Umberto Eco’nun Şifreleri

Umberto Eco“Çocukken, komşumuz olan bir hanım, bana her yıl Noel’de bir kitap verirdi. Bir gün bana şöyle sormuştu: ‘Söyle bakalım Umbertino, okuduğun kitapta ne olduğunu öğrenmek için mi okuyorsun, yoksa okumayı sevdiğinden mi?’ Okuduğum şeye her zaman tutkulu bir merak duymadığımı kabul etmek zorunda kalmıştım. Okuma zevki için okuyordum; ne olursa. Çocukluğumda kendimle ilgili olarak aniden keşfettiğim önemli şeylerden biri de budur.”

“Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” adlı kitapta J.C. Carriére’le söyleşen Umberto Eco, okuma alışkanlığından böyle bahsediyordu, fakat bu çocukluk hatırası, usta yazarı yakından tanıyan okurları pek ikna edeceğe benzemiyor. Ne de olsa Eco, sadece büyük bir yazar değil, aynı zamanda büyük bir okurdu. Kütüphanesinde kaç kitap olduğu, onların ne kadarını okumuş olabileceği tartışılır, hatta Eco’nun kendisi de bununla dalga geçerdi. İki cevabı vardı bu meseleye. Toplamda elli bin cildi bulan kitapları için ya “Bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler,” derdi ya da “Bu kitapların hiçbirini okumadım. Yoksa niye tutayım ki?” diye sorardı. Bir yandan bazı kitapların baştan sona okunmayacağını da savunurdu. Örneğin Kutsal Kitaplar veya “Binbir Gece Masalları” baştan sona okunmazdı Eco’ya göre. “Savaş ve Barış” gibi bir klasiği bile ancak kırk yaşında okuduğunu itiraf ediyordu Eco. Yine de bu itirafın ardından gelen cümle, Eco’yu çok iyi anlatıyor bize: “Ama daha okumadan özünü biliyordum.” Her ne kadar yukarıdaki çocukluk hatırasında bize “okuma zevki için okuyordum” dese de, Eco aslında okumak ve bilmek arasındaki köprü gibiydi. Yaşamını kitaplara adadı ve bilgisini, romanlarında, denemelerinde, araştırma kitaplarında kimseden esirgemedi.

Umberto Eco’nun Kütüphanesi

19 Şubat 2016’da hayatını kaybeden Umberto Eco’nun ardından, “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın” adlı kitabın son bölümü geldi birçok kişinin aklına, çünkü şöyleydi başlığı: “İnsan öldükten sonra kütüphanesine ne olur?” Eco’nun basit bir cevabı vardı bu soru için; koleksiyonunun dağılmasını istemiyor, bir üniversite tarafından alınabileceğini düşünüyordu. Eco’nun ölümünden sonra, hem kendi eserlerinin hem de özenle topladığı, hatta sigortalattırdığı koleksiyonunun peşine düşeceksek, hatırlamamız gereken daha önemli bir cümle var aslında. “İnanmadığım eserlerin koleksiyonunu yapıyorum, yani kütüphanem beni tersten yansıtıyor. Ya da belki, çelişkili bir kafa yapısı olarak beni yansıtıyor,” demişti Carriére’le sohbetinde.

Eco’nun kendi içindeki çelişkiden bahsettiği bu sözleri, eserlerini düşündüğümüzde üç anahtar kelimeyi akla getiriyor: İroni, hayal gücü ve entrika. İroni, özellikle “Yanlış Okumalar” ve “Somonbalığıyla Yolculuk” adlı deneme kitaplarında ön plana çıkarken, “Efsanevi Yerlerin Tarihi” başlıklı araştırma kitabı ya da “Düşman Yaratmak” adlı deneme seçkisi Eco’nun gerçek hayatta aradığımız fantastik boyuta, hayal gücünün dünyasına nasıl yaklaştığını gösteriyor. Çelişki, entrika ve zihin jimnastiğine dönen meselelerle ise Eco’nun “Prag Mezarlığı”, “Gülün Adı” veya “Foucault Sarkacı” gibi romanlarında karşılaşıyoruz. Eco’nun bu kitaplarla birlikte tüm eserlerini düşündüğümüzde, ister deneme, ister araştırma ya da kurgu olsun, ortak bir payda görmek mümkün: Bilgi.

Eco, çocukluğunda bilgi edinmek için değil sadece okumanın zevkine varmak için kitap okumuş olabilir ama onun herhangi bir kitabını okurken bilgi edinmemek, o kitaptan hareketle başka eserlere yönelmemek mümkün değil, hatta sırf Eco sayesinde bile koskoca bir kütüphane oluşturmak mümkün. Kısacası Eco, okurlarını kendine benzemeye zorluyor bir bakıma. Okudukça okumaya, bildikçe daha fazlasını istemeye mecbur bırakıyor. Çok şey okuyan, çok şey bilen, çok şey yazan Eco külliyatına girdiğimizde, bizi orada bir edebiyat deryası bekliyor; onun bir parçasını özümseyebilmek bile önemli, ama az önce vurguladığımız üç kelimeyi; ironiyi, hayal gücünü ve entrikayı unutmamamız gerekiyor.

Eco’nun Gizleri

“Genç Bir Romancının İtirafları” adlı kitabında, ondan gayet ciddi bir cevap almayı bekleyenlerin “Romanlarınızı nasıl yazdınız?” sorusuna karşılık şöyle diyor Eco: “Soldan sağa doğru.” İşte Eco’nun cevabı bu kadar basit aslında, ama işin asıl sırrını Latinlerin şu kuralıyla perçinliyor: “Rem tene, verbe sequentur.” Yani, “Konuya hâkim ol, sözcükler arkadan gelir.” Eco’nun bu kitaptaki en önemli ama meraklılarını üzecek itirafı ise şöyle: “Başarılı bir roman yazmak istiyorsanız bazı formülleri kendinize saklamalısınız.” O nedenle, “Gülün Adı”, “Baudolino”, “Foucault Sarkacı” ve “Önceki Günün Adası” gibi romanların perde arkasını –tıpkı romanların kendileri gibi– oldukça ayrıntılı bir şekilde anlatan Eco, zaten entrika, ironi ve hayal gücüyle dolu olan bu romanların okur tarafından çözülmesi gereken şifreler olarak görür ve çözümü paylaşmaya çok da yanaşmaz. Okurundan bir dedektife dönüşmesini bekler belki de. Ne de olsa romanları geçmişte kalmış gizemlere nostaljik bir vurguyla yaklaşır, gerilimi ve karanlığı elden bırakmaz, aynı zamanda kalabalık ve kafa karıştırıcı olmayı da başarır. Hem kurgu hem de kurgudışı eserlerine baktığımızda da görmek mümkündür bu mistik hali. Tarihin üzeri örtülü, gölgede kalmış anları, kişileri, kurumları birer hayalet gibi dikiliverir karşımıza.

1980’de yayımlanan ilk romanı “Gülün Adı”nı yazmadan önce çekmecesini karıştırır ve birkaç keşiş isminin yazıldığı bir not bulur. “O notları alırken, bir keşişi gizemli bir kitap okurken zehirlemenin güzel olacağını anlamıştım,” der yıllar sonra. 14. yüzyılda geçen bu tarihsel polisiye, Eco’nun sadece ilk romanı olmakla kalmaz, artık, onun başyapıtı olarak da anılacaktır. Ortaçağ’ın Hıristiyan dünyasında geçen gerilim ve kasvet yüklü bu romanın yanında, Eco’nun kurgudışı metinlerini de karıştırmak gerekir. “Ortaçağ’ı Düşlemek” ve “Ortaçağ Estetiğinde Sanat ve Güzellik” gibi iki önemli kaynak kitap, bize Eco’nun edebi evreninin felsefeyle, sanatla ve tarihle nasıl girift bir yapıya dönüştüğünü gösterir. Eco, Ortaçağ’dan “Sevgili Ortaçağ’ım” diye bahsetse de, aslında kendi güncel gerçekliğini yansıtır bu eserler aracılığıyla. Zaten yazdıklarının her zaman güncel dünyayla bir alışverişi vardır. Bu kitapların yanında “Çirkinliğin Tarihi”, “Güzelliğin Tarihi”, “Efsanevi Yerlerin Tarihi” gibi eserleri de düşündüğümüzde, kurgu ve kurgudışının bir araya gelerek Batı kültürü tarihi için bir kaynak silsilesi oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Okurunu Aldatan Yazar

Eco’nun 1988’de yayımlanan ikinci romanı “Foucault Sarkacı”, içeriği ile biçimi nedeniyle “zor” bir kitap olarak değerlendirilir genellikle. Sekiz yılda yazılan bu romanın kaotik bir yapıya sahip olduğunu, bazı imaları çok az sayıda okurun anlayabileceğini Eco’nun kendisi de itiraf eder. Okurun keşfetmesini istediği birçok üstü kapalı alıntı yerleştirir romana. Bugün bu romanı okurken, açıklamalı notlarına bakmamak mümkün değildir. Kurgu, bilgiye dönüşür böylece.

Yazmak için altı yılını verdiği tarihsel romanı “Önceki Günün Adası”nda, “ıssız bir gemide deniz kazasına uğrayan” İtalyan soylusu Roberto de la Grive’in 17. yüzyılda geçen gizemli öyküsünü anlatır. Bu romanı yazmaya başlamadan önce yaptığı hazırlıklar, Eco’nun takıntılı denebilecek ölçüde detaycı olduğunu gösterir. Önce romanın geçtiği Pasifik Okyanusu’na gider ve doğayı, etraftaki canlıları ve iklimi inceler. Daha da önemlisi, iki-üç yıl boyunca kamaraların mimari yapısını çözmeye çalışması ve dönemin gemi çizimlerini araştırmış olmasıdır. Buradaki entrika hem romanda hem de okurun zihninde canlanmalıdır Eco’ya göre: “Hem okurun kafasının karışmasını istiyordum, hem de bolca alkol aldıktan sonra o dolambaçlı gemide bir türlü yolunu bulamayan kahramanımın. Dolayısıyla kendi zihnimi pırıl pırıl tutarken okurumu aldatmaya ihtiyacım vardı,” der “Genç Bir Romancının İtirafları”nda.

2000’de yayımlanan dördüncü romanı “Baudolino”nun ise bizim için ayrı bir önemi var elbette. “O güne kadar görmediğim İstanbul beni büyülüyordu. Oraya gidebilmek için bir gerekçe bulmam gerektiğinden bu kent ve Bizans uygarlığı hakkında bir hikâye anlatmalıydım. Kalkıp gittim İstanbul’a. Yüzeyini, katmanlarını inceledim ve hikâyem için gerekli olan başlangıç imgesini buldum: Kentin 1206’da Haçlılar tarafından ateşe verilmesi.” İşte bu fikirle birlikte, bir yandan metnin diğer katmanlarında da neler anlatacağını iyice hesaplayan Eco, yine okurlarını zorlayan, ama özellikle de eseri özgün dilinden okuyamayanların zorlanacakları bir yola girer. “Anlatıcının ve okurun bile Baudolino’nun ne anlattığından asla emin olamayacakları bir hikâye olacaktı,” der bu kitap için.

Gerçek hayattan, tarihten tanıdığımız simaları kendi kurgu karakteri Simone Simonini’yle buluşturduğu “Prag Mezarlığı” ise 19. yüzyıla götürür bizi. Yine ayrıntılı bir çalışmanın ürünü olan bu roman, kurmaca olduğu düşünülen Siyon Bilgelerinin Protokolleri’nin yazılış öyküsünü anlatır. Burada Eco’nun entrikacılığı yine ön plandadır, çünkü gerçek olduğuna inanılan kurmaca bir belgenin öyküsünü kurgulayıp, okurunu bunun gerçekliğine ikna etmeye çalışır. Önceki romanlarını andıran ayrıntılarla birlikte tam bir Eco romanıdır bu. Dinin, devletin, bireyin derin öyküleri iç içe geçer. Mistik ve okült atmosfer, Eco’nun yorulmak bilmeyen hayal gücünün ışığında zenginleşir ve çoğu Eco metninde olduğu gibi, yer yer yorucu hale de gelir. Aynı zamanda, Yahudi toplumunu derinden ilgilendiren bir meseleyle uğraştığı için cesur da bir romandır “Prag Mezarlığı”.

Eco’nun son romanı “Sıfır Sayı” ise hem diğer Eco romanlarının yanında incecik kalışıyla hem de bizi oldukça yakın bir geçmişe, 20. yüzyıla gönderen içeriğiyle ayrı bir yerde duruyor, ama derin iktidar ilişkilerinin yine gündemde olduğu bir Eco romanı bu. “Sıfır Sayı”nın, yazarın diğer romanları kadar ses getirmemesinin sebepleri arasında bu biçim ve içerik farkı olabilir, ama bunun yanında romanın biraz da “milli” konulara girmeyi tercih ettiğini, belki de bu yüzden dünya genelinde beklenildiği kadar revaçta olmadığını söyleyebiliriz.

İronik, Kışkırtıcı, Eğlenceli Denemeler

Umberto Eco’nun romanlarının sahip olduğu dil zenginliği, karanlık, mistik konulardan bahsetmesine rağmen barındırdığı canlılık, uzak geçmişten gelen öyküler anlatmasına rağmen içerdiği güncellik, yazarın bir “usta” olarak anılmasının en önemli nedenleri arasındadır. Diğer yandan, Eco’nun ironik, kışkırtıcı ve eğlendirici üslubunun zirvelerini denemelerinde aramak gerekir.

Eco, gençlik yıllarında “Il Verri” adlı bir edebiyat dergisinde “Küçük günce” başlıklı bir bölüm hazırlamaya başlar. Eco’nun kendi deyimiye “komik ve garip” yazılardır bunlar. Aslında cesaret isteyen bir işe girişmiştir Eco, çünkü derginin diğer bölümlerine göre oldukça yenilikçi bir bakış açısıyla yazılmış edebi hicivlere, parodilere imza atmıştır. Bu denemeler daha sonra kitaplaşır ve “Yanlış Okumalar” böyle ortaya çıkar. Kitaba yazdığı önsözde bu yazıların arkasındaki tutumu açıklamaya, bir anlamda savunmaya çalışır Eco. Belki romanları için bir savunma yazmasına gerek yoktur ama denemeler “kurgu” sayılmayacağı için böyle bir açıklamaya da ihtiyaç duymuştur Eco. Romanlarının hesabını “Genç Bir Romancının İtirafları”nda en ufak detaya kadar inerek tutar ama bu kitabı bir savunma olarak düşünmek Eco’ya haksızlık olacaktır. Yine de Eco’nun ironik üslubunun kitaba sızdığını belirtmek gerekir. Adından bile anlaşılır bu tutum; “genç” romancı der Eco kendine. İlk romanı “Gülün Adı” yayımlandığında genç değildir halbuki, ama 1932 doğumlu yazar, 1980’de ilk romanının yayımlanmasıyla yeni doğmuş bir roman yazarı oluverir. “Somonbalığıyla Yolculuk” ise, “Yanlış Okumalar”ın devamı olarak kabul edilebilir; bir nevi ikinci “Küçük Günce”dir bu kitap. Parodilerine devam eden Eco, aşırıya kaçmaktan korkmaz bu kitapta da.

Sonuçta, ironinin sinsice gülümsemediği, hayal gücünün sınırlarının zorlanmadığı, entrikaların eksik olmadığı bir Eco eseri düşünmek imkânsızdır. Birgün evim yanarsa diye düşünüp kitap koleksiyonunu sigortalatan Eco’nun, aslında kendi yazdıklarını sigortalatmamız ve deşifre etmeye devam etmemiz gerekir; kimbilir, belki de hâlâ eserlerinin bir yerlerinde gizlenen yüzlerce şifre vardır.

Yankı Enki
Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2016

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Kelam ve Suskunluk hakkında değiniler – Adil Okay

Dağarcığım genişlediği halde sözcüklerim bitiyor. Yaş alıp gördükçe, gözleyip okudukça, velhasıl heybemdeki “bilgi ve hatıra yükü” arttıkça, “yeterince bilmediğimi” ve...

Kapat