Tahsin Yücel: Bernanos ve Balzac

Bernanos
Bernanos

Bugün Balzac’ı her açıdan bir örnek, her açıdan bir usta olarak benimseyen bir romancı kaldıysa, bu romancı Bemanos’un düşsel yazarıdır kuşkusuz, Mauvasi réve’in ünlü kahramanı Emmanuel Ganse’tır. Öyle ya, niceleri, Balzac’tan esinlendiklerini, Balzac’ı örnek aldıklarını söylemek şöyle dursun, Balzac’la kendileri arasındaki büyük uzaklığı vurgulayabilmek için bin bir dereden su getirirken, Ganse yalnızca yapıtlarında değil, yaşamında da Balzac’a özenir: tıpkı Balzac gibi yazmak, tıpkı Balzac gibi düşünmek, tıpkı Balzac gibi yaşamak ister.

Balzac gibi çalışmaya. Balzac gibi konuşmaya, Balzac gibi hesap yapmaya, Balzac gibi oturup Balzac gibi kalkmaya çabalar. Ona bakılırsa, adına yaraşır tek roman Balzac romanıdır, adına yaraşır bir romancının bütün yapabileceği de İnsanlık Güldürüsü’nü şu ya da bu biçimde yeniden yazmak, uzamı, zamanı, kişileri değiştirerek Balzac’ı bir kez daha yinelemektir. Ne var ki, bu aşırı hayranlık pek bir yarar sağlamaz Ganse’a, fazla fazla Bernanos’un düşsel evreninin en Balzac’sı kişisi durumuna getirir kendisini{114}: Lousteau eksi alaycılıktır örneğin, ya da Nathan artı direşkenlik.

Gerçekten de, yetenekten yoksun bir kişi değildir Ganse; Raoul Nathan’ın yeteneği de onunkinden geri kalmaz; Ganse ünlü bir yazardır ama soyu sopu oldukça karanlıktır; Nathan da bütün ününe karşın aynı ölçüde karanlık kökenini gizlemeye çalışır durur; Ganse yapıtının gelecekte biçimlenecek özünü birkaç ayda harcamak pahasına, kibar çevrede “bir yabanıl gibi” eğlenir (Bs, I, 879); anlatıcısının “kirli piyade” diye nitelediği Nathan da “kibar çevrenin kraliçelerinin gönlünü çelebilmek için” onurunu bile tehlikeye atar (Ba, II, 128); Ganse “kimi kez aldanarak, kimi kez suç ortağı olarak, insanı güldüren, korkunç anlam yanlışları, olmayacak bönlükler yaparak, ama, binlerce olay arasında, hemencecik, içgüdüyle, verimli olan biricik olayı buluvererek” ilerler yolunda (Ba, I, 879), kendi özsaygısı gibi du Tillet türünden yırtıcı kuşlara da aldanmaktan kurtulamayan Nathan’sa, büyük bir yapıt oluşturmaya yönelik “çalışma sürekliliği nedir, bilmez; ama kırılmış onurunun yol açtığı kızgınlığın son noktasında ya da alacaklının neden olduğu bir bunalım dakikasında, Eurotas’m üzerinden atlayıverir, en çetin düşünce boşluklarının üstesinden gelir birdenbire” {Ba, II, 90); yapıtını kendi özünden beslemesi söz konusu oldu mu Ganse konu kıtlığı çekmeye başlar, “yürek sızlatıcı bir alçakgönüllülükle çevresindeki silik kişilere bağlanır”, hatta, “bir kukladan yeni kuşak üzerine bir kitap” çıkarmayı düşler (Bs, 1,932), Nathan’sa yapıtının bütün özünü “Paris’in üzerine düşen, ya da Paris’in kaldırdığı düşüncelerden” çıkarır, “verimliliği kendisinin değil, çağın verimliliğidir. Koşullardan beslenir” {Ba. II, 87). Ama, “ateş” ve “devini” dolu bir yüz üzerinde, parlak, mavi gözleri vardır Nathan’m, “bakışı tini delip geçer” (Ba, II, 91,92); Ganse da “yanılmaz” bir bakışla belli eder hemen kendini, “kendisi de, Balzac’tan sonra, bu bakışın koyu ateşinin budalaları kurşuna döndürdüğünü söyler” (Bs, I, 942).

balzac
Balzac

İki düşsel romancı arasındaki bu çarpıcı benzerlikler yaratıcıları arasında da aynı ölçüde belirgin bir yakınlık bulunduğunu göstermez kuşkusuz, ama anlamlı birer belirti oldukları da yadsınamaz. Üstelik, kahramanının kölece bağlılığını paylaşmamakla birlikte, Bernanos’un Balzac’ı gençlik döneminin “ustası” olarak nitelediğini biliriz. “Yüzeysel bir biçimde Balzac romanı diye adlandırılan şeyi çağdaş romanla” karşılaştırarak{115} bu büyük yazarı çoktan aşılmış bir romancı sayanlardan değildir; tam tersine, onun “güçlü” ve “yoğun” düşüncesinden, erişilmez yaratıcılığından söz eder, “ İnsanlık Güldürüsü’nde toplumsal ve siyasal bir düzenin bütün öğelerinin bulunduğunu” kesinler (Bs, 11,1166), kahramanlarını gerçekten yaşamış kişiler gibi anar, tartışma yazılarında onu tanık gösterdiği bile olur: “Fransız kenter sınıfı hakkında ne düşündüğümüzü anlamak için, bir zamanlar Balzac ile Flaubert’in bu konuda yazdıklarını okumak yeter” {Bs, II, 663).

Görüldüğü gibi, Bernanos yalnızca romancı olarak değil, düşünür ve tartışmacı olarak da hayrandır Balzac’a, kendisini ona yaklaştıran da bir bakıma yapıtıyla çelişir görünen toplumsal ve siyasal tutumudur her şeyden önce: “İki ölümsüz gerçeğin: Din ile Monarşinin ışığında yazıyorum,” der Balzac (Ba, I, 9); bununla birlikte, İnsanlık Güldürüsü’nü dolduran kişilerin çoğu “her şeyi olduğu yerde kalan bir dünyanın ilkelerine meydan okuyan, baş kaldırmış kişiler” dir{116}; başka bir deyişle, “bu uçsuz bucaksız ve olağandışı yapıtın yaratıcısı devrimci yazarların güçlü soyundandır”.{117} Bernanos da, tıpkı Balzac gibi, kralcı ve Katolik olduğunu yineler durur, ama, gerçek kahramanları arasında, çevresiyle uzlaşmazlık durumunda olmayan, dünyayı olduğu gibi benimsemeyi yadsımayan tek kişi yoktur nerdeyse. Bu nedenle, Michel Esteve “devrimci monarşist” olarak niteler kendisini,{118} bütün tartışma yazıları da ünlü eleştirmenin bu yargısını doğrular: “Umudumu baş kaldırmışlara bağladım,” der Bernanos Lettre aux anglais’de, bununla da yetinmeyerek “usun doğal tutumunun bir başkaldırı tutumu olduğunu” söyler (Bs, II, 1217).

Bununla birlikte, Balzac’ta da, Bernanos’ta da bu “başkaldırı tutumu”nda bağlandıkları temel ilkelerden uzaklaştıklarını esinleyebilecek en ufak iz bile yoktur, daha çok bir karşılaştırmadan doğar bu tutum, insansal değerlere ilişkin görüşleriyle çoğu kez bu görüşleri benimsemiş gibi görünen, ama gerçekte bunları aşkınlıktan yoksun bir değerler dizgesinin basit araçları durumuna düşüren çevre arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır. İster Balzac’ın zamanındaki gibi “erkinci” (liberal) olmakla övünsün, ister Bemanos’un zamanındaki gibi “demokrasi”yi göklere çıkarsın, hep aynı yozlaşmış, hep aynı bozulmuş dünyadır görülen. Bunun için, Balzac’ın dostu Philarete Chasles, La Peau de chagrin’den söz ederken, “Bu kurumuş yürekleri, bu yitirilmiş yaşamları, zenginliği artırıp da mutluluğa hiçbir şey katmayan bu sanatları, uygarlığın, yani bu yapma ve parlak çiçeğin bağrında, onu kemiren kurdu, onu öldüren zehiri göstermek gerekiyordu,” diye yazar.{119} Gaetan Picon da, Bernanos’tan söz ederken, üç aşağı beş yukarı aynı yönde bir çabanın varlığım kesinler: “Bernanos, bütün varlığıyla, Fransa’nın çöküş dramına adamıştır kendini.”{120}

Bu çöküş dünyası, her iki yazar için de, bencillik ve cimrilik dünyasıdır, yeryüzündeki güçlerin en insan dışı olanına, yani paraya boyun eğer hep: “Yasalar, yazılar, töreler pis pis para kokuyor,” diye haykırır Balzac, sonra da ekler: “Para denilen güç bizi aristokrasilerin en zavallısına, kasa aristokrasisine götürüyor”.{121} Bernanos da acı acı doğrular kendisini: “Bugün dünyanın bütün efendilerinin üzerinde kesinlikle anlaştıkları bir tek nokta var: Gücün, altının ya da demirin çocukları oldukları” (Bs, II, 709, 710). Balzac, “her şeyin paranın yükselişini desteklediği ” (Ba, V, 262), paranın “tek eksen, tek yol, tek neden” durumuna geldiği bir toplumda {Ba, III, 371), yaşamın ister istemez “derin bir bencillik çölü”ne dönüştüğünü,{122} insanın tükenmiş bir yaratık, bir “makine”, saatinde yiyip içen, saatinde uyuyan bir “dolap beygiri” olup çıktığını,{123} böyle insanlardan oluşan bir toplumda da “inanca ve seviye” yer kalmadığını, yasallığın bile “toplumsal dolandırıcılık”tan başka bir işe yaramadığını kesinler (Ba, III, 782). Bemanos’sa, daha da çarpıcı bir biçimde, “peygamber” olmuş “anapara”dan (Bs, II, 816), her şeyin “haksızlık ve düzensizlik” duruma geldiği “uşaklaştırılmış”, daha da kötüsü “böcekleştirilmiş” kitle saltanatından söz eder (Bs, II, 747,1161). Balzac’a göre, “bu genel yönelimin kurbanı ya da suç ortağı olmamaya olanak bulunmadığı” (Ba, VIII, 477), Bernanos’a göre “aldatmacadan tümüyle sorumsuz bir aldanmış kişi gösterilemeyeceği, aldanan kişi hemen her zaman aldatmacanın suç ortağı olduğu” için (Bs, Lib., 185, 186), bu durumda, özgür bir yazarın yapabileceği tek şey Goriot Baba’yı ve Jésus-Christ en Flandre’ı, Sous le soleil de Satan’ı ve Nouvelle histoire de Mouchette’i yazarak çökmekte olan bu dünyayı söylemek, bir başka deyişle, “inşanı düştüğü yerden kaldırmak, yani ona, onurunun bilinciyle birlikte, usunun özgürlüğüne olan inancını geri vermek”tir (Bs, Lib. 187).

Daha da çoğaltabileceğimiz bu görüş uyarlıkları karşısında, “Bernanos romanlarından çok kavga yazılarında Balzac’ı düşündürtür,” diyor G. Picon’a vermemek kolay değildir. Romanın, tanımı gereği, kendine özgü bir yapısı bulunan, kendi yasalarına göre eklemlenen, kendi kendisiyle sınırlı, kapalı bir evren oluşturmasına karşılık, tartışma yapıtlarının bireyle dış dünya arasındaki çatışmadan doğdukları düşünülürse, bu görüş daha bir tutarlılık kazanır. Bununla birlikte, daha sonra söylediklerine bakılınca, Picon’un bu ayrımı gözden kaçırarak tartışma yazarı Bernanos’u romancı Balzac’la karşılaştırdığı görülür:

“Çünkü tartışma yazarı için gerçek dünya bütün renk oyunlarıyla gözler önüne serilen tarih dünyasından başka bir şey değildir. Oysa romancının tarihten aldığı şey tinsel saplantısına uygun düşen bir veridir yalnızca: zaman içinde Kilise’nin durumu, öylesine karmaşık, öylesine toplumsal ve siyasal oluntularla yüklü olan XIX. ve XX. yüzyıl tarihinin yalnız bir bölümünü görmüştür romancı. Yalnız Journal d’un curé de campagne, daha önce anılan söyleşimde, genel olarak toplumun, bir de çağdaş dünyada askerin durumunu ele alması bakımından kilise tarihini aşar.”{124}

Oysa, “Tartışma yazarının kaynağı çağdaş Fransız toplumudur. Romancının kaynağı da budur,” demekle{125} Picon’un bir ölçüde kendi kendisiyle çelişkiye düşmesi buyana, Bemanos’un romanlarının içeriğini “zaman içinde kilisenin durumu”na indirgemek zordur. Çünkü, biliyoruz, Bernanos’un Un Mauvasi réve’ryle Nouvelle histoire de Mouckette’inde kilise nerdeyse hiç söz konusu değildir. Un Crime ancak dolaylı bir biçimde bağlanır kiliseye, Sous le soleil de Satan’dan Monsieur Ouine’e değin bütün öteki romanları da yazarın “tinsel saplantısı” diye adlandırılan şeyi aşar. Öte yandan, Bernanos romanları birer tanıklık, hem de çağdaş dünya üzerine tanıklık olmak savındadır: Sous le soleil de Satan “savaştan doğmuş kitaplardan biri”dir (Bs, II, 1039); aynı biçimde. Nouvelle histoire de Mouchette de İspanya iç savaşından doğmuştur (Bs, I, 1853).

Hiç kuşkusuz, Bernanos “insanın engin mutsuzluğunu tinsel düzleme oturtmaya” çalıştığına göre (Bs, II, 1049), bunların “yüz değiştirmiş” tanıklıklar olduğu, buna karşılık Balzac’ın “nüfus kütüğüyle yarışmak”tan, XIX. yüzyıl Fransız toplumunun “tarihçi”si, hatta “yazman”ı olmaktan söz ettiği, yapıtlarına “roman” değil de “inceleme” adını verdiği söylenebilir. Bununla birlikte, Séraphita’nın bile bu ”inceleme”ler arasında yer aldığı düşünülecek olursa, Balzac’ın da yaşadığı çağ konusunda dolaysız bir tanıklık ardında koşmadığım, onun da kendine göre “tinsel saplantı”ları bulunduğunu kesinlemek gerekir. Bernanos’un tanıklık etme kaygısı da, Balzac’ın okura “inceleme” sunma Havı da olsa olsa bir tek şeyi kanıtlar: romanı kendi başına bir amaç olarak görmeyip yazarın birincil görevinin türün olanaklarından yararlanarak dünyayı söylemek olduğunu düşündüklerini.

İki yazarı birbirine yaklaştırır görünen bir başka özellik, yani uzatıya başvurma, “ikide bir araya girme” özelliği de bu görüşten kaynaklanır kuşkusuz.{126} Ne var ki, iki yazarı yaklaştırmak ya da karşıtlaştırmak için böyle bir özelliği bir ölçüt olarak kullanmak oldukça tehlikelidir: uzatı öyle değişik biçimlere bürünür ki, tutarlı bir karşılaştırma yapmaya olanak kalmaz… Örneğin Journal d’un curé de campagne’da ve Mémoires de deux jeunes-mariées’de uzatı vardır ama bunlar yazarın doğrudan yaptığı uzatılar değildir, Z.Marcas’ta da uzatı anlatının örgüsü ve akışıyla bütünleşir. “Balzac romanlarını başlatan uzun betimlemeler”{127} için de aynı şeyi söyleyebiliriz: Balzac’ın romanları uzun betimlemelerle, hele bizi götürdüğü ortamın uzun betimlemeleriyle açılmaz her zaman. Birkaç örnek vermek gerekirse, Les Comédiens sans le savoir basit bir sunuşla, L’Envers de I’histoire contemporaine bir karşılaşmanın öyküsüyle başlar, Une Passion dans le desert’se yalnızca bir ünlemle.

Kısacası, önceden belirlenmiş, kesin bir çizgeye göre düzenlenmez Balzac’ın romanları; tam tersine, oldukça önemli kurgu ayrılıkları gösterir, bunun için de genellikle “Balzac romanı” diye adlandırılan ömekçeye ancak bir ölçüde uyarlar. Esinleniminde kesinlikle üç ayrı dönem, üç ayrı yönlenim saptadığımıza göre,{128} Bernanos’un değişik romanları arasında da biçimsel açıdan önemli ayrılıklar bulunduğu kuşku götürmez. Bu bakımdan, hele tümüyle ele alındıkları zaman, iki yazarın yapıtları arasında tutarlı bir biçim karşılaştırması yapmaya olanak yoktur. Ne var ki, biçimsel düzlemde olanaksız olan şeyin içerik düzleminde de olanaksız olması gerekmez.

Bunu anlamak için, Emmanuel Ganse’ı Raoul Nathan’a bağlayan son özelliği, Bernanos’un yapıtında B.T.Fitch’in,{129} Balzac’ın yapıtında da bizim oldukça ayrıntılı bir biçimde incelediğimiz{130} bakış izleğini göz önüne almak yeter.

Gerçekten de, Bernanos Ganse’ın bakışından söz ederken, belki de hiç farkında olmadan, yalnızca romancı kahramanıyla gençliğinin büyük ustası arasında değil, kendi kişileriyle Balzac kişileri, kendi anlatı evreniyle Balzac’ın anlatı evreni arasındaki bir yakınlığı da göstermiş olur. Çünkü doğaüstü bir güçle donanmış olan bu “yanılmaz” bakış, yalnızca Nathan’la Ganse’a özgü değildir, her iki yazarın birçok kişilerinde çıkar karşımıza: Balzac’ta “hançerler” (Ba, IX, 272), “yıkar”, “ezer” (Ba, X, 329), Bernanos’ta “yoğurur”, “biçimlendirir” (Bs, I, 316), “yerle bir eder” (Bs, I, 952); her iki yazarda da benzersiz bir güç, benzersiz bir bilgi aracı, dolaysız bir dildir, “ayrıcalıklı bir iletişim aracı, iki bilinç arasındaki bedensel uzamı aşıp geçen bir köprü oluşturur.”{131}

Ama, söylemek bile fazla, her bakış iletişim değildir. Kimileri de, tam tersine, her türlü iletişimin yadsınıp hiçlenmesi olarak belirir, örneğin, bir Bernanos kişisinin bakışı bir “bulanık su” içindeymiş gibi görünür ve “yalan istemi”ne tanıklık eder (Bs, I, 1124), bir Balzac kişisinin bakışı “donuk ve soğuk” bir niteliğe bürünür ve “kin”i, yani kapanışı dile getirir (Ba, II, 695), en “derin coşkuları ve en şaşmaz hesaplan gizler” (Ba, V, 40). öyleyse donuk ve soğuk, dolayısıyla ışıktan ve sıcaklıktan yoksun bir bakış, her şeyden önce iletişimi yadsıyan, ondan bucak bucak kaçan bir bakıştır.

Buna karşılık, gerek Balzac’ta, gerekse Bernanos’ta, “etsel engel”i aşarak bütün gizleri, bütün duygu ve düşünceleri okuyup iletebilen bakışa güçlü bir ışık eşlik eder her zaman, Balzac’ın kişileri “dayanılmaz parıltıda” bir bakışla benimsetirler istemlerini (Ba, 11,805), “yılanlarınki ve kuşlarınki gibi parlak” (Ba, X, 329), “elektrik akımları” kusan, “ateşten” bir bakışla ezer, şaşırtır, “hızlı bir iletişim” sağlarlar. (Ba, IX, 288). Bernanos’un kişilerinin gözleri de aynı biçimde “ateş”ten bir bakışla, bu bakışın karşı konulmaz ışığıyla, karşısındakinin birdenbire okunmaz olmuş yüzünü açılmaya zorlar (Bs, I, 1401). “İşte bu nedenle Bernanos, Chantal de Clergerie’nin ‘açmaya’ ve ‘sevindirmeye’ çalıştığı, ‘kapalı’ günahkâr bakışlarından söz eder.”{132}

Ama her iki romancıda da bir yandan “ışık”la “iletişim”, bir yandan “karanlık”la “iletişimsizlik” arasında kurulan bu belirgin uyarlık nerden kaynaklanır? B.T.Fitch, seçmeci yöntemi yüzünden olacak, Bernanos konusunda doyurucu hiçbir yanıt getirmez bu soruya. Oysa, Bernanos’un imge evreninde, birbirine karşıt iki temel kavrama: etkin ve gerçek yaşam kaynağı olan “ateş”le tinsel ölüm kaynağı olan “su”ya bağlanır.

Bernanos’un kişilerinin gözlerinde beliren ışık, “her sinir gözeneğinde alev alev yanıp damarlarda kanın her atışını düzenleyen” iç ateştir (Bs, I, 1417). Tinsel yaşamdan çoktan kopmuş olan Cénabre’ın ışıktan rahatsız olması da (Bs, I, 327), aynı biçimde tinsel yaşamı sona ermiş olan M.Ouine’in bakışının “kirli bir suda yüzer gibi” görünmesi de (Bs, I, 1386), karanlıkta, “bir tür rahatlık, bir tür güven” bulması da bundandır (Bs, I, 1470).

Balzac’ın yapıtında da aşağı yukarı aynı şeyleri buluruz: İnsanlık güldürüsü’nde, bakışların öylesine sık karşılaştığımız parıltısı “tinsel ışığın” (Ba, II, 376), şu “tanrısal tutuşma”nm {Ba , VII, 383), “için için yanan şu yüce ateş”in (Ba, II, 421) ortaya çıkmasından başka bir şey değildir. Balzac bu tanrısal ateşi çoğu kez “tinsel akım” ya da “göksel töz” diye adlandırır ve her türlü yaratımın ilkesi olarak görür. Bu bakımdan, kişinin bütün gerçek eylemlerinin temelinde yer alması ve varlığının “yaşamsal güç kaynağı” olarak belirmesi doğaldır: “yaşamsal güç göksel tözle birleşir; dünyamızda, ilk arılığına çok yakın olarak, değişik akımlar biçiminde ortaya çıkar: ışık, ısı,” vb.{134}

Varlığın kaynağında bulunduğuna göre, yalnızca gözlerde belirmez bu tanrısal ateş: her yandan sarar onu, hem içinde, hem çevresindedir, yaşamın akışıyla bütünleşir: gerçek varlık “ışıkla soluk alır, ışıkla yaşar” (Bs, I, 626): “uçurumlarla ayrılmışız birbirimizden,” der Séraphita, “siz karanlık yandasınız, bense gerçek ışıkta yaşıyorum” (Ba, X, 555).

Ama bu ışık içindeki yaşam, J.P.Richard’ın söylediği gibi, öncelikle “öz-yanma”dır.{135} Bernanos’ta, her yaşam her dakika “tutuşur” (Bs I, 1529), her insan etin son gözeneğine değin yanıp tükendikten sonra gerçekleştirir yazgısını. Balzac’ta da, aynı biçimde “her yaşam bir yanma içerir”, her gerçek eyleme bir yanma eşlik eder (Ba, IX, 536, 537). Hem Louis Lambert’in, hem de Chevance’ın yaşamında, hem Veronique Graslin’in yüzünün değişimlerinde, hem de Lumbres papazının acılarında görürüz bunu: “öz-yanma” her zaman bir parçalanışla, varlığın belirli bir azalmasıyla birlikte gider: “istek yakar, erk yıkar bizi,” der Balzac’ın ünlü antikacısı (Ba, IX, 40). Bununla birlikte, “ateş her şeyin üstesinden geldiği ” ateşin karşısında direnebilecek hiçbir “kir bulunmadığı” için, bu yıkılış her şeyden önce bir arınmadır da {Bs, I, 1521): bu ateşte yandıktan sonra arınır ve ışıldar kişi, “ölümcül bağlardan sıyrılmış olarak” (Bs, I, 260), “mucizemsi bir hafiflik” içinde, “havalanır”, “uçar”, bir “ok gibi” yükselir (Bs, 1,559).

Söylemek bile fazla, bu koşullar içinde, insan yaşamı hep yukarılara yönelen, sürekli bir devinim, bu devinim de alışkanlığa yer bırakmayan, yeri doldurulmaz bir “tarih”, “her anın tek olduğu, yinelenimsiz bir gidiş” olarak tanımlanır (Bs, 11,11). Çünkü, hem Balzac, hem de Bernanos için, gerçek yaşam korunma içgüdüsünü, yani her biri bir başka devinimsizlik etkeni olan bencilliğe, cimriliğe ve aldırmazlığa boyun eğmiş bir yaşamın tam karşıtıdır; öncelikle bir devini, kendi dışındakine doğru bir atılım, bir serüvendir: “her türlü serüvenin her türlü tehlikenin dışında” kalan bir insan yazgısından söz etmeye olanak yoktur.{136} Her şeye açık, her zaman özgür ve hazır bir biçimde, kendi “anamalı”nı yiyerek yaşar gerçek insan, benimsediği amaç doğrultusunda, seve seve yakıp tüketir kendini, çünkü, her iki yazar için de, gerçek yaşam sürekli bir özveri, sürekli bir iletişimdir.{137}

Bernanos’la Balzac’ın görüleri arasındaki bu yakınlık, bir başka düzlemdeki yakınlıklarını: yüzlerin anlamlılığı ve doğaüstünün gerçek yaşamla içli-dışlılığı konusundaki ortak inançlarını da ortaya koyar.

Bilindiği gibi, Balzac için, yüz her zaman kişinin yazgısının, yaşamının ve düşüncelerinin aynasıdır. Bu nedenle, elden geldiğince ayrıntılı “portre”ler çizer anlatılarında, bu nedenle ikide bir “yüzbilim”e göndermelerde bulunur. Bernanos’un anlatılarında böyle bir tutuma pek rastlamayız; özellikle ikinci ve üçüncü dönem yapıtlarında, kişi betimlemeleri gittikçe azalır, daha doğrusu, bütün anlatı boyunca bölünüp dağılarak onun ayrılmaz öğeleri duruma gelirler. Gene de insan yüzlerinin anlamlılığına inanır Bernanos, yalnız romanlarında değil, tartışma yazılarında da insan yüzlerinin gizlediği derin anlamı yakalamaya çalıştığı görülür.{138} Bakışa verdiği önem de bunu kanıtlar.

Ama Balzac’ın ve Bernanos’un kişilerinin gözlerinde parıldayan bu bakış-iletişim başka bir şeyi daha ortaya koyar: her iki anlatı evreninde de doğalın doğaüstüyle kaynaşmasını. Bunun için, Journal d’un curé de campagne’da yüze ve bedene ilişkin ayrıntıların ancak doğaüstünün doğala katılışını belirttikleri ölçüde kullanıldıklarını, böylece Bernanos’un Balzac’ta gördüğümüz beden/tin koşutluğu dizgesinden uzaklaştığını söyleyen Michel Esteve’in görüşüne katılmak zordur.{139} Gerçekten de, Journal d’un curé de campagne’da, yüze, bedene ilişkin ayrıntıların her zaman doğaüstünün doğala katılışını belirtmemeleri bir yana, Balzac yüzlerinin bütün özelliklerini, hele bir Louis Lambert’de, bir Raphael de Valentin’de gücünü açıkça saptadığımız bakış-iletişimi beden/tin koşutluğuna indirgemeye olanak yoktur. Balzac, bu “hep saltı arayan düş kovalayıcısı”,{140} yaşamın en alışılmış olayını anlatırken bile yalın gerçeği aşmayı başarır, düşünceyi ve sözü “özdeğin dört anlatımından birine” bağladığı zaman bile onun üzerine yükselir. Üstelik, ünlü Balzac ve Bernanos eleştirmeni Albert Beguin bize sık sık “doğaüstü güçlere” açılmış Balzac kişilerinden, Balzac’ta “doğaüstünün etkin bir biçimde gündelik yaşama girişi”nden,{141} doğaüstü güçlerin “eylemlerimize el atıp yazgımızı yönlendirmesinden” söz eder.{142} Doğaüstünün romancısı olarak tanımlanan Bernanos’un da Balzac’ı “görülmeyeni gören” bir yazar olarak nitelemesi boşuna değildir (Bs, II, 1038).

Sürekli bir iletişimle temellenen gerçek, yaşam, Bernanos’ta eylemleriyle bir “kahraman”, tinsel varlığıyla bir “ermiş” olarak tanımlanan “çocuğun” yaşamıdır.{143} Çünkü Bernanos’un evreninde çocukluk yaşla sınırlı değildir, her şeyden önce bir yönelim, “bir tin sorunu” dur (Bs, II, 521). Bu nedenle, anlatılarının “gerçek” kişileri “çocukluktan hiçbir zaman kopmamış, onu yazgıları ölçüsünde geliştirmiş insanlar” (Bs, Fra, 270), aşk, alçakgönüllülük ve yoksulluk içinde, arı ve açık kalmış yaratıklar olarak tanımlanır. Ama Bernanos’un çocukluğu “gençliğin gerçek adı” olarak nitelediği göz önüne alınırsa (Bs, Fra, 270), bu konuda da Balzac’a yaklaştığı görülür: Bernanos’un imgelemindeki çocukluk her türlü alışkıdan uzak bir arılık ve kendiliğindenliktir. Balzac’ın imgelemindeki gençlik de aynı özelliklerle belirlenir: hesapla ilgisi yoktur, “kör ve açıkgörüşlü” dür (Ba, V, 25), “hiçbir zaman kötülükle uzlaşmamıza izin vermeyen, soylu bilinç arılığı” (Ba, IX, 80), büyük şeylere adanış (Ba, VII, 756), “geleceğe bağlanan yüce inanç”tır (Ba, IX, 86). Bemanos’ta çocukluk dünyanın son güvencesi, “son şansı”dır. (Bs, Lib, 102); Balzac’ta da gençlik bir umut ilkesi olarak belirir. İnsanlık Güldürüsü’nün ilginç kişilerinden Z.Marcas’m “Tehlikeler gelecek ve gençlik birdenbire ortaya çıkacak,” denemesi bundandır (Ba, 11, 757). Kısacası, her iki yazar için de, dünyamızın can çekişmekte olması çocukluk ya da gençlik yokluğundan, çocukluğun ya da gençliğin dışlanmasındandır (Bs, I, 1312).

Ama, hemen belirtmek gerekir ki, Balzac gençliği “yirmi ikiyle yirmi sekiz yaş arasındaki” dönem diye tanımlar çoğunlukla (Ba, VII, 877), Bernanos’sa çocukluğu öncelikle bir iççağrı olarak niteler. Ayrılık bununla da kalmaz: Bernanos’ta, yazgı ölçüsünde geliştirilen çocukluk, kahramanlık ve ermişlikte en yüksek noktasına ulaşırken, Balzac için en büyük erek “bilirlik alanı” diye adlandırdığı düzeye erişip “meleğe” dönüşmektir (Ba, X, 452), bu alanın “soyutluk” adını verdiği alanla, kesiştiği noktada bulunmak ve “ozan” olmaktır. “Bilirlik” düzeyine ulaşmış varlık “sezinlediği ya da seyrettiği Tanrı”ya yönelmesiyle bir ölçüde Bernanos’un ermişiyle özdeşleşir, ama yeryüzünden kopup kesinlikle gökyüzüne yerleşmeye çalışmasıyla ondan ayrılır, çünkü Bernanos’un ermişi her şeyden önce bu hor görülen yeryüzü koşulunu benimser ve insanların yazgısını paylaşır. Balzac’ın ozanı da Bernanos’un kahramanının özelliği olan sevi ve alçakgönüllükle donanmış değildir her zaman: sanatçı da olabilir, bilim adamı da, eylem adamı da olabilir, Tanrı adamı da, ama iççağrısı her zaman bir “yaratıcı” olmaktır: “Napoleon da Homeros kadar büyük bir ozandır: Homeros nasıl savaşmışsa, Napoleon da öylece şiir söylemiştir.”{144}. Üstelik, Balzac’ın ozanlarının özelliği, şiir söyleyip savaşırken, Tanrı’nın düzenini yeniden kurmak değil, kendi düzenlerini benimsetmektir. Gerçekten de, Balzac’ın bütün güçlü kişileri yalnızca topluma değil, bütün yaratılışa meydan okurlar: Seraphita’nin göğe yükselişi bir “özenme”den çok, bir “yarışma”yı andırır, Vautrin yazgının işlevini yüklenmek, Goriot Baba “Tanrı olmak”, Cosme Ruggieri geleceği egemenliği altına almak ister, yalnızca nüfus kütüğüyle değil, Tanrı’yla da yanşa giren İnsanlık Güldürüsü’yse, tanrısal düzenin karşısına ozanın, yaratıcının düzenini diker. Bunun için, Gaetan Picon, “Balzac Tanrı’yı sevmemiştir”, der, “Tanrı’ya ulaşıp onda yok olmak değildir istediği, gizini paylaşmak bile değildir: onun yerini almak, onu yok etmektir.”

Bernanos’a Balzac’ın “en genel, en evrensel insanlık kavramına erişemediğini” söyleten de budur kuşkusuz (Bs, II, 1039). Bununla birlikte, “bilirlik” alanından “içgüdüsellik” alanına, yani “gerçek” yaşam düzleminden “yalancı” yaşam düzlemine geçilir geçilmez, iki yazar arasındaki yakınlık, noktası noktasına bir koşutluk olup çıkar.

Gerçekten de, gerçek yaşamın her iki yazarda da “yinelenimsiz bir süreklilik”, bir “tarih” olmasına karşılık, yalan yaşam geçmişte ve gelecekte hiçbir uzantısı bulunmayan, donmuş bir şimdiki zaman olarak tanımlanır. Korunma içgüdüsüyle, bencillikle temellendiği, dolayısıyla her türlü tehlikeye kapalı kaldığı için, böyle bir yaşam olsa olsa sonsuza dek yinelenen bir alışkılar yığını olabilir. Alışkılar “kendilerini yaratmış olan gereksinimlerden sonra da” sürdükleri için (Bs, II, 327), yalancı yaşamda zamanın dışına atılmıştır insan, “karşıtlıktan, kendiliğindenlikten yoksun” bir yaşayışın “korkunç tekdüzeliği” içinde sürüklenir (Ba, VII, 947. 948). “İnsan yaşamı devimdir” (Ba, X, 406), oysa kesin bir kımıltısızlık içindedir; gerçek yaşamda her şeyin tek ve yeri doldurulmaz bir yüzü vardır, oysa her şeyi genelde görür, genelde bulur; gerçek yaşamda her şey sürekli bir yenilenimdir, oysa varlıkları ve nesneleri kımıltısızlıkları içinde kavramaya kalkar; kısacası, her şeyin ve kendi kendisinin yüzeyinde kalır: “çoğu insanlar varlıklarını, derin içtenliklerini hiçbir zaman katmazlar eylemlerine, kendi benliklerinin yüzeyinde yaşarlar,” der Bernanos (Bs. I, 1115); Balzac da aynı şeyi söyler: “Ne eş, ne baba, ne sevgilidirler; yaşamın nesneleri üzerinden kayıp giderler” (Ba. V, 263).

Hiç kuşkusuz, yalan yaşamın her şeye yabancı kalan bu kımıltısız insanı bilgiyi en büyük erdem olarak görür: “istek yakar, erk yıkar bizi, ama bilgi zayıf yapımızın sürekli bir sakinlik içinde kalmasını sağlar,” der Balzac’ın yaşlı antikacısı (Ba, IX, 40). Ama bu tür yaratıkların istek ve erkten, dolayısıyla her türlü devinim ve eylemden kopmuş bilgisi, amaçsız ve yararsız, kısır ve soyut bir veri olarak kalır: “olmuş”, “bitmiş”, “sınıflandırılmış” olandır (Bs, Che, 183). ister bilim, ister felsefe, ister bilgelik denilsin adına bir “kısır tohum”dur yalnızca, “yaşlıların kuşaktan kuşağa birbirlerine geçirip birbirleri ardından donmuş kalçaları arasında ısıtmaya çalıştıkları bir taş yumurta”dır (Bs, II, 526). Öyleyse bilginin sağladığı söylenen “sürekli sakinlik” ancak bir yaşam eksikliği olabilir: uzun yaşamanın koşuludur, ama aynı zamanda da yaşlılığın benimsenmesidir.

“Yaşlılık”sa, hem Balzac’ın, hem de Bernanos’un imgeleminde yalancı yaşamın eşanlamı olarak belirir; bu yaşamı benimsemiş varlık olan “yaşlı”ysa, eylemlerinde bir “düşkün”, tinselliğinde bir “budala tanımlanır, hep gerçek yaşamın, gerçek eylemin, gerçek düşüncenin karşısındadır. Bu nedenle, Bernanos, bıkmak, usanmak bilmeden, budalaların “düşünceleri özümleyecek yerde sirkeleştiren, tıka basa dolu bey inleri”nden söz eder (Bs, Rob. 186), sürekli olarak “hiçliğe, iyiyle kötü arasında ilgisizlik durumuna” yönelerek yaşamın üstün değerlerini yozlaştıran düşkünlere saldırır (Bs, I, 320). Balzac da, aynı nedenle, “budalaların şanı” üzerine koca bir kitap yazmayı kurar, “budalaların hükümeti”nden, “budalaların tanrılaştırılması”ndan söz edip durur,{146} ikide bir “düşkünler yönetimi (mediocratie) diye adlandırılması gereken” güçleri karşısına alır (Ba, VIII, 144).

Söylemek bile fazla, Balzac’ın sözünü ettiği düşkünler yönetimi, tinsel değerleri alabildiğine indirgeyerek toplumu bir karınca yuvasına, insanı bir böceğe, daha da kötüsü bir araca indergemeye yönelen insan-dışı bir düzendir. Bu karınca yuvasının Bernanos’un “mürekkepli böcek” (Bs, II, 408), Balzac’ın “kalemciller” (Ba, II, 984) diye adlandırdığı savunucuları, örnek erkekleri, örnek kadınları vardır. Bu düzenin örnek kadını “kusursuzluğun son noktasına ulaşmış İngiliz makinelerinin ürünü”dür (Ba, III, 202), örnek erkeğiyse “çinko miğferi, çinko tüfeği, çinko kaputu, çinko pantolonu, çinko dolaklarıyla, çinko postallarının dibinde yatan ya da başına çinko bir çelenk koyan, çinko kadınıyla bir çinko adam” (Bs, 1,959).

Balzac bu evrende bütün insanların “aynı biçimde türediklerini ve kişilikten yoksun olduklarını” söyler. Bernanos da bütün romanları ve bütün kavga yazılarıyla onu doğrular.

Tahsin Yücel
(Archives des Lettres Modernes, Paris 1974” olarak)

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla İnceleme
Nabokov: Kafka’nın Değişim öyküsünün incelemesi

1883’te doğan Franz Kafka, Çekoslovakya’nın Prag kentinde yerleşmiş, anadili Almanca olan bir Yahudi ailesinden gelmedir. Çağımız Alman yazarlarından en büyüğüdür....

Kapat