Varidat – Şeyh Bedreddin “insan herşeyden kamildir”

varidatOn dördüncü yüzyılın ikinci yarısıyla on beşinci yüzyılın başlarında yaşayan, Aydın civarındaki yoksul köylülerle Osmanlı yönetimine isyan ettiği için 1420’de Serez’de idam edilen Şeyh Bedreddin, İslam inancına getirdiği farklı yorumlarla eserlerini verdiği dönemden başlayarak günümüze dek fikirleri tartışılmış bir isimdir. İyi bir eğitim görmüş olan Bedreddin’in yaşamı hakkındaki bilgiler torunu Hafız Halil’in yazdığı Menakıbname’ye dayanır.

Maddi dünyanın gerçekliğinden yola çıkan ve mutlak varlık, varlık birliği, tasavvuf, kelam, fıkıh konularında verilmiş vaazlardan derlenen yazılar topluluğundan oluşan Varidat, Şeyh Bedreddin’in en önemli tasavvufi eseri olarak kabul edilmiş, yarattığı toplumsal etki nedeniyle de siyasi bir oluşumun manifestosu ve muhalif geleneğin önemli bir öğesi olarak tanımlanmıştır.
Şeyh Bedreddin, sözcük anlamıyla kalbe doğan gerçekler olarak açıklanabilecek Varidat’ta komünal bir düşünüşü kuramsallaştırmış, daha sonra bu kuramın hayata geçirilmesine çalışmıştır.

Kitabın Künyesi
Varidat
Yazar: Şeyh Mahmut Bedreddin
Çevirmen: Mehmet Kanar
Editör: Ayşegül Çakan
Yayıncı: Tekin
07 / 2015
Türkçe
168 Sayfa
Tür: Din / İslamiyet

KİTAPTAN BÖLÜMLER

ALLAH NEDİR?

Allah mutlak varlıktan ibarettir. Bütün fiiller o varlıktan ortaya çıktığı, dolayısıyla bütün olgunluklar kendinde toplandığı için ona “Allah” denilmiştir. Bütün fiillerin, sıfatların, işlerin, olgunlukların O’dan zuhuru ancak mazharlar vasıtasıyla gerçekleştiğinden, genel olarak mazharların tümü ilahî olgunlukları tamamlamış, bunların arasındaki farklılıklar dolayısıyla her birinden çeşitli şeyler zuhur etmiştir. Bu yüzden görünen (kesret) âlemde değil, mazharlarda meydana gelmiştir.

Yüce Tanrı bütün mazharlarda tecelli etmiş bir aslî varlık, batınî bir cevher olduğundan, mazharlardan her biri suret bakımından diğerinden farklı olsa da gerçekte hepsi birdir. Dolayısıyla her mazhar “Ben Allah’ım” dese, bu söz doğru olur. Çünkü her şey onun, yani o mazharın aslından, gerçeğinden ortaya çıkmıştır. Burada “Allahların sayıya sığması” gerekmez. Çokluk görünüşte değil, mazharlardadır. Bir başka deyişle, asılda değil, suretlerdedir. Zahir olan ve asıl olan hepsinde birdir. Aynı şekilde mazharlardan biri “Ben Hakkım” dediğinde, bu söz de genelde doğru olur. Çünkü her şeyde varlık vardır. Varlık ise mutlaklığı, bir şeye bağlılığı (takayyüdü) olmaması bakımından “Hak” adını almıştır.

“Bu söz genelde doğrudur” demek, “O mazhardan ister her şey veya bazı şeyler ortaya çıksın veya çıkmasın, ister her şeyle vasıflanmış veya vasıflanmamış olsun” demektir. Ancak suret bakımından her şey kendilerinden ortaya çıkmadığı için “Her biri de Allah’tan başka şeydir” sözü de doğru olur.

Bunu biraz da şöyle açıklayalım: Doğruluğu bakımından her şey birdir. Örneğin “Hâlık” (yaratıcı) sözünün doğruladığı şey ne ise, “Rezzâk” (rızık veren) sözünün doğruladığı şey de odur. Abd (kul) ve Hak vb. kelimelerini de buna göre kıyasla. Bu durumda zatı itibarıyla kesret (çokluk) ve tegayür (farklılık) yoktur. Bunlar kavram ve algılayış bakımından değerlendirilmelidir. Bir başka deyişle “kesret” ve “mugayeret” (aykırılık) hayalî vehimler gibidir. Nitekim “Kânallâhu ve lem yekun ma’ahu şey’un ve huve’l-ân alâ mâ kân” [Allah vardı; o varken başka bir şey yoktu O nasılsa öyledir.] hadisiyle “Kullu şey’in hâlikun illâ vecheh” [Her şey yok olur ancak onun gerçeği kalır][1] ayeti de buna delalet eder.

[1] Kur’an, Kasas, ayet 18.

VARLIK BİRLİĞİ

Tanrı’nın zatı her şeyden münezzehtir, arınmıştır. Bununla birlikte her şey O’nda ve O, her şeydedir. Vaciptir. Varlığın hiçbir şekilde O’ndan ayrılma ihtimali yoktur. İmkân, görünüş bakımından değerlendirilir ve dolayısıyla hayalîdir.

Hudûs (sonradan oluş) ile kıdem (eskilik) surete göre birbirini izler. Allah suretten münezzeh olmakla birlikte yine surettedir. Çünkü suretin aslıdır; suretin gerçeği de O’ndan başka bir şey değildir. Bu bakımdan mümkün olan varlık gerçekte Hak’tır; suret itibarıyla yaratılmış (mahluk)tır. “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirlerine geçip karışmazlar.”[1] Burada iki denizden maksat “vucûb” (gereklilik) ile imkân denizleridir. Bunların birbiriyle karşılaşması, ikisinin de varlığa katılmasıdır. Aralarındaki engel (berzah) işte o varlıktan ibarettir. Burada “karışmazlar” kelimesinden maksat, birinin diğerine benzememesinden kinayedir. Hem varlık hem imkân bakımından ne Hak mümkün bir şey olabilir, ne de mümkün bir şeyden Hak olabilir. Fakat varlığın kendisi bakımından ikisi de birdir. Çünkü “vâcib”de veya “mümkün”de ayrı ayrı varlık yoktur. Bazıları her birinin ayrı ayrı varlığı olduğunu söylese de bu ancak göreceli bir durumdan başka şey değildir.

MUTLAK VARLIK

Mutlak varlık, fiili ve etkisi göz önünde bulundurulduğunda Allah’tır, İlahtır, Yaratıcı (Hâlik)dır. Etkileri bakımından “abd” (kul) ve “mahluk” (yaratılmış)tır.

[1] Kur’an, Rahman/19-20.

ÖLÜMDEN SONRA BEDENDEN AYRILAN CEVHER

Bir beden öldüğünde ondan ayrılan cevher, o bedende, o surette zuhur etmiş olan Mutlak Varlık’tan ibarettir. Mutlak Varlık suretin bozulmasıyla bozulmaz; hatta sonsuza kadar bakidir; sürekli olarak eşyanın suretleri kendinde görünür. Cevher kendi kendine belirmediğinden her zaman kendisi için bir suretin bulunması gerekir. Bu durumda anılan cevher sıradan bir suretten uzak değildir. Biz ipucunu gösterip yârâna veririz; yârâna çalışmak düşer. Gönül âlemi aslında sonsuzdur. Her zaman, vaktin gereği olarak bir yüzünü gösterir. Bu konuda aceleci olmamak gerekir. Çünkü her meyvenin bir vakti vardır. Ancak mücahedede aceleci olmalıdır; bu konuda kusur etmemelidir.

MUTLAK VARLIĞA İKİ BAKIŞ AÇISI

Mutlak Varlık iki bakış açısından da değerlendirilir. Biri belirginleştirmeme, diğeri belirginleştirmedir. Birinci bakış açısından Ona “Ahad” (Tek) adı verilir. Celal (ululuk) sıfatıyla anılır. İkinci bakış açısına gelince; “vâhid” (bir) adı verilir; celal sıfatıyla vasıflandırılır. Bunun yanı sıra “cemal” (güzellik) sıfatı verilir. İki sıfata “yedeyn” (iki el) denilir. Aynı şekilde “yedeyn” adı zahir, bâtın, kâbız, bâsıt[1] gibi karşıt anlamlı sıfatlara da yedeyn denilir. Nitekim “İnsanı iki eliyle yarattı”[2] hadisinde bu karşıt sıfatlara işaret edilmiştir. Yedeyn kelimesi âlemin sureti ile Hakk’ın suretine de denir.

Resûl-i Ekrem’in “İnnallâhe halaka Âdeme alâ sûretihi” hadisinin anlamı “Allah insanı kendi suretinde yarattı” demektir. Tevrat’ta da böyle geçer: “Cenabı Hak Âdem’i kendi olgunluk suretinde yarattı.” Suret kelimesinden maksat hissî değil, manevî surettir. Çünkü rablık (rubûbiyet), ilahlık (ulûhiyet) mertebelerinde Hakk’ın hissî sureti yoktur.

Cenabı Hak bu mertebelerde hissî suretlerin tümünden münezzehtir. Çünkü hissî suret âlemin gerçeklerindendir. Hakk’ın sureti ise o mertebelerde batınî suretten ibarettir. “Mâ mena’ake en tescude limâ ḫalaktu biyedeyye” (Seni iki elimle yarattığıma secde etmekten engeleyen nedir?) [3] ayetindeki “iki elim” kelimesinden maksat, hissî değil, manevî ve batınî surettir.

Yüce Allah rablık ve ilahlık mertebesinde hissî değil de manevî suretten ibaret olduğu için bir hadis-i kudsîde “Ben onun da işitmesi, görmesiydim” denildi; “Ben onun kulağı, gözüydüm” denilmedi. “Biz emaneti sunduk”[4] ayetindeki emanet sözüyle hem hissî hem manevî sureti içinde bulunduran ilahî surete işaret edilmiştir. Adem bu suretle yaratılmış, böylece yeryüzünde Allah’ın halifesi (halîfetullah) olmuştur.

[1] Zâhir: Görünen. Bâtın: Görünmeyen. Kâbız: Tutup alan. Bâsıt: Koyverip genişleten.

[2] Ḫalaka âdeme biyedeyhi.

[3] Ayetin tam metni: Kâle: Yâ İblîsu mâ mene’ake en tescude limâ ḫalaktu biyedeyye; estekberde em kunte mine’l-‘âlîne (Allah: Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi yoksa yücelerden misin?” dedi. (Kur’an, Sad/75)

[4] Ayetin tam metni: İnnâ aradne’l-emânete ‘ale’s-semâvâti ve’l-ardi ve’l-cibâli fe’ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe’l-insânu. İnnehu kâne zalûmen cehûlen” (Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Kur’an, Ahzab/72)

VAR OLUŞ, YOK OLUŞ

Var oluş ve yok oluş (kevn ü fesâd) maddeden oluşan bir suretin yok olması, onun yerine başka bir suretin ortaya çıkmasından ibarettir. Bu durum ezelî ve ebedîdir. Dolayısıyla dünya ve ahiret göreceli bir durumdur. Görünen suretler fani dünyayı, batınî suretler de ahireti, ukbayı teşkil eder. Dünya ile ahiret, ezelî ve ebedî olarak mevcuttur. Ancak genel olarak dünyaya fani, ahirete de baki adı verilmiştir.

YİNE VAHDET-İ VÜCUDA İLİŞKİN BİR KEŞİF

Bir gün hücremde oturmuş, başımı eğip murakabeye dalmıştım. Nefsimin alev alev yanan bir odundan çıkan sese benzer ses verdiğini işittim. Bunun ardından kırmızıya çalan beyaz bir renk gördüm. Sonra dış duyularıma döndüm; ocakta bir odun parçasının alev alev yandığını, kırmızıya çalan beyaz bir alev çıkardığını, bu alevin rüyada gördüğüm aleve benzediğini gördüm. Odundan işittiğim ses gibi ses geliyordu. Bunun üzerine murakabe halindeyken içimde olan şeyin bundan ibaret olduğunu anladım. Ocaktaki odunun benden, benim de ondan ibaret olduğuma karar verdim. Onun sesi benim, benim sesim de onundu. Aynı şekilde onun alevlenmesi, ızdırabı benim, benim tutuşmam, ızdırabım da onundur. Gördüğüm renk de odundan çıkan alevin rengidir; başka bir renk değildir.

Hz. Sıddık (RA) “Her neye bakarsam önce Allah’ı görürüm. Hatta kalbimin, nefsimin de ilahî mazharlardan olduğunu kesin olarak bilirim” demiş, bu sözüyle her gördüğü şeyde önce nefsini gözlemlediğini, bunun da Allah’tan ibaret olduğunu itiraf etmiştir. Çünkü görme duyusu ve diğer duyular hep ondan ibaret olduğu için kuşkusuz onun aynıdır. Fakat Hz. Osman (RA) neye bakarsa önce o şeyi, daha sonra Allah’ı müşahede ettiğini söylemiştir.

İNSANIN HEM BEDENİ HEM RUHU İLE GIDAYA İHTİYACI

İnsan konuşan nefisten ve bedenden ibarettir. Bunların ikisi için de rızık, gıda, nimetlenme lazım. Dolayısıyla insan bedensel gıdalarını elde etmek için nasıl çalışıyorsa, ruh gıdalarını elde etmek için de çalışmalıdır. Hatta aklı başında olanlar ruhsal gıdalarını elde etmek için daha çok çalışmalıdır. Çünkü insan, bedeniyle değil, asıl ruhuyla insandır. Bedensel gıdalarını elde etmek için çalışıp da ruhsal gıdalarını elde etmeyen kişi hüsrandadır; ölüler sınıfına girer.

İNSAN HER ŞEYDEN KÂMİLDİR

İnsanda olan idrak, bilgi edinme, tasarruf özelliklerinin soyut varlıklarda ve onların üstlerinde bulunma ihtimali yoktur. Yani insan mertebesinde “Mutlak Varlık” için hasıl olan olgunluklar başka hiçbir mertebede oluşamaz. Çünkü varlığın en büyük parlak aynası ancak insandır. Bundan dolayı “Sen olmasan, gökleri yaratmazdım” buyurulmuş, melekler de insana secde etmekle görevlendirilmiştir.

Akl-ı küll, nefs-i küll ve bunların üstündeki varlık mertebeleri insanda zuhur etmedikçe insan gibi bir şeyi idrak etmek, tanımak onlar için imkânsızdır. Çünkü nefsî varlık her şeyden arınmış olduğundan varlığın bir şeyi insan gibi idrak etmesi, ancak insanlık mertebesine yükseldiğinde mümkün olabilir. Gerçi âlemde meydana gelen tuhaf şeylerin, garip olayların faili, mutasarrıfı, idrak edeni hep varlıktır. Ancak yansımalar ve mazharlar vasıtasıyla kendini gösteren varlıktır. Bu gerçeği anlarsan, rüşdünü ispat eder, hidayeti kabul etmiş olursun.

HER ŞEYİN MUTLAK VARLIK OLDUĞU

Şunu bilmelisin: Akıl, nefis, ruh, kalp, bunların tümü Allah ismini almış Mutlak Varlık’tan ibarettir. Bunlara varlık (vücûd) adı, her biri varlık mertebesinden bir mertebe, mazharlardan bir mazhar olduğu için verilmiştir. Mutlak varlık tavırlara geçer. Bir mertebeden başka mertebeye geçerek bazen felek, bazen melek, bazen unsur, bazen maden, bazen bitki, bazen hayvan, bazen de insan suretinde ortaya çıkar. Sonuç olarak, en aşağıda bulunanlarla en üstte bulunanlar ondan ibarettir.

Mutlak varlık önce unsurlarda, sonra madenlerde zuhur etmiş, bunun ardından bitki, hayvan ve insan suretlerine geçmiştir. Dolayısıyla bu suretlerin sahibi hep o Mutlak Varlık’tır; o da Hak Teala’dan ibarettir. Bu suretler yok olsa da varlıktan başka bir şey kalmaz. Nitekim bir koyun yenildiği zaman insan olur. Bu da nefsin bedende tedbiriyle gerçekleşir. Çünkü bedende meydana gelen şeyleri nefis çekip çevirir; gerektiğinde türlü türlü tedbir alır.

Diğer yiyecekleri de buna göre kıyasla. İşte Mutlak Varlık’ın bir cinsten başka cinse, bir mertebeden başka mertebeye geçişi buna benzer. Bu mertebelerde intikal eden şey hep Mutlak Varlık olduğu için Hz. Ali “Ben kalemim” (Ene’l-kalem), “Ben levhim” (Ene’l-levh), “Ben arşım” (Ene’l-‘arş), “Ben kürsüyüm” (Ene’l-kursî) demiştir.

AKLA DAYANARAK SONUÇ ÇIKARMA

Akıl ve görüş yoluyla meşgul olmak insan için ayak bağı ve engeldir. Çünkü düşünme gücü vehim ve hayal ile karışıktır. Bu yüzden insan bu iki gücün kendini istila etmesinden kurtulamaz. Dolayısıyla eşyayı hakkıyla bilemez. Kelamcıların bir konu hakkında fikir ve görüş yoluyla bilgiye ulaşmaları, bir karara vardıktan sonra meselenin aksinin meydana gelmesi ve verdikleri karardan dönmeleri sözümüzü kanıtlar. Kısacası görüş ve düşünceye, dolayısıyla akla itimat edilmez. Yukarıda da belirtildiği gibi vehim ile hayal insanın aklını istila ettiği için bu hal onu net olarak kavrayıştan, bir şeyin gerçeğini layıkıyla keşiften alıkor.

Bu konuyu biraz daha açalım. Aklın iki yönü vardır. Birincisi fikir ve görüş yoluyla idrak, ikincisi iç temizliğiyle bir şeyi keşfedip açığa çıkarmak. Aklın bir şeyi keşif yoluyla kavraması tamdır, hatadan uzaktır. Görüş yoluyla idrak ise birçok hayal ve hata ile karışıktır. Oysa keşif yolu arınmayla, Tanrı’ya yönelmeyle, peygamberlerin izinden gitmekle elde edilir. Bunlardan uzak olan fikir ve görüş yolu insan için utanç ve dalalet sebebi olur. Öyleyse riyazette, mücahedede daima peygamberlerin izinden gitmek, fikir ve görüş ışığında akla uymayı terk etmek her akıl sahibi insan ve salik için daha uygundur. Böyle yaptığında gerçekleri görür, eşyanın hakikatini hakkıyla kavrar, aklı bulanıklıktan, vehimlerden, hayallerden kurtulur; Cenabı Hakk’ı layık olduğu şekliyle bilir.

Yorum yapın