Travma ve Takıntıları ile bir tuhaf adam Nikolay Gogol

Puşkin’in şöhreti Rusya’daki edebiyat heveslisi gençlerin hassas kalplerini gümbüdü gümbüdü attırırken o gençlerden biri bir gün Puşkin’in kapısının önünde heyecanla dolanmaktaymış. Kapıyı çalıp Puşkin’le tanışmak istediğini dile getirecek cesareti kendinde bulsa gerisi gelecekmiş de… Bir kadeh bir şeyler içse mi? Cesaret verir belki, ha? Tamam, oldu. Bir cesaret kapıyı çaldığında karşısına çıkan hizmetçi, Puşkin’in uyuduğunu söylemiş. E tabii, demiş genç adam, bütün gece eserleri üzerine çalıştığı için yorgun düşmüş olmalı. Hizmetçi alayla gülmüş, genç adam yanılmışmış. Puşkin bütün gece arkadaşlarıyla oyun oynadığı için sabaha karşı uyumuş meğer. Ne ki, böylesi sıradan bir gerekçeyle tatmin olabilecek biri değilmiş kapıdaki genç adam. Ta çocukluğundan itibaren gerçekle azıcık oynamanın nesi kötü olabilir ki fikrini keşfeden Nikolay Gogol’müş o. Değil mi ki kaderinde “Gogollük” varmış onun. Kötü uçan, iyi yüzen ve hiç yürüyemeyen; donuk tüylü, upuzun sorguçlu, sivri gagalı bir deniz kuşu olan “gürlü kuşu” manasındaki “gogol”ün, ismiyle müsemma olmadığını iddia edebilir misiniz?

Kimi der ki Nikolay Gogol 1 Nisan’da doğdu. Kimi de der ki, hayır efendim, 20 Mart 1809’da dünyaya gelmiştir fakat doğum günlerini hep bir gün önce kutlardı. Hangi gün doğduğunun bir önemi var mı bilemem de, 1 Nisan da Gogol’ün Gogollüğüyle mümkün, 20 Mart’ta doğmasına rağmen 19 Mart’ta doğduğunu kabul etmesi de. İyi ki doğmuş ya, o yeter.

Annesi de öyle dermiş hep. Korkarmış evladına bir şey olacak diye. Üst üste iki kez ölü doğum yapmış. Ne var ki, uğruna bir kilise yaptıracağı küçük oğlu da hastaymış. Hep ağrı sızı içindeymiş. Doktorlar ellerinden geleni yapıyormuş ama ne çare. İş annenin başına düşmüş elbet. Günde yüz kere kontrol edermiş oğlanı; terledi mi, üşüdü mü, üstünü değiştirsem mi… Bu zavallı anne kimi zaman oğlunun öldüğünü düşünür, kederler içinde kıvranır; kimi zaman da onun dünyayı sarsan bir dâhi olduğunu hayal eder kıvanırmış. Nikolaycığından sonra iki yavrusu daha olmuş bu annecağızın ama Nikolay başkaymış. Evdeki herkes de anne gibi düşünür, bütün dünyayı el birliğiyle Nikolay’ın etrafında döndürürlermiş. E çocuk bu tabii; gak dese olur guk dese olursa biraz şımarır, kendini tanrı gibi görür.

Dört- beş yaşındayken akşam vakti bir kedi görmüş. Kedinin bakışlarından ürkmüş ve tuttuğu gibi havuza atmış kediyi. Yerden bulduğu bir değnekle de havuzdan kurtulmaya çalışan kediyi suya itmiş. Kedi nihayet nefessiz kalıp öldüğünde Nikolay yorgunluktan bitap düşmüş bir halde yere çökmüş ve ağlamaya başlamış. Yıllar sonra bir mektubunda bu olaydan bahsederken aynı travmayı tekrar yaşadığını hissettirecek tonda “Bir insanı öldürmüş gibi hissetmiştim” diyecek. Bu olay küçük Nikolay’ın dünyasında atlatamadığı bir travma yaratmış olsa gerek. Bir de burun meselesi var, tabii. O da travmatik bir durum. Nikolay oldubitti burnundan şikâyetçiymiş. O ünlü “Burun” hikâyesindeki “Affedersiniz, siz benim burnumsunuz galiba” sözünü eden adam Gogol’ün ta kendisiydi belki. Nikolay’ı kitapların dünyasına iten bu takıntıları mıydı, bilemem.

Neşeli bir ailede, çok nazlı yetiştirilen bu çocuğun Allah vergisi gözlem yeteneği varmış. Bir yere geziye gidip döndüklerinde Nikolay gözlemlerini çok canlı tasvirler ve zengin kelime hazinesiyle öyle güzel anlatırmış ki dinlemeye doyamazlarmış. Babası da ufacık oyunlar yazarmış. Zengin bir akrabalarının parkta yaptırdığı tiyatro sahnesinde oynanırmış bu oyunlar. Nikolay, babasının cümlelerini başkalarının sahnede canlandırmasını hep büyüleyici bulmuş.

Okul çağına gelince tanışmış kitapların efsunlu dünyasıyla. Okul arkadaşlarıyla bir kütüphane kurmaya karar vermiş. Üstü başı her zaman darmadağınık ve hatta kirli olan Nikolay Gogol’ün kitaplara karşı aşırı bir hassasiyeti varmış. Kütüphanede diğer çocuklar kitapların sayfalarını kıvırmasın diye, okurlarken başlarından ayrılmazmış. Sayfaları çevirirken kirletmesinler diye de kâğıttan bir kılıf taktırırmış parmaklarına. Bu özeni sayesinde okul müdürü, gelen kitapları ilk okuma hakkını Nikolay’a verirmiş.

Nikolay’ın kitaplara bu kadar düşkün olmasını, gerçekle arasının hoş olmamasına bağlıyorum. Çocukluğunda kendini tanrı gibi gördüğünden mi, travmalarından mı bilemem ama Nikolay Gogol, gerçekle oynamayı hep sevmiş, gerçeği olduğu gibi kabullenmekten kaçmış. Sevmediği okul ortamından uzaklaşmak istediğinde, ailesine hasta olduğu yalanını, doktora götürüleceği zaman da, birdenbire iyileşiverdiğini söylermiş. Okulda yaramazlık yapıp dayak yediği bir gün deli taklidi yapmış ve müdürü tedirgin etmiş, üstelik bir daha da ceza almamış. Aslında yalancıktan yaptığı taklit bir süre sonra Nikolay’ı bir hafta kadar etkisi altına almış. İyileşince de herkesle alay ettiğini söylemiş arkadaşlarına. Duygularını böyle uçlarda yaşarmış o hep zaten. Hüzün onda her an neşeye dönüşebilirmiş. Hayatına ya da diğerleriyle ilişkilerine bazen eser miktarda bazen de fazlaca yalan katarak geçirmiş ömrünü. Evet, o, çocukken değil, yetişkin olduğunda da yalancıktan katılmış büyüklerin arasına. Sözgelimi, üniversitede tarih hocası olduğunda, ilk gün öğrencilerini kendine hayran bırakacak kadar güzel anlatmış dersi. Sonraki hafta, sonraki hafta ve daha sonraki hafta da, diş ağrısı çektiği bahanesiyle başına beyaz bir mendil bağlayıp hiç ders anlatmamış. Anlatmazdı tabii ya, üç dersten ikisini kaçırır, zahmet buyurup kürsüye çıkarsa da anlaşılmaz birkaç cümle eder giderdi, diye anlatır Gogol’ü öğrencilerinden İvan Sergeyeviç Turgenyev. O; kibarlığıyla, soyluluğuyla meşhur Turgenyev ki, hoca Gogol’e değil, yazar Gogol’e hayranmış.

ELİF TÜRKER
02 Mart 2017 http://t24.com.tr
Not: Yukarıdaki bölüm yazarın “Yüzyıllık çocukluk” adlı yazısından bir bölümdür.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Ailesi tarafından tiksinilen, “Kötü beyazlatılmış zenci çocuk” Puşkin

Kapat