Stendhal; “Kırmızı ve Siyah” – A.Ömer Türkeş

StendhalAdını ordunun kırmızı giysileri ile ruhban sınıfının siyah cüppelerinden alır “Kırmızı ve Siyah”. Hikaye Kral X. Charles’in tahtta oturduğu 1820’lerde geçer. Verrieres köyünden Julien Sorel isimli akıllı ve yükselme tutkuları ile dolu bir gencin hayatı üzerinden dönemin Fransa’sının bütün kesimlerine yönelik ağır bir eleştiri yöneltir Stendhal.

Julien Sorel, belediye başkanının evine çocukların eğitimini üstlenmek için girdiğinde, kendisinden on yaş büyük ve aşkı hiç tatmamış bir kadın olan başkanın eşi Madam Renal’in ilgisini çeker. Başlangıçta Sorel için kendini kanıtlamak, zengin kesimden öç almak anlamına gelir bu ilişki. Aslında sever kadını, ancak basit bir uşak olmadığını göstermek, başarısını sergilemek daha önemlidir, yaşadıklarını bu nedenle çevresinden gizlemeye çalışmaz. Elbette bu küçük köy yerinde çabuk yayılır dedikodu ve Julien Sorel evden ayrılmak zorunda kalır. Gittiği yer dini konular üzerine düzenlenen bir seminerdir. Ancak hayatın ne olduğunu, siyaset ve entrikayı, yalan ve iftirayı, akla duyulan nefreti bu rahip ve papazlar arasında tanır Julien ve oradan ayrılır.

Kitabın ikinci bölümünde, Paris’te zengin ve soylu bir adamın sekreteri olarak buluruz onu. Her zamanki gibi gururu, yükselme tutkusu ve zekasıyla, kısa bir süre sonra Paris’e uyum sağlayan Julien Sorel, patronunun güzel kızı -aşkı fazlasıyla idealize eden- Mathide’in de kalbini çeler. Yine aynı yerden bakmaktadır bu ilişkiye Sorel; sosyal, sınıfsal bir zafer kazanmıştır sanki. Mathilde hamile kalınca gençler -babayı güçlükle ikna edip- evlenme hazırlıklarına başlarlar. Ancak Julien’ı çekemeyenler, madam Renal’in ağzından onun ne kadar çıkarcı, paragöz birisi olduğuna dair bir mektup gönderirler Mathilde’in babasına. Çok öfkelenen Markiz nişanı bozar. Julien, böyle bir aşağılanmaya neden olduğu için Madam Renal’i vurur. Kadın ölmemiştir, ama Julien’a kin güdenlerin yönlendirmesi ile mahkemeden idam kararı çıkar. Julien Sorel’in giyotinde kesilen başını huşu içerisinde gömecektir Mathilde…

İşte size bildik bir aşk hikayesi. Kimbilir kaç popüler romana ya da filme konu edilmiş bir trajedi. Öyleyse “Kırmızı ve Siyah”ı neden dünya edebiyatının tepelerine yerleştiriyoruz? Onu farklı kılan ne? Elbette, 19.yüzyıl romancılığının en parlak isimlerinden Stendhal’in uslubu ve bu trajedinin ardında yatan toplumsal gerçekleri yansıtabilmesi farklılaştırıyor bu metni. Bourbon hanedanının restorasyon dönemini konu edinen “Kırmızı ve Siyah”ta, gerçek bir hayattan yola çıkıp Julien Sorel gibi insanların kaderini belirleyen bu burjuva çağının ahlaklı, zeki ve kahraman insanları nasıl tükettiğini ve toplumun çözülmesini işliyor. İşin doğrusu, 19. yüzyıl Fransız edebiyatını saran romantik gerçekçiliğin en ilerici görüşlere sahip yazarı diyebiliriz Stendhal için. O, devrim öncesi Aydınlanma düşüncesine ve ideallerine bağlıydı. Üstelik içinde yaşanılan dönemin geçiciliğine ve 1880’lerden sonra burjuva kültürünün evrileceğine dair bir inancı vardı. Zaman zaman burjuva toplumunun hırslarına, bayağılıklarına kapılsa da, ahlakı, çalışkanlığı, bilgiye olan merakı ve zekasıyla kahramanı Julien Sorel, bu inancın bir parçasıdır.

Gerçekçiliğe katılan yeni bir boyut

“Bir işçi oğlu olduğu için bir aşık olarak bile yine bir uşak sayılacağı endişesi” taşır Julien. Mahkemede ise kendisini giyotine götüren nedeni; ”aşağı bir sınıftan doğup fakirlikle az çok ezilmiş olmalarına rağmen gene iyi bir terbiye görmek saadetine ererek yüksek cemiyet dedikleri yere girebilmiş gençleri benim şahsımda cezalandırarak cüretlerini kırmak isterler. İşte baylar. benim asıl suçum; burada benim hakkımda hüküm verecek olanlar benim sınıfımdan olmadığı için göreceğim ceza elbette daha ağır olacaktır. Bakıyorum juri üyeleri arasında zenginleşmiş hiç bir köylü göremiyor, ancak bu cürete öfkelenmiş burjuvalar görüyorum” cümleleri ile açıklar.

Sınıfsallık Stendhal’in anlatısının her yerine sinmiştir. Ellerine ne geçirse kardır diye düşünen kurnaz köylüler, soylular gibi davranmaya çalışan görgüsüz burjuvalar, devrimin kazanımlarını yok etmek için komplolar kuran soylular ve bütün bunlardan daha beter bir kirlenmişlikteki kilise “erbabı”, sınıfsal aidiyetlerine uygun karşıtlıklar ve geçici uzlaşmalar içerisinde eksiksiz resmedilir. Bu renkli resim donuk değildir ama, kişiler birbirleriyle, eşyalarla ve mekanlarla ilişkileri içerisinde varolurlar. Mesela, zengin burjuvanın mülk edinme ve bu mülkleri soyluların şatolarına benzetme tutkusunu şöyle anlatır; “Hani Almanya’nın Leipzeg, Frankfurt, Nuremberg gibi tezgahlarıyla tanınmış şehirlerinde çevresinde sanki kendi hallerinde bırakılmış, yine seyrine doyulmayan bahçeler vardır; Fransa’da onların eşini bulabileceğinizi hiç ummayın. Franche-Comte’de insan ne kadar duvar yaptırır, topraklarının dört yanına birbiri üzerine sıralanmış taşları ne kadar yığarsa komşularının saygısına o kadar hak kazanır”.

Romana uzun bir köy tasviri ve buna eşlik eden endüstrileşmenin getirdiği değişimlerle başlamış Stendhal. Ancak bu tarz tasvirlerde Balzac ya da Hugo kadar titiz bir üslubu yok. Çünkü romantiklerin yazma üslubunu benimsemiyor Stendhal, hatta Chateaubriand’dan yirmi sayfa olsun okuyamadığını itiraf ediyor. Çünkü ona göre romantik üslup; “söylenmesi tamamen gereksiz pek çok ufak şey, işitilmesi kulağa hoş gelen pek çok küçük yalan”dan başka bir şey değil! Balzac, Stendhal’in bu bilinçli tercihini eleştirse de, onun yeteneğini şu sözlerle teslim edecektir; “Az sözcük yetiyor M. Beyle’ye; kahramanlarını eylem ve diyalogla karakterize ediyor; okuyucuyu tasvirlerle yormuyor da dramatik zirveye doğru koşturuyor; ve bunu bir tek sözcükle, bir tek işaretle başarıyor”.

Soylusu, işçisi, köylüsü, rahibi ya da belediye başkanı, ister kadın olsun isterse erkek; Stendhal’in kahramanları etleri ve kemikleriyle, erdemleri, tutku ve zaaflarıyla gerçek insanlardır. Ancak belli bir tarihe ve topluma; Fransız devriminin ardından gelen çalkantılı günlere aittirler. Eylemleri ve duyguları bu süreç tarafından belirlenir. O, roman sanatını yol üzerine konmuş, aynı anda hem masmavi gökyüzünü, hem de çamurlu kaldırımları yansıtan bir aynaya benzetmişti. Kendi roman kahramanları da işte böyle görünürler okuyucuya; “hem soylu, hem bayağı; hem alçakgönüllü, hem bencil”.. İşte onlara sözünü ettiğim canlılığı ve tipikliği veren de bu çok katmanlı yapılarıdır. “Stendhal onların tipikliklerini, çevredeki hareketlerini koşullandıran iç dünyalarını inceleyerek, psikolojik çözümleme yoluyla ortaya koymuştur”.

Stendhal ya da gerçek adıyla Marie-Henri Beyle, 1783 yılında Fransa’nın Grenoble kentinde doğdu. Annesini erken yaşlarda kaybedince, teyzesi ve avukat babası tarafından çok katı bir disiplin içerisinde ve dinsel öğretiye ağırlık verilerek eğitildi. Sonraları, onun otoriteye ve dinsel kesime olan nefretinde bu yılların etkisi olduğu söylenecektir. Mühendislik eğitimi için gittiği Paris’te bambaşka bir alana kayıverdi. Napoleon’un Fransa’nın hakimi olduğu 1800’lü yılların başında, henüz on yedisini süren Stendhal, kendisini onun ideallerine adadı ve orduya yazıldı. Böylelikle İtalya’dan Moskova’ya kadar pek çok Avrupa ülkesini -savaşın içerisinden- görme fırsatını buldu. Özellikle İtalya’dan çok etkilenmiş ve bu ülke ile ilgili anılarını bir çok kez edebiyata aktarmıştır.

Napoleon’un yenilgileri ve imparatorluğun çökmesi ile birlikte Bourbon hanedanının işbaşına geçmesi, Stendhal’in devlet hizmetlerine veda etmesi anlamına geliyordu. Böylelikle bütünüyle edebiyata yöneldi. Önce deneme, makale ve gezi yazıları yazdı. 1830’dan sonra hanedan değişince yeniden devlet hizmetine döndü, İtalya’ya tayin edildi ve ölünceye kadar burada kaldı. Romanlarının yayınlanması “Kırmızı ve Siyah” ile 1831’den sonra başlamış, ancak yaşadığı yıllarda çok büyük yankılar uyandırmamıştır. Yine de edebiyat çevrelerinin -başta Balzac’ın- takdirini kazandığını söyleyebiliriz. İkinci dev eseri “Parma Manastırı” 1839 tarihini taşır. Ancak bu tarihten sonra hastalığı artan Stendhal, 1842 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi ile tamamlar ömrünü…

A. Ömer Türkeş
http://kitapeki.com/ 12.10.2016

Yorum yapın