Augustin Filon onun için -Başı tıpkı bir döşemecininki gibi- demişti; Monselet ise onu -Yüzü, bir ecza depocusunun yüzünü andıran bir diplomat- olarak tanımlamıştı; ne var ki, Stendhal, bu eleştirileri bile çok yumuşak, çok dostça buluyor; gözlerini acımasız aynaya dikip öfkeyle şunları söylüyor: -Macellaio italiano-, bir İtalyan kasabının yüzü!

Bu şişman ve hantal gövde hiç değilse sert ve erkekçe olabilseydi! Geniş omuzlar bazı kadınlara güven verir ve bu kadınların yanında, bazı saatlerde, bir kazak, bir salon züppesinden daha başarılı olur. Ama ne acınacak şey, o kendisindeki bu sağlamlığın, bu kabalığın, bu kanlı canlı, güçlü kuvvetli görünümün bir aldatmacadan ve sahte bir görünüşten başka bir şey olmadığını biliyor. Bu iri kıyım bedenin içerisinde, son derece keskin, nerdeyse hastalıklı denebilecek kadar duyarlı bir sinir demeti ürperiyor ve titreşiyor; bütün doktorlar onu -duyarlık bakımından bir hilkat garibesi- olarak görüyorlar ve şaşırıyorlar. Ve –kader işte!– bunca yağın ve şişmanlığın altına hapsedilmiş bir kelebeğin ruhunu taşıyor sanki! Herhalde kötü bir peri, daha o beşikteyken ruhunu değiştirmiş olmalı; çünkü marazi bir aşırı duyarlıkla donatılmış olan bu ruh, kendisini saran şu kalın bedenin içerisinde, en ufak bir heyecan söz konusu olduğu zaman bile nasıl da titriyor, nasıl da ürperiyor! Stendhal’ın oturduğu odanın bitişiğinde bir pencere mi açıldı, boydan boya ince damarlarla kaplı derisi nasıl bir şiddetle ürperiyor; bir kapı birdenbire -çat- diye mi kapandı, bütün sinirleri parçalanıyormuşçasına yerinden sıçrıyor; kötü bir koku onu bayıltabilir; bir kadının yakınlığı ise allak bullak eder, endişelendirir, sıkılgan bir hale getirir ya da budala gibi görünmek korkusuyla kaba ve yakışıksız hareketler yapmasına yol açar. Anlaşılmaz bir karışım! Bu derece keskin ve çarçabuk etki altında kalan bir duyarlık için bunca ete, bunca yağa, bunca şişmanlığa ne gerek vardı, bir yük arabacısına yakışan bu hantal kemik yapısına ne gerek vardı? Bu kadar kalın, bu kadar hantal, çekicilikten bu derece yoksun olan bir beden bu kadar narin, karmaşık ve çarçabuk uyarılabilen bir ruhla niçin birleşti?

Stendhal aynanın önünden çekiliyor. Dış görünüşünü değiştirmenin imkansız olduğunu gençliğinden beri biliyor o. Terzisi bile buna bir çare bulamadı, ona, yeleğinin altına giydiği, böylece karnını ustalıklı bir şekilde küçülten bir korse yapan ve bacaklarının gülünç kısalığını kapatmak için Lyon ipeğinden o ünlü külotpantolonlarını diken gerçek bir sihirbaz olduğu halde terzisi bile bir çare bulamadı; uzun zamandan beri kırlaşmakta olan favorilerine erkekçe bir esmerlik veren boya da işe yaramadı; çıplak başını saklayan güzel peruka da işe yaramadı; sırmayla işlenmiş zarif konsolos üniforması da işe yaramadı. Bu gibi çareler ve ufak tefek hileler size ancak bir parçacık yardımcı olabilir ve çeki-düzen verebilirler; yaşı, şişmanlığı ve dazlaklığı gizleyebilirler. Ama hiçbir kadın caddeden geçerken dönüp ona bakmayacak, Bayan Renal’ın Julien’ine veya Bayan Chasteller’in Leuwen’ine baktığı gibi insanı sarhoş eden bir coşkuyla gözlerini onun gözlerine doğru çevirmeyecek. Hayır, kadınlar ona hiçbir zaman aldırış etmedi, ne vaktiyle genç bir teğmenken, ne de şimdi yağ bağlayıp şişmanlamış bedenin ruhunu hapsettiği ve yaşlılık yüzünden alnındaki saçların döküldüğü şu sıralarda. Kendine eziyet etmek neye yarar? Oyunu kaybetti! Böyle bir yüzle kadınlarla birlikte mutlu olmaya imkan yok ve başka bir mutluluk da yok.

Bununla birlikte bir tek çare var: Zeki olmak, esnek ve çekici bir zekaya sahip olmak, ilgi uyandırmak, dikkati yüzden içeriye doğru çekmek, güzel konuşarak ve çevresinde şaşkınlık yaratarak gözleri kamaştırmak ve baştan çıkarmak. -Yetenekli kişiler güzellikten yoksun oluşlarını avutacak bir şey bulabilirler-. İnsanın güzellikten nasibini almamış böyle bir yüzü olursa, kadınları zeka ile elde etmek, duyularını kamçılayacak bir güzellik olmadığına göre, sinirlerini ta derinden uyararak merak duygularını körüklemek gerekir. Demek ki, duygusal kadınların yanında hüzünlü, hoppaların yanında küstah biriymiş gibi görünmeli ve bazen de tersini yapmalı; her zaman uyanık, her zaman zarif ve nükteli olmalı. -Bir kadını eğlendirin, ona sahip olursunuz.- Bir zayıflıktan, bir can sıkıntısından ustaca yararlanmalı, buz gibiyken ateşliymiş gibi, yanıp tutuşurken soğukmuş gibi davranmalı, şaşırtıcı bir şekilde değişmeli, oyunlara, hilelere başvurarak şaşkınlık yaratmalı, hiç durmadan başkalarından farklı olduğunu göstermeli ve her şeyden önce de hiçbir fırsatı kaçırmamalı, herhangi bir başarısızlıktan ürkmemeli, çünkü kadınlar çoğu zaman bir erkeğin yüzünü unuturlar: Titania, (Titania: Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası adlı eserindeki peri kraliçesi. Periler şahı Oberon’un yaptığı büyünün etkisiyle, başına eşek kafası geçirmiş bir dokumacıya aşık olur.) o esrarlı yaz gecesinde bir eşek kafasını öpmemiş miydi?

Stendhal, başına modaya uygun bir şapka geçiriyor, sarı eldivenlerini alıyor ve aynaya bakarak alaycı ve soğuk bir biçimde gülümsemeye çalışıyor. Evet, bu akşam Bayan T…’nin yanına böyle alaycı, küstah, uçarı ve aynı zamanda soğuk bir yüz ifadesi takınarak çıkacak: Önemli olan şey, kendini ilginç göstermek, çarpıcı bir etkide bulunmak, göz kamaştırmak, şu korkunç yüzü güzel konuşmanın maskesi altına gizlemek. Gereken şey, şaşırtmak, ilk bakışta dikkati kendi üzerine çekmek, içindeki sıkıntıyı ve umutsuzluğu, gürültülü-patırtılı birtakım palavralarla örtbas etmek. Daha merdivenleri çıkarken heyecan yaratacak bir giriş hayal etmişti: Hizmetçinin, kendisini Cesar Bombet adlı bir tüccar olarak bildirmesini sağlayacak; ve salona girince de geveze ve gürültücü bir yün tüccarı rolünü oynayacak, kimseye söz hakkı tanımayacak, bütün bunları eğlenceli bulan topluluğun merakını tamamiyle kendi üzerine çekinceye kadar ve kadınlar onun yüzüne alışıncaya kadar hayali işleri üzerinde parlak ve küstah bir şekilde uzun uzun konuşmaya devam edecek. Sonra duyuları canlandıran tatlı ve eğlenceli fıkralardan oluşan pırıl pırıl bir demet, şişmanlığını gizlemeye yardım edecek karanlık bir köşe, bir-iki kadeh punç; ve belki de, belki de kadınlar onu gece yarısında artık çekici bulacaklardır.

Stefan Zweig

Kaynak:
Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar
Yazar: Stefan Zweig
Çevirmen: Gülperi Sert
Yayıncı İş Bankası

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro