Tomris Uyar Öykücülüğünde Toplumsal Güncellik ve Biçimsel Arayışlar

Dizboyu Papatyalar1975 yılında Tomris Uyar şöyle diyor: “Gibi”yi bulmak gerek öyküde: “Yaşamadaki gibi” gibiyi. Kimi zaman aksak, yanlış, kimi zaman doğru, açık ve yalın olanı. Gerçeğin kendisine abanmadan, yaslanmadan, sanatta ‘inandırıcı’ olan gerçeği bulmak…Değişik sınıfların, değişik bireylerin başka başka yerlerde ve zamanlarda karşılaştıkları ayrı gerçekliklerin çeşitli görünümleri içinden iletilmek istenen gerçeğin asıl yüzünü bulmak.

Bildiriyi söylev havasıyla değil, sanat gereçleriyle iletmek. “Bir daha” değil yeni, yani taze söylemek. ( Uyar, “Tomris Uyar” 153) 1970’lerin ortalarına geldiğimizde, yalın ama şiirsel dili, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman alaylı gözlemlerinin ışığı altında, dünyalarına girdiği sıradan insanların gündelik hikayeleri üzerine kurulu Tomris Uyar öykücülüğü Dizboyu Papatyalar ile ufuklarını genişletir. Selim İleri’nin saptadığı gibi, Dizboyu Papatyalar, durumlardan çok “insanlar” (alıntılayan Özkırımlı, “Tomris Uyar” 1185) ya da Füsun Akatlı’nın deyişiyle “insanlık cevheri” (“Tomris Uyar’ın Öykü Dünyası” 32) üzerinde odaklanan bir yapıttır. Durum tespitlerinden kişisel trajedilerin büyüsüne yönelen bu öykülerde, İleri’nin dediği gibi, yazarın karakter yelpazesi de daha açılmış gibidir.

“Hakların En Güzeli”nde bıçkın bir kabadayı, “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”nde emekli bir albay, “Şen Ol Bayburt”ta İspanyol Feride, “Dizboyu Papatyalar”da bir kemancı, “Limanda” gençliğini ve ününü yitirmeye yüz tutmuş sinema oyuncusu İzzet, tercihlerinin ama sanki daha çok kaderlerinin oyununa gelmiş kişilikler olarak çizilirler. Akatlı’nın dediği gibi “Dizboyu Papatyalar adının uyandırdığı güneşli imgenin hemen ardında, kitap kahırla dolu[dur]” (32). Kısa öykü, Tomris Uyar’a göre, “kendine ayrılan sürede yoğunluk, içtenlik, sahicilik öğelerini gereğince kullanamazsa, bu öğeleri yitirirse bellekten siliniveri[r]; ister toplumsal sorunları ele alsın, ister bireyin iç dünyasında dolaşsın” (“Tomris Uyar” 153). Dizboyu Papatyalar’da iç dünyalarına girdiğimiz öykü karakterleri, toplumun onlara biçtiği yazgılarından ve bunun etkisiyle şekillenen kişisel sorumluluklarından sıkılmış haldedirler. Kaybedilen masumiyet, ideallerle kurulan ilişkilerin, evliliklerin, işlerin çıkmaza girmesi ve bütün bunların farkında oluş bu kişilerin hayatını her geçen gün zehirliyor gibidir. Öykülerde yakalanan an ya da durum bizde bu güçlü etkiyi yaratacak niteliktedir. Yazar, ne kişisel ne de toplumsal bir çıkış ya da kaçış yolu bulamayan karakterlerini acı gerçeklerle yüzleştirir. Bu kişileri şahsen tanımasak da biliyoruzdur aslında. Yaşanan mekânlar da bizimdir. Bozulmuş bir Beyoğlu’dur, tanıdık yüzlerin kalmadığı Beşiktaş’tır, bir Kumkapı meyhanesidir, tatsız Ankara sokaklarıdır, Bandırma’nın bir çay bahçesidir. Çünkü Uyar, “gerçekten bildiğimizi, çok iyi bildiğimizi yaz[maktan]” yanadır. Kısa öykünün “[h]ayatın tez ve değişen akışına uygun atan bir nabzı var[dır]” ve “Türkiye gibi çelişkilerle dolu bir ülke” (153) bu yönüyle yazarın ilham kaynağıdır.

Füsun Akatlı, Dizboyu Papatyalar’daki öykülerin “ doğru yaşamak/yanlış yaşamak üzerine uzun uzun düşündürdüğünü, farkına varılmaksızın benimsenen değer yargılarını adamakıllı silkelediğini”söylüyor (“Tomris Uyar’ın Öykü Dünyası” 31). Gerçekten de bu kitapta Tomris Uyar, “insanlık” ve öykü adına incelikli tespitlerde bulunuyor. Mesela, “Hakların En Güzeli”nin artık kocamış kabadayısı bir kez gerçek bir namus meselesi yüzünden hüküm giyip salıverildikten sonra “kötü” (11) olmaya karar verir. “Adam vurmaktan on yıl yatana kim iş verir çıkınca?” (9) O da “Taksim’den başlamacasına bütün Beyoğlu’nda, meyhanelerde, (sözüm meclisten dışarı) kerhanelerde, sazlarda, pasajlarda, diskoteklerde, sonra uzun saçlı oğlanların dadandığı yerlerde hepten bilinir” (8) olur zamanla. Kiralık bir katildir lâkin “öldürtenler, ölecek herif kadar puşt” olduğunda “kârlı bir iş” olsa da “bulaşmak istemez” (11).

“Şirin Apartmanının değişmez yöneticisi” Emekli Albay Halit Akçam, nam-ı diğer eski “Hergele Halit”, “Keş Halit”, “günün cevheri”ni yakalamaya çalışırken anlayamaz bir türlü kendini (“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü” 19). “Şerefli, sert bir albayın yerli filmlerde ağlaması nedendir?” (21) diye sorar kendine. Ve eski arkadaşlara yıllar sonra takıldığı bir akşam bir cinayet işleyiverir gazinoda, eski aşkına benzettiği şarkıcı kadının çağrıştırdıklarının etkisiyle. Bir tren vagonunda tanıştığı, iki yıl öylesine mektuplaştığı kızla bir oldu bittiyle evleniveren ve aradan beş yıl geçmesine rağmen bu duruma hâlâ alışamayan Kumkapanı garsonlarından Aydın, “Yaz Suyu”nun sonunda “birbirlerini gerçekten seven, bir yemek süresince bile olsa gerçekten sevecek bir kadınla bir erkek için hazırladı masayı. Durdu. Bekledi” (46).

“Şen Ol Bayburt”ta Çalıkuşu’ysa eğer özenilen, “romanın akışı içinde genel çizgiye aykırı olan neydi? Neden okurun istediği, kendisinden beklendiği gibi davranmamıştı Feride?” (53) Hafifliğiyle adı çıkmış İspanyol Feride’nin müderris oğlu hükümet tabibi Behçet Bey’le evlenmesi ve bu sebeple oğlan tarafının çifti dışlaması, ikisi için zorlu bir mücadelenin başlangıcı olur. Anadolu kasabaları, hayal kırıklıkları, parasızlık ve son çare olarak ancak boşanmayla alınabilecek bir “yetim aylığı”, okura belki başka bir romanı hatırlatabilir ancak. “Dizboyu Papatyalar”da Şermin’in yaşamını şekillendiren, “kendi mutsuzluğunun elle tutulur bir simgesi” olarak gördüğü kemanını tek başına “taşımak zorunda olduğu kendi tabutu” (62) olarak algılayışıdır. Müzik yapmak istemesine rağmen bu şartlarda bu çabanın anlamsız kalması, bir o kadar kaçınılmaz şekilde işinin bu olması onu yalnızlığa iter. Maddi manevi uzak bir koca, kendi dünyasına çekilen ergenlik çağına gelmiş bir erkek evlat ile başkentin bunaltıcı havasıyla gittikçe kendi kabuğuna çekilen bir bireyin sıkıntısına tanık oluruz. Ve kuponlu gazetede göze çarpan “DİZBOYU PAPATYALAR…”ın (71) reklamı, bardağı taşıran son damla oluverir bir gün.

Dizboyu Papatyalar, bizi “yalan dünya”ya, ama daha önemlisi “kendimize söylediğimiz yalanlar”a karşı uyarıyor. Bu öykülerde modern bir gündelik hayatın içinden seçilmiş çağdaş, kişisel ve toplumsal yanılsamalarımızla karşılaşabiliyoruz. “Limanda”da sinemanın artık eskimeye başlayan yüzlerinden olan İzzet, kendi dünyasında huzur içinde yaşıyor görünen pansiyoncu Meliha Hanım’a, hep beraber içinde döndükleri çarkın çirkeflerini açıklayamaz. Diğer öykülerin çoğu kahramanı gibi ancak içinden konuşabilir karşısındakiyle: Olup bitenleri anlatamam ki size. Hakkım da yok belki. Bandırma’nın çay bahçesindeki kız çocuğunu sözgelimi! O bugün buralı bir astsubaya burun kıvırıyorsa, bunun biraz da benim yüzümden olduğunu? Hep bir şehzade, bir patron oğlu bekleyeceğini? Zaten ben gitsem bile—ki gidiyorum—yerime hep yeni bir şehzade bulunacağını. Yoksul kızları bu kere onun kurtaracağını? Aynı yalanın yıllardır, hiç bıkılmadan yinelendiğini? Halk çocuğu, halktan aldığını halka verme, halka dönük, halk değerleri gibi sözlerin bile bir sanayi olabileceğini? (94)

Ömer Say, “1960-1980 Arası Türk Hikayeciliğinde Yabancılaşma” başlıklı yayımlanmamış yüksek lisans tezinde, Tomris Uyar’ın ilk üç öykü kitabını da değerlendirmiştir. Say, Tomris Uyar’ı “1960 sonrası hikayeciliğimizdeki ideolojik kaygıların uzağında yer alamamış bir yazar” (72) olarak görür. Bu yargıya varmak için yazarın birkaç hikayesinin okunmasının yeterli olduğunu söyleyen Say, Uyar’ın “bilinçli bir şekilde” zenginleri ya da maddi açıdan karşısındakinden üstün olanları “çirkin” gösterdiğini iddia eder. Dizboyu Papatyalar’a bu açıdan bakarak, onu yazarın ilk iki kitabına göre “daha başarılı” bulan Say’ın incelemesi 1960-1980 aralığına giren 1979 tarihli Yürekte Bukağı’yı nedense kapsamaz. Bir yazarın belirli bir dünya görüşünün olması ve kendi yarattığı yapıtına bunu yansıtması kabul edilebilir bir tavırdır. Belki de tartışmanın asıl sebebi Say’ın da başka bir ideolojinin etkisiyle bu eleştiriyi yapmasından kaynaklanıyordur. Yine de Uyar’ın Dizboyu Papatyalar’dan itibaren dünya görüşünden de sapmadan öykülerini daha temkinli ve incelikli kurduğunu söylemek yanlış olmaz. Zaten Yürekte Bukağı ile yazar, öykücülüğündeki doruk noktalarından birine hakkıyla ulaşacaktır.

AYŞEGÜL NAZİK
Dizboyu Papatyalar

Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü
TOMRİS UYAR ÖYKÜCÜLÜĞÜNDE TOPLUMSAL GÜNCELLİK VE BİÇİMSEL ARAYIŞLAR
(Ayşegül Nazik’in bitirme tezinin yanlızca “Dizboyu Papatyalar” bölümü alınmıştır.”)

Yorum yapın