Tolstoy’da Aktarım

TolstoyTolstoy’da Aktarım
Tolstoy’un sanat hakkındaki düşüncelerini incelerken unutmamak lâzımdır ki Chto takoe iskusstvo (Sanat Nedir?) (1898) isimli eserini dini inançlarında bir buhran geçirdikten ve sade, içten bir dindarlığa vardıktan sonra yazmıştır. Tolstoy eserine, sanata verilen önemin, harcanan emeğin, zamanın ve paranın yerinde olup, olmadığı sorusu ile başlıyor. Yüzbinlerce işçi —marangoz, boyacı, terzi, dizgici, berber”— sanat için bütün ömürleri boyunca çalışırlar; bir sürü insan maharetle bacaklarını oynatabilmek, veya bir çalgı çalmak için parmaklarını süratle oynatmasını öğrenmek, veya kafiyeler bulmak için uğraşır zaman harcarlar.

Sonunda bir alanda usta olurlar ama toplumda başka hiçbir işe yaramazlar. Bunca emeğin, bunca servetin harcanması, bir takım insanların bütün hayatını bazı maharetleri elde etmeye adaması savunulabilir bir tutum mudur acaba? Sanat bu derece önemli midir? Yoksa başka bir şey midir sanat? Eğer önemliyse sanatın ne olduğu sorusuna iyice eğilmek gerekir.

Tolstoy bundan sonra sanatın ne olduğu sorusuna birkaç bölüm ayırarak, Baumgarten (1717-1716), Shaftesbury (1670-1713). Kant (1724-1804), Fichte (1762-1814), Hegel (1770-1831) gibilerinin kuramlarını inceler, hepsinin sanatın amacı olarak güzelliği öne sürdüklerimi, oysa güzellik hakkında zıt görüşler ortaya atıldığını, bunlardan bir kısmının metafizik safsatalar olduğunu, diğerlerinin de güzelliği ‘zevk’e bağladığım iddia eder. Sanatı güzelliğine göre ölçmek, verdiği zevke göre ölçmek demektir ki bu durumda sanat sayılan eserler yüksek tabakaya zevk veren eserler olur.

Tolstoy beşinci bölümde diğer sanat kuramlarına da temas eder. Sanatın oyun olduğu kuramını ve duyguların anlatımı olduğu kuramını yetersiz bulur. Duyguların anlatımı kuramı kendisininkine yakınsa da aktarım söz konusu olmadığı için bunu da reddeder. Sanatın doğru tanımını yapabilmek için, Tolstoy’a göre, insanın hayatında neye yaradığına, neye hizmet ettiğine bakmalıdır. Biz konuşma yoluyla düşüncelerimizi aktarırız fakat duygularımızı ancak sanat yoluyla aktarabiliriz. Bundan ötürü sanat insanlar arasında temas sağlayan bir araçtır ve çok önemlidir. Sanat olmasa insan hayvana benzer.
Nedir aktarım? Tolstoy duygu aktarımını açıklamak için basit durumlardan başlıyor.
Kahkaha ile gülen birinin neşesi başkalarına da geçer onlar da güler; ağlayan birini görürsek üzüntü duyarız. Ne var ki bu olaylar sanat sınıfına girmez, çünkü esnemek gibi elde olmadan yapılan şeylerdir. Sanat ise başkalarına bir duyguyu aktarmak amacı ile girişilen bir eylemdir. Bir kurta rastlayıp da korkmuş olan bir çocuk, başından geçenleri (ormanı, etrafındaki sessizliği, birdenbire kurtun çıkışını) anlatır ve anlatırken o korkuyu, heyecanını tekrar yaşar ve dinleyicilere de aşılarsa bu sanat olur. Çocuk hiç kurt görmemiş de olsa fakat kurttan korkuyorsa böyle bir hikâyeyi uydurabilir de; ve yine yapılan işe sanat deriz.

Tolstoy’a göre duygu aktarımım başaran her eser sanat eseridir. Aktarılan duygu önemli ya da önemsiz olabilir, iyi veya kötü olabilir; vatan duygusu, aşk, v.b. olabilir. Eğer bunlar aktarılmışsa sanat eseri meydana gelmiş demektir. Aktarıma Tolstoy ‘bulaşma’ da diyor. Bulaşım bahis konusu olduğu müddetçe yani içeriği bir yana bırakırsak sanat eserinin başarı ölçüsü ikidir : Bulaşımın şiddeti ve eriştiği insanların çokluğu. «Bulaşım ne kadar kuvvetliyse eser sanat eseri olarak o kadar başarılıdır:»^. Tolstoy’a göre bulaşım sanat için en önemli şart. Bu olmadıkça, eser ne kadar gerçekçi, kuvvetli, şiirsel olursa olsun sanat eseri değildir. Bulaşımın yer alabilmesi ise üç şeye bağlı:
1 Aktarılan duygunun bireyselliğinin çokluğu veya azlığı;
2 Duygunun aktarılışındaki açıklık,
3 Sanatçının içtenliği (samimiyeti); yani aktardığı duyguyu kendisinin ne derece kuvvetle duyduğu

Bunların en önemlisi üçüncüsü. Hatta Tolstoy diğer ikisinin içtenlikte toplanabileceğini söylüyor. Böyle bir sanat eserini okuyan veya seyreden, sanatçıyla öylesine birleşir ki sanki eseri kendi yazmış gibi olur; dile getirilen duyguyu kendisi de ne zamandan beri dile getirmek istediğini hisseder. Bu yakınlık ve birleşme yalnız sanatçıyla olmaz başka okurlarla da olur. Sanat insanları yaklaştırır ve kaynaştırır.
Tolstoy ‘bulaşım’ sorununa giriştiği XV’inci bölümden önce, eski ve çağdaş birçok sanatçıya hücum ederek bunların sahte sanat eserleri yarattığını iddia eder.

Sanat Nedir? kitabının en çok isyan uyandırdığı ve vardığı sonuçlarla kendi kendini baltaladığı inancını yaratan bu bölümlerde Tolstoy’un kötü sanatçı diye saydığı isimler insanı oturup düşündürecek isimlerdir. Ressamlar arasında Raphael, Michelangelo, Monet, Manec, Pissaro, Renoir gibi isimler var. Edebiyat alanında Aiskhylos, Sophokles, Euripides, Aristophanes, Dante, Boccaccio, Tasso, Shakespeare, Milton, Goethe, Puşkin (kısmen), ibsen, Zola, Baudelaire, Mallarme, Flaubert v.b. Müzik tarihinde de pek kimse kalmıyor. Bach’ın bir kaç aryası, Chopin’in aşırı duygusal bir kaç parçası, Beethoven’in ilk eserleri, Haydn, Mozart, ve Schubert’in bazı eserleri sınavı geçer. Ne bunların en çok beğenilen diğer eserleri ne Beethoven’in son kuartetleri ve ne de hatta Dokuzuncu Senfonisi kabul edilir. Wagner (özellikle Wagner) Liszt, Berlioz, Brahms ve Richard Strauss toptan çöpe atılır. Tolstoy kendi eserlerine kargı da aynı kesin ölçüyü kullanmaktan geri kalmaz ve Savaş ve Barış dahil bütün eserlerini sahte sanat listesine katar. Ancak iki hikayesinin istenilen nitelikte olduğuna inanır: Tanrı Hakikati Görür ve Kafkas Mahpusu.

Tolstoy’un bütün bu sanatçıları inkâr etmesi bir kaç sebebe dayanır. Bir kere yukarda saydığımız şartlar bunların eserlerinde yoktur ya da eksiktir. Bazıları samimi olarak duydukları bir duyguyu ifade etmek yerine duygusuz ya da taklid eserler verirler. Gerçek sanat, herşeyden önce sanatçının kendi duygusunu dile getirmek ihtiyacını hissetmesiyle başlar. Zengin tabakanın sanatı ise böyle bir ihtiyaçtan doğmaz; bu insanlar eğlenmek yani hoşlarına gidecek duyguların ifade edilmesini isterler. Sanatçı da bu isteği karşılamak için yazar. Gerçekten duygularını anlatan ve aktarım sağlayanlar varsa da bunlar duyguyu sade ve açık olarak anlatacak yerde anlaşılmaz bir biçim veya üslûpla anlatır, ve bundan ötürü ancak küçük bir zümreye duygu aktarabilirler. Oysa biraz yukarda söylediğimiz gibi ‘bulaşım’ da başarının ikinci ölçütü eriştiği insanların sayısıdır. Bundan ötürü tarihe geçmiş büyük isimleri Tolstoy gerçek sanatçıdan saymaz, çünkü bunlar ancak kültürlü ve zengin sınıfla duygu alışverişi kurabilirler. Geri kalan halk tarafından anlaşılmazlar. Böylece Tolstoy’un, ‘bulaşım’a eriştiği için bu eserlere sanat eseri demesini beklerken ikinci zinam geçemedikleri için bunları sahte eserler arasına koyduğunu görürüz. Tolstoy bir eliyle verdiğini bir eliyle geri alıyor. Anlaşılmaz dediği zaman ölçüt olarak Rus köylüsünün kullanıyor Tolstoy. Gerçek sanat eseri böyle en .basit tabakadan bir insana seslenebilmeli, duygusunu ona aktarabilmeli. işte bu saydığımız şartları yerine getiremedikleri içindir ki, tir az önce adlarını verdiğimiz sanatçılar Tolstoy’un gözünde gerçek sanatçı değildirler.

Fakat bulaşımın şiddeti ve yaygınlık derecesinde eserin içeriği hesaba katılmıyor. Oysa Tolstoy’a göre sanat eserleri arasında iyisini kötüsünden ayırmak için içeriği (duygunun niteliğini) de hesaba katmak gerek. Şimdi artık ahlâki bir ölçüt de işe karışıyor. Ne gibi duygular dile getirilmeli ve aktarılmalı ki sanat eseri değeri ve büyült o’siiii? Daha önce de söylediğimiz gibi Tolstoy bu eserini yazmadan önce dini bir buhran geçirmiş, hayatında bir köşeyi dönmüş, sade bir Hıristiyanlık anlayışına varmıştı. Kardeşlik duygusuna, sevgiye, saf bir hayata dayanan, kilise, dogma ve ayinlere önem vermeyen, sade ve içten bir Hıristiyanlık anlayışı.. Bu inançlar sanat konusunda içeriğin değerini tayin eden ölçütlerdir. Önemli olan bütün insanların sevgiyle birleşmeleridir. Duygu da, düşünce ve fikirler gibi bir gelişim gösterir tarihte. Bu gelişimi sanat meydana getirir. İnsanların mutluluğu için gerekli olan iyi duygular zamanla gereksiz olanların yerini alır. Tarihin her çağında ve her toplumda, o toplumun hayata verdiği anlamı (toplumun ülkü olarak benimsediği en yüksek ‘iyi’yi gösteren bir anlayış vardır ki, o insanların eriştiği en yüksek seviyeyi temsil eder9. Tolstoy kendi çağında toplumun mutluluğu için benimsenen ülkünün bütün insanlar arasında kardeşlik duygusu olduğu kanısında. Fakat toplum bunu görmek istemez, çünkü kendi hayatının bu ülküyle tutarlı olmadığını bilir. Yahudilerin, Atinalıların, Romalıların, zamanında da o çağların bir din anlayışları vardı fakat onlarınki bütün insanları kucaklayan bir anlayış değildi, ancak bir kısmını birleştiriyordu, ve bu sebepten sanatlarında dile getirilen duygular, o toplumun kudretini, şanını, refahını amaç edinen isteklerden doğuyordu. «Zamanımızın dini anlayışı» diyor Tolstoy «bir tek toplumu seçmez, aksine istisnasız bütün insanların birleşmesini ister» 10. Her şeyden önce kardeşçe sevgi gelir.

Bundan ötürü bugün sanatın dile getireceği ve aktaracağı duygular iki çeşittir: bize Tanrının çocukları ve hepimizin kardeş olduğumuzu hissettirecek duygular, ve bir de, herkesin paylaşabileceği, basit duygular (merhamet, neşe v.b.). Sanat eseri dini olur da buna rağmen bütün insanları birleştirici olmıyabilir. Yalnız belli bir mezhebin insanlarına seslenen sanat onları diğer insanlardan ayırır. Yine belli bir milletin, bir sınıfın sanatı, bütün insanların paylaşabileceği duyguları aktarmaz. Zengin sınıfın şan, şeref, kötümserlik, ince işlenmiş cinsi aşk duygularını insanların büyük bir kısmı anlıyamaz. Bunlar üzerine kurulmuş bütün eserler kötüdür”.

Tolstoy’un sahte ve kötü sanat diye damgaladığı bir çok ünlü eserleri yalnız bulaşım bakımından değil, aynı zamanda duygu niteliği bakımından yetersiz bulduğunu görüyoruz. Tolstoy’un koyduğu şartları yerine getiren büyük yazar çok az. Dini duygularını beğendiği eserler arasında Victor Hugo’nun Sefiller’i C. Dickens’m The Tale of Two Cities (İki Şehrin Hikâyesi) ve The Christmas Coroi’u (Noel İlâhisi), Dostoyevski’nin eserleri ve G. Eliot’un Adam Bede’si var.
İkinci çeşit iyi sanata, yani bütün insanları paylaşabileceği duygulan aktaran eserlere örnek vermekte daha da zorluk çekiyor. Cervantes’in Don Kişot’u, Moliere’in komedileri, Dickens’ın David Copperfield’i, Pickwick Papers’ı Gogol’un, Puşkin’in hikâyeleri ve Maupassant’ın bazı eserleri aklına geliyor ama bunların bir gerçekçilik endişesine kapıldıklarını, gereksiz ayrıntılara yer verdiklerini söylüyor. Tolstoy’a sorarsanız başarılı ikinci çeşit eserlere en iyi örnek Kutsal Kitap’taki Hazreti Yusuf hikâyesidir. Kardeş kıskançlığı, Firavunun karısının emelleri, sonunda Yusuf’un kardeşlerini affetmesi, bütün bunlar herkesin alayacağı duygulardır ve hikâye ayrıntılara girişilmeden sade bir şekilde anlatılmıstır. Böylece Tolstoy, halk şiirlerini, halk müziğini ve onlara yakm olan sanat eserlerini değerli buluyordu.

Tolstoy’un kuramını şöyle özetliyebiliriz : bir eserin sanat eseri olabilmesi için anlatım, yani sanatçının duygularını dile getirerek aktarabilmesi şarttır. Fakat sanat eseri ile değerli sanat eseri arasında bir ayırım yapmak gerekir, çünkü her sanat eseri değerli değildir. Değerli olması için aktarılan duygunun büyük halk yığınlarına bulaşabilmesi lâzımdır. Ama bu da yetmez, bir şart daha var: bulaşan duygunun yararlı türden bir duygu olması. Bu şartları yerine getiremediklerinden ötürüdür ünlü bir çok eserler değersizdir. Bazılarının dile getirdikleri duygu iyi de olsa, ve bu duyguyu aktarabilseler de, aktarım seçkin bir sınıfın dışına taşamadığı için bu eserler insanlara fayda sağlamazlar ve bundan ötürü değerli değildirler. Tolstoy bunların değersiz, fakat yine de sanat eserleri olduğunu teslim eder, ama bu konuda pek tutarlı değildir, zira bazen bunları sanat eseri de saymaz. Kuramında açık olmayan nokta, bu çeşit eserlerin sanat eserleri mi olduğu yoksa sanat eseri bile sayılmaması mı gerektiği sorunudur. Açık olan bir şey varsa o da bir eserin hem sanat eseri hem de değerli olabilmesi için sanatçının duygularını içtenlikle dile getirmesi, bu duyguları eseri yoluyla halk yığınlarına aktarabilmesi ve aktarılan duyguların bütün insanları birbirine yaklaştıran, sevdiren türden duygular olması gerektiğidir.

Edebiyatın öğretici, eğitici olması gerektiği fikrine bir çok düşünür, yazar ve eleştiricide rastlarız. Fakat Tolstoy gibi edebiyatın ve genellikle sanatın herşeyden önce dine veya ahlâka bir araç olduğu ve bu işlevine yani toplumun üzerindeki etkilerine göre değerlendirileceği iddiasını bütün açıklık ve çıplaklığı ile savunanların sayısı azdır. Tolstoy’dan önce, Platon sanatı ahlâk açısından ele almış ve insan karakteri üzerinde kötü etkiler bırakacağına inandığı sanat eserlerini ideal devletinde yasaklamıştı. Asil duygular, düşünceler, ve kahramanca davranışlar yansıtan, kötüyü cazip göstermeyen eserlere müsaade ediliyordu yalnız. Tolstoy’dan sonra ise sanatta estetik dışı meziyetleri çok önemli bulan Marxistler var. Fakat bu ortak tutumlarına rağmen Platon, Tolstoy ve Marxistler arasında tabii yine önemli farklar göze çarpar, Tolstoy’un köylü ve fakir halk tabakası için beslediği sevgi ve endişeler Platon’da yok. Platon’un, sanat eserlerini yasaklama isteğine de Tolstoy katılmaz. Kendisinin sansürden ağzı yandığı için sansüre karşıdır. Geniş kütleye verdiği önem bakımından her ne kadar Marxistlere yakınsa da amaçları bakımından onlardan çok ayrılır. Tolstoy’un passifisit din anlayışı, Marxistlerin sınıf kavgasına hiç elverişli değil.

Tolstoy’u, sanatı eğitici olarak gören diğer düşünürlerden ayıran bir nokta da bu eğitimin duygulara dayandırılmasıdır. Genellikle eğiticilik yönü bilgisel bir yöndür. Okura sanat yoluyla bazı bilgiler kazandırılır, uygun örneklerle ahlâk dersi verilir veya bazı gerçekler açıklanır. Tolstoy ise sanatın eğiticilik rolünü belli duygulan aşılamakta bulur. İnsanları duygularda birleştirmek suretiyle sanatın topluma yararlı olacağı kanısındadır. Bu bakımdan Tolstoy’la, insanların gözünü gerçeklere açmak isteyen Brecht çok ayrı uçlarda yer alırlar.

Tolstoy bahsini kapamadan önce kuramında zayıf görülen bazı noktalara işaret edelim. Bir eserin gerçek sanat eseri olabilmesi için geniş kütleye seslenebilmesi şart. Nitekim incelediğimiz Sanat Nedir? kitabı da Rusya’da daha ilk baskısında sansüre uğramış, özellikle dine, kiliseye, yüksek tabakaya değinen bir çok cümleler değiştirilmiş ve hatta Tolstoy’un söylemediği ve inanmadığı fikirler eklenmişti. Tolstoy sonraki baskılarda çıkan ön söz’de bu durumdan acı acı yakınmaktadır.

Bugün bu kütlenin hangi eserleri tuttuğunu, hangi eserlerin en çok satış yaptığını gören bizleri yadırgatır. Tolstoy çağının üst tabakasını, temiz yüreklilikten yoksun, samimiyetini kaybetmiş bozulmuş bir sınıf olarak görüyordu. Oysa köylü ve fakir halk temizdir, iyidir. Rousseau’yu hatırlatan bu görüşü Tolstoy sanat alanında da savunuyor tabii. Köylü ve fakir tabaka ahlâk bakımından iyi ve teiniz olduğu gibi sanat beğenisi bakımından da iyidir. Sakat olan beğeni artık sadece zevke kucak açan, cinsel duygulardan, şiddet gösterilerinden başka şeylerden pek hoşlanmayan bezgin ve yozlaşmış üst tabakanın beğenisidir. Bu tabaka için yazanlar büyük kütleyle duygu alışverişi kuramazlar. «Bu büyük bir eserdir ama çoğunluk bu eseri anlamaz» sözü Tolstoy’a göre tamamıyla saçmadır, çünkü büyük olabilmesi için çoğunluk tarafından anlaşılması gerekir. Sanat beğenisi terbiye gerektiren bir şey değildir, doğuştan vardır ve bundan ötürü köylü temiz, derin ve makbul duyguları dile getiren eserlerin yaşantısına katılır, sever onları. Tolstoy inanıyordu ki iyi sanat eseri her zaman herkesin hoşuna gider. Fakat bugün dünyada satış rekoru kıran aşağılık aşk, macera veya polis romanlarına bakar, müzik ve filim alanlarında geniş kütlenin tuttuğu eserleri düşünürsek Tolstoy’a hak veremeyiz. «Çağımızdaki kütlenin» diyor Malreaux «sanattan derin duygular beklediğini düşünmek isabetli değildir. Bekledikleri duygular, aksine, çoğu kere sathi ve çocukçadır. Aşk ve Hıristiyanlık konusunda, asın duyarlılıktan (sentimentality), şiddete, biraz zulme, kollektiv gurura ve şehvete düşkünlükten ileri gitmez pek»

Tolstoy büyük halk yığınlarından yana olduğu için kültürlü sınıfın sanatına ve böylece büyük, klâsik eserlere karşı çıkarak halkın beğenisine göre yazılmasını tavsiye ederken sanırız ki yanılıyor. Kabahati kültürlü sınıfa seslenen sanat eserlerinde aramak yerine, büyük kütleyi fazla çalıştıran, öğrenme olanaklarını sağlamayan ve sanat terbiyesinden yoksun bırakan düzende aramak daha doğru olurdu.

Bugün Tolstoy’un ve genellikle aktarımcıların kuramında itirazı davet eden noktalardan biri de sanat eyleminde söz konusu olan duygunun günlük diğer duygulardan ayırt edilmemesidir. Sanat eseri ile temasa geçebildiğimiz, onunla bir alışveriş kurabildiğimiz zaman sadece eserin dile getirdiği duygular uyanmaz bizde; asıl önemli olan eserin bizde estetik duygu uyandırmasıdır. Diğerleri tembel, pasif ve kolay bir tepkidir. Othello’yu seyrederken ki duygularımız İago’ya kızmak, Desdomoua’ya acımaktan ileri gitmiyorsa sanatın bize verebileceğinin, ancak bir kısmım tadabiliyoruz demektir. Oysa sanat eseri karşısındaki duygumuz, bir meydan politikacısının, ateşli bir vaizin dinleyiciler üzerinde ya da bir aşığın tatlı sözlerle sevgilisinde uyandıracağı duygulardan farklıdır.
Tolstoy estetik duyguyu önemsemez ve bunun için de eserin teknik yönü, yapısı üzerinde durmaz. Sanatçının içtenliğinin meseleyi halledeceğine inanır. Yazarının samimi olduğu kötü bu kadar şür varken bu inanca katılmağa imkân yok. Kaldı ki eser iyi bile olsa yalnızca konusundaki ahlâki duyguların tadına varmak kısır bir sanat yaşantısıdır.

Berna Moran
Edebiyat Kuramları ve Eleştiri
İletişim Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla İnceleme
Orhan Pamuk: Roman okurken kafamızda neler olup biter?

Romanlar ikinci hayatlardır. Fransız şair Gerard de Nerval’in rüyaları gibi, romanlar da, hayatımızın renklerini ve karmaşalarını gösterir ve tanıdığımızı hissettiğimiz...

Kapat