Titanic Gemisi ve Kürtler!

titanic1925 yılında başlayan Şeyh Sair İsyanı’yla alevlenen Kürt ayaklanmaları dönemi, Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ın yönettiği Dersim harekatıyla son bulur. Ayaklanmaların bastırılabilmesi için 1934’te bir kanun çıkarılır. Bu kanunda, Kürtlerin yaşadığı yerler birinci bölge, Türklerin yoğun olduğu yerler ise ikinci bölge olarak gösterilir. Birinci bölgede yaşayan halk, ikinci bölgeye kaydırılırken, Kürtlerin yoğunlukta olduğu yerlere de, içerden ve dışardan getirilen Türkler yerleştirilir. Üçüncü bölge ise isyanların merkezidir. Bu bölgede hiç kimseye oturma izni verilmez ve tamamen boşaltılır.

Yasak bölgede ya da o dönemdeki adıyla “mıntıka-i memnu”da bulunan köylerin boşaltılması için görevlendirilen birliklerin birinde Cemal Madanoğlu adında genç bir subay da bulunmaktadır. Madanoğlu, Siirt’in dağlık bölgesindeki yerleşim birimlerinden olan Sason’da, zorunlu göçe yanaşmayan yöre halkıyla çatışmaya girer. Ama, 27 Mayıs 1960 harekatını yöneten ve Alparslan Türkeş ile 14 arkadaşının Milli Birlik Komitesi’nden tasfiyesini sağlayan Madanoğlu, Sason’da bulunduğu dönemde silahın çözüm olamayacağını görür ve aşiret lideri Abdurrahman Ali’ye görüşmek istediğini bildirir. Buluşma yeri olarak Şalaş Dağı’nın yamacındaki Hürürük köyü seçilir. Madanoğlu’na da, görüşme konusunda baht verilir. Baht, dağların bir yasasıdır ve güvence demektir.

Yüzbaşı Madanoğlu köye geldiğinde bir tarlaya çadırının kurulması emrini verir. Yanında “Sahibinin Sesi” marka gramofon da getirmiştir. Çantasında Şeyh Sait İsyanı’nı anlatan, ağıt türünde plaklar da vardır. Kendisini meraklı gözlerle izleyen köy halkının üstündeki gerginliği atmak için oynak bir Kürt havası koyar gramofona. Gramofonu ilk kez gören insanlar el çırpıp oynarken duydukları ses üzerine birden kaçışırlar: “Abdurrahman Ali geliyooor!..”

Konuklar çadırın içinde bağdaş kurup otururlarken, Cemal Madanoğlu bir tutukluk içine girer. Durumu anlayan Abdurrahman Ali söze başlar: “Yüzbaşı bey, biz senin çadırına girerken sen bize baktın, üstümüzde bir katır topu eksik. Sen bize inanmışsın, baht üzerine buraya gelmişsin, tabancanı da çadırın direğine asmışsın. Biz çadıra silahlı girdiğimizde sen çadır direğinin çivisine astığın tabancana bir göz attın. Haklısın, çünkü biz silahlıyız. Ama böyle gezmek zorundayız. Bu silahlar size karşı değil, kendimizi korumak içindir. Sizler sanıyorsunuz ki ben bu dağların başkomutanıyım, bütün dağ benim emrimde … Oysa iş başkadır. Beni bir yerde yalnız ve silahsız görseler hemen kıstırırlar, kellemi de Umum Müfettiş’e görürürler. Kimimizin kellesine 30 bin not, kimimizinkine 50 bin not değer biçilmiştir. Biz burada böyle yaşıyoruz, komutan değiliz, bir aileyiz, aşiretiz, durumu işte görüyorsun.”

Bu sözler üzerine Madanoğlu’nun tedirginliği son bulur. Yenilen yemekler ve koyulaşan sohbetin ardından bir anlaşma ortamı doğar. Sonunda köylerden üçer beşer kişinin toplanmasıyla oluşacak bir grubun teslim olmasına ve onların karşılaşacağı davranışın ardından silah bırakılmasına karar verilir. Cemal Madanoğlu “Bu adama yakınlık duymuştum” dediği Abdurrahman Ali’nin yanından ayrılarak soluğu Osman Tufan Paşa’nın karargahında alır. Kısa geçen görüşme sonrasında geri dönerken de, Paşa’nın sözleri sürekli olarak yankılanır kulaklarında: “Eşkıyayla pazarlık mı olur? Altmış adam maltmış adam dinlemem; koşulla iş görülmez; böyle bir şey onaylanamaz; benim istediğim gibi gelirlerse gelirler; işte o kadar.”

Abdurrahman Ali’yle belirlenen ikinci buluşma yeri Mirgan Tepesi’dir. Madanoğlu “Paşa onaylamadı” sözünden sonraki ortamı anılarında şöyle yazar: “Birdenbire Mirgan Tepesi’nde olumsuz bir rüzgar çıktı. Güleç yüzler değişiverdi. Gözler çukura kaçtı. Yüzlerindeki çizgiler derinleşti. Renkler soluklaştı. Elle tutulurcasına bir hüzün çöktü ortalığa, bir suskunluk başladı.”

İşte, o an, Madanoğlu’nun gözünün önüne Titanic’in batışı gelir. Beyoğlu sinemalarından birinde gördüğü Titanic faciasını anlatan filmden bir sahneyi anımsar: Kadınların kurtarma sandallarına bineceklerini, erkeklerin başlarının çaresine bakacaklarını duyuran gemi subayına yaşlı bir profesör şunları .söyler: “Ben ve karım yaşadığımızca yaşadık, kızım mutlu olsun istiyoruz; eşim kendi hakkını damadımıza vermek istiyor. Gençler yaşasınlar, bu iyiliği bize yapın.” Gemi subayı yanıtlar: “Emir emirdir, elimden bir şey gelmez … “

Birdenbire geminin orkestrası bir şarkı çalmaya başlar. Etraftan, “Kurtulduk, yardım geliyor” sesleri duyulur. Umut ışıldar tüm gözlerde. Yolcular, mutluluktan içki içip, dans ederlerken bir sedyeyle geri döner gemi subayı: “Damadınıza hasta işlemi yapacağız, çocuklara, kadınlara, hastalara öncelik var, size bir olanak tanıdık!”

Yaşlı profesörün şaşkınlık dolu, “Peki ama orkestra çalıyor, hepimiz kurtulmadık mı?” sorusu üzerine de, gerçek
öğrenilir: “Hayır! Yukarıda erkekler kurtarma sandallarına saldırdılar; kaptan vur emri verdi. Orkestra panik büyümesin diye çalıyor.”

Madanoğlu, barış umutlarının soğuk sulara gömülüşü karşısında, Kürtlerin yüzlerini anımsayarak şunları yazar anılarında: “Doğanın ortasında, Sason’un sarp dağlarının Mirgan Tepesi’nde, Abdurrahman Ali’yle arkadaşlarının yüzlerine bakarken, birden Titanic filmindeki bu sahneyi anımsadım.”

Sinema eleştirmeni Atilla Dorsay’dan, Titanic’in batışını anlatan ilk filmin 1953’te çekildiğini ama ondan önce de, Almanların bir film yaptıkları konusunda da duyumlar olduğunu, kendisinin böyle bir filmin İstanbul sinemalarında gösterildiğini içeren bir belgeye rastlamadığını duymuştum. Cemal Madanoğlu’nun, İkinci Dünya Savaşı’nın öncesini anlattığı anılarına bakacak olursak, Beyoğlu’nda söz konusu Alman yapımı filmin gösterilmiş olduğunu düşünebiliriz.

Ama, Madanoğlu’nun anılarında asıl ilginç olan şudur: Bırakın gemiyi, yaşantıları boyunca bir sandal bile göremeyen, üstüne martı gölgesi düşmeyen yüzlerde, Titanic, nasıl olur da anımsanır? ..

Bu sorunun yanıtı belki de, Orhan Veli’nin şu şiirindedir:

Harbe giden sarı saçlı çocuk!
Gene böyle güzel dön;
Dudaklarında deniz kokusu,
Kirpiklerinde tuz;
Harbe giden sarı saçlı çocuk!

Madanoğlu, askerliğini yanında yapan sarı saçlı çocuğun dudaklarındaki deniz kokusu ve kirpiklerindeki tuzdan etkilenmiş olamaz mı? ..

Sunay Akın
Önce Çocuklar ve Kadınlar
Türkiye İşbankası Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla İnceleme
Dostoyevski / Budala; İsa’ya az kala

Budala, (Henry Troyat’ın da ifade ettiği gibi) Dostoyevski’nin ilk büyük aşk romanıdır. Ne Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un Sonya ile yaşadıkları,...

Kapat