Vedat Günyol İçin Çağrışımlar – Cemal Süreya

Vedat Günyol1) Orda bir adam var. Vapurdan iniyor; Karaköy’deki posta kutusunu açıyor; sonra merdivenleri ikişer ikişer çıkarak kalabalığa karışıyor. Yaşına karşın dimdik bir adam. Yüzü sanki bir yazarın değil de bir gökbilim profesörünün yüzü. Bertrand Russell’i de anımsatıyor biraz. İdealist filozof Russell’i değil, hani şu mahkemesi olan Russell’i. Var öyle bir adam. Var ve hepimize ilişkin bir şeyi kurtarıyor orda.

2) Ortaokulda tahrir ödevlerini bir arkadaşına yazdırırmış. Arkadaşlarının hatıra defterlerine iki satır yazmayı göze alamayan çocuk…
O kadar da değil canım, yine o yıllarda bir derginin açtığı artist resimlerini tanıtma yarışmasında derece alacak. Ödülü: Bir diş macunu, bir diş fırçası.
Her zaman düşünürüm, nasıl girdi o yarışmaya?

3) Yedi yıl papazokulu. Dogmaların katılığından o okulda tiksinmeye başlamış. Ama felsefe merakı da orda uyanmış. Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra doktora yapmak için Paris’e gitti. Çağdaş edebiyatla da ilk kez orada yüz yüze geldi.

4) Adnan Adıvar – Orhan Burian – Sabahattin Eyuboğlu… Bakınca Vedat Günyol’un yüzünde bu üç adı hemen görürsünüz. Halide Edip’i de eklemek gerekir.
Adnan ve Halide Edip Adıvar, gençlere yönelik bir güven parıltısı olarak yer etmiştir bakışlarında. Orhan Burian çenesiyle ağzının arasındadır: Girişim sevinci. Sabahattin Eyuboğlu ise iki kaşın arasında: Duygu ve düşüncenin birbirini sürekli kollaması. Yüzünün bir yerinde Hamdi Tanpınar’ın da gizli bir konumu var gibi gelmiştir bana.

5) İslam Ansiklopedisi yazı kurulunda Adnan Adıvar’la, Ufuklar (sonradan Yeni Ufuklar olacak) dergisinde Orhan Burian’la; Çan Yayınlan’nda Sabahattin Eyuboğlu’yla beraber.

6) Dostluk duygusu hayatını belirleyen bir duygu olmuş. Dostunu kayırma duygusuyla çıkış yapmaz. Ama onu öyle fazla savunur ki sonunda aynı noktaya geldiği olur. Sanırım, yanlışları olduysa, bunlar hep o dostluk sayrılığından doğmuştur.

7) Ahmet Cemil Mülkiyeliydi. Yüzbaşı Selahattin Harbiye’li. 1960’lı, özellikle de 1970’li yıllarda Türk entelijansiyasının gerçek temsilcileri ise öğretmenler oldu. Büyük bir yaygınlaşma ve doğal güç kazanmadır bu. Dev bir dalgalanma ve bilinçlenme, dalgalanmanın ve bilinçlenmenin temelinde kurucu öğe olarak Sabahattin Eyuboğlu’nun ve Vedat Günyol’un da büyük bir katkıları olduğunu kimse inkar edemez, insanı gösterdiler.

8) Ne verdi bize? Öyle bir şey ki, artık iyice bizim olmuş, bizleşmiş. Kolay anlatılamaz. Bazı yönleriyle aşılmış da. Ulusal hünerimiz gereği, onu kolayca küçük de görebiliriz artık, öyle bir şey.

9) Düşüncesiyle üstü başı, hayat görüşüyle yüzü gözü birbirine bu kadar benzeyen daha kaç kişi vardır ülkemizde!
Düşüncesini hayat biçimine dönüştürdü. Derviş. Gençlerle bir arada oldu. Hep en gençler arasında.

10) Yazı hayatı da düşünceyle başladı. Hatta salt düşünceyle. Çok iyi bir öğrenim görmüştü. Birkaç dil biliyordu. Kendisinden yararlanmak istedile’r. Bugün Türkiye’nin en zengin avukatı olabilirdi. Ne yaptı? Tercüme Bürosu’nda görev aldı. Orta öğretim kurumlarında yabancı dil öğretmenliğini yeğ tuttu. Evet, salt düşünce. Yücel’deki kitap tanıtma yazılarında sanat yapıtlarında da hep ana düşünceyi, dünya görüşünü yakalama ve her şeyi ona göre değerlendirme çabası içinde olduğu görülür. İlerdeki eleştiri yazılarında da aynı çaba içinde olacak.
Son yıllarda, özellikle de 12 Eylül’den sonra sanata daha başka yaklaşıyor sanki. Daha doğrusu kendisi bir sanatçı tavrı içinde. Kendini anlatmaya da başladı.

1940’lı yılların başında, hümanizmi, “Bağnazlığın tersi” olarak tanımlıyordu. 1950’li yıllarda, yazıda biraz katılaştığını görüyoruz.
Bunda, Demokrat Parti İktidarı sırasında bazı Cumhuriyet değerlerinin tehlikeye düştüğü kaygısının da payı olacak. Günyol’un ve Eyuboğlu’nun altın yıllan 1950’li ve 1960’lı yıllardır. Hümanizme, yeni bir sosyal içerik getirme çabası içindedirler. Köy edebiyatını öne çıkarırlar.
12 Mart’ta gizli örgüt kurdukları gerekçesiyle tutuklandılar. 1970’li yıllarda savaşçı bir Vedat Günyol karşısındayız. 1980’li yıllann getirdiği siyasal ve toplumsal acılar da yukarda değindiğim sanatçı tavnna itti onu.
Umutsuzluk mu?

Milliyet Sanat’ta yayımladığı yazıların genel başlığını değişirdi: Giderayâk’ı yaşarken yaptı. Bu değişiklik geleceğe inancım da gösteriyor.

11) Her şey gibi dostluklar da eskiyor ve dayanıksız kalıyor. Yoksa dostluklar insanın ortalama hayat süresine göre mi programlanmış? O süreyi aşınca bazı dostlarla da kopuşma kaçınılmaz bir şey mi? Bilmiyorum. Ama yaş aldıkça, Vedat Günyol’un yüzünden silinen çizgiler de olmuş. Azra Erhat gibi.

12) Sanırım, bütün Mavi Yolculuklara kitapları ve yazı makinesiyle katıldı. En az mavi yolculukçu…

13) Bir çağrışım daha: Bir Günyol tavrı olmasaydı bir Erdal İnönü tavrı da ortaya çıkmayacaktı belki. Günyol polemikçi, İnönü naif görünüyor. Olsun. Bir ilinti var. Ecevit de, Yücel’de, Ufuklar’da Günyol’un bağlı okuru.

14) Günyol’un sağda eşdeğeri yok. Biraz zorlarsak, belki Cemil Meriç.

15) içindeki aydınlığı karşısındakine yalnız yansıtmakla kalmaz, kendininkinin bir eşini de hemen yaratır onda.

16) Ceyhun Atuf Kansu’dan sonra biz sanatçıların cumhurbaşkanı adayı odur.
Hep düşünürüm. Neyi mi? Şu azgelişmiş -isterseniz geri kalmış, gelişmekte olan deyin- ülkemizde, Türkiye’de kimilerinin kültür alanında gerçekleştirdiği mucizelerin dünyada bir benzerinin olup olmadığını…
Diyelim, bir insanın hiçbir maddi destek olmadan, yalnızca dostların, edebiyata, sanata gönül verenlerin katkılarıyla tek başına hep kendinden vererek bir kültür-sanat dergisini 24 yıl çıkarması mümkün müdür?
Bir Batılı için “miracle”dır, “impossible”dır bu. Oysa Türkiye’de bir atasözünde de belirtildiği gibi, “Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.”
Çünkü işimiz olmazı oldurmaktır bizim. Aydınımızın, yazarımızın, sanatçımızın alınyazısıdırbu. Bir de Eşref in söylediğince, “Hapsile neyf ile işkence ile ömrü geçer / işte Türkiye’de şair olanın hali budur.”
Buyrun, Vedat Günyol anlatıyor; dinleyin.

“Bir sabah saat beşte kapı çalındı, açtım. Nazik bir deniz subayı adımı sordu, arama yapacağız dedi. Ardından bir binbaşı geldi askerlerle, içeri onlar girdiler. Kızkardeşimle kalıyorum. Evde de iki yeğenim var. ikisi de kız, biri on yaşında, biri sekiz, uyuyorlar. Birde dayımın kızı çocuğuyla birlikte konuğumuz. Açıyorlar odaları, soruyorlar bunlar kim diye.
Çocuklar uyandı. Hepsinin gözleri faltaşı gibi açılmış. Bütün kitapları taradılar, karıştırdılar. Sonra hadi hazırlan, götürüyoruz seni, dediler. Alıp götürdüler emniyete, Sansaryan Hanı’na.”

Yalnız Vedat Günyol’u mu? Sabahattin Eyuboğlu’nu. Azra Erhat’ı, Mina Urgan’ı, daha başkalarını da götürmüşlerdir o gün. Gizli örgüt kurmak suçlamasıyla… Nasıl mı? Topluca Mavi Yolculuğa çıkarak pazartesi günleri Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde toplanarak, birbirlerine telefon ettiklerinde ülkelerinin içinde bulunduğu durumdan yakınarak…

Vedat Günyol, 12 Mart 1971’den sonra saçma sapan bir suçlamayla gözaltına alınışını, Maltepe Askeri Cezaevi’nden geçirdiği dört ayı anlatırken çirkinliklerin yanı sıra güzellikleri de anıyor sürekli. Özellikle son olarak yerleştirildikleri altı kişilik bir koğuşta başka suçlamalarla oraya getirilmiş Ilhan Selçuk, Oktay Kurtböke, Nihat Sargın ve Yalkım aldı bir deniz subayıyla birlikte geçirdikleri “nefis” günleri… Dışardaki dostlarının yardım için çırpınışlarını…

Dostlar, dostluklar… Vedat Günyol’un yaşamı dostluklarla örülü zaten. Dostları önemli bir yer tutuyor yaşamında. Nitekim 1935’lerde Yücel Dergisi’ni çıkaran Muhtar Enata’yla tanışması bir bakıma alınyazısını belirliyor onun, ilk çevirileri, ilk yazılan Yücel’de yayımlanıyor. Orhan Burian’la tanışıp dostluk kuruyor yine Yücel kanalıyla.

“Orhan Burian Cambridge’ten yazı gönderiyordu. Muhtar’la sürekli mektuplaşıyorlardı. Türkiye’ye dönüşünün haftasında Haluk Şehsuvaroğlu, Yusuf Mardin, Muhtar Enata ve ben İstanbul’da buluştuk onunla. Alman Elçiliği’nin arkasında güzel bir bahçe vardı, orada.”
1935-40 yıllan Vedat Günyol’un hukukla edebiyat arasında bocaladığı yıllardır. Paris dönüşü Haydarpaşa Lisesi’nde kısa süren bir Fransızca öğretmenliğinden sonra hukuk fakültesine öğretmen olarak girmiş; Ali Fuat Başgil’in, Ebülula’nın, Crozat’nın yanında çalışmıştır. Ama yavaş yavaş edebiyat ağır basmaya başlar. Önce Orhan Burian’la
Yücel dergisinin sorumluluğunu yüklenirler, ardından…

“Cemal Nadir her ay düzenli olarak bir karikatür verirdi Yücel’e. Kimi kez de Yücel’in kapağım o yapardı. Bir yakınlık, bir dostluk vardı aramızda. Cemal Nadır’in gönlünde yatan aslan da bir çocuk dergisi çıkarmak. Muhtar Enata benimsedi bunu. Arkadaş dergisi böyle çıktı.
1941’de, Cemal Nadir’le birlikte hazırlardık. Ali Ulvi de vardı o sırada.
Gencecik bir çocuktu, Cemal Nadir’in öğrencisi…”

Ancak 17 sayı yayımlanır Arkadaş. Vedat Günyol’un askerliği gelip çatmıştır çünkü. Savaş yıllarıdır. Üç yıl süren askerlik hukuktan iyice koparır Vedat Günyol u. Alır edebiyata armağan eder.

Yıl 1944’tür. Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürü Adnan Ötüken’in zorlamasıyla Ankara Gazi Lisesi Fransızca öğretmenliğinin yanı sıra, Klasik Eserler Danışmanı olur Vedat Günyol. Adnan Ötüken, sevdiği ve güvendiği Vedat Günyol’a telif haklarını hesaplama görevini vermiştir.

“Ayrıca, klasiklerle uğraşıyorsun, işin bu diyerek Tercüme Bürosu üyeliğine de atadılar beni. Sabahattin Eyuboğlu’y la orada tanıştım. Talim Terbiye Üyesiydi aynı zamanda. Bir gün Orhan Veli’yle geldi odama. Orhan Veli bir çevirisinin hesabının eksik yapıldığını söylemiş. ‘Vedat Bey’ dedi kibarca, bir yanlışlık olmuş galiba, lütfen ilgilenir misiniz?’
Hay hay, dedim. Onlar yukarı Sabahattin Bey’in odasına çıktılar. Yeniden hesapladım ben de, ilkinden daha düşük bir çeviri ücreti çıktı onaya.
Gittim söyledim. Mahçup oldular biraz. O an Sabahattin Eyuboğlu’nun güvenini kazandığımı anladım.”

Başka bir gün de Vedat Günyol’u odasına çağıracaktır Eyuboğlu. Bu kez yanında Tonguç vardır. Tonguç’la tanıştırır onu, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde görev alıp alamayacağını sorar.

“Elbette dedim, gelirim. Sabahattin Bey’le dostluğum orada pekişti işte. Haftada bir gün gidiyordum ben. Dört saat mi, beş saat mi dersim’ var; ama ders dışında da öğrencilerle birlikteyiz. Akşam yemekte ellerinde defter geliyorlar, boyuna soruyorlar, boyuna soruyorlar. O vakit çıldırıyorum ben sevinçten. Yirmi otuz yılı aşkın öğretmenliğimde o üç yıl gerçekten öğretmenlik yaptım derim hep.”

Ama çok sürmez bu mutluluk. Haşan Âli Yücel’den sonraki Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer önce Tonguç’u görevden alır, ardından Köy Enstitüleri nin yönetim ve öğretim kadrosunu bütünüyle değiştirir. Hasanoğlan’ın yüksek bölümünü de kapatır sonra.

“Bunun üzerine ben de Gazi Lisesi’ndeki Fransızca öğretmenliğiyle Neşriyat Müdürlüğü’ndeki görevimden istifa ettim. Yarım kalan doktoramı tamamlamak için Paris’e gittim.”

Paris’ten hukuk doktoru olarak döner Vedat Günyol. “Devletler Hukukunda Birey”dir doktora konusu. İstanbul’da avukatlık stajını da yapar. Ama hukuka ısınamaz bir türlü. Adnan Adıvar, İslam Ansiklopedisi’nde çalışmasını isteyince de hemen kabul eder.

Adnan Adıvar’la Paris’e ilk gidişinde tanışmıştır Vedat Günyol. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucularındandır Adnan Adıvar.

Kurucusu olduğu parti kapatılıp (1925) eşi Halide Edip’in tedavisi için Ingiltere’de bulunduğu bu- sırada İzmir suikastı dolayısıyla gıyaben yargılanınca Türkiye’ye dönmemiş, sonradan aklanmasına karşın Atatürk’ün ölümüne kadar gönüllü sürgünlüğü seçmiştir.

“Adnan Bey benim, babamdan başka demeyeyim, babamla birlikte elini saygıyla öptüğüm sayılı insanlardandı. Çok namuslu, tokgözlü, yanlışını kabul edebilen bir insan. Bir gün bana ‘Vedat’ dedi, ‘ben kaybettim. Atatürk’ün hakkı varmış. O becerdi bu işi, yaptı. Laiklikten söz ediyordu. Laikti Adnan Adıvar, hatta biraz da agnostik, bilinemezci.”
Aynı yıllarda önce Ufuklar, sonra Yeni Ufuklar adıyla yeni bir derginin 24 yıllık maratonu başlayacaktır Vedat Günyol için. Yücel kapanmıştır. Bine yakın abonesi vardır oysa. Orhan Burian’ın önerisiyle…

“Çıkardık Ufuklar’ı, 1952’de. Orhan Burian’ı, geçirdiği ikinci ameliyattan sonra kanserden yitirince vasiyetine uyarak dergiyi sürdürdüm.”

Evet, sürdürür. Tam 24 yıl. 1959’da ise Çan Yayınları’nı kurarlar Sabahattin Eyuboğlu ile. Sonra bir gün tutar Devrim Yazıları’nı çevirirler (1964) Babeuf ten. 1797’de öldürülen bu Fransız düşünürünün yazılarının derlendiği kitaplar toplatılır hemen. Eyuboğlu’yla Günyol da ağır cezaya taşınırlar yıllarca. Dört yılda ancak aklanırlar. Derken, 12 Mart dönemindeki o tutuklanma…

“Sabahattin hapisliği hazmedemedi, kesinlikle. Havalandırmaya bile çıkmaz oldu. Bakmadı kendine; fırıldak yaptı, satranç oynadı, kitap okudu. Bir anlamda kendini ölüme bıraktı. Çıktıktan sonra da yazı yazdıramadım.

Ben söyledim söyleyeceğimi, dedi, yazmıyorum. Ancak çeviri yaptırabildim.”

Vedat Günyol’un dikili bir tek ağacı yok şu ölümlü dünyada. Ev kirasına bile yetmeyen bir emekli maaşı, o kadar. Ama sevgi dolu bir yüreği var. Zengin mi zengin, Yunus’un söylediğince hep dosttan yana yönelen bir gönlü.

Kaynak: Vedat Günyol ,Cem / Kültür Yayınları

Yorum yapın