Venedik’te Ölüm – Thomas Mann “Sanatçının trajik çıkmazı”

“Thomas Mann?ın yazarlık yaşamında, Buddenbrooklar, Büyülü Dağ ve Doktor Faustus gibi büyük romanların yanı sıra Venedik?te Ölüm?ün de benzersiz bir yeri vardır. Mann, I. Dünya Savaşı?nın hemen öncesinde yayınlanan Venedik?te Ölüm adlı bu uzun öyküsünde, ?sanatçının trajik çıkmazı?nı işler: Yorucu bir çalışmanın ardından gerilimlerinden kurtulmak için Venedik?e giden ünlü yazar Aschenbach, genç Polonyalı Tadzio?nun olağanüstü güzelliği karşısında büyülenir. Salgın hastalık kenti sarınca da, tutkularına yenilerek ölüm isteğine teslim olur. Aşk ve ölüm simgeleri, Mann?ın yazarlık yaşamında bir dönemi kapayan bu yapıtın derin duyarlılığının temel öğelerini oluşturur. Güzellik, belki de sanat, yaşamı yok edici bir işlev yüklenir. Luchino Visconti?nin sinemaya da uyarladığı bu ölümsüz romanı, Behçet Necatigil?in ölümsüz çevirisiyle sunuyoruz.” Tanıtım Yazısı

Thomas Mann?ın edebiyatının temelini oluşturan aşk ve ölüm temaları üzerine kurulan Venedik?te Ölüm , derin aşkı, sanatçının çıkmazını ve hüzünlü bir ölümü anlatır. Ünlü yazar Gustave Assenbach, Venedik tatilinde tanıştığı genç, neredeyse bir çocuk olan Tadzio?nun kusursuz güzelliği karşısında büyülenir. Ancak bu heyecanı ne taşıyacak, ne yaşayacak güçtedir; trajedisi de burada başlar: ?Tadzio, Venedik?te ölmek için en güzel sebeptir.?

ÖNSÖZ
Yirminci yüzyılın en büyük Alman yazarlarından sayılan Thomas Mann, çağdaşı pek çok ünlü yazar gibi Nazi rejimine karşı aktif bir şekilde çalışmış ve bu uğurda ağır bedel de ödemiştir. 1936’da Alman vatandaşlığından çıkarılan Nobel ödüllü yazar, bilindiği gibi önce İsviçre’ye, daha sonra da 1938’de ABD’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Onu evrensel yapan şey, eserlerinde işlediği temaların güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa devam ediyor olmasıdır. Thomas Mann’ın kendisi her ne kadar ilerde Budden-brooklar. Bir Ailenin Çöküşü adlı romanıyla anılacağını söylese de, Büyülü Dağ, Venedik’te Ölüm ve Doktor Faustus gibi eserler onu gerçekten evrensel bir yazar konumuna getirmiştir. Evrensel boyutlu bir roman olan Doktor Faustus’ta yer yer Nazi rejimini ve Nazi Almanya’sını sorgulayan ünlü yazar, besteci Lever-kühn’ün insanı derinden sarsan yaşamöyküsü kapsamında bütün azgınlığınla devam eden savaşın öyle ya da böyle sona ereceğini söylerken, böylesine kötü bir yazgının Alman ulusunu düşürdüğü korkunç ruh hali karşısında ne kadar sarsıldığını, ne büyük bir dehşete kapıldığını şu çarpıcı sözlerle dile getiriyor: Almanya’ nın savaştan yenik çıkacağı ulus olarak bilincimize öylesine kazınmış, hafızalarımıza öylesine yerleştirilmişti ki, bunun doğuracağı korkunç sonuçlardan korktuğumuz kadar başka hiçbir şeyden bu kadar çok korkmuyorduk. Fakat bundan çok daha fazla korktuğumuz bir şey vardı, o da Almanya’nın savaştan galip çıkma olasılığıydı. Bazılarımız Almanya’nın yenilgisini bir cinayet gibi görürken, bazıları da onun savaştan galip çıkmasının yenik çıkmasından çok daha korkunç olacağını söylüyorlardı. Kendisinin ruhsal durumunun, aynı yazgıyı paylaşan Alman halkının ruhsal durumundan biraz farklı olduğunu ifade eden yazar, ben her ne kadar başka ulusların kendi gelecekleri ve bütün bir insanlığın geleceği uğruna kendi devletlerinin yenilgisini istemek zorunda kalmış olduklarını biliyorsam da, böylesi bir yazgı için daha önce hiç yaşanmamış korkunç bir trajediyi, bir büyük felaketi kendi ülkem için dileyemiyorum, diyor ve şöyle devam ediyor: Alman ulusuna özgü dürüstlük, devletine ve onun değerlerine bağlılık, itaat ve güven duygusu gibi özellikler göz önünde bulundurulduğunda, bu ikilemin bizim durumumuzda iki ucu keskin bir bıçağa dönüştüğünü, bizi eşi benzeri görülmemiş çok tehlikeli bir duruma soktuğunu da kabul etmek zorundayım, böylesine iyi özelliklen olan bir ulusu başka hiçbir ulusun düşmeyeceği kadar zor bir duruma düşüren ve tedavisi imkânsız bir biçimde onu kendisine yabancılaştıran kişilere karşı içten içe derin bir öfke duymaktan kendimi alamıyorum. Ardından Alman ulusunun içine düştüğü o korkunç ruh halini şu dehşet verici sözlerle dile getiriyor: Bu yazdıklarımın talihsiz bir rastlantı sonucu oğullarımın eline geçmesi ve onların bir tür milliyetçilik gururuyla beni herhangi bir ayrım yapmadan doğrudan gizli polise ihbar etmek zorunda kalacaklarını düşünmem, sanırım içine düştüğümüz felaketin ve yaşadığımız ikilemin ulaştığı derin boyutu anlatmaya yeterli. Henüz yirmi beş yaşındayken yazdığı Buddenbrooklar. Bir Ailenin Çöküşü adlı romanıyla gerek Alman Edebiyatı’na gerek Dünya Edebiyatı’na damgasını vuran Thomas Mann, bu başarıyı eserleri arasında kuşkusuz en tanınmışı olan Venedik’te Ölüm’le de yakalamıştır. Doktor Faustus adlı romanda anlatıldığı gibi, besteci Leverkühn’ün içine düştüğü korkunç ruh hali bir anlamda Venedik’te Ölüm adlı eserde de hâkimdir. Ancak burada sorun daha “masumca” ifade edilir: Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Eserin özellikle ikinci bölümünde büyük şair Gustav von Aschenbach’ın sanat anlayışı ve sanatçı kimliği öne çıkar. Sanatçılıkla burjuva özelliklerini hayatında birleştiren Aschenbach, güzele teslim olunca ya da başka bir deyişle tutkunun esiri olunca, ruhu altüst olur ve bütün ahlak değerleri çökmeye başlar. Thomas Mann, Aschenbach’a atfettiği Neoklasisizm ile yüzyıl dönümü edebiyatına damgasını vuran decadence atmosferinden uzaklaşmayı, hatta kurtulmayı hedeflemektedir. Thomas Mann 1912 yılında yayınlanan Venedik’te Ölüm adlı eserini aslında Goethe hakkında bir öykü olarak tasarlamıştı. Eserin konusu da Goethe’nin ileri yaşta Marienbad adlı kentte yaşadığı bir aşk hikâyesi olacaktı, ancak konu özelden genele doğru bir gelişme gösterdi: Goethe model alınarak yaratılan Gustav von Aschenbach karakteri üzerinden Prusya ve II. Wilhelm döneminin tehlikeli boyutlarını eleştirerek sanat ve sanatçı sorununu işleyen yazar, bu bağlamda aşk ve esere adını veren ölüm temasını da ön plana çıkarmıştır. Antik mitolojiye göndermelerde bulunan ve mitolojik motifler kullanan yazar, etkisinde kaldığı Nietzsche’ den öğrendiği ve şimdi edebiyata uyarladığı kategorilerle oynamaktadır: Yunan Tanrısı Apollon’un karakteristik özelliklerine sahip olan Aschenbach, bir yabancı tarafından baştan çıkarılmakta ve böylece Dionysos’un hâkimiyeti altına girmektedir. Sanatın kökenlerine ilişkin bir soruyu, yani sanatın doğuştan gelen bir yetenek mi, yoksa Aydınlanma’ ya bağlı bir düzenlemenin sonucu mu olduğu, başka bir deyişle sanatın kökeninin akılcı mı, yoksa akıldışı mı olduğu sorusunu Thomas Mann eserde yarattığı genç figür Tadzio ile yanıtlar: Platon’un güzel idea’sım cisimleştiren bu “ütopik fantasma”, görünüşteki mükemmelliği ile beğeni kazanır, ama sanatın tehlikesi de işte bizzat bu mükemmellikte saklıdır. Bunu güzele olan teslimiyet olarak niteleyebiliriz. Öyle bir teslimiyet ki, ahlaki değerlerin çöküşüne, kültürün yerini barbarlığın almasına neden olur. Thomas Mann 1939’da en önemli Nazi karşıtı deneme yazılarından birini “Bruder Hitler” başlığı altında yayınladığında, Venedik’te Ölüm, Nazi Almanya’sının habercisi olma niteliğini de kazanır. Ahlaksız sanatçı, yani birader (Bruder) faşizmin temsilcisidir. Bu da Adolf Hitler’dir. Goethe’yi ve Schiller’i örnek alan Almanya’nın temsilcisi ise Thomas Mann’dır (“Ben neredeysem Almanya oradadır”) ve şairlerin ve düşünürlerin ülkesi olan bu Almanya Thomas Mann’da vücut bulup öteki, yani faşist Almanya’ya karşı mücadele etmektedir.
Prof. Dr. Kasım EĞİT

Thomas Mann’ın Venedik’te Ölüm’ünde, Gustav von Aschenbach, kumsalda Tadzio’yu uzaktan seyrederken, deniz esrikliğiyle güneş yalazı, eskiçağdan bir görünüm getirir gözlerinin önüne. Behçet Necatigil’in Türkçesinden okuyalım:
“[…] Yere uzanınca başı yüksekte bırakacak kadar hafif meyilli çimenliğin üstünde, gün ışığının sıcaklığından buraya sığınmış iki kişi yatıyordu: Biri yaşlıca, öteki genç; biri çirkin, öteki güzel; sevimlinin yanında bilge! Nükteli iltifatlar, gönül çelen lâtifeler arasında Sokrates, Phaidros’a özlem ve erdem üzerine ders veriyordu. Ona, gözü ebedî güzelliğin bir simgesine eriştiğinde hassas insanın duyduğu sıcak irkilişten; suretini gördüğü zaman güzelliği tasavvur edemeyen, önünde gereken saygıyı gösteremeyen aptessizlerin, kötü kişilerin tutkularından; karşısına tanrı benzeri bir çehre, mükemmel bir vücut çıktığı vakit mert bir insanı saran kutsal korkudan bahsediyor; o insanın bu manzara karşısında nasıl heyecanlanacağını, kendinden geçeceğini, bakmaya bile pek cesaret edemeyeceğini, güzelliğin sahibine karşı bir hayranlık duyacağını, hattâ aptal demelerinden korkmasa bir puta kurban keser gibi ona tapınmada bulunacağını anlatıyordu. Çünkü güzellik, sevgili Phaidros’cuğum, yalnız güzellik hem sevilmeye lâyıktır hem de göze görünür; güzellik, bunu unutma; fikrin, duygularla kavrayıp duygularla katlanabileceğimiz tek şekli odur. Yoksa öteki tanrısal kavramlar da, akıl, erdem, hakikat; bize duygularımızla görünselerdi halimiz nice olurdu? Vaktiyle Zeus karşısında Semele gibi aşktan eriyip bitmez, yanıp kül olmaz mıydık? Şu halde güzellik, duyan bir insanı düşünceye götüren yoldur; sadece yol, sadece vasıta, Phaidros’cuğum… Daha sonra kurnaz gönül avcısı, incenin incesi bir fikir: Sevenin sevilenden daha tanrısal olduğu, çünkü Tanrı’nın sevilende değil, sevende bulunduğu fikrini söyledi. İçinden özlemin bütün muzipliği, en gizli hazzı taşan bu düşünce; dünyanın en sevdalı, en alaycı düşüncesiydi belki. […]”

Mantığın bir anlık çöküşü – Murat Özer
(19/08/2011 tarihli Radikal Kitap Eki)
Thomas Mann… 19. yüzyılın sonunda başlayıp 20. yüzyılın ortalarına kadar süren ?üstün edebiyat? serüveninde, ?sanatın anlamı?nı psikolojiden destek alarak açıklayan büyük usta… ?Yazar? kavramının içini tıka basa doldurarak başkaları için neredeyse yer bırakmayan ?edebiyat canavarı?… ?Alman olma?nın ne anlama geldiği üzerine fikirleriyle ?ulus? meselesini deşifre eden, böylece Nazizmi sorgulayıcı bir sonuca ulaşan düşünür… Ve mükemmelliğiyle insanı ?yazmaktan korkar? hale getiren müthiş bir kalem…
İlk büyük yapıtını 1901?de ?Buddenbrooklar: Bir Ailenin Çöküşü? adlı romanıyla henüz 26 yaşındayken veren Thomas Mann, erken döneminin en önemli metniniyse 1912?de ortaya koyar. ?Venedik?te Ölüm?dür bu eser ve bir uzun hikâyedir. Sanatın ve sanatçının sorumluluk alanını çizdiği kadar, olanaksız bir aşk hikâyesini de merkeze alır bu metin. Bir yandan sanatçının kendisiyle yaşadığı mücadeleyi anlatırken, mitolojik göndermelerle ?tanrısal? bir boyut da kazandırır metnine Thomas Mann. Virgülüne bile dokunmak istemeyeceğiniz dört dörtlük bir sonuca ulaşır yazar, mantıkla duyguları amansız bir savaşa soktuğu yapıtında.
Hikâyenin başkarakteri Gustav von Aschenbach, aristokrat köklere sahip ünlü bir yazardır. Sanatın onun için ifade ettikleri konusunda ?net? fikirlere sahiptir, kendini sanatıyla anlamlandırmaktadır. Venedik?e yapacağı yolculuksa yazarın düşüncelerini darmadağın edecek bir serüvene taşıyacaktır onu. Burada karşısına çıkan Tadzio adlı Polonyalı çocuk, Aschenbach?ın tüm dengesini bozacak, onun ?keskin? fikirlerini yerle bir edecektir. Tadzio?nun kusursuz güzelliği, onu baştan çıkarır ve giderek dibe doğru çekilmesine vesile olur. Bir yanda sanata dair fikirleri, ahlâkî yargıları, statüsünü koruma içgüdüsü dururken, karşı tarafta sadece Tadzio vardır; tek başına, olanca mağrurluğu ve çekiciliğiyle. Bu ikilem, 50?lerindeki yazarı o güne kadar ?biriktirdikleri?yle karşı karşıya getirir. Platonik aşkın tutsağı olmuştur artık, tıpkı Apollon?un Dionysos?un ?kaotik eğlence?sine teslim olduğu gibi. Aschenbach?ın zihninde ve bedeninde süregiden savaş, mantığın çöküşünü de beraberinde getirecek, yazarın o güne kadar inandıklarının ?güzellik?le silinmesine neden olacaktır…
Thomas Mann?ın Freud ve Nietzsche etkilerini yoğun biçimde yansıttığı hikâyesi, psikanaliz ve mitolojinin buluştuğu benzersiz bir eser. Aschenbach?ın Tadzio?ya olan aşkı, her ne kadar fiktif gibi görünse de, Mann?ın karısıyla birlikte Venedik?e yaptığı bir yolculukta yaşadıklarını ?düşsel? bir platforma oturtmasıyla hayat bulur. Evet, yazarın Tadzio?yu görüp etkilendiği bir gerçektir, ama bütün bir hikâyenin ?bir rüyanın yorumlanması? gibi okunması da mümkündür. ?Güzel?e ulaşabilmek için gençlik aşısı arayışına giren Aschenbach, Venedik?e giderken vapurda görüp iğrendiği ?genç gibi görünmeye çalışan? yaşlı adama dönüşür bu uğurda. Entelektüel doğasının beslediği sağduyudan eser kalmaz, sonucu baştan belli olan savaşı kaybeder. Tadzio?ya olan aşkı ölüme kadar götürür onu nihayetinde.
Behçet Necatigil?in ?mükemmelden daha iyi? çevirisiyle okuduğumuz ?Venedik?te Ölüm?, uzun cümlelere ve ayrıntılı tasvirlere karşın, bütünlüğün getirdiği ?boşluksuz? bir okuma sürecine hapseder bizi. Mitolojik göndermeleri, Freud?yen saptamaları, entelektüel derinliği, ?üstün sanat?ın kendini açıkça göstermesi, kelimelerin büyüleyiciliği ve ?şiirsel? dokusuyla teslim alır okuru. Yaşlı bir adamın bir erkek çocuğuna aşkını hiçbir ahlâkî yargılamaya mahal vermeden anlatan Thomas Mann, bu durumu ?tanrısal? bir motifle destekleyerek ayaklarımızı yerden keser. Özellikle son noktayı koyarken gösterdiği ?özen?, hem başkarakteri Aschenbach?ın hem de okurun o ana kadar usulca tırmanan duygularını şahlandırır, ?yaşam ve ölüm? ikilemini aynı resmin içine sıkıştırır. ?Kavga?yı kaybeden Aschenbach gibi bizler de başımızı öne eğer, ?güzellik?e teslim oluruz…

Luchino Visconti?nin ?güzellik?i
Gelelim, bu edebiyat başyapıtından Luchino Visconti eliyle sinemaya taşınan bir başka ?güzellik?e… 1971?de, yani Thomas Mann?ın hikâyesinin yayımlanmasından neredeyse 60 yıl sonra çektiği filmiyle, yazarın dünyasını onun kadar değilse de ona yakın bir mükemmellik anlayışıyla peliküle aktaran Visconti, 100 sayfalık hikâyeyi iki saatlik bir filme dönüştürürken ?sorumluluk? duygusundan bir an bile olsun uzaklaşmaz. Evet, kimi değişiklikler yapar hikâyede, ama bunların bütünü yıpratmasına izin vermez.
Hikâyede Aschenbach bir yazarken, filmde bir bestecidir. Ama sanat konusundaki fikirlerinde herhangi bir değişim söz konusu değildir. Karakterin geçmişine dair hikâyede olmayan ayrıntılar da konmuştur filme. Bunların daha çok sanatçının kendisiyle mücadelesini ete kemiğe büründürme amacıyla yerleştirildiği görülür. Kitaptaki ?iç savaş?ın dışavurumudur biraz da bu görüntüler. Visconti, karakterin sürekli olarak kendisiyle mücadele etmesini bir noktaya kadar aynen korur, ama geçmişe döndüğü sahnelerde, Aschenbach?ın arkadaşı Alfred?le yaptığı ?sanatsal? tartışmalarla tezin antitezini de bir karakter olarak karşımıza getirir. Bu tercih, sinema dili açısından gerekli gibidir ama Thomas Mann?ın metnindeki etkinin kısmen azaldığına şahit oluruz. Filmde bizi az da olsa rahatsız eden tek şey budur belki de.
?Venedik?te Ölüm?ün değeri, daha çok ?mantığın saf dışı kaldığı tutku?yu mükemmelen resmetmesinden gelir. Aschenbach?ın Tadzio?yu uzaktan uzağa giderek büyüyen bur tutkuyla sevmesini kusursuzca aktarır film. Dirk Bogarde, başkarakterin duygusuna yapışan bir performansa ulaşırken, Tadzio?yu canlandıran İsveçli aktör Björn Andrésen de kitap sayfalarından çıkıp gelmiş gibidir. Thomas Mann?ın betimlediği Tadzio odur adeta. Tadzio?nun Aschenbach?ı yavaş yavaş aşkın tuzağına çekmesi, filmde öylesine etkili bir biçimde gösterilir ki, ruhunu ?sefa?ya kaptıran başkarakterin dibe vurup orada çörekleneceği dakika gelmesin isteriz; bu ?oyun? sonsuza kadar devam etsin, Aschenbach?ın ?acıyı bal eyleyen? serüveni kesintiye uğramasın…
Luchino Visconti, Thomas Mann?ın ?dokunmaya kıyamayacağınız? metnini uyarlarken hikâyedeki ?dışavurumcu? karakterleri de etkin bir bakışla yansıtır. ?Genç olmaya çalışan yaşlı adam? ya da otele gelen çalgıcıların solisti gibi karakterler, hikâyedeki ?olduğu gibi görünmeyen?, başka birine dönüşmek isteyenleri temsil ederler. Aschenbach?ın yazgısına da projeksiyon tutar bu karakterler, onun saçlarını boyatıp makyaj yaptırmasına kadar uzanacak ?güzelleşme? çabasının fragmanı gibidirler. ?Sadelik?le beslenen Aschenbach, ?olduğu gibi görünmeyen? rengarenk bir karaktere dönüşecektir nihayetinde, aşkının peşinden sonsuzluğa doğru koşarken…
Not: ?Venedik?te Ölüm?ün DVD?sini raflarda bulmanız mümkün.

Kitabın Künyesi
Venedik’te Ölüm
Yazar: Thomas Mann
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviren: Behçet Necatigil
Sayfa Sayısı: 109 sayfa

Venedik’te Ölüm – Thomas Mann “Sanatçının trajik çıkmazı”” üzerine bir yorum

  1. Şeytanın tanrıyla cekleşmesidir bu, cenk alanı da insanın kalbidir der Dostoyevsky Karamazov Kardeşlerde. Thomas Mann da sanatçının kendisiyle mücadelesidir , bu bir “iç savaştır” diyor. İnsanı da insan yapan bu tutkular değil midir?

    “Çünkü güzellik, sevgili Phaidros?cuğum, yalnız güzellik hem sevilmeye lâyıktır hem de göze görünür; güzellik, bunu unutma; fikrin, duygularla kavrayıp duygularla katlanabileceğimiz tek şekli odur. Yoksa öteki tanrısal kavramlar da, akıl, erdem, hakikat; bize duygularımızla görünselerdi halimiz nice olurdu? Vaktiyle Zeus karşısında Semele gibi aşktan eriyip bitmez, yanıp kül olmaz mıydık? Şu halde güzellik, duyan bir insanı düşünceye götüren yoldur; sadece yol, sadece vasıta, Phaidros?cuğum? Daha sonra kurnaz gönül avcısı, incenin incesi bir fikir: Sevenin sevilenden daha tanrısal olduğu, çünkü Tanrı?nın sevilende değil, sevende bulunduğu fikrini söyledi. İçinden özlemin bütün muzipliği, en gizli hazzı taşan bu düşünce; dünyanın en sevdalı, en alaycı düşüncesiydi belki de” derken “Sendeki güzellik beş para etmez bendeki bu aşk olmasa”ile birebir örtüşmüyor mu?

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro