Yalnızlar – Zaven Biberyan

YalnızlarZaven Biberyan, Türkiye’nin yakın tarihine farklı bir açıdan baktığı Yalnızlar adlı bu romanında, siyasi iktidarın el değiştirmesiyle toplumun da hızlı bir dönüşüm geçirmeye başladığı 1950’li yılların başlarında, İstanbul’un Anadolu yakasında bir sayfiye yerinde, Erenköy’de, bir yaz hafta sonunda yaşananları anlatıyor. Yazar, bu iki günde yaşananlarla, toplumsal sınıfların ve beraberinde çeşitli statülerden bireylerin iç dünyalarının derin bir psikolojik tahliline girişirken, başta insanlar, sonra da Türk, Ermeni, Yahudi, Rum toplulukları arasında iletişimsizliği, ruhların derinliklerinde gizli şiddet eğilimlerini ve bunların sonucunda kişisel-toplumsal davranış kalıplarında oluşan tahribatın getirdiği yalnızlaşmayı konu ediniyor.
Marjinalliğe zorlanmışların içeriden bakışına sahip, Ermenice ‘Lıgırdadzı’ kitabının Türkçe versiyonu olan Yalnızlar, toplumsal yalnızlığa itilenlerin öfkesiyle bireysel gerçekliklerin kesiştiği noktaya götürüyor bizleri.

“Büyük buzdolabının önünde genç bir kız duruyordu. Boyu aşağı yukarı bir yetmiş beşti, dümdüz mokasenlere rağmen. Açık pembe organzeden elbisesi belden dizkapaklarına kadar konik iniyordu. Bacakları birer şaheserdi. Altın rengi parlak saçlarının ortasında dünyanın en nazik, sevimli çehresi gülümsüyordu. Seventeen’in kapağından inme bir resimdi ve herkes bu resmi seyrediyordu. Kız ise camın arkasından istediği pastaları gösteriyordu. Bir kelime bile Türkçe bilmiyordu. Kovboy filmlerinden ‘yap, okay’ gibi kelimeler belleyenler, kızın etrafında pürtelaş tercüman kesilmişlerdi. Seventeen’in kapak resmi, istediklerini kolayca aldı, aldanmadan parasını ödedi, ifadesi imkânsız bir gülümseyişle, ömründe hiçbir müşteriden bir teşekkür ifadesi duymamış çırağa ‘Thank you.’ dedi, gidip kaldırımın kenarında bekleyen spor arabaya bindi, çalıştırdı. Bütün bakışlar onu uğurladı.
Ağır sesizlik içinde, birisi mırıldandı.
‘Yeni gelen Amerikalılar…’
‘Diplomatın kızı değil mi?’
‘Diplomat mı, Marshall teknisyeni mi?’
‘NATO albayı imiş dediler.’ Tanıtım Yazısı

Okuyacağınız ayna gibi bir roman – Irmak Zileli
(03/08/2012 tarihli radikal kitap)
Bir roman okuyorsunuz; sorunsuz akıyor hikâye. Dil akıcıysa, kurguda bir acemilik yoksa, olaylar tutarsız gelişmiyorsa kusur bulmadan tamamlıyorsunuz romanı. Belli ki roman yazma tekniğini kavramış birinin kaleminden çıkmış kitap. Ama bu başarılı tekniğe rağmen, herhangi bir zaaf bulamadığınız romanı bir eksiklik duygusuyla kapatıyorsunuz. Kusursuz güzellikte bir kadının ya da çok yakışıklı bir adamın karşısında aşk duyamamak gibi. Kılınız kıpırdamıyor. Oysa burun hokka, dudaklar biçimli, gözler güzel, vücut deseniz o biçim. Ama yok, olmuyor işte, onu görünce kalbiniz çarpmıyor, dizlerinizin bağı çözülmüyor.
Hani iyi bir roman okuduğumuzda söylediğimiz ve artık neredeyse kalıplaşmış bir ifade vardır: ?çok sardı?. Hepimiz biliriz ?sardı? denilirken neyin kast edildiğini. Elimizden bırakamayız. Geceleri uykusuz kalırız. Aklımız fikrimiz romanda ve onun kahramanındadır. Kitap bitmesin isteriz. 1960?larda Ermeniceden dilimize kazandırılan ve bugünlerde Aras Yayıncılık tarafından yeniden basılan Zaven Biberyan?ın ?Yalnızlar? isimli romanı ile ?Babam Aşkale?ye Gitmedi?yi yeni okudum ve uzun zaman sonra yeniden bir, hatta iki roman için ?çok sardı? demenin hazzını yaşadım. Peki bana bu hazzı veren neydi?
Dilinin güzelliğinden, kurgunun başarısından daha fazlası olduğunu hissediyordum. Romanı okurken bana bir şey olmuştu. Bu insanları çok içeriden, çok yakından tanıdığımı, anladığımı hissediyordum. Bütün açmazlarını, zaaflarını, iyiliklerini ve kötülüklerini, korkularını, kurnazlıklarını ve saflıklarını… İçlerinde bana en uzak karakterle bile bir bağ kurmuştum sanki. Yargılamanın yerini, çözümleme almıştı ama bu mekanik bir çözümleme değildi. Neden öyle davrandığını onaylamam gerekmiyordu ama anlıyordum. Sözgelimi, bir Ermeni genci öldüresiye döven delikanlıyı bu suça sürükleyenin ne olduğunu bana, üstelik de bir Ermeni yazar anlatmıştı. Peki nasıl olup da yapmıştı bunu? Bu sorunun yanıtını bulursam kilit açılacaktı sanki. Size burada hiçbir pasajdan örnek veremem, hiçbir cümleyi analiz edemem, şimdi söyleyeceklerimi neyin bana söylettiğini açıklayamam ama bir okur olarak sezdiğim şu oldu; Zaven Biberyan da o genci yazarak anlamıştı. Romancıya yazarken bir şey olmuştu, o sayede okura da bir şey oluyordu. Yazar masanın başına otururken her şeyi çözmüş ve bitirmiş değildi; insanı analiz etmiş ve şimdi bize anlatmak üzere kalemi eline almış değildi. Onun için de ?anlamak? yazma sürecinin bir parçasıydı. Yazı, yazar için de bir keşif aracıydı. Ve bu keşfin iniş çıkışları metnin her satırına öyle sinmişti ki, okurun, yazarın geçtiği yollardan geçmemesi imkânsızdı. O Ermeni gencin dövüldüğü sahnede, başrolde sandığımız kişinin bile aslında belirleyen değil belirlenen olduğunu fark etmemizi sağlayan da buydu. Biberyan da bunu yazarken fark etmişti sanki. Dolayısıyla yazarın da metni üzerindeki ?belirleyen? konumu tartışmalıydı. Metin, Hasan Ali Toptaş?ın dediği gibi yazardan ve hepimizden daha akıllıydı. Hatta daha sağduyuluydu. Yazar Ermeniliğini ya da Türklüğünü metnin ?tasarımcısı? yapmadığında, ortaya insan çıkıyordu. Anlaşılması gereken insan. Öyleyse Ermeni bir yazarın, cinayet işleyen Türk genci anlaması, metnin öğrencisi olmayı en baştan kabulüyle mümkündü. Bu sayede insanın evrensel özüne ilişkin bir şeyler çıkabiliyordu o metinden. Bizi saran, yakalayan, içine alan da o öz olmalıydı. Cinayete sürüklenen gencin, Ermeni olsun, Türk olsun, hangi saiklerle davrandığını fark etmemiz bizi o özle buluşturuyordu. Kendimize ait öze, en saklı duygularımıza da oradan ulaşıyorduk.
Zaven Biberyan?ın yeniden yayımlanan ?Yalnızlar? romanı İstanbul ?un Caddebostan semtinde, 1950?lerde geçen bir hikâye. Ama sadece bu değil. Bizi bir mahallenin içine çekerek insanın evrensel meselelerini gösteriyor Biberyan. Bunu da o semtin somut gerçekliğini tüm canlılığıyla vererek gerçekleştiriyor. Bir Ermeni, bir de Türk ailenin hikâyesi etrafında örüyor romanı. Türk ailenin evlatlığı Gülgün?ün zengin olma, sınıf atlama, hizmetçilikten kurtulma hayallerinin sonu içimizi yakıyor. Gülgün?ü o kadar iyi tanıyoruz ki, yalnızca toplumsal geçmişimizden bir portre değil o, hâlâ içimizde olan kimi özlemlerin aynası aynı zamanda. Bugün ?Seksapel? dergisinin yerini başka ?dergiler? almış olsa da, ?evlatlık? olarak çalıştırılmıyorsak da…
Biberyan, yaşadığı toplumu o kadar iyi tanıyor ki, aileler arasındaki ilişkiler, komşunun komşuya bakışı, erkeklerin kadınlara karşı iç içe geçmiş aşk ve nefret duyguları tüm sahiciliğiyle yansıyor. ?Yalnızlar? bu özelliğiyle bize kültürel tarihimizi de hatırlatıyor. Gülgün?e tutkun Ali?nin kız için arzuyla yanıp tutuştuğu halde ağzını doldura doldura ?Orospu!? deyişi, Türkiye ?deki kadın erkek rolleri, erkeklerin ve kadınların cinselliklerini keşfi, kadına bakış üzerine yazılacak sayfalar dolusu makaleden daha çok şey anlatıyor. Mahalle aralarında burnumuza çalınan ırkçılığın kokusu genzimizi yakıyor. Ermeni genç ile Türk kızın arkadaşlığı karşısında duyulan kıskançlığın, ırkçı duygularla, namus söylemleriyle ve insana özgü hırslarla buluşunca nasıl bir felaketle sonuçlandığını görüyoruz.
Biberyan, ?Yalnızlar?da tek tek her karakterin zihninin içinde gezinen bir anlatıcı sesi seçmiş. ?Babam Aşkale?ye Gitmedi?de ise Baret isimli karakterin bakışından bir ailenin çöküşünü ve bu çöküş içinde Baret?in kendi yolunu bulma çabasını okuyoruz. Bu anlatım biçimi kuşkusuz roman karakterlerinin ruhunun dehlizlerinde gezinmemizde bize yardımcı oluyor. Ancak, yazının başında sözünü ettiğim, insanı anlama ve anlatmanın türlü biçimleri olabilir. Romanın içinde ?insanın evrensel özüne? ilişkin gerçekler olması, romanın öznesinin illa ki insan olmasını bile gerektirmiyor. Bazen bir böceği, bir eşyayı anlatırken de biz o öze ilişkin şeylerle karşılaşabiliyoruz. Yazarın izlediği bin türlü yol olabiliyor. Biçim arayışlarının da sonu yok. Soru şu; bu biçimler, denemeler en baştan belirlenmiş, metni ?proje? gibi gören bir aklın ürünü mü, yoksa yazarın anlama derdinin gösterdiği mecburi istikâmet mi? Galiba püf nokta, yazarın metnini, sınırları çoktan çizilmiş fikirleri aktaracağı araç gibi görmemesinde. Yazı masasının başına oturan kişi ile son noktayı koyup masadan kalkan kişi aynı değilse, ilk cümleyi okuyan kişi ile son cümleye geldiğinde kitabın kapağını kapatan kişi de aynı kalamıyor. Belki de edebiyatın dönüştürücü gücü buradan geliyor. Değişmeye hazır yazar, değiştirmeyi de başarıyor. Bize ?bir şey olduğunu? hissettiğimiz için de, kalbimiz çarpıyor, dizlerimizin bağı çözülüyor.

Varlık vergisi mağdurlarındandı
Zaven Biberyan, 1921?de İstanbul Kadıköy?de doğdu. 1946?da Ermeni aleyhtarı bazı yayınlara karşı Yeni Haber gazetesindeki Artık Yeter başlıklı yazısından dolayı hapis yattı. Biberyan, daha sonra bulduğu işlerden de baskılar sonucu ayrılmak zorunda kaldı. 1949?da ülkeyi terk ederek Beyrut?a yerleşti. 1953?te İstanbul ?a döndü. 1968 yerel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi ?nden, İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçildi ve meclis başkan yardımcılığı yaptı. Biberyan, 4 Ekim 1984?te ülser hastalığına yakalanarak yaşama veda etti. Yazar varlık vergisi mağdurlarındandır. Bu konuyla ilgili ?Mırçünneru Verçaluysı? adlı romanı 1970 yılında Jamanak gazetesinde tefrika edilmiş ve ölümünden birkaç hafta önce Aras Yayıncılık tarafından yayımlanmıştır. Bu kitap, Babam Aşkale?ye Gitmedi adıyla, 1998?de Türkçeye çevrildi.

Oşin Çilingir – ?Yalnızlar?
( 26.05.2000, Agos Gazetesi)
Ne de olsa iç dünyadır kurulan;
dış dünya bir madde yığınından başka nedir ki?
Kafka

Zaven Biberyan’ı yeniden keşfediyoruz. Buna her zamandan çok ihtiyacımız var. Bana göre Biberyan, Çağdaş Ermeni edebiyatının doruklarından biri. Ne var ki, bu gerçeği daha yeni yeni görmeye başlıyoruz.
Aras Yayıncılık, bu bağlamda önemli bir misyonu yerine getiriyor. Üstelik yayın dünyasında az görülen bir özenle! Yalnızlar, bu kılı kırk yaran özenli yayıncılığın yeni bir ürünü.
Zaven Biberyan’la ilk tanışıklığım, onun yine Aras Yayıncılıktan çıkan başyapıtı Babam Aşkale’ye Gitmedi (Karıncaların Günbatımı) romanıyla oldu. Biberyan’ın bir solukta okuduğum bu yapıtı doğrusu benim için büyük bir sürpriz olmuştu. Beni asıl şaşırtan, romanın 1960’lı yılların sonlarında yazılmış olmasıydı. Babam Aşkale’ye Gitmedi’nin yazıldığı yıllarda Türk edebiyatına iki roman akımı egemendi: Biri ‘köy romanı’ diğeri de ‘toplumsal gerçekçi’ çeviri romanlar!..
Biberyan’ın romancılığı bu iki moda akımın dışında bağımsız bir ada gibi durur. Onu Türkiyeli bir Ermeni romancı olarak özgün kılan dinamik, içinde yer aldığı edebiyat dünyasına karşı aykırı duruşudur. Bu aykırı duruşunun arka planında ise dünyaya bakış açısıyla insanı kavrayışındaki özgünlük yatar. Biz bu aykırı duruşta sıradan küçük burjuva insanının bütün yönleriyle yeniden yaratılışına tanık oluruz. Biberyan’ın sıradan insanın ruh yapısını ortaya koyuşundaki ustalık gerçekten de benzersizdir.
Yalnızlar (Sürtük), Babam Aşkale’ye Gitmedi’nin habercisi bir roman. İki romanın karakter ve tipleri arasındaki koşutluk ilginçtir. Yaşamı sorgulayan, kendileriyle sürekli hesaplaşan, var oluşlarına felsefi bir temel arayan, duyarlı ve tedirgin karakterler, tipler… Biberyan bu ilk romanında da çizdiği karakterlerin korkularını, kendi kendilerine yabancılaşmasını, çevreleriyle iletişimsizliğini ve asıl yalnızlığını ustaca dile getiriyor.
Romanın özgün adı Sürtük olmasına karşın Biberyan, Türkçe çevirisinde Yalnızlar’ı seçmiştir. (Bir romancının kendi romanını başka bir dile çevirişi, salt Türkiye’de değil dünyada da az rastlanır bir edebiyat olayıdır. Bana kalırsa Biberyan çeviri yapmamış, romanını yeniden ama bu kez Türkçe yazmış!) Bu seçim bence de doğrudur: Çünkü roman salt Sürtük’ün değil, aralarında Sürtük’ün de yer aldığı bir dizi ‘yalnız insan’ın öyküsünü anlatmakta, onların dramını dile getirmektedir. Yalnızlık, Biberyan’ın karakter ve tiplerinin temel özelliğidir. Babam Aşkale’ye Gitmedi’de Haybehasıl Dırtad’ın ağzından dile getirdiği yalnızlık gerçeğini Yalnızlar’da da sürdürmektedir (yalnızlığın diyalektiği): “Esas yalnızlık, insanların arasındayken hissettiğindir. Ben biraz da bu yalnızlıktan kaçtım. Yapayalnız yaşayarak bu yalnızlıktan kurtuldum. Yapayalnız olduğun zaman ancak, kendinle baş başa kalır, her bakımdan kendinle arkadaş olursun.’
Yalnızlar’ın yalnızları ise Krikor, Yeranik, Pupul, Kazım Bey ve Sürtük Gülgün’dür. Hiç kuşkusuz yalnızlığı en yoğun yaşayan, Osman Beygiller’in evlatlığı Gülgün’dür. Romanın diğer kahramanları da değişik şekillerde yalnızlığı yaşarlar. Biberyan’ın romanlarında yalnızlığa eşlik eden ikinci önemli iç gerçeklik, ‘sıkıntı’ ve ‘bunalım’dır. Bu sıkıntı ve bunalım, hemen tüm karakterlerde duyumsanır. Bu sıkıntının kaynağı ise yerel ya da etnik değil, evrenseldir. Romanın karakterleri kendi sınıfsal, etnik, toplumsal ve bireysel gerçekliklerinden kaynaklanan bir sıkıntıyı yaşıyor gözükseler de aslında içten içe bir ‘var oluş bunalımı’nı yaşar ve bu var oluş bunalımında yaşamın anlamını sorgularlar. Bu nedenle de Biberyan’ı okurken Kafka’nın ya da var oluşçu yazarların yapıtlarında tanık olduğumuz havayı solur gibi oluruz.
Yalnızlar’ın ilginç bir kurgusu var. Roman birbirine koşut iki ayrı öykü gibi kurgulanmış. Biberyan, yapıtında biri Ermeni, diğeri Türk, komşu iki ailenin iki günlük yaşam kesitini romanlaştırmış. Ailelerin öyküsü roman boyunca hiç kesişmiyor. Ben bu kurgunun içerikten yola çıkılarak seçildiğini ve sembolik bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Aynı ülkede, aynı kentte, aynı semtte ve aynı sokakta sırt sırta yaşayan komşu iki ailenin roman boyunca hiç kesiştirilmemiş olması, iki halk arasındaki yabancılaşmanın güçlü bir dışavurumu değil de nedir!..
Anne Yeranik, teyze Pupul ve oğul Krikor, Varlık Vergisi’ni yaşamış küçük burjuva bir Ermeni ailesi… İçe kapanık, birbirlerine yabancılaşmış, her biri kendi yalnızlığının tutsağı bireylerden oluşan bir aile…
Baba Osman Bey, anne Mübeccel, teyze Seniha ve oğul Erol’dan oluşan Türk aile ise 1950’li yıllarla birlikte palazlanan ve kısa zamanda ‘milyoner’ olan burjuva adayı bir aile… Gülgün (Sürtük) ise bu ailenin iliklerine kadar sömürülen evlatlığı… ‘Tenha, sonsuz Anadolu bozkırındaki kül rengi istasyon binasında, ak buharlar ardında başörtülü bir köylü kadına teslim edilen’ bir bebek: Gülgün!.. Yalnızlığın doruğundaki insan!..
Yalnızlar, Gülgün’ün trajik öyküsü ekseninde, öyküleri birbirleriyle kesişmeyen biri Türk, diğeri Ermeni iki komşu ailenin kırk sekiz saatlik bir yaşam kesitinin romanıdır. Romanın aydınlık saçan biricik karakteri Babam Aşkale’ye Gitmedi’deki Aznif Hanım’ın eşdeğeri Madam Verjin’dir. Cemaat yaşamına nesnel ve eleştirel bakabilen Madam Verjin etnik yabancılaşmayı aşmıştır. Yalnız değildir! “Dünyada Beethoven’ın yedinci senfonisinin ‘ikinci muvmanı’ndan daha güzel bir şeyi hayal edemeyen” ve bütün gün pikabında bu müziği dinleyen ‘nazik, munis ve zararsız’ öğretmen emeklisi Kazım Bey’le aynı evi paylaşmaktadır. Okur, Madam Verjin’le Kazım Bey’in bu yoldaşlıklarındaki yoğun yaşama sevincini duyumsamaktan kendini alamaz. Gelin siz de benim gibi Zaven Biberyan’ı keşfedin!
Not: Aret Gıcır’ın kapak tasarımındaki Yalnızlar’ını çok sevdim.

Kitabın Künyesi
Yalnızlar
Yazar: Zaven Biberyan
Yayınevi: Aras Yayıncılık
Baskı Tarihi: 2000
Sayfa Sayısı: 202 sayfa

Zaven Biberyan’ın Hayatı
Zaven Biberyan, 1921’de İstanbul Kadıköy’de doğdu. Kadıköy Aramyan-Uncuyan ve Dibar Gırtaran (Sultanyan) Ermeni ilkokulları, Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Ticari İlimler Akademisi’nde öğrenim gördü.
1941’de Yirmi Sınıf (Kura) asker toplanırken, o da askere alındı ve Nafıa hizmetine verildi. Akhisar’da kendisi gibi Nafıa askeri olan Jamanak [Zaman] gazetesi yöneticilerinden Ara Koçunyan’la tanıştı. Üç buçuk yıl süren askerlik dönüşü Jamanak gazetesinde yayınlanan “Krisdoneutyan Vağhcanı” [Hıristiyanlığın Sonu] adlı yazı dizisi büyük gürültü kopardı, dizinin yayını durduruldu. Nor Lur [Yeni Haber] ve Nor Or [Yeni Gün] gazetelerinde, daha sonra da Jamanak gazetesi yayın kurulunda görev aldı. Sosyalist düşüncelerinden dolayı gelen baskılar sonucu gazeteden ayrılmak zorunda kaldı. 1946’da Ermeni aleyhtarı bazı tutum ve yayınlara karşı Nor Lur gazetesindeki Al Gı Pave… [Artık Yeter] başlıklı yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayıp hapis yatan, daha sonra bulduğu işlerden de baskılar sonucu ayrılmak zorunda kalan Biberyan, sonunda ülkeyi terk etmeye karar verip 1949’da Beyrut’a gitti. Orada gazetecilik mesleğini, Ermenice yayınlanan Zartonk [Uyanış] ve Ararat?ın yazı işlerinde görev alarak sürdürdü; Halep ve Paris’teki bazı dergi ve gazetelerde de makaleleri yayınlandı. Siyasi durumun iyileştiğini düşünerek, yaşamını güç koşullarda sürdürdüğü Beyrut’tan ayrılıp 1953’te İstanbul’a döndü. Seta Hıdıryan ile evlendi, bir kız çocukları oldu. Bir süre Osmanlı Bankası’nda çalıştı. 27 Mayıs 1960 darbesini izleyen günlerde Marmara gazetesinde politika yazarı olarak görev yaptı. 1964’te yayınlamaya başladığı Nor Tar [Yeni Yüzyıl] adlı siyasi ve edebi dergi maddi sıkıntılar nedeniyle kapandı. 1960’lı yılların sonunda Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi’nin redaksiyon kurulunda yer aldı.
Türkiye İşçi Partisi’nden 1965 genel seçimlerinde İstanbul milletvekili adayı oldu; ancak milletvekili seçilemedi.1968 yerel seçimlerinde ise aynı partiden İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçildi ve meclis başkan yardımcılığı yaptı.
Ülser hastalığına yakalanan Biberyan 4 Ekim 1984’te yaşama veda etti ve Şişli Ermeni Mezarlığı aydınlar bölümüne gömüldü.
1970’te Jamanak gazetesinde tefrika edilen ölümünden birkaç hafta önce ise kitap olarak yayınlanan romanı Mırçünneru Verçaluysı [Karıncaların Günbatımı] onun başyapıtı sayılır. Bu kitap Türkçe?ye Babam Aşkale’ye Gitmedi (1998) diğer bir romanı Yalnızlar (2000) adıyla kazandırılmıştır.
Ermenice Eserleri:
Lıgırdadzı [Arsız]; (Doğu Basımevi – 1959),
Dzovı [Deniz]; (Getronagan Okulundan Yetişenler Derneği Yayını – 1961)
Angudi Siraharnerı [Meteliksiz Aşıklar]; (To Yayınları – 1962)
Mırçünneru Verçaluysı [Karıncaların Günbatımı]; (Murat Ofset – 1984)

Yalnızlar – Zaven Biberyan” üzerine bir yorum

  1. Biberyan’ın okuduğum ikinci kitabı.(İlki karıncaların Günbatımı-türkçe adıyla “Babam Aşkale’ye gitmedi”)
    Biberyan bu kitabında her ne kadar bireylerden yoka çıksada aslında toplumsal önyargıları inceliyor.Bugün hala kurtulamadığımız kalıplarla konuşturuyor kahramanlarını.
    Okumaya değer, kesinlikle.

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Ermeni Edebiyatı, Romanlar
Herkes Tek Başına Ölür – Hans Fallada

"Bir kişi mi savaşır, on bin kişi mi, bu hiç önemli değildir! Eğer tek bir insan savaşması gerektiğini kavramışsa savaşmalıdır!"...

Kapat