Atatürk’le Seyit Rıza arasındaki tarihi diyalog

Atatürk’le Seyit Rıza arasındaki tarihi diyalog

Dersim Katliamı’yla ilgili istihbarat teşkilatına sunulan raporda, Mustafa Kemal’in Seyit Rıza ile yaptığı görüşmede, “Af dilersen idam edilmeyeceksin”dediği, ancak Seyit Rıza’nın, “Af dileyecek bir şey yapmadım” diye karşılık verdiği ortaya çıktı. Dersim Katliamı’yla ilgili dönemin Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MAH) sunulan raporda Mustafa Kemal’in ve Seyit Rıza öldürülmeden önce kendisiyle görüştüğü ortaya ...

devamını okumak için tıklayınız

Adaleti Beklerken Roboskî – Ebru Aydın

Adaleti Beklerken Roboskî - Ebru Aydın

Gerçeğin, üzeri ne kadar örtülmeye çalışılsa da 34 kişinin ve katırlarının kanına bulanmış gerçeğin kitabı. "Burada anlatılanlar 'yetkililer'i rahatsız ederse şimdiden söylüyorum; evet ben yazdım, 'benim kitabım'. Ama yok, vicdanlar acıyacaksa, uzaktan da olsa bu adaletsizliğin ve zulmün karşısında duracaksa okuyan, 'bu kitap benim değil'." 28 Aralık 2011! “Asla ve asla... ...

devamını okumak için tıklayınız

Hafızalardan silinmeyen 15 distopik kitap

Hafızalardan silinmeyen 15 distopik kitap

Bilindiği gibi ilk kez John Stuart Mill tarafından kullanılan distopya terimi, ütopyanın zıttı olarak “kötü bir yer” anlamına geliyor. 1. Demir Ökçe - Jack London Modern karşı ütopyaların ilki sayılan bu roman, toplumda ve siyasette gelecekte yer alacak değişiklikleri irdeler. Jack London'ın 1907'de yayımlanan Demir Ökçe adlı eseri, modern karşı-ütopyacı romanların ilki sayılır. ...

devamını okumak için tıklayınız

Sordum Durdum – Melek Özlem Sezer

Sordum Durdum - Melek Özlem Sezer

Masal Kahramanlarına Sorular Pek çok masalda, doğru olmayan kimi mesajların gizli olduğunu biliyor muydunuz? Pamuk Prenses, Hansel ve Gretel, Külkedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı, Keloğlan ve daha niceleri... Adlarını sürekli duyduğunuz ve maceralarını hep dinlediğiniz bu masal kahramanlarını daha yakından tanımaya var mısınız? Peterica Pan'ın meraklı sorularıyla, Melek Özlem Sezer'in ...

devamını okumak için tıklayınız

Ahmet Ümit: ‘Bir tek adamın çıkarları için koca ülke yangına sürükleniyor’

Ahmet Ümit: ‘Bir tek adamın çıkarları için koca ülke yangına sürükleniyor’

O Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından birisi. Üstelik yalnızca Türkiye’de değil onlarca ülkede de fazlasıyla okuyucuya sahip. Usta yazarla, kısa süre önce aldığı ödülü vesile edip bir araya geldik. Sonbahar’da meraklısıyla buluşacak yeni romanını, dünyadaki yayıncılık anlayışını ama en önemlisi ülke gündemini masaya yatırdık. İşte Ahmet Ümit’ten çok konuşulacak açıklamalar. >>Güzel ...

devamını okumak için tıklayınız

İşte üstat Yoda’nın esin kaynağı

İşte üstat Yoda’nın esin kaynağı

Yıldız Savaşları serisinin unutulmaz karakteri, Obi-Wan Kenobi ve Luke Skywalker’ı yetiştiren Jedi ustası Yoda’nın ortaçağda kaleme alınmış bir kitaptaki figüre tıpatıp benzemesi şaşkınlık yarattı. Yıldız Savaşları (Star Wars) serisinde istisnasız herkesin sevdiği bir karakterdir üstat Yoda. Jedi şövalyeleri yetiştiren 900 yaşındaki ustanın öğrencileri arasında Obi-Wan Kenobi ve Luke Skywalker da bulunur. ...

devamını okumak için tıklayınız

Galeano’nun anahtarları – Önder Göksal

Galeano’nun anahtarları - Önder Göksal

Son günlerde bütün iyi yazarlar söz birliği etmişçesine terki diyar ediyor. Yaşar Kemal, Günter Grass derken bir de Latin Amerika’nın kıtaları birleştiren sesi Eduardo Galeano edebiyat severleri üzdü. Sevdiğim bir yazar hayatını kaybedince kitaplığımdan o yazara ait kitapların hepsini çıkarır göz gezdiririm, o kitaplardan rastgele bölümler açar birkaç sayfa okur, kitabı ...

devamını okumak için tıklayınız

Alman Türk silah arkadaşlığı ve Ermeniler

Alman Türk silah arkadaşlığı ve Ermeniler

Balkan Savaşlarından sonra iflas etmiş ve dağılma telaşına düşmüş Osmanlı topraklarında yaratılan savaş ve yok oluş psikolojisi Ermenilerin imhası için kullanılmıştır. Bunda Alman parası ve silahları önemli bir etkendir... Savaşta Alman kurmayların tavsiyesi “Hinterland”daki “düşmanların” yani Ermenilerin buralardan uzaklaştırılması olmuştur. Serdar Dinçer, Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler’de bugüne kadar ...

devamını okumak için tıklayınız

“Evet, ne yazık ki Türkiye’de Günter Grass okunmuyor”

“Evet, ne yazık ki Türkiye’de Günter Grass okunmuyor”

Teneke Trampet'i nasıl okuyacağız? Bugün Günter Grass'ın kitapçılarda neredeyse hiçbir kitabı yok. Teneke Trampet'in bile 2000 yılından sonra yeni baskısı yapılmamış. Oysa Grass, Türkiye ile çok ilgili ve burada da tanınan bir yazardı. Günter Grass tipik bir 20. yüzyıl aydınıydı. Yaşadığı çağın çalkantılarına, tarihsel olaylarına şahitlik etmiş, bunu yaratıcı çabasının bir ...

devamını okumak için tıklayınız

“Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz” Nazım Hikmet

Ben sizin için çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz Nazım Hikmet

Şükûfe Nihal’e áşık olan isimlerden biri de Názım Hikmet’ti... Názım Hikmet’in aşkı 1920’li yıllar... Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi sohbetler yapıyorlardı. Bu toplantıların birinde... Názım Hikmet bir káğıda bir şeyler yazıp Şükûfe Nihal’e vermesi için Halide Nusret’e (Zorlutuna) uzattı. "Bir Devrin Romanı" adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı: "O (Şükûfe Nihal) okuduktan sonra, gülerek ...

devamını okumak için tıklayınız

Hep ideal aşkı arayan bir şair: Şükûfe Nihal – Soner Yalçın

Hep ideal aşkı arayan bir şair: Şükûfe Nihal - Soner Yalçın

Nazım Hikmet ona aşıktı. Faruk Nafiz Çamlıbel, ona olan sevdasını dizelere döktü. Cenab Şahabeddin’in kardeşi şair Osman Fahri, ona olan aşkına karşılık bulamayıp canına kıydı. Şair Ahmet Kutsi Tecer, ona tutkundu. Edebiyatçı Mithat Sadullah Sander ve politikacı Ahmet Hamdi Başar ile evlendi. Yaşamı köşkte başlayıp huzurevinde biten şair, yazar, öğretmen Şükûfe ...

devamını okumak için tıklayınız

Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar

Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar

“Kimim ben senin için, kimim bunca yıldan sonra?” diye sorar 20. yüzyılın en büyük romanlarından biri olan Malina’nın yazarı Ingeborg Bachmann hiç gönderilmemiş veda mektubunda Paul Celan’a. Mektuplaşmaları 1948’den 1967’ye kadar aralıklarla ama çok yoğun sürer. Bu kısacık birliktelik, bitmeyen bir aşka dönüşmesinin ardından, Sen Nehri’nin karanlık sularında ve Roma’da ...

devamını okumak için tıklayınız

Oğuz Atay’ın görüntülü ve sesli konuşması

Oğuz Atay’ın görüntülü ve sesli konuşması

Oğuz Atay’ın TRT arşivinde bulunan yüksek çözünürlüklü görüntülü ve sesli konuşması için "devamını oku"yu tıklayınız     Kaynak: www.oguzatay.net

devamını okumak için tıklayınız

“Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler. – Aleksandr Puşkin

“Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler. - Aleksandr Puşkin

Koğuştan taze sabah havasına çıktım. Güneş doğuyordu. Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken: “Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler . Seslerin etkisi ne kadar güçlü! Var gücümle baktım bu efsanevi dağa. Yenilenme ve yaşam ümidiyle onun doruğuna yanaşan Nuh’un gemisini, biri idamın öteki barışın simgeleri olarak ...

devamını okumak için tıklayınız

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin Nisan-Mayıs sayısı tüm kitapçılarda…

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi'nin Nisan-Mayıs sayısı tüm kitapçılarda...

Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi “YIKIMIN ve İNŞANIN SANATI KOBANÊ” dosya çalışmasıyla raflardaki yerini aldı. Kobanê’nin yeniden inşası çalışmaları dahilinde kültür ve sanat cephesinden bir nefes olma sorumluluğuyla hazırlanan dergimizin geliri de, Kobanê için gerçekleştireceğimiz kampanya çalışmamızın sonucu ile birlikte Kobanê’ye gönderilecek. Dosya başlığımızda dergimizde; Necmiye ALPAY: “Pax Erdoganica Mı?” ...

devamını okumak için tıklayınız

”Aramızdan biri idam edilecek ama henüz bilmiyor. Kendisinin de seyredeceğini düşünüyor”

”Aramızdan biri idam edilecek ama henüz bilmiyor. Kendisinin de seyredeceğini düşünüyor”

Kapana kısılıp kalmış bir ülke Nobel ödüllü V.S. Naipaul’un Nehrin Dönemeci Afrika’yı anlatan, önemli bir eser. Naipaul ne Afrikalı ne de Avrupalı, ne siyah ne de beyaz ama sömürgeci ahlakını yakından tanıdığı gibi, azınlık sorunlarını ve korkularını da biliyor. Bugüne kadar Afrika hakkında okuduğumuz romanların neredeyse tamamı Avrupalı yazarlar tarafından yazılmış ...

devamını okumak için tıklayınız

Bilimkurgu’ya aşk mektubu

Bilimkurgu’ya aşk mektubu

Mark Bould’un kitabı bilimkurgu sinemasına yazılmış uzun bir aşk mektubu gibi sona eriyor belki. Okurunu uzun bir izlenecek filmler listesiyle de baş başa bıraktığı için bir başucu kitabına dönüşüyor. Bilimkurgu, disiplinlerarası yaklaşımın 1970’lerden bu yana akademideki konumunu sağlamlaştırmasıyla, post-kolonyal teori, feminizm, Marksizm, psikanaliz gibi araçların biri ya da birkaçıyla birden ele ...

devamını okumak için tıklayınız

Yazarların soyadlarının anlamını öğrendiğinizde şaşıracaksınız.

Yazarların soyadlarının anlamını öğrendiğinizde şaşıracaksınız.

Çocukken isimlerimizin anlamını hep merak etmişizdir. Bizim hakkımızda ne söylüyor? Tarihle nasıl bir irtibat hâlinde? Ve anlamını öğrendiğimizde hayal kırıklığı yaşamıştır pek çoğumuz. Flavorwire.com üşenmemiş, hayranı olduğumuz yazarların soyadlarının ne anlama geldiğini açıklayan bir liste hazırlamış. Listede yol aldıkça rahatlayacak, yazar da olunsa söz konusu isim olduğunda fazla uzağa kaçılamadığını ...

devamını okumak için tıklayınız

Naif ve Bilge - Zafer Köse

Virajdan sonra ani bir uçurum. Tesadüfen yol kenarında bulunuyorsunuz ve bir aracın hızla yaklaştığını görüyorsunuz. Ne yaparsınız? E, can kurtarmak için elinizi kolunuzu biraz sallamayı esirgemezsiniz herhalde. Peki, aracın içindekilerin katil, faşist, insanlık düşmanı olduğunu biliyorsanız? O güne kadar birçok insana yaşattıkları büyük acılara her an yenilerini ekleyebilecek kişilerse? Evet, hiçbir ...

devamını okumak için tıklayınız

Edebiyat yasaklansa ne değişir?

Edebiyat yasaklansa ne değişir?

“Kültür ve sanatta bize ‘en iyi’ diye sunulanlar esasında sadece seçim sürecini tekelinde bulunduran güçlerin bize uzattığı menüdeki tercihlerle sınırlıdır.” Umberto Eco Yarın Türkiye’de fırıncılar çalışmasa milyonlarca insan aç kalırdı. Yarın otobüs sürücüleri grev yapsa on binlerce insan gitmek istedikleri yerlere gidemezdi. Yarın sağlık çalışanları işlerini bıraksa, yüz binlerce insan sağlık ...

devamını okumak için tıklayınız

Tartışma Kültürü ? Nejdet Evren

Var mı gerçekten? Varsa nerelerde gizlenmiş? Yoksa diğer tüm olgular gibi liberalleşerek özgürleşmiş midir? Hiç bir düşüncenin irdelenmeden/düşünülmeden yadsınması bir özgürlük “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” felsefesine mi bürünmüştür? Ya, ne den “bırakınız batsınlar” denmiyor?

Düşüncenin bağsızlığı/öznelliğinden ayrılmaz. Her düşünce öznel olmak zorundadır ki gerekli olan da budur. Aslında öznel olmayan düşünce ne bağsız ne de bilim etiketlidir. Kütle çekimi öznellikten uzak bir belirlemedir; ancak, bu bir olgu/gerçekliktir; yorum/düşünce/değerlendirme değildir; düşünceden bağsızdır. Her şeyden önce, bağsız olan ve değerlendirilen olguların netleştirilmesi gerekir. Düşünce vardır hiç bir kalıba sığmaz ve düşünce vardır inadına savunulur; bilimsellik adına düşünceleri kim mahkûm edebilir ki? Bu ayrıcalığı kim ve kime karşı kullanma yetkisine/hakkına sahip olabilir? Bir düşüncenin ne kadar aykırı olsa da inadına savunulması ile bir düşüncenin açıklanmasının bir şekilde bastırılıp susturulması için çaba harcanması çok ayrı olgulardır. Çoğunlukla ikinci yöntem seçilir; kolay olanı seçmecilik insan doğasına sonradan eklemlenmiş olsa de sürdürme eğilimini taşır; ancak, payesi yoktur.

Tartışma bir yönüyle karşı-düşünceyi/karşı-tezi ortaya koymak sayılır; karşı düşünce/tez ortaya konulmadan “tez”in apriori/peşinen yanlış olduğunu söylemek bir ön-yargıdır ve tartışma değildir. Ne “tez” in ne de “karşı-tez”in ön-koşulu/sınırlandırılması yapılamaz. Eleştiri bir yönüyle yergiyi içerebilir; ancak, yergi sınırları aşılarak karşı-düşünce geliştirilmeden küçümsenmeye başlanır ise, o zaman artık eleştiriden söz etmek olanaksızdır. Bir düşünceyi tümden red etmek onu eleştirmek sayılmamalıdır; eleştiriden söz edebilmek için red nedenleri kendi içerisinde tutarlı olarak açıklanabilmelidir.

Tartışırken karşı-tavrı dikkate almak psiko-sosyal bir olgudur. Bu tavır dikkate alınmıyorsa orada/o yerde artık tartışma bitmiş ve yerini başka bir olgu almış demektir; kavga mıdır, çatışma mıdır, neyse nedir ama tartışma değildir. Karşı-tavrı dikkate almak onu önemsemektir; ancak, bu durum onun düşüncelerine katılma/katılmama ile karıştırılmamalıdır. Bir düşünceyi önemsemek ayrı katılmak/eleştirmek/katılmamak kesinlikle ayrı olgulardır. Zamanla hoş-görünün küçümsendiği, hor-görünün bir erdem/güç/özgür-birey sayıldığı; tartışmak yerine karşılıklı sataşmaların/kırmaların/dökmelerin egemen olmaya başladığını görmek üzücü olsa gerek. Bir düşüncenin doğruluğu tartışıldıkça ortaya çıkar; tabulaştırılan hiçbir düşünce sırf bu nedenle doğru değildir. Tartışma kültüründe hoş-görünün egemen olabilmesi için hiyerarşik yapılanma yok edilmelidir. Mevcut/sistematik/biçimsel yapılanmalar/düşünceler peşin-kabul olmaktan çıkarılmalıdır. En-aykırı düşüncenin dahi eleştirisi yapılmalıdır ki; aykırı olduğu ve belki de yanlış olduğu onu ileri süren kişi tarafından da benimsenebilsin; bu yapılamıyorsa hiçbir doğrudan söz etmek olanaklı olmayacaktır. Karşı-tavrı dikkate almak bir hassas dengede duran terazi gibidir; denge karşı taraf için/kendi için bozulursa öz-düşünce ilk halde kırılacak ikinci durumda ise hor-görülü olacaktır; her iki halde de gerçek/içtenlikli düşünce açığa çıkamayacaktır.

Düşünce özgür olmadıkça tartışmalar kısır kalmaya mahkûmdur!

Tartışmanın zenginliği farklı ses ve düşüncelere açık olmakla sağlanabilir. Bunun için her şeyden önce dinlemeyi/anlamayı önemsemek gereklidir. Öylesine dinlemek hiçbir zaman anlamak değildir. Anlaşılmayan bir düşünceye karşı/hem-düşünce/eleştiri geliştirilemez; yapılan ise salt/tek-düze aktarım ile yetinmek olur; çoğu kez yapılan da budur.

Düşüncenin bağsızlığı ve özgürlüğü tüm düşünceler için bir teminat/güvencedir. Çünkü, baskılanan hangi düşünce olursa olsun çıkış bulmak için mutlak surette zorlayıcı olacak ve maskelenecektir. Hiçbir düşünce asla yok edilemez. Düşüncenin doğruluk/yanlışlığı tartışıldıkça ortaya çıkar ve yok olmayacak tüm düşünceler bir-diğerlerine eğilerek değişip dönüşürler. Bu da, tartışma ile olanaklıdır.

Bir düşünceye peşinen kapalı olmak, düşüncenin kendi içine çökmesidir. Peşin yanılgıyı benimsemedikten sonra peşin yargı asla var-olamaz. Tartışmak aynı zamanda tüm peşin-yargıların yok olmasını sağlayan tarihsel bir diyalogdur.

Tartışmanın hep zararlı, okumanın hep kötü olduğu öğretilir! “çok bilen çok yanılır” sözü bunun için söylenmemiş olsa da, çok bilmenin sakıncalı olduğuna ilişkin bir uyarı mesajını iletmektedir. Bu mesaj söz dizini içinde gizlenmiştir. ana/atalarımız her-şeye burnunu karıştırma derken bunu kastetmek istemişlerdir; ve yine onlar diyorlar ki; “suya sabuna dokunma” , dokunmayan bin yaşasın yılan gibi.

Tartışmanın zararlı olmadığı açıktır. okumanın da. bilmek ise Konfüçyüs?ün dediği gibi bir güç-tür, buradaki güç erk/iktidar ile aynı değildir. Tartışmaya başlamadan önce konuşmak ve düşünceleri açığa vurmak gerekir; sorun belki de düşüncelerin ne şekilde açığa vurulacağında kilitlidir? olamaz mı? Susarak konuşmak gibi!

Kültür insanın kendisini yaratması, var etmesidir; doğaya yabancılaşma ve onu egemenliği altına almaktır; bu aşamada insan doğayı yok etmek şeklinde kültürel dokusunu yabancılaştırdığını fark etmek durumundadır. Yabancılık tartışılarak giderilebilecek bir olgudur; üretim ilişkilerinden bağsız olmasa da insan düşünen/algılayan/yorumlayan bir özne olmakla, tarihin nesnesi olmaktan çıkmayı başarabilendir. Böyle olunca tartışmak bir yönü ile insanın kendisi ve toplumsal çevresi ile ve geçmiş-gelecek ile kuracağı bir diyalog sayılmalıdır.

Hep susmak!
Bir diyalog yöntemi olmasa gerek!

Tartışmanın temel belirleyenlerinden biri sabırla ve özenle dinlemektir; karşı düşüncenin geliştirilmesi için ?tez? dinlenmeden/önemsenmeden düşünce üretmek, bir yönü ile düşünceyi önemsememektir ve diğer yönüyle de tartışmayıp tek-yönlü düşünce açıklamasında bulunmaktır/buna monolog denebilir. Tartışma kaçınılmaz olarak iki ögeyi ve düşünceyi barındırır; tek-yönlü destek düşünce açıklamaları tartışmaktan öteye düşüncelerin kuvvetlendirilmesi olarak yorumlanabilir. Karşı düşünceyi dinlemek ve önemseyerek değerlendirmek tartışma kültürünün göz-ardı edilemeyecek ögesi olsa gerek.

Susmak, tartışmak değildir.

Tartışmak her şeyden önce bir kavga/kuru-gürültü değildir. Her olgunun bir nedeni olduğuna göre, tartışmanın da bir nedeni vardır; her tartışma kendi özgül-nedenini içinde barındırır. Kültürün çok tanımları var; hepsini tek potada eritmek istediğimizde şu kalır elimizde; kültür bir yabancılaşmadır ki hem de doğada önceden olmayanı yaratan bir yabancılaşma! Evet kültür, özünde ve son düzlemde doğaya bir yabancılaşmadır. Tartışma kavgadan uzaklaşma olduğuna göre doğaya yabancı olan bu çelişki bir açıdan imgesel doğruların/yanlışların/hipotezlerin/aksiyomların vs. zıtlaşmaları ve çelişerek kendi doğrularını kanıtlamalarına yönelik düşün-sel var-olma biçimidir. Tüm imgeler anlamlı bir-bütünü oluşturma/yaratma/değiştirme girişiminden başka bir uğraşı değildir; öylesine bir uğraşıdır ki bu, maddeyi zorlayan tek gücün kaynağı olmayan aday bir uğraşı. Demek ki tartışmak, salt havanda-su-dövmek de değildir; o, maddeden aldığını ona değiştirerek geriye yansımak isteyen düşün-selinin bunu arayışı, sentezleyebilmesi için çelişkisini görme girişimidir.

Tartışılmadan benimsenen düşünce olsa olsa bir tabudur; yıkılır ve asla doğru kabul edilemez. Düşüncenin doğruluğu tartışılması ile doğru, tartışılmaması ile ters orantılıdır.

Kişiyi bir düşünceye doğru sürükleyen/o şekilde düşünmesine neden olan etken ögeler ve etkime dereceleri de tartışma konusu olacağından, karşı düşüncenin temellenmesindeki nedenleri bilmek/önemsemek tartışmanın içeriğini olumlu yönden etkileyecek ve zenginleştirecektir. Ancak ?empati- ile hoş-görme sınırları aşılıp doğru olduğu düşünülen bir yargıdan bu nedenle uzaklaşmak doğru sonuçlar vermeyebilir; öyle düşünceler vardır ki ısrarlı bir şekilde savunulurlar; bunda yadırganacak bir durum göremiyorum; inançlar böylesi düşüncelerdir. Önemli olan düşüncelerin özgürlükleri ne denli çoğaltıp/azalttıkları olsa gerek.

Ön-yargısız olmak için empati yapmadığımızı düşünüyorum; empati yaparken karşımızdaki kişiyi anlamaya çalışıp haklı olduğuna değil, anlaşılabilir/hoş-görülebilir olup olmadığına karar veririz. karşımızdaki kişiyi anlamak her zaman onu ve düşüncelerini/eylemlerini haklı olarak gördüğümüz anlamına gelmez. Sadece yanılmakta anlaşılabilir/benimsenebilir olduğunu söyleriz. karşı-düşüncenin doğru olma olasılığı her zaman vardır- eğer bunu peşin kabul olarak değerlendirirsek işte o zaman bu yargımız tam anlamıyla bir ön-kabul/ön-yargı olacaktır; bundan uzaklaşmak gerekir.

Tartışma bir diğer yönüyle ön-yargılardan arınmayı, ele-mine yapmayı sağlayan bir çaba olsa gerek. Ancak, tartışmanın içinde ön-yargılar ne kadar yer edinmiş olabilirler? bu mümkün müdür? mümkünse, bu durumun farkında olunmadan etkiyen ön-yargılardan kurtulmak, tartışmanın varmak istenilene katkısını beklemek olanaklı mıdır? sanmıyorum!

Ön-yargı/peşin hüküm/tabu koymak sanıldığı kadar kolayca aşılan bir eşik değer değildir. Çoğu kişi bu yargılardan arındığını düşünür ve fakat kendini çevreleyen sosyal/politik çevrenin sürekli etkisinde kaldığından onun dışına çıkarak sabite olarak gördüklerini tartışma/görme olanağını yakalayamaz ve çoğunlukla da bunu yapmak istemez. Ön-yargılar birer kalkan gibi içinde barındırdığı yanılgıyı koruma eğilimindedir; bu nedenle sökülüp atılmaları oldukça zordur; olanaksız/imkânsız değildir. Çoğu kez bir çoğumuzun tanık olduğu bir söylem vardır; ?dünya böyle gelmiş, böyle gider? deniliyor. Bu ön-yargıya coğrafyada tanık olmayan varsa, gerçekten şaşmamak işten değildir. Bu yargı bir teslimiyeti/kaderciliği ifade eder. Hareketsiz kalmak isteyen kadar istemeyeni de etkisi altına alarak yozlaştırır; yok eder. Heraklit bundan iki bin yıl önce ?akan suda iki kez yıkanılamaz? dediğinde bu ön-yargıyı söküp tarihsel çöplüğüne atmıştı; ne ki, süreç onu doğrulasa da inançlar daha güçlüydüler. Güneş?in Dünya etrafında döndüğü ön-yargısının kırılması çok uzuna zamanlar almıştır.

Bir düşüncenin şekillenmesi için onun mutlak surette tek bir odağa kilitlenmesine/yönelmesine gerek yoktur; bu saplantı düşüncenin kendi ön-yargısı ve tabusudur. ?söz uçar, yazı kalır? dense de sözlü edebiyat geleneğine bakıldığında hiç de öyle olmadığı pratikte gözlemlenmektedir; söz bir fısıltı gibi kulaktan kulağa, kuşaktan kuşağa akar ve yazıdan daha etkili bir şekilde varlığını sürdürür; her aktarılış yeni bir şekil, içerik,ton kazanmakla adeta yaşayan ve gelişen,ölen ve dirilen bir canlı dokusu gibi varlığını sürdürür. Yazılı anlatım orijinini korur fakat sözlü anlatım diyalektik bir süreçte yeniden kendini doğurur; bu nedenle daha kalıcıdır.

Orta-doğu, Uzak-doğu gibi tanımlar çokça kullanılır ve yadırganmaz. Her gün güne uyanan insanların selamlaşmaları, bir-değerine günün aydın olsun demesi gibi kanıksanır. Ama bir kişi gün-ortasında Orta ?batı, Uzak-batı gibi bir tanım kullanmaya kalksa ?bu da ne? Ne demek istiyor?? gibi bir şaşkınlık ile karşılanır. Dünya Güneşe, Güneş Yıldızlara, Yıldızlar Galaksilere göre tanımlanırlar; her olgu bir diğerine göre tanımlanır. Demek ki olguyu tanımlamak o kadar sıradan bir değerlendirme değildir. Öyle ise Orta-doğu, Uzak-doğu ve Üçüncü Dünya tanımlamaları birer ön-yargıdırlar; bunlara oryantalist ön-yargılar demek gerekir. Başka Bir Dünya hala bir ütopya değilse yeniyi yaratabilmek için her şeyden önce ön-yargılardan kurtulmak gerekir. Yoksa tartışma kısır bir döngüyü aşamaz; yeniyi doğuramaz; tartışma ön-yargıların tespiti ve arındırılması ile başlamak zorundadır.

Yer-yüzü-cenneti?nin özgür bireyleri kendileri için hiç olmasa bir şey yapmak istiyorlarsa; her şeyden önce ön-yargılarından kurtulmalıdırlar.

Ön-yargılardan kurtulmayan düşünce, gözü-kapalı olarak yalana inanmaktan başka bir şey değildir.
Tartışmak için bir birikimin olması gerektiği kadar onun kullanılma yöntemi kişileri kültürel dokuya yakınlaştıracaktır. Bu nedenledir ki birikimsiz tartışmalar kavga ve gürültüyle sonuçlanırlar. kuru-gürültü ve kavgaların temel nedeni ise birikimsizliği gizlemek ve karşı düşünceyi bastırmaktır. İşte tam da bu noktadaki düşünce açıklamalarının tartışma olmadığını söylemek kaçınılmazdır. bir konuya açıklık getirmek isterim; birikimli olmayı okumuş olmakla eş anlamda kullanmıyorum. dağ-başındaki bir çoban bile bir profesörden daha birikimli olabilir.
Bilgi ve fikir sahibini ayrıştırmak sanıldığı kadar kolay olmasa gerek. Bu söylem, sanki bilgili olmayı bir ön-koşula bağlar, bu koşul ne bileyim bir lisans ya da başka bir şey gibi olabilir ve içinde bilgili olmayan susmalı mesajını içerir. Burada bilgi sahibi olmaktan önce ?bilgi? nin ne olduğu/olmadığının tespiti önem kazanır. Araştırmacı-bilgi vardır, ezberci-bilgi vardır, ön-yargılı bilgi vardır vs. aslında fikirler ve bilgi bir diğerinden ayrıştırılamayan olgulardırlar. Sonuçta tüm fikirler bilgisel düzlemlerinde yeşerecektirler ve düzlemin büyüklüğü fikrin/düşüncenin çapını belirleyecektir. Tartışabilmek için düzlemlerin büyüklüklerinin yakın olması zorunlu değildir. Çünkü hayat ayrıntıda gizlidir. Doğru çözüm bulmak ise olguyu doğru anlamak ile mümkündür ki, bu da iyi bir gözlemle olanaklıdır; eylem düşünceden önce gelir…
Yaşanmışlıkları tartışma kapsamı dışında bırakmak salt öğretisel bilgiye ulaşmayı sağlayamayacaktır. Tüm öğretiler, tüm soyutlamalar yaşanmışlıkların süzgecinden geçerek gelmiş/oluşmuşlardır. Pratiğin zenginliğini tartışma kapsamında bırakmak ne olanakları ne de olması gereken değildir kanısındayım. Tartışmanın içeriği onun sunumu ile doğru etkileşim içerisinde bulunur, yek-diğerinden ayrılamazlar. Yaşam pratiğinden kopan düşünceler kuru-gürültüye neden olurlar; kaynaktan yoksun olmak diyorum…
Kültürün doğaya bir şekilde yabancılaşma olmasında hiçbir sakınca yoktur; tam tersine insanı insan yapan kültürel dokudur. Aşılması gereken ise insanın toplumsal yabancılaşmasını yok ederek kültürel dönüşümü doğal zemine oturtabilmektir. Tartışma bu nedenle önemlidir; diyalektik süreçler ve dönüşümler, tezler-antitezler, sentezler hepsi ama hepsi insan ve doğa için istenenleri yaratabildikleri ölçüde anlam ve değer kazanırlar. Nükleer tepkimelerin keşfedilmesi ne denli önemli ise bu tepkimelerden dolayı canlı doğanın kazancının ne olduğunun da o denli önemli olması gerekir. Atom çekirdeği parçalanırken canlılar kavruluyorsa bunu tartışmaya yatırmak ve bilimsel doymazlığın nelere mal olacağını da bilmek gerekir. Bilimin söylendiği gibi salt pozitif olduğunu düşünmek bir dogmadır/tabudur/ön-yargıdır; aşılmalıdır. Meta-yı zorlayan ide/düşüncenin kendinden meta-fizik olması asla göz-ardı edilmemelidir. Meta-fizikten kurtulmanın çaresi pozitivizmin bataklığına saplanmayı gerektirmez. O zaman, her iki olgu son düzlemde sentezlenmek zorundadır; tartışma bunun için gereklidir. Ancak, tartışmanın kültürel dokusu öz-de yabancılaşmaktan değil, öz-de bütünleşmekten yana bir tavır sergilediği andan itibaren yöntemsel bir farklılaşma içerisinde olacak ve tüm düşüncelerin eğrisi/doğrusu ile ayıklanmalarını sağlayacaktır. Tartışma kültürünün olmadığı yerde dogmatik düşünceler her zaman yıkıcı olmayı sürdüreceklerdir.

Tabulara sığınmak temelde kaybolmasından korkulan olgunun güvence altına alınması düşüncesinden ileri gelmektedir. Tabulanmış olguya dokunmanın dokunana zarar vereceği konusundaki mistik korku temelinde tabu ile korunmak istenenin korunma korkusundan kaynaklanmaktadır. Bir güvencedir. Tartışmaya kapalı olmak korunmak istenen bir değerin peşin benimsenmesi ön-koşuluna dayanır ve onun ne olduğunun aslında bir önemi yoktur; salt korunması istenir. Korkular tartışılmadıkları için aşılamazlar. Tabu kırıldığı andan itibaren korkunun duvarları yıkılır ve korku kendini aşar; tartışmanın tüm tabuları yıkmak adına yürütülebilir olması tüm korkuların aşılabileceğine işarettir ve bu yapılmalıdır; ne zaman mı? İnsan doğal bir tür olduğunu kabul ettiği zaman…
Tartışmanın olması demek bir açıdan bir sorunun var olduğunu tespit etmek demek olacaktır. Hiç bir tartışma bir sorunun/sorunun olmadığı bir yerde soyut olarak ortaya çıkmaz. Bu nedenle her tartışma somut bir olgu/lar zinciri üzerinde cereyan eden fikir çatışmalarından oluşur ve her birinin kendince bu düğümü çözme konusunda bir yaklaşımı vardır. Sorun bir yönü ile bu çözümlerden hangisinin gerçekten o sorunun çözümünü sağladığı/o çözüme yakın olduğu ile ilgilidir. Tartışa kültürü bizi o çözüme yakınlaştıran bir yöntemdir derim.

Tartışma kültürünün bir diğer boyutu da provoke edilmeye engel olmaktır; bu başarılmaz ise tartışan öğeler neyi tartıştıklarını unutup neyi tartışmadıklarını tartışmak zorunda kaldıklarının farkına varamayacaklardır. ön-yargılardan kurtulmak zor olsa da provoke edilmiş düşüncelerden kurtulmak bir o kadar zor olsa gerektir. kışkırtılan duygu ve düşüncelerin tartışmaya etkileri göz-ardı edilecek olduğunda tartışılan olgu kendiliğinden sönen saman alevine benzer; o zaman, tartışma derken provakatif düşüncelerden etkilenmeden tartışmanın odağından uzaklaşmamak bir açıdan tartışma kültürünün önemli bir öğesi olmaktadır derim

Düşüncenin doğru olup/olmadığını denetlemek, pratikte doğuracağı sonuçların neler olduğu ile ilgilidir. Geleceğe yönelik olasılıkların çokluğu/neredeyse sınırsızlığı tartışmanın boyutunu sınırsızlaştırır. Düşüncenin dokunabildiği zaman/eğrisindeki en-ücra köşede yapılan tartışma çok anlamsız gibi duracaktır; oysaki o, tartışmanın zaman/eğrisinde bir sarkaçtır. Pratik zaman/eğrisi ayrıntıları eklemleyerek örter/tabiri caiz ise gizler; tartışmaya zaman kalmaz, bu nedenle pratik yaşam en kısa yoldan çözüme ulaşmayı hedefleyerek ilerleyişini sürdürür; bu aşamada doğru çözümü bulmak tartışmanın içsel yapılmasına ve seri düşünülmesine bağlıdır. Tartışma için birden fazla kişiye gereksinim olduğu bu son durumda da yok olmaz, o diğer kişi, kişinin kendisidir. Sorunun zamana yayıldığı geniş zaman/eğrisi dilimlerinde tartışma çok boyutlu olarak yapılabilir; sonuçlar her zaman görecelidir. Daralan zaman/eğrisinin somut çözümleri, genişleyen zaman/eğrisinin soyut çözümlerinden daha gerçekçidir ve bu nedenle de daha çok önemsenirler. İlkindeki yabancılığın doğal ve sıradan, ikincisindeki yabancılığın karmaşık ve çoğu kez yapay olması bundandır. Tartışma kültürü ikinci durum için gereklidir.

Yazan: Nejdet Evren

23 Kasım 2009/
10 Mart 2010, Batı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>