Totaliter rejimler, tutsaklaştırmaya insanların belleklerinden ederek başlar.

Toplumlar Nasıl AnımsarToplumsal bellek dediğimiz şeyin; en iyi biçimde tarihin yeniden kurulması (rekonstrüksiyon) olarak adlandırılabilecek, çok daha özgül bir pratikten farklı olduğunu belirtmemiz gerekir. Geçmişte gerçekleştirilen tüm insan etkinliklerinin bilgisi, ancak onların bı­raktığı izlerden yola çıkarak edinilebilir. Bunlar, ister Roma siperleri içinde gömülü kemikler, ister bir Narman kulesinin tek kalıntısı olan bir taş yığını; ister bir Yunan yazıtında bulunup da kullanılışı ya da biçimiyle bir göreneği açığa vuran bir sözcük olsun; isterse bir sahnenin tanıklarınca yazılmış anlatısı biçiminde bulunsun, aslında tarihçinin değindiği izlerdir; yani bunlar, kendisine doğrudan ulaşma olanağı kalmamış bir olgunun, duy!,) organlarıyla algılanabilir imleridir (işaretleri). Bu tür imleri bir şeyin izi olarak almak, onun varlığına dair bir bulgu olarak görmek bile doğrudan doğruya söz konusu imler hakkında yargılarda bulunmaktan öteye geçilmiş olduğunu gösterir; bir şeyi bir başka şeyin bulgusu saymak, o başka şey hakkında yargıda bulunmaktır; yani bulgunun, varlığına işaret ettiği şey hakkında söz söylemektir.

Bu, tarihçilerin çıkarsamalarla yol aldıkları anlamına gelir. Tarihçiler
belgeleri, bulguları, içlerinde açık seçik görülmeyen izlerden,
hatta ilk bakışta görülen ipuçlarına uymayan izlerden onaylar
çıkararak bir mahkemede avukatın yaptığına benzer biçimde
çapraz sorgulamayla incelemeden geçirirler. Bulgunun, daha önceki
önermelerden oluşturulan  bölümleri, ötekilerden hiçbir anlamda
ayrıcalıklı değildir; doğruluğu ileri sürülen bir önceki önerme,
tarihçi için başka herhangi bir bulgu ile aynı konumdadır.

Tarihçiler, topladıkları bulgular içinde kendilerine açıkça söylenen
bir şeyi çıkarıp onun yerine olaylar hakkında kendi yorumlarını koyabilme
becerisini gösterirler. Hatta daha önce kendilerine anlatılan
şeyi kabul etmiş olsalar bile bunu, söz konusu yargı verildiği
için ve yargıyı veren o konuda söz sahibi biri olduğu için
değil, tarihçinin tarihsel gerçek ölçütüne uygun bulunduğu için
kabul ederler. Kendileri dışında, önermelerine uygun düşünmek
durumunda oldukları yetkili kişilere dayanmak gibi bir tutumdan
uzak durarak tarihçiler, kendi kendilerinin yetkilileridir;· kendi derledikleri
bulgular karşısında özerktirler; şu anlamda- ki ellerinde
bulguların eleştirilmesine yarayan ölçütler vardır.

Böylece tarihi yeniden kurma işinin toplumsal belleğe bağımlı
olmadığı anlaşılır. Bir olay ya da görenek hakkında tarihçiye, söz
konusu olgunun görsel tanıklarına dayalı kesintisiz bir aktarmanın
ürünü olan bir önerme ulaşmış olmasa bile, tarihçinin, tümüyle
unutulmuş bir olayı ortaya çıkarma olanağı vardır. Tarihçiler bunu,
bir dereceye dek ellerindeki yazılı kaynaklardan, tarihçinin ilgilendiği
konuyla ilgili olguların ipuçlarım içerdiği ileri sürülen ya
da anlaşılan önermeleri eleştirel gözle inceleyerek yapabilirler; bir
dereceye dek de yazılı olmayan kaynaklar denen, örneğin aynı konuyla
bağlantılı arkeolojik belgeleri kullanarak başarabilirler; yazılı
olmayan kaynakları betimlemede dikkat. edilmesi gereken nokta,
bunların, metin olmadıkları ölçüde hazır yargılar içermemeleridir.

Ancak toplumsal bellekte bir olayın doğrudan tanıklığının bulunup
saklandığı durumlarda bile tarihin yeniden kurulması gerekir.
Çünkü bir tarihçi, yakın tarihin bir sorunu üzerinde ça-
lışıyorsa, bulguları arasına doğrudan doğruya o sorun hakkında ilk
elden  hazır bir yanıtı almışsa bile söz konusu yanıtın bulgu sayılabilmesi
için, onu sorgulama gereği duyar; böyle bir gereksinimi,
elde ettiği yanıtın bir görgü tanığı tarafından verilmiş olması
ya da tarihçinin araştırdığı şeyi yapmiş kimseden alınmış
olması durumunda bile duyacaktır. Tarihçilerin, bilgi edindikleri
kimselerin anlatımlarını  sorgulamayı sürdürmesinin nedeni, bu
kimselerin yanıltıcı olabileceğini düşünmeleri değildir. Anlatımı
olduğu gibi kabul etmek, tarih pratiği ile uğraşan kimseler olarak
özerkliklerinden vazgeçmeleri anlamına geleceği için sürdürürler
sorgulamayı. Anlatımı olduğu gibi kabul etmeleri durumunda, toplumsal
bellek karşısındaki bağımsızlıklarından vazgeçmiş ola-
caklardır; bu bağımsızlık, tarih bilimine özgü olup söz konusu bilimsel
pratiğin karşılaştığı sorunlara doğru çözümler oluşturacak
yöntemlerden yararlanma, kendi düşüncelerini oluşturma hakkına
sahip oldukları savına dayanır.

Toplumsal bellek karşısındaki bu bağımsızlığına karşın, tarihi
yeniden kurma pratiği, önemli noktalarda toplumsal grupların belleğinden
yol gösterici bir itici güç bulabilir; ve buna karşılık, toplumsal
grupların belleğinin biçimlenişine önemli katkılar saf
layabilir. Bu türden bir etkileşimin uç örneklerinden biri, devlet
aygıtının, yurttaşların belleğini silme yolunda sistemli biçimde kullanıldığı
durumlarda ortaya çıkar. Tüm totaliter rejimler bunu
yapar; totaliter rejim uyruklarının kafalarını tutsaklaştırmaya, onları
belleklerinden ederek başlar. Bir büyük güç, küçük bir ülkeyi
ulusal bilincinden yoksun bırakmak istediğinde, sistemli unutturma
yöntemini kullanır. Yalnızca Çek tarihi örneğinde bile bu sistemli
unutturma yönteminin, l618’den ve 1948’den sonra olmak üzere,
iki kez uygulandığı görülmüştür; Zamanın yazarları mahkum edilir,
tarihçileri görevden alınır; ve susturulup işlerinden uzaklaştırılmış
kimseler, göze görünmez duruma düşüp unutulur. Totaliter
rejimlerde ürkütücü olan, yalnızca insan onurunun
çiğnenmesi değil, aynı zamanda bazen geçmişin doğru dürüst ta-
nıklığını yapacak kimsenin bırakılmamasıdır. Orwell’ in betimlediği
yönetim biçimi, yalnızca böyle bir kolektif amnezi (bellek yitimi}
olgusunun kavranabilmesi bakımından taşı gediğine oturtmuş
değildir; aynı zamanda daha sonra, 1984 adlı bu romanında değilse
bile gerçeklik alanında, yurttaşlarının devlet erkine karşı savaşımının,
zorla unutturmaya karşı belleklerini savunma savaşımı
olduğunu anlayan ve bu savaşımı başından beri yalnızca kendilerini
yok olmaktan kurtarmak değil, olanların tanığı olarak daha
sonraki kuşaklara ulaşabilmek üzere yaşamda kalma amacını, geç-
mişin inatçı kayıtçıları olma amacını taşıdığı insanların bulunduğunu
göstermesidir. Bu bakımdan Soljenitsin ve Wiesel adları
unutulmamalıdır. Böyle durumlarda, bu kimselerin yazdıklarını
belgelere dayalı bir tarihi yeniden kurma eylemi haline getiren, yalnızca
muhalif tarih olmaları değildir; bunları yazmakla, aksi halde
susturulmuş durumda kalacak toplumsal grupların belleklerini korumuş
olduklarından, bu yazdıkları, belgeli tarih çalışması sayılır.

Haçlı Seferleri ile ilgili tarih yazıcılığı da, tarih yazmanın siyasal
kimliğin oluşmasındaki rolünün bir kanıtıdır. Ortaçağ İslam
tarihçileri, Avrupalı Hıristiyanların bu savaşlarda Kutsal Topraklar’ı
ele geçirme yolunda Müslüman ve Hıristiyan dünyalarının
arasındaki bir büyük savaşa tanık olunduğu yolundaki duygularına
katılmadılar. O zamanın büyük çaplara ulaşan tarih yazıcılığında,
“Haçlı Savaşı” ve “Haçlı Savaşçısı” sözcükleri hiçbir zaman gö­-
rülmez. Çağın İslam tarihçileri, Haçlılardan ya “Kafirler” ya da
“Franklar” diye söz eder, on birinci yüzyılın sonlarıyla on üçüncü
yüzyılın sonları arasında bunların Suriye, Mısır ve Mezopotamya
‘da başlattıkları saldırıları, Müslümanlar ile Kafirler arasında
daha önce yapılmış savaşlardan farklı değilmiş gibi görürler. Üstelik
bunların, Suriye’de onuncu yüzyıl içindeki ve öncesindeki savaşlardan,
Endülüs’te İspanya’nın geri alınmasını (Reconquista)
sağlayan savaşlardan ve Sicilya’da Normanlar’a karşı yapılan savaşlardan,
temelde hiçbir biçimde ayrılmadığı düşünülür, . Zamanın
İslam tarih yazıcılığında, bir Haçlılar tarihi kitabı ile karşılaşılmaz;
İslam tarih yazıcılığında söz konusu savaşlar, olsa olsa bu tür bir
tarihin bulunabileceği öteki konular üzerine yazılmış büyük kitaplar
içine gömülmüş parçalar biçimindedir. Ortaçağ İslam tarih
yazıcılığı, bu savaşlara ancak şöyle bir değinilmiş, değinmelerle
yer verilmiş olması anlamında, bir Haçlı tarihidir .. Ama 1945’ten
günümüze uzanan dönemde, Arap tarih yazıcıları arasında sayıları
gittikçe artan bir grup, Haçlıları yapıtlarının ana teması olarak almaya
başlamışlardır. Bu kez de “Haçlılar,” Batılı güçlerin kötü
amaçlarını kodlayan bir sözcük olarak kullanılmaktadır. İslam tarihçileri,
on ikinci ve on üçüncü yüzyıllar ile yaşadığımız son yüzyıl
arasında belli bazı koşutluklar görmeye başlamışlardır. Her iki
örnekte Müslüman Ortadoğu, ülkenin geniş bir bölümünde denetimlerini
dayatma başarısı gösteren Avrupalı güçlerin saldırısına
uğramıştır. Bir İslam bakış açısına göre Haçlılar, Avrupa koloniciliğinin
ilk evresi, içinde Napoleon Bonaparte’ın seferi, İngiltere’nin
Mısır’ı fethi ve Levant ülkelerinde manda yönetimi sisteminin
bulunduğu uzun bir dönemin provası olarak görülmeye
başlamıştır. Söz konusu akımın, İsrail devletinin kurulmasında ve
bunun ürünü olarak çıkan 1 948 Arap-İsrail Savaşı ile Altı Gün Savaşı’nda
doruğa ulaştığı düşünülmektedir; böylece Haçlılar’, inceleyen
ilgili ‘İslam tarihçileri, bugün artık Haçlı devletlerinin yükseliş
ve düşüşleriyle günümüz olaylan arasında koşutluklar görmeye
başlamışlardır. Denizi geçip Filistin’de bağımsız bir devlet
kuran Haçlılar, Siyonistleıin öncüleri (proto-Siyonistler) yapılmıştır.

Bundan daha paradoksal bir örnek ise on dokuzuncu yüzyılda
tarih yazımında görülen yapısal değişiklikte sunulmuştur. Söz konusu
paradoks, onun bu değişiklik sürecine· kapılan kimselerce yorumlanan,
birbirinin zıddı, ama ikisi de aynı derecede temel olan
yönünde yatmaktadır. Bu düşünsel girişimde görüşlerden biri, il-
giyi tarih bilimlerinin ayrıcalıklı konumuna çeker. Olguların bu bi­
çimde algılanışı, tarih bilimlerinin yöntem anlayışı pratiğini daha
kapsayıcı .olan olgulardan ayırmaya, günlük yaşamın akışının ,her
yönünde üstü örtülü olarak görüleni. yorumlama sürecinden yalıtmaya
dayanır. Ve böyle bir bakış, tarihsel araştırma eyleminin,
insanların aksi takdirde varsayımlarına ve davranışlarına rehberlik
edebilecek olan gelenek ile bağlarının kopmasını sağlayarak geç­
miş ile aranın daha da açılmasına yol açtığı düşüncesine varmaktadır.
Üzerinde ·durup düşünülmemiş geleneksel belleğin karşısına,
tarihin eğitiminden geçirilmiş bellek konur.  Ve bu aynı girişimin
bir başka algılayış biçimi, tarihin, siyasal kimlik için yapılan bir savaşımın
geniş bağlamı dışında düşünülemeyeceğini kabul etmektedir.
Buna göre tarih yazıcılığı, ulusçuluğun tarihinin bir par­-
çasıdır. Çünkü tarih yazımı anlayışındaki söz konusu değişiklik,
büyük ölçüde Niebuhr ve Savigny, Ranke ve Mommsen, Troeltsch
ve Meinecke gibi, hepsi de içinde bulundukları siyasal toplumun
siyasal yaşamına iyice bulaşmış kimseler olan büyük Alman bilginleriryin
yapıtıdır. Bu tarihçtler, siyasal evrenselciliğin hiçbir bi­
çimini kabul etmezler; özellikle de kamu yaşamının  ve devlet etkinliklerine
katılmanın, ilkece her halk için geçerli olacak kurallarını
koyduğu savında bulunan 1789 ilkelerini reddederler ve bunun
tersine bir tutumla hukuku, toplumca kurulan bir mekanizn’ıa olarak
değil, bir ulusun sürekliliğinin dile getirilişi olarak ele almanın
değerini onaylarlar. İster kendi zamanları, ister uzak geçmişte kalmış
kültürler hakkında yazıyor olsunlar, tarihsel okulun bu büyük
simalarının bu siyasal bağlanmışlıkları, yapıtlarında tarihsel araş­
tırmanın bir kurallar kitabını yaratırken, yapıtlanna, kendilerinin.
aynı zamanda siyasal kimliğin oluşturulması ve belli bir kültürün
belleğine biçim verilmesi işine katıldıkları düşüncesini sokar.

İster tarihi yeniden kurma etkinliğinin sistemli olarak. bastırıldığı
biçimiyle, ister söz konusu etkinliğin yayılıp geliştiği bi­
çimiyle olsun, bu örneklerin ikisi de, resmi, yazdı tarihlerin üretilmesine
varır. Ancak bu anlamda anlaşılan tarih üretme
etkinliğinden daha aı, resmi· bir süreç izleyen, kültürel bakımdan
daha yayılmış bir olgu vardır. Az çok resmi olmayan biçimde söy-
lenmiş anlatıların ürünü olan tarihlerin üretilmesi, karakteristik
insan eylemlerinin saptanması yohinda temel bir etkinliğe dönüşür.

Her türlü ortak belleğin özelliğidir bu.
Bir köy yaşamı örneğini ele alalım. Köy ortamında eksik olan,
yalnızca kentin fiziksel uzantısı değildir; aynı zamanda kentin alı­
şılagelmiş yollarla düzenlediğimiz uygulayıımsal (performatif) uzamıdır.
‘Kentte, yabancı insanların . ortamında davranmaya alış­-
mışızdır; orada başkalarının, yaptıklarına ve söylediklerine tanık
olduğumuz insanların çoğu, genellikle tarihleri hakkında pek az
bilgiye sahip oldukları ya da hiçbir bilgiye sahip olmadıkları gibi,
geçmişlerinde görülmüş benzeri eylemlerle ve sözlerle ilgili pek az
deneyim sahibidir. Bu, belli bir kişinin, belli, bilinen bir durumda
inanılacak biri olduğu yolunda yargıda bulunmayı güçleştiren noktadır.
Pek tanımadığımız kimselerden oluşan bir dinleyiciler grubu
karşısında inanılır bir rol oynayacaksak, kendimiz hakkında bir
tarih üretmemiz gerekir;· hiç değilse geçmişimizden üstü örtülü bi­
çimde söz etmemiz beklenir; bu, kökenlerimiz hakkında bazı ipuç­
ları veren · ve söz konusu dinleyiciler karşısında o sıradaki statümüzü
ve eylemlerimizi haklı gösteren ya da belki o konumda
bulunuşumuzun mazeretini açıklayan, resmi olmayan bir hesap
verme olacaktır. Ancak kendimizi günlük yaşamda böyle sunmamız,
ortak sahip olunan bellekteki boşlukların, köy yaşamı örneğindeki
gibi çok daha az ve yüzeysel olduğu durumlarda pek gerekmez.
Pröust’un Combray köyünde, “Adem’den bu yana soyu
bilinmeyen” bir kişi, mitoloji tanrıları kadar inanılmaz biri olarak
görülürdü; ve bu . ürkütücü hayaletlerden birinin Kutsal Ruh Sokağı
‘nda ya da .Alan ‘da görlindüğü çeşitli vesilelerde hiç kimse,
söz konusu ıpasalsı yaratığı şahsen olmasa bile soyut olarak Combray’
deki o ya da bu aileyle uzaktan ya da yakından ilşkili bir “bildik”
varlığa indirgeyecek yorucu araştırmaların, o zamana dek ba­-
şarıya ulaşmadığı tek örnek anımsayamaz. Martin Guerı·e’in
Dönüşü adlı yapıt, aynı özelliği bunun tam karşıtı bir açıdan aydınlatmaktadır.

Romanın o aileye aitmiş gibi davrarımaktan başka
bir şey yapamayacak durumda olan baş kahramanının şaşırtıcı gö­
rünümti, aldatmanın ender görüldüğü ve bir kimse hakkında genellikle
bilinenlerle bilinmeyenlerin arasında numara yapmaya olanak
bırakmayacak derecede küçük boşluğun bulunduğu bir
ortamda, çok büyük bir anormalliktir. Bilinenlerle bilinmeyenleri,
aralarındaki boşluğu doldurarak bir arada tutan ise dedikodudur.
Bir gün boyunca bir köyde olup bitenlerin çoğu, gün sona ermeden
birilerince anlatılacak ve bu anlatılanlar da yapılan gözlemlere
veya doğrudan doğruya olayları yaşayan kimselerin anlattıklarına
dayandırılacaktır. Köy dedikodusu, bu günlük anlatılar ile kişilerin
yaşam boyu birbirleri hakkında bildiklerinin karışımından oluşur.
Bu, bir köyün, resmi olmayan yollardan, kendisinin komünal tarihini
kurageldiği anlamına gelir; herkesin portreyi çizdiği ve portre
oluşturma eyleminin hiçbir zaman sona erdirilmeden sürüp gittiği
bir etkinliktir. “Ben”in günlük yaşamda eksiksiz olarak
gösterilmesine, eksiksiz olmadığı durumlarda· ise çok küçük boş­
lukların bulunmasına yol açar; bunun nedeni, kişilerin ortak anımsadıkları
şeylerin derecesinin çok yüksek oluşudur.

Ve gene yönetici grupların siyasal eğitimini ele almak, siyasal
alanda yaptıkları ile kendilerinin siyasal anılarının farklılığı kar­-
şısında şaşar kalırız. Yönetici grup, geçmiş hakkındaki bilgisini
doğrudan ve etkili bir biçimde kullanacaktır. Siyasal davranışı ve
siyasal kararları, geçmişin, özellikle de polisi, araştırma bürosu ve
kamu yönetimi kuruluşları tarafından yönlendirilen yakın geçmişin
bir incelemesine dayanacaktır ve bu incelemeler, belli bir etkililikle
yürütülecektir; hatta bazen, daha sonra belgeler onu izleyen
bir savaşı, bir devrimi ya da bir kamusal skandalı aydınlattığında,
ilgililerce görülebilecek derecede etkililikle yürütülecektir.
Ne var ki belgelere dayanan kanıtların sınırlılıklarından

biri, bilindiği düşünülen şeyleri oturup yazmaya pek az kişinin elinin
varmasıdır. Gene de çoğu siyasal deneyim, “sözü edilmeyen
şeyler” hakkında kazanılacaktır; ve bunu, diplomasi gibi oldukça
teknik bir alanda ya da birbirleriyle sıkı bağlantılı kimselerden olu­-
şan yönetici sınıfın yaptığı işlerde gözlemlemek hiç de güç olmayabilir.

Yönetici grubun siyasal kayıtları, bu anlamda siyasal
belleğin tümünü oluşturmaktan uzaktır; ve bu önemli bir noktadır.
Siyasal kayıt ile siyasal bellek arasındaki fark, siyasal grubun önderlerinin
bunalım zamanlarında kendilerinin de iyice anlamadıkları
kararlar aldıkları ve eylemlerinin doğuracağı sonuçları
önceden bilmenin olanağının bulunmadığı durumlarda daha açık
olarak görülür; çünkü o zaman, eylemleri, gerisindeki veri kabul
edilen örtülü bir anlatı tarafından yönlendirildiği zaman “sözü edilmeden
yapılan” belli bazı kurallara ve inançlara başvurmak zorunda
kalacaklardır. Gerçekten, on sekizinci yüzyıl boyunca devlet
adanılan, .her şeyden çok XIV. Louis’ninki gibi bir üstünlük kazanma
yolunda gittikçe fazla erk ele geçirilmesini önlemeleri gereğine
inanmışlardır; ve eski din savaşlarına benzer bir şeye bir
daha hiçbir zaman izin vermemeleri gerektiğini akıllarından çı­-
karmamaya çabalamış olmalılar. On dokuzuncu yüzyıl boyunca,
şiddete başvurulan her kalkışmayı, 1789’da başlayan akımın bir
uzantısı olarak yorumlamak, genel eğilim olmuştur; 1830 ve
1 832’deki, 1848 ve 185l’deki, 1 871’deki gibi her kalkışmada,
devrimden yana olanlar da, devrime karşı olanlar da, söz konusu
olayları, aynı biçimde 1789’un doğrudan sonuçları olarak görmüşlerdir.

Ve gene 1914’e götüren varsayımları kavramak is-
tiyorsak, okulda aşılanan değerler ve inançlar ile politikacıların
okuldan sonraki yaşamlarında davranışlarını dayandırdıkları, ge-
leceğe ilişkin önkabuller arasındaki bağlantıları kavramamız gerekir;
birçok Avrupa ülkesi önderinin Birinci Dünya Savaşı’ndan
hemen önce, var olma savaşımı ve kendini koşullara en iyi uyarlamış
olanın yaşamını sürdürmesi öğretisini, nasıl olduğu gibi benimsediklerini
anlamak istiyorsak, bir önceki kuşağın sahip olduğu
düşüncelere bakmalıyız.

Ya da isterseniz yaşamöyküsü denen şeye bakalım. Ne de olsa
insanların çoğu, yönetici elitten değildir; ya da kendi yaşamlarının
tarihinin deneyimini, daha çok bu tür elitlerin yaşamı bağlamında
edinen kimseler değildir. Bir zamanlar, daha çok sosyalist ta-­
rihçilerden oluşan bir kuşak, sözlü olarak aktarılan tarih pratiğinde
boyun eğdirilmiş, ikinci plana itilmiş grupların tarihini ve kültürünü
sessizlikten kurtarma olanağı görmekteydiler. Sözlü tarihler,
kişilerin yaşamöykülerinin derlenip toplanıp kurulmasıyla, başka
biçimde seslerini duyuramayacak, hatta izlerini bırakamayacak
grupların tarihinin dile getirilmesi yolunu izlediler. Ancak kişilerin
yaşamöyküsü diye bir kavramı düşünmek, işin başında bir düşünsel
araçlar sorunuyla karşılaşmak demektir; ve sözlü tarihçilerin benimsedikleri
sorgulama yolunun bazen, kendi niyetlerinin ger­-
çekleştirilmesini engellediği görülmüştür. Sözlü tarihçiler, sık sık
birileriyle yaptıkları konuşmaların başında, belirli türden bir güç­
lükle karşılaştıklarını bildirmektedirler. Kendisiyle görüşmede bulunulan
kimse tereddüt gösterir ve konuşmaz; ortada, kendisiyle
görüşme yapanın zaten bilmediği, · anlatılacak bir şey olmadığını
söyleyerek tepki verir. Görüşme yapılan kimsenin tutukluğunu bir
tür kronolojik anlatı yolu izleyerek giderme çözümüne baş­
vurulduğunda, tarihçi, güçlüğü arttırmaktan başka bir sonuç elde
edemeyecektir. Çünkü bu, malzemeyi bir tür anlatı biçimine sokar
ve bununla birlikte, söz konusu malzemeye yabancı bir anımsama
kalıbını getirir. Böyle bir telkinde bulunarak görüşmeci, bilincinde
olmadan, kendisiyle görüşülen kişinin yaşamöyküsünü, g(:irüşmeden
önce düşünüp benimsemiş ve yabancı bir model yö­-
nünde düzeltmiş olmaktadır. Söz konusu modelin kaynağı, yönetici
grubun kültürüne dayanır; yaşamlarının sonlarına doğru anılarını
kaleme alan az çok lanmmış kimselerin pratiğinden çıkar. Bu tür
anıların yazarları, kendilerini, kendi gözlerinde, az çok etki yapan
ve toplumsal dünyalarının bir parçası üzerinde gözle görülür bir
değişiklik yaratan kararlar alan kimseler olarak gördükleri ya da
böyle gösterildikleri için, yaşamlarını anımsanmaya değer bulurlar.
Anı yazıcısının “kişisel” tarihi karşısında, kurumlarda ya da kurumlardaki
küçük düzeltmelerde, büyük değişikliklerde, hatta kurumların
yıkılmasında somutlaşmış olan “nesnel” tarih bulunur;
bu, öğretimle ilgili bir eğitim programı, bir kamu yönetimi biçimi,
bir hukuk sistemi, işbölümüyle ilgili belli bir örgütleniştir. Bunlar,
başat kurumlann yapısı içine sokuşturulurlar ve söz konusu yapıyı
kendi amaçları yönüne döndürebilirler. Kişisel karışmanın sahip
olduğu düşünülen bu gücü, anı yazarlarını, onunla bireysel tarihlerini,
nesnel tarihin gidişine ilişkin düşünceleriyle bü­-
tünleştirebildikleri bir anlatı olarak yaşamlarını geriye dönük (retrospektif)
bir bakışla algılama ve sık sık geleceğe yönelik
(prospektif) olarak kafalarında canlandırma olanağı verir. Ama yö­
netilen  grupların insanlarının yaşamöykülerinde bulunmayan,
eksik olan, tam da bu çizgisel yörünge düşüncesine, olayları birbirini
izleyen bir anlati kalıbına götürecek ve bu düşünceyi destekleyecek
dayanak noktalarıdır: Her şeyden önce, geçmişle ilişkili
olarak kökenlerin meşru gösterilmesi anlayışının yokluğudur ve
gelecekle ilgili olarak, erkin, paranın ya da başkalan üzerinde nü­-
fuzun birikmesi  düşüncesinin eksikliğidir. Yönetilen grupların
sözlü tarihi, bir başka tarih türü türetecektir: Bu, ayrınlıların ço­-
ğunun birbirine benzemeyeceği bir tarih olmakla kalmayacak; aynı
zamanda, doğrudan doğruya bir anlam taşıyan biçimlerin kuruluşunun
farklı bfr ilkeye dayanacağı bir tarih olacaktır. Ayrıntılarda
farklılıklar, gerçekten, bunların sanki farklı bir anlatı yuvası
içine sokuştunılmalarından doğacaktır. Çünkü yönetilen
gruplara ait bir kültürün varlığını kavramada, bunun, söz konusu
grubun üyelerinin yaşam tarihlerinin farklı bir ritme sahip olduğunun
ve bu ritmin, ilgili kişinin başat kurumların gidişine karışmasının
ür.ünti olmadığının görülmesi, asal önem taşır. Sözlü tarihçiler,
bilgi sağladıkları kimselerin söylemek zorunda oldukları
şeyleri dikkatle dinlerken, zamanı özel bir algılayış biçimini, doğ­-
rusal değil döngüsel bir zaman algısının varlığını keşfederler. Kendisiyle
görüşme yapılan kimsenin yaşamı bir özgeçmiş değil, bir
döngüler dizisidir. Temel döngü gündür; sonra hafta, ay, mevsim,
yıl, kuşak gelir. Birleşik Devletler’de Studs Terkel’ın Working (Çalışma)
adlı yapıtının hatırı sayılır başarısı, kuşkusuz bu döngüsel
biçime hakkını vermesinde ve bir toplumsal araştırma olması kadar
bir halk destanı olarak okunabilmesi gerçeğinde yatmaktadır. Burada
farklı bir anlatı biçimi, anıların, toplumsal olarak belirlenmiş,
farklı bir yapısı bulunmaktadır.

Yirminci yüzyılın biçiminin neye benzediği gibi son derece
temel bir sorun bile, bizim kazara ait olduğumuz toplumsal gruba
sıkıca bağlt olacaktır. Birçok insan, özellikle Avrupalılar için bu
yüzyılın öyküsü; Büyük Savaş’ anımsanmaksızın düşünülemez.
Manş Denizi’nden İsviçre sınırına dek uzanan siperlerin imgesi, ça­-
ğımız belleğinde derin izler bırakmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda
askerlerin paylaştıkları deneyim, evlerinden ikide bir gidilip gelinemeyecek
uzaklıktaki gurbette, inanılamayacak denli uzun süren
yaşam iken, Büyük Savaş deneyiminin benzeri olmayan ve ona “tarihin
acı bir cilvesi” dedirten yanı, siperlerin memlekete saçmalık
derecesinde yakın oluşuydu. Somme’da ilk günü temsil edici kılan
bu herkesin yaşadığı deneyim, bir anlatı ilkörneği gibi durur. Paul
Fussell, bu ilk sahneyi canlı bir biçimde anımsatmış ve onu ikide
birde anılır kılan şeyin, başkalarında görülmeyen ironik yapısı,
özetlediği umut dinamiği olduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte,
anılmaya değer bir şey olarak birbirinden oldukça farklı iki
grubun üyelerinin aynı olayı, hatta bir büyük savaş gibi son derece
yıkım getirici ve herkesi girdabına çeken aynı olayı yaşamış olabilecekleri
düşünülebilir; gene de bu iki grubun anıları aynı olmayabilir;
öyle ki, söz konusu olay hakkında daha sonra anlatılan
anılar, çocuklarına anlatıp devredecekleri anıların “aynı” olay ile ilgili
oldukları kolay kolay söylenemeyecek denli farklı olabilir.

Carla Levi bu olgunun aydınlanmasına önemli bir ışık tutmuştur.
Kendisi 1935’te, siyasal tutuklu olarak Güney İtalya’da uzak bir
köy olan Gagliano’ya sürgün edilmişti. Köy odasının duvarında
Büyük Savaş’ta yaşamını yitirmiş olan Gagliano köylülerinin adlarının
yazılı bulunduğu mermer bir taş vardı. Üzerinde elliye
yakın kişinin adı bulunmaktaydı; hiçbir hane liste dışı bırakılmamış,
doğrudan ya da kuzenlik bağlarılarıyla veya comparaggio
(yoldaşlık) bağlarıyla adları anılmıştı; ve ayrıca savaştan yaralı dö­-
nenlerin ve sağ salim köylerine ulaşanların da adları bulunmaktaydı.
Doktor olduğu için Levi, çok geçmeden tüm köylülerle
konuşma fırsatı buldu ve 19 14-1918 yıkımına nasıl
baktıklarını öğrenmek istedi. Buna karşın ‘Gagliano köylüleri ile
yaptığı konuşmaların hiçbirinde, hiç .kimse, hiçbir zaman savaştan
söz etmedi; savaşta becerdikleri işlerden, gördükleri yerlerden,
çektikleri acılardan söz eden çıkmadı. Bunun nedeni, bu konuda
bir tabunun bulunması değildi; çünkü sorulduğunda, yalnız kısa
değil aynı zamanda umursamaz yanıtlar verdiler. Bu savaşı, anlatılmaya
değer bir olay olarak anımsamadıkları gibi, savaşta ölenlerden
de söz etmiyorlardı. Ama bir savaş vardı ki, hepsi ondan söz
ediyordu. Bu, haydutlar savaşıydı. Haydutluk yetmiş yıl önce,
1865’te sona ermişti; köylülerin bu savaşa katılmış bulunabilecek
ya da görgü tanığı olabilecek denli yaşlıları pek azdı. Gene de yaşlı
genç, kadın . erkek, sanki dün geçmiş gibi o savaştan söz ediyorlardı.
Haydutların serüvenleri kolaylıkla günlük konuşmalarına
girmiş bunların anısı köyde . ve yöresinde birçok yere konan adlarda
yad edilmekteymiş. Gagliano köylülerinin şevkle ve bir
mitos tutarlılığıyla sözünü ettikleri savaşlar, arada sırada patlak
veren baş kaldırılarda, haydutların orduya ve kuzeyin hükümetine
karşı verdikleri savaşlardan başkası değildi. Ama Dünya Savaşı’na
girilmesinin nedenlerinin ve çıkarlarının pek bilincinde değillerdi.
Büyük Savaş onların belleklerinin bir bölümünü oluşturmuyordu.
Böylece, daha genel düzeyde, hepimizin yapılanlar hakkında
hesap sorarak, hesap vererek birbirimizin kimlikleri ve geçmişleri
hakkındaki öykülere inanarak ya da inanmaksızın, birbirini tanıdığını
söyleyebiliriz. Bir başkasının ne yapmakta olduğunu ba­
şarıyla anlayıp saptayarak birkaç anlatı tarihi bağlamında, belli bir
olayı ya da bir olayın belli bir bölümünü veya bir davranış biçimini
kurarız. Bu yolla, belli bir eylemle ilgili en az iki bağlam anımsayarak
o eylemi tanımlarız. Olayda rolü bulunan kişilerin dav­-
ranışlarmı, onların yaşamöyküleri içindeki yerine yerleştiririz ve
söz konusu davranışları aynı- zamanda, söz konusu kimselerin içinde
bulundukları toplumsal ortamın tarihi içindeki yerine yerleştiririz.
Bir yaşamın anlatısı, birbiriyle bağlantılı anlatılar dizisinin
bir parçasıdır; söz konusu anlatı, kişilerin kimliklerini
edindikleri grupların öyküsü içine gömülüdür.

Paul Connerton

Toplumlar Nasıl Anımsar
Çevirmen: Alaeddin Şenel
Ayrıntı Yayınları

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Sosyoloji
Din İman Masa Kasa – Özdemir İnce

“Arkalarına İslamı aldılar, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar, çatlayıncaya kadar yiyecekler. Mafya yasası gereği sonra amip gibi bölünüp birbirlerini yiyecekler ve birlikte...

Kapat