Teklifi Olmayan Kültür – Nurdan Gürbilek

Nurdan Gürbilek

Bir zamanlar Murat Belge bu ülkede insanların ekranda konuşamamalarından yakınırdı. Bu insanlar için ekran kendilerine dışarıdan bakan bir resmiyetin işaretiydi; karşılarında kamerayı ya da mikrofonu görünce devlet dairesine adım atmış gibi kaskatı kesiliyor, iki lafı bir araya getiremiyorlardı; sanırım böyle bir şeyi kastediyordu Belge. Oysa tersini söylemek gerekir bugün.

Boğaz Köprüsü’nden atlamış, tesadüfen kurtulmuş biri hemen ertesi gün bir haber bülteninde iç dünyasının kapılarını bir televizyon sunucusuna açabiliyorsa ya da yakınını kaybetmiş biri acısını kendisine olmadık sorular soran, hiçbir dolayıma gerek duymadan dosdoğru onun iç dünyasına yönelmiş bir haberciyle paylaşabiliyorsa, bu topraklarda epey şeyin değiştiğinden söz etmemiz gerekir. Gerçekten de kısa sayılabilecek bir süre içinde bu ülkede yaşayanlar ekranda konuşmayı öğrenmekle kalmadılar, aynı zamanda bir kurum ya da bir düşünce adına değil, benliğin dolaysız tarihi adına konuşmayı, kendilerini içten ya da samimi denilebilecek bir dille ifade etmeyi de öğrendiler. İç dünyalarının kapılarını dışarıya açmayı; yalnızca aşkı değil, aynı zamanda ölümü, ayrılık acısını, öfkeyi de seyirci önünde konuşmayı öğrendiler. Kameranın ve mikrofonun artık kendilerine kurumsal değil şahsi bir dille seslendiğini, kendilerini resmi değil teklifsiz bir dille çağırdığını, o halde kendilerinin de bu çağrıya bu dille cevap vermesi gerektiğini öğrendiler.

Son on-on beş yıldır bu ülkenin geçirdiği kültürel dönüşümün kamusal olanla özel hayat arasındaki sınırı, dahası dışla iç, nesnellikle öznellik gibi ayrımları belirsizleştirdiğini biliyoruz. Ama bu belirsizliğin, özelin kamusal, kamusalın özelmiş gibi davrandığı bu belirsizlik anının artık insanlara BO’lerde olduğu gibi bir vaat olarak görünmediğinin de farkındayız. En bariz ifadesini, ekranda hiç tanımadığı insanların önünde, aslında pek de tanımadığı konuklarıyla kendi evinde yakın arkadaşlarıyla sohbet edermiş gibi konuşan talk show’cunun ya da özel hayatını açık etmekten hoşlanan, dobra dobra konuşan, nedense hep kafa tutan, külhan, bıçkın, alaycı radyo sunucularının sesinde ya da seçmenlerine “hepinizi seviyorum” diye seslenen politikacılarda bulan bu teklifsiz üslup artık büyüsünü yitirmişe benziyor. Yine de bugün bundan yakınma tarzımız bana tam da buna yol açan dönüşümün kendisi tarafından belirlenmiş gibi görünüyor. Şunu söylemek istiyorum: Bugün özel hayata fazlaca dokunulduğundan, kamusal alanın kişisel alanı istila ettiğinden, mahremiyetin giderek kamusalın hükmü altına girdiğinden söz ediliyor. Bu yakınmanın nesnel bir karşılığı da var. Kitle iletişim araçlarının nüfuz alanının artmasıyla birlikte yakın zamana kadar mahrem sayılan alan bu özelliğini yitirdi. Ama yine de sorun böyle tarif edildiğinde bence eksik kaldığından, dahası onu tanımlayan bağlamın bir parçası olmaktan öteye geçmediğinden ben soruyu başka terimlerle ifade etmeye çalışacağım. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren bu ülkede reklamlar, billboard’lar, özel kanallardaki haber bültenleri, televizyon ve radyo sunucuları sayesinde resmi dilin, yani genelgelerin, kararnamelerin, genelkurmay bildirilerinin, bakanlar kurulu kararlarının, mahkeme tutanaklarının dilinin dışında yeni bir kamusal dil oluştu. Bu dil özel hayatı kurumsal bir yukarıdan bakmayla dışarıda bırakmak yerine bir biçimde içermeye çalıştı. O halde sormamız gereken soru şu: Bu yeni kamusal dil özel olanı kendine mi kattı gerçekten? Mahremiyetin, yani ailenin, yakın dost çevresinin, inancın, aşkın ya da öznelliğin dili bugün kamusal dilin içinde eriyor mu? Kamusal alanda bir genişleme, özel hayatta bir daralma mı söz konusu gerçekten?

Bunun böyle olmadığını söyleyeceğim ben. Çünkü kültürel ortamda kamusal genişlemeye hiç de denk düşmeyen bir kişiselleşmenin izleri var bugün. Örneğin siyasi söylem parti politikalarından, bunların denk düştüğü sınıfsal ya da kurumsal çıkarlardan ya da kamusal ihtilaflardan çok, parti liderlerinin samimiyeti, güvenilirliği, inandırıcılığı üzerine kuruluyor bir süredir. Benzer biçimde bugünün starları imajlarını mesafe üzerine değil, samimiyet üzerine kuruyorlar. Yıldızı parlamış hangi şarkıcıyla konuşulursa konuşulsun söz hemen anahtar kelime olan içtenliğe geliyor. Yani kamusal alanda herkes “olduğu gibi” davranıyor ya da öyle davrandığını iddia ediyor ya da öyle davrandığı sürece sahici bulunuyor. Burada yeni olan, politikacıların ya da sahne sanatçılarının kamusal kişiliklere dönüşmesi değil (bu değişim çok önce yaşandı), kişidışılığı ahlaki bir kötülükmüş gibi gösteren bu ortamda onların kimliğinin bize olan mesafelerinden değil, bize olan yakınlıklarından kaynaklanıyormuş gibi durması. imaj tasarımı, halkla ilişkiler, kimlik tasarımı gibi ciddi iş kollarının ortaya çıktığı bir dönemde bu iç, bu içlilik, bu içtenlik modası niye? Daha önemlisi, bütün bunlardan yakınırken neden kendimizi hep aynı soruyu sorarken buluyoruz: Bunlardan hangisi sahte, hangisi sahici, hangisi rol yapıyor, hangisi içten, samimi?

Bu yazıda anlamaya çalıştığım da bu: Konuşan Türkiye konuşurken neden bu kadar kişisel, dolaysız, mesafesiz bir ses tonunu seçti? Bu dil neden bu kadar senli benli, kendinden ben diye söz ediyor, bana da sen diyor, onunla konuşurken benliğimden söz etmemi istiyor? Neden anık herkes beni sanki ben onun yakmıymışım gibi çağırıyor, benden de samimiyet bekliyor? Neden artık kimse rollerden, kurumlardan değil de kişilerden, dıştan tümüyle arınmış kişiliklerden söz ediyor? Neden herşey ancak ardında bir psikolojik hikaye varsa vitrinde yerini alıyor? Haber sunucularının, köşe yazarlarının, radyo programcılarının, starların konuşmalarındaki bu içtenlik, bu sahicilik merakı ne? Bir de, şu “sahicilik” sözcüğü son yıllarda neden bu kadar manidar?

Bütün bu soruları bir örnekten, haber söyleminden yola çıkarak inceleyelim. Bugün haberciliğin mesleki söylemiyle hakim biçimleri arasında önemli bir çelişki var. Nesnellik, tarafsızlık, dengelilik gibi ilkeler hala habercilerin mesleki söyleminin kurucu ilkeleri olmaya devam ediyor. Özellikle de kriz anlarında, yani eleştiriye hedef olduklarında haberciler yaptıkları işi bu ilkelere dayanarak savunuyorlar. Oysa habercilikte nesnellik yerini çoktan kişisel, öznel denilebilecek bir tarza bıraktı. Bu tarzla aslında daha önce, 1980’lerin ikinci yarısında haftalık haber dergilerinin hikaye üslubuyla (şu meşhur “yordu”lu cümlelerle) tanışmıştık. Haberi nesnel bir olay olarak değil, öznenin başından geçmiş, o yönüyle haber değeri taşıyan kişisel bir hikaye, bir hayat hikayesi olarak aktarmak o yılların yeniliğiydi. Hatta bu tarz o kadar ileri götürülmüştü ki haberin merkezine yerleştirilebilecek gerçek kişiler bulunamadığında haber hayali kişilerin başından geçmiş kurgusal bir hikaye olarak yazılıyordu. Cümle kuruluşlarından kurguya, (sözcük oyunlarına, ses oyunlarına dayalı, edebi göndermeleri olan) haber başlıklarından habere eşlik eden fotoğraflara kadar bir bakıma edebiyatı taklit eden bir tarzdı bu. Haberle hikaye, olguyla kurgu, gazetecilikle edebiyat, nihayet nesnellikle öznellik arasındaki ayrımın belirsizleştiği, aradaki sınırın eridiği yıllar. O yıllarda yeni haber bölgeleri keşfetmeye, kendine resmiyet dışı yeni bir alan yaratmaya, resmi olmayan yeni bir dil kurmaya çalışan basın için bu tarz, yeni bir kamusal alan yaratmanın yollarından biriydi. Bugün bu tarzın gelişmiş örneklerini yalnızca yazılı basında değil, özel radyo ve televizyon kanallarındaki haber bültenlerinde, haber programlarında da görmek mümkün. Eski tarz nesnel haber zamanla yerini “içimizden insan hikayeleri”ne, “hayatın içinden trajik öykü ve portrelere”, “inanılmaz aile dramları”na, “dramatik öyküler ‘e bıraktı. Yazılı basında olduğu gibi bu da televizyon haberinin yalnızca içeriğiyle değil, tüm haber söylemiyle; kurgusallığa, öznelliğe, kişiselliğe, nihayet edebiyata öykünen haber söylemiyle ilgili bir değişim.

Bu süreçte haber sunucularının kişiliğinin önemli bir rolü var. Televizyonda anlatıcının kişiliğinin olabildiğince bastırıldığı resmi anlatım tarzı yerini haberi sunanın kişiliğinin hissettirildiği, anlatanın da en az anlatılan kadar, hatta bazen daha önemli olduğu bir anlatım tarzına bıraktı. “Yetkisini okuduğu haherden ve onu yazan aşkın kaynaktan alan” 1, tarafsızlığı baştan kabul edilmiş bir metnin olabildiğince vurgusuz bir ses tonuyla, ifadesiz bir yüzle, yorumsuz bakışlarla okuyan sunuculardan, yetkisini haberi okuyan kişinin inanılırlığından, dahası samimiyetinden alan sunuculara geçildi. TRT resmiyetinin karşısına yerleşmiş, kendini ondan farklılığıyla tanımlamış yeni bir alan: Haber aktaran değil, bizzat gündemi oluşturan, bu gündeme dair duygularını, kaygılarını da seyirciyle paylaşan, bir kurum adına değil de kendi adına konuşan, kendileri de sundukları haber kadar haber değeri taşıyan kişiler var artık karşımızda. Daha ulaşılabilir, daha içten, daha yakın figürler bunlar. Olan biteni “aktarılan bir haber” dense “paylaşılan bir hikaye”ye dönüştürüyorlar.

Kitle iletişiminde, ilk bakışta bununla bağlantısızmış gibi görünen bir şey daha var. Televizyon haberlerinin çoğu kötü haberlerdir; bize yolsuzluklardan, kazalardan, hastalıktan, cinnetten, cinayetten söz ederler. Tehlikenin, ölümün, terörün, sapkınlıkların, skandalların hüküm sürdüğü bir dünyadan haber verirler. Bir bakıma yeraltından haberlerdir bunlar; tehditkar bir kamudan, tehlikeli yabancılardan haberler. Nitekim bizimle aynı dünyada, aynı ülkede, aynı şehirde yaşayan yabancı daima bir sorun olarak, sorun çıkarttığı ölçüde ekranda yerini bulur. Bu bir gecekondulu, bir köylü, bir taşralı olabileceği gibi, şehir hayatında pek de yabancı sayılmaması gereken işçi, memur ya da öğrenci de olabilir; bu insanlar ancak sokağa döküldüklerinde, işi bıraktıklarında, polisle çatıştıklarında, uyuşturucu kullandıklarında, cinnet geçirdiklerinde, bir kazaya kurban gittiklerinde, ancak o zaman, o görüntülerle ekranda temsil edilirler. Haber bültenleri toplumun marjinal kesimlerini birer tuhaflık örneği olarak haber konusu yapmakla kalmaz (bunu bir zamanlar eşcinsellerle ilgili programlarında Enürk Yöndem yapıyordu), aynı zamanda memuru, işçiyi, taşralıyı, köylüyü, İslamcıyı, varoşu, gençliği daima bir tehdit olarak, tehlikeli bir yabancı olarak, negatif bir örneğe dönüştürerek marjinalleştirir. Birbiri ardına sıraladığı kötü haberleriyle, korku filmi fragmanlarını andıran “satırbaşları “yla bugünün haber söylemi kamusal alanı baştan bir sorunlar alanına, muhabiri bir hafiyeye, ana haber sunucusunu bir yargıca dönüştürerek bir sınır çizer aslında. Bu sınır, haberin içinden geldiği kötü dış dünyayla haberi tüketenin özel dünyası arasındaki aşılmaz sınırdır.

Bu da bizi haberin içeriğindeki kötülükle söyleminin kişiselliği arasındaki bağa getiriyor yeniden. Bir zamanlar Marshall McLuhan’a sormuşlar, televizyonda neden hep kötü haberler gösteriliyor diye. O, bunun böyle olmadığını söylemiş: “Reklamlar iyi haberlerdir.” Tüketimin vaatleri açısından bakıldığında doğru bu. Ama aynı zamanda şu da doğru: Televizyon haberinin seyirciye verdiği en iyi haber, aslında kötü haberdir. Çünkü kötülük dışarıda, o içerdedir. Ölümün kol gezdiği, bu tekinsiz, bu tehlikelerle dolu kötü kamu karşısında, intiharların, ölümlerin, kazaların ve cinnetin kamusu karşısında seyircinin özel dünyası her zaman daha iyi, daha güvenli, daha adil olacaktır. Bugünün sunucusu bu özel dünyaya seslenir, seyircide kamusunu yitirmiş bir mahremiyeti, yani rollerden, maskelerden olduğu kadar yükümlülüklerden, vicdandan ya da adalet duygusundan da arındırılmış, her türlü dıştan arınmış bir içi pekiştirir. Bu yüzden de bu tarz habere denk düşen tarafsız bir sunucudansa, kötülükle iyilik, tehlikeyle emniyet arasındaki sınırı çizdiği kadar köprüyü de kurabilecek, bu gerilimin doğurduğu duyguları seyirci adına ekrana yansıtabilecek, sunduğu haberin “inanılmaz”lığını kişiliği sayesinde inanılır hale getirebilecek, bir kurum adına ya da bir mesleğin içinden konuşmaktansa samimi, sahici, duygulu bir insan olarak kendini sunan bir şahsiyettir. Bugünün haber söylemi bu yüzden kişisel bir söylemdir; seyircinin özel dünyasını, yabancılara karşı kurduğu kimliğini pekiştirmekle kalmaz, aynı zamanda seyirciyi dışarıdaki dünyayı, örneğin politikayı, devleti, kurumları da kişisel bir imgelemle, özel hayatın kalıplarıyla görmeye yöneltir.

Bu sorunlar yeni değil. Buraya özgü de değil. Jürgen Habermas 1961 ‘de yazdığı Kamusallığm Yapısal Döniqümü’nde,2 yaklaşık bir yüzyıldan beri kamunun alan olarak genişlemekle birlikte işlev itibariyle güçsüzleştiği tespitinden yola çıkmıştı. Habermas kamu derken sarayın temsili kamusallığının karşısında oluşmuş, mal dolaşımına, toplumsal emek alanına, toplumsal yeniden üretime dayalı burjuva kamusallığını kastediyordu. Habermas’a göre bu kamu aynı zamanda akıl yürüten özel şahısların, mahremleştirilmiş bir özel alan deneyimini de arkasına alan bu şahısların kamusal erke karşı oluşturduğu bir eleştirel alanı da temsil ediyordu. Habermas’ın günümüzde ortadan kalktığına inandığı imkan tam da buydu: Sermayenin merkezileşmesi, buna bağlı olarak devletin toplumsallaşması, toplumun devletleştirilmesiyle birlikte bu kamusal topluluk dağılmıştı. Piyasa yasalarının özel şahıslara ayrılmış alanı istila ettiğinden, akıl üreten kamusal topluluğun kültür tüketen bir topluluğa dönüştüğünden, mahremiyet alanıyla edebi kamu arasında bir zamanlar kurulmuş ilişkinin çözüldüğünden, kamunun özel hayat hikayelerinin umuma bildirildiği bir alana, gösterisel, manipulatif bir aleniyete dönüştüğünden söz ediyordu Habermas. Bu, özel hayatın kamusallaşması, diğer yanda kamusallığın da mahremiyetin biçimlerine bürünmesi anlamına geliyordu.

Habermas’tan on beş yıl sonra yazan Richard Sennett de Kamusal lnsanın Çöküşü’nde3 farklı bir araştırma yöntemi, farklı bir bakış açısıyla da olsa aynı temel problemle uğraşır: Bir zamanların kamusu çözülmüş, kamusal insanı ortadan kalkmıştır. Tartışmasını akıl yürütme gibi evrensel sayılabilecek bir ilkeden çok, yabancılarla kurulan ilişkinin niteliğindeki değişim etrafında kurmuştu Sennett.4 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinden, özellikle de Paris ve Londra’dan yola çıkıyordu. Kamu derken aile ve yakın dost çevresi dışında gerçekleşen, çok çeşitli toplumsal grupları kaçınılmaz olarak bir araya getiren, devletin doğrudan denetiminden bağımsız sosyallik ağlarını kastediyordu. Bu anlamda kamusal hayatın odak noktası, yabancıların düzenli olarak buluşabilecekleri bir şehir coğrafyası yaratan büyük şehirdi.

Sennett 18. yüzyıl Avrupası’ nda büyük şehirlerde ortaya çıkmış belli bir imkandan yola çıkıyordu. Geleneksel toplumsal tabakaların çözüldüğü, insanların artık doğal yollardan birbirleri hakkında fikir edinemediği, dolayısıyla da yabancılarla ilişki kurmanın bir adap gerektirdiği, buna karşılık yabancıların henüz bir tehdit olarak algılanmadığı, yabancılarla ilişkinin henüz riskli bir bölge olarak ayrışmadığı bir ara dönem. Sennett bu ara dönemi, bu imkanın yitirildiği sonraki dönemi tarihselleştirmek için kullandı. Tarihselleştirmeye çalıştığı, kamusal ve özel hayatın talepleri arasındaki gerilimin (ve dengenin) özel hayat lehine bozulduğu sonraki yüzyıldı. Modern kent kültürü içinde kamusal hayat değer yitirirken mahremiyetin yükselişe geçtiğine, kamusal dünyanın yerini daha kişisel, daha sahici ama daha boş bir yaşama bıraktığına işaret ediyordu. Şehrin homojen bir ekonomik birime dönüştürülmesi, insanların kendilerini koruma kaygısıyla kamudan aileye geri çekilmeleri, ailenin kamusal alandan daha yüksek ahlaki değerler içeren, daha büyük sahicilik taşıyan bir sığınak olarak görülmeye başlaması, bütün bunlar aynı değişimin farklı yüzleriydi. Kamusal hayatın göstermelik bir yükümlülükler alanı ya da ahlaki bakımdan sefil bir hayat olarak görülmesi, benliğin istek ve ihtiyaçlarından belli bir uzaklıkta gerçekleştirilen eylemlerin değer yitirmesi de hep bu tarihsel ana denk düşüyordu.

Sennett’in 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinden yola çıkarak kurduğu hikaye, modern insanın kimliğiyle ilgili soruları tersinden sormamıza imkan tanıdığı için önemli. Örneğin, bugün biz özel hayatın dokunulmazlığından söz edilmesine alışığız, oysa ordan bakıldığında kişiselin kamusal alana tecavüzünden söz edilebilir. Biz cinsellik üzerindeki baskılardan söz etmeye yatkınız, oysa Sennett cinsellik üzerindeki baskıya isyan ederken cinselliğin toplumsal bir boyut taşıdığı görüşüne de isyan ettiğimizi söyler. Benzer biçimde bugün biz özel hayat üzerindeki baskılara karşı çıkmaya programlıyız, oysa oradan bakıldığında özel hayat üzerindeki baskılara karşı çakarken özel hayatın toplumsal bir boyut taşıdığına da karşı çıktığımız söylenebilir. Biz kamu iletişim araçlarının mahremiyeti yıktığını söylemeye yatkınız, Sennett ise “mahremiyetin despotizmi” nden söz eder. Biz nesnelliğe burun kıvırmayı öğrendik, Sennett içinde yaşadığımız çağı “radikal öznellik çağı” olduğu için eleştirir. Nihayet biz insanların toplumsal bir eyleme katılma iradesini, yabancılarla birlikte iş görme arzusunu yitirdiklerine inanmaya yatkınız, Sennett bu açıklamanın da yanıltıcı olduğundan söz eder, çünkü burada da sırf psikolojik durumlar kaydedilmiş, bu katılım eksikliğinin nesnel nedeni, yani kamusal alanın kendisindeki zayıflama hesaba katılmamıştır. O zaman özel hayatın bugün neden bu kadar daraldığı sorusu yerini başka sorulara bırakabilir. Kamusal hayat bugün bizler için neden resmi ve yavan, göstermelik ve sahte bir yükümlülükler toplamından ibaret? Kişisel olmayan yaşantı neden bize anlamsızmış gibi görünüyor? Toplumsal olguları anlamlı bulabilmek için neden onları hep kişilik sorunlarına dönüştürmek zorundayız? Siyasal söylemi neden psikolojik terimlere tercüme ediyoruz, politikanın dili bugün neden daha hırçın, daha kişisel? Toplumsal karmaşıklık bugün bize neden başedilmez bir tehdit gibi görünüyor?

Bu ülkede Habermas’ın ya da Sennett’in anlattığı türden bir kamunun olmadığı, bu yüzden de kamusalllığın çöküş biçiminin burada farklı yaşandığı söylenebilir. Yine de, buraya özgü farklılıklar hesaba katıldığı sürece, söylenenlerin bir açıklayıcılığı var. Şundan söz ediyorum. Sennett, bir toplumsal geri çekilmenin tarihini kurmaya çalışıyordu. Burada tanıştığımız konu açısından da önemli bu. Çünkü son on-on beş yıldır bu ülkede (en azından modern şehir kültürü içinde) biz de bir geri çekilmenin içindeyiz; kamusal alana yatırılan enerji bir biçimde geri çekildi. Başka bir yerden bakıldığında bir atılım, bir hamle, bir patlama olarak görülebilecek bir şeyi neden aynı zamanda bir geri çekilme olarak görmemiz gerektiğini anlayabilmek için biraz geriye gidip bu değişimin buraya özgü nedenlerini değerlendirmemiz gerekiyor.

Daha önce de tartışıldı. 1980’ler bu topraklarda (zaman zaman uzlaşsalar, birbirinden hiçbir zaman kopmamış olsalar da) birbiriyle yarışan iki farklı söz siyasetinin sahnesi oldu. Bir yanda yasakla, susturarak, söz hakkı tanımayarak çalışan bir siyaset, diğer yanda konuşmayı kışkırtarak, sözün akıp gideceği yeni kanallar açarak, sözün birikeceği yeni çerçeveler sunarak iş gören, susturmaktansa söze bir ortam sunan, daha modern denilebilecek bir ikinci siyaset. “Konuşan Türkiye” bu ikinci siyasetin ürünü olarak ortaya çıktı, kendini susturulmuş Türkiye’nin öteki yüzü olarak kurdu.

Bugünden geriye 80’lerin ikinci yarısına baktığımızda, o zaman orada yaşananın bir bakıma bir ilkel kültür birikimi olduğu anlaşılıyor. lki anlamıyla da ilkel: Hem bugün de süren bir kültürel ortamın ilk örneklerini içeriyordu o yıllar, hem de ilkel sermaye birikiminde olduğu gibi vahşi, kuralsız denilebilecek bir değişime sahne olmuştu. Kültürel alanda ani bir enerji boşalmasıyla birlikte giden bir patlama vardı: “Konuşan Türkiye” yeni yeni konuşmaya başlamıştı, buna imkan tanıyan piyasa yeni yeni şekilleniyordu, sözün parayla buluşabileceği kanallar yeni yeni keşfediliyordu. llkel kültür birikimi derken de bunu kastediyorum: Reklamcılık yeni yeni sektörleşiyor, şehir bir seyirlik alana dönüşüyordu, kitle iletişim araçları bugün ulaştığı nüfuz alanını yeni yeni inşa ediyordu, kültür yeni yeni endüstrileşiyordu. Her modern ilkel birikim döneminde olduğu gibi bütün bunlar bir alan taramasıyla, bir kamuoyu araştırmasıyla, kültürel bir yoklamayla, yani iç dünyaların, cinsel tercihlerin, özel zevklerin tarandığı, adının konduğu, ilk bakışta göze çarpan bütün çeşitliliğe rağmen standartlaştırıldığı, ana akımların, kıyı bölgelerinin, normların, sapmaların, “in”lerin “out”ların, kimin ortada kimin uçta olduğunun belirlendiği bir süreçle birlikte gerçekleşti. Yukarıdaki tartıştığımız mesele açısından, kültürün kişiselleşmesi, kamusal dilin teklifsizleşmesi açısından önemli bu. Çünkü özel alanı kamusal alandan ayıran sınır o yıllarda belirsizleşmeye başladı. llginin kamusaldan özel olana doğru kayması, öznelliğin diliyle kamusal dilin iç içe geçmesi, kamusal sorunların kişisel denilebilecek bir imgelemle ele alınması o yılların yeniliğiydi. Kamu özelleşirken (resmi dünyanın dışında yeni tür işyerleri, özel televizyonlar, devletin doğrudan denetiminin dışında bir kamu oluşurken) özel hayat da bir biçimde kamusallaşmıştı (cinsellik üzerinde fazlaca konuşulan bir konuya dönüşmüş, yalnızca kamusal şahsiyetlerin değil sokaktaki insanın da özel hayatı kamusal bir malzemeye dönüşmüştü).

Bugünün teklifsiz dilinin kökleri orada. Yine de bugünün özgüllüğünü anlayabilmek için süreklilikler kadar kopuşları, bazı önemli farkları da kaydetmek gerekiyor. 80’lerde hakim olan, uzun sürmüş resmi bir söylemin ardından özel hayatı yeni keşfetmiş, bunu kamusallaştırmak isteyen bir sesti. Yani bir tür keşif söz konusuydu burada; uzun zamandır göz ardı edilen, hakkı yenmiş bir bölge nihayet su yüzüne çıkmak istiyordu; gecikmiş, şiddetini de gecikmişliğinden alan bu öznelleşme, bireyselleşme, özelleşme, içe dönme söylemi içinde özel hayat daha çok da aykırı, kenarda kalmış, kıyıya itilmiş, sokağa dönük yüzüyle gündeme gelmişti. Bu iç dökmenin neredeyse politik bir dille, kendini 70’lerin solculuğundan ayırma, ona karşı kurma gibi neredeyse misyoner bir tutumla yapılıyor olması da bunun işaretiydi. Bu yüzden bu politik dilde bir kopuş kadar bir sürekliliğin izleri de bulunabilir: Önceki yılların politik kamusu çökmüştü ama bu kamunun zamanında yok saydığı özel hayat bu kez kamusal alanda benzer bir politik ısrarla kendi payını istiyordu. Kendini nihayet kurum ve örgüt dışı, resmiyet dışı görmenin verdiği enerji sanki bu kez bu haliyle kamusal alanda hak talep ediyordu. 80’lerdeki işyeri ilanlarını, haber başlıklarını, hatta reklam sloganlarını hatırlayanlar ne demek İstediğimi anlayacaklardır: Bütün bu alanlarda hep özel imgelemle kamusalın, duygusallıkla politikanın tuhaf bir bileşimi söz konusuydu. Bütün gösteriye rağmen hala bir vaat vardı orada; özel olanın kapıları sanki dışarıya, yabancılara açılıyormuş gibi duruyordu.

O yıllarda bir patlama olarak görünüyordu, bugünden geriye bakıldığında ise aynı süreci mutlak bir geri çekilme olarak tarif etmek mümkün. Çünkü bütün bu konuşma iştahına rağmen aslında ·kamusal alana yatırılan enerji geri çekilmişti. Ama bu geri çekilmeyi sırf ideolojik bir tercih olarak görmemek için bunun yalnızca sözden kaynaklanmayan, ideolojiyle sınırlı olmayan nedenlerini de hesaba katmak gerekiyor. Bu yüzden burada tüm şehir hayatını dönüştüren süreçlerden, şehirde farklı sınıfların karşılaşmasını imkansız kılan operasyonlardan, büyük şehre olan göçün niteliğinin, dolayısıyla da şehirdeki yabancının kimliğinin değişmesinden, şehre yapılan müdahalelerin artık bu eksen üzerinden yapıldığından, zenginlerle yoksulları birbirine temas etmeyecek şekilde yerleştiren planlardan, özel sitelerden, özel okullardan, özel klüplerden de söz etmek gerekiyor.

Bugünden geriye bakıldığında artık sınır çizilebilir. so’lerdeki vaat bitti. Özel hayatın kapılarını yabancılara açmayacağı, için dışa yönelmeyeceği ortada. Zaten bugünün kişisel dili artık öncülerin herşeye rağmen politik, herşeye rağmen vadeden dili (ya da öncü olsun olmasın insanların gerçekten ihmal edilmiş, kıyıda kalmış ya da henüz keşfedilmemiş yaşantılarının bu haliyle anlatımı) değil. Bundansa kurumsallaşmış şahsiyetlerin, talk show’ cuların, haber sunucularının kimseye kimsenin teklifini iletmeyen, bir tehditten ibaret olmadığı zamanlarda bile alay konusu olmaktan öteye gidemeyen yabancıyı baştan dışlayan dili. İç ile dış arasında herhangi bir geçişkenliği öngörmeyen, dışını tümüyle kaybetmiş bir mahremiyetin dili. Bundan hangisinin daha çok zarar gördüğünü, kamusallığın mı yoksa her türlü dıştan arınmış mahremiyetin mi bu süreçten daha büyük zararla çıktığını önümüzdeki yıllar gösterecek. Ben bu yazıda sadece, her zaman sorduğumuz sorular yerine başka sorular sormaya çalıştım.

Son bir söz, daha doğrusu bir anı. Bu ülkede orta sınıf evlerinde oturma odasıyla misafir odasını birbirinden ayıran duvar çok önce yıkılmıştı. Salon denilen yeni mekan artık iki işlevi de birleştirecek, ev sakinlerinin oturduğu yerle misafirlerin kabul edildiği yer aynı yer olacaktı. Yabancılar karşısındaki resmiyetin yıkılması, mahremiyetin kapılarını dışarıdan gelenlere açması olarak da yorumlanabilir bu, misafirin hepten tasfiyesi olarak da. Bu değişimin aslında ne anlama geldiğini, yani mahremiyetimizi nasıl dönüştürdüğünü düşünürken aklıma ilk gelen o sıralarda annemin daha sinirli olduğuydu. Bunun aslında basit bir nedeni vardı. Salon her an bastırabilecek bir misafire karşı daima derli toplu olmalıydı. Bu yüzden ilk salon hayatımızı diken üstünde geçirilmiş bir hayat olarak hatırlıyorum. Kapı zili çalındığında içeriye, evin mahrem bölgelerine doğru kaçışanlar, ortalığın alelacele toplanması, kapının epey gecikilerek açılması, nihayet gelenin kapıcı olduğu anlaşılınca salonu evin mahrem bölümlerinden ayıran uzun koridorda bekleşenlere tehlikenin savuşturulduğunu haber verilmesi vs.

Ben misafir odasını zihnime soğuk, işlevsiz bir bölge olarak yazmışım. Çocukken pek anlamazdım, niye ablamla ben oturma odasında yatıyoruz da misafir denen ve evimize nadiren uğrayan insanların ayrı bir odası var? O soğuk ama daima düzenli boşluk, ardından salon hayatına geçişteki ilk telaş bir geçiş anına, bir ara döneme işaret ediyormuş meğer. Yanlış anlaşılmasın: Çocukluğumun misafir odalı evlerinin yabancıyı kaydettiğini ya da konuk sevdiğini söylemeye çalışmıyorum. Tersine, pek kullanılmayan tozlu büfeleri, yapma çiçeklerle dolu kristal vazoları, misafir bekleyen gümüş şekerlikleriyle kapısı hep kapalı duran, yaşanmamışlığını kapıyı açanın yüzüne haykıran, çocuklar için saklanacak bir yer olmaktan öteye geçemeyen odalardı bunlar. İçi boşalmış işaretler. Yine de ben bugünün teklifsiz kültürüne bakarken, belki bir mesafe duygusu verir diye, aklıma iç denen şeyin ancak bir dış olursa gelişebileceğini ve hayatını buna göre düzenleyerek olmasa da bir odasını feda ederek yaşamış bu insanları getiriyorum; bir de işlevini çoktan kaybetmiş ama onsuz da yapılamayan o soğuk boşluğu.

Nurdan Gürbilek
Defterler, sayı 33

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro