Yasakçı Zihniyete Karşı Kitap Okumaya Devam – Sadık Güvenç

yasaklı-kitaplar“Mina Urgan’ın “Bir Dinozorun Anıları” kitabını öğrencilerine tavsiye eden öğretmene soruşturma açıldı. Yunus Emre’nin, Kaygusuz Abdal’ın, Edip Cansever’in şiirleri sansürlendi ders kitaplarında. John Steinbeck’in 100 Temel Eser arasında önerilen “Fareler ve İnsanlar” romanı “İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu” tarafından son derece öznel ahlak kriterlerine göre sakıncalı bulundu.

Yine 100 Temel Eser arasında bulunan ve yıllardır binlerce çocuk tarafından da okunan Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos’un Şeker Portakalı kitabını öğrencilerine ödev veren bir Türkçe öğretmeni hakkında soruşturma açıldı. Bir tarih öğretmeni hakkında öğrencilerine Amin Maalouf’un Semerkant adlı kitabını önerdiği için inceleme başlatıldı. Yılmaz Erdoğan’ın “Kadınlık Bizde Kalsın” oyununu öğrencilerine oynatan okul müdürü sürüldü. Sesler yükselmedi yeterince.” (Eğitimsen’in “Yasakçı zihniyete karşı haydi hep birlikte kitap okumaya!” başlıklı bildirisinden.)

Yönetenlerin en sık baş vurduğu bir yıldırma ve vazgeçirme aracı olagelmiştir yasaklama. Kendilerinden olmayan, kendilerini övmeyen hemen herkese, her söyleme, her sanat eserine kuşkuyla yaklaşan yasakçı zihniyet heykeli, resmi, sinemayı, tiyatroyu, gazeteyi, kitabı, dergiyi yasaklayarak gücünü göstermek istemektedir.
Şimdi, Mina Urgan’ın Bir Dinazorun Anıları, acaba hangi kaygıyla sakıncalı bulunmuş olabilir diye merak ediyor insan.

“Gençliğimde çok acı çektim, ama şimdiki gençlerin acıları benimkinden bin beter her halde. Çünkü benim kuşağım, gençliğini ve gençliğin sorunlarını umutlu bir dönemde yaşadı hiç olmazsa. O birinci ve tek cumhuriyet gözümüzün önünde kurulmaktaydı. Eğer çalışırsak, doğru dürüst eğitim görürsek, aç biilaç ortalarda kalmayacağımızı biliyorduk. Güçlü bir umut içimize öyle derin kökler salmıştı ki, şimdi yaşadığımız toplumsal felaketler, hortlayan gericilik bile, benim gibi dinozorları hâlâ yıldıramadı.” (Bir Dinozorun Anıları s. 10)

Profesör Mina Urgan, İngiliz edebiyatının önemli eserlerini dilimize çevirdi. Bir Dinozorun Anıları’nın ilk baskısı 1998’de yapıldı. Üç ay içinde 15. baskısı yapılan kitabın bugünkü baskı sayısı yetmişi çoktan geçti.

“Kitaplarımın nasıl bu kadar sattığını anlamadım, hala da anlamıyorum. Nasıl satar benim kitabım. O kadar aykırıyım ki bu topluma. Çok satıyorum, acaba çok mu bayağı yazıyorum. Acaba yanlış bir şey mi yaptım?”

Elbette ironi yapıyordu yazar. Doğaldı, gerçekçiydi. Bir öğretmen gözüyle değerlendiriyordu içinde yaşadığı toplumu. Katmıyordu. Gözlemlerini açık ve duru bir biçimde sıcacık anlatıyordu. Yargıları, kaygıları bize dairdi. Hırsıza “hırsız”, haine “hain” demeyi biliyordu.

Bir Dinozorun Gezileri adlı kitabının önsözünde şöyle diyor yazar: “İngiliz edebiyatıyla ilgili zararsız kitaplar yayımlayan bir kocakarı, sekseninden sonra ortaya çıkıyor. “Ben bir komünistim” diyor, “ben tanrıtanımazım” diyor; “ben zenginleri hiç sevmem” diyor, “yaptığı iş ne olursa olsun, herkesin eline aynı miktarda para geçmeli” diyor. Kocakarı, toplumumuzun damarına basacak bu türden laflar ediyor boyuna. Buna karşılık, kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, çok kitap okumuş ya da çok az kitap okumuş bir yığın insan, o kocakarıya telefonlar ediyor, mektuplar gönderiyor. Kendilerini onunla özdeşleştirip, “biz de tıpkı sizin gibiyiz” diyorlar. “Bütün düşündüklerimizi, siz açıkça yazdınız” diyorlar. “Yolumuzu aydınlattınız” diyorlar.” (Bir Dinozorun Gezileri, YKY. İst. 1. baskı İstanbul, Ekim 1999, 59. baskı İstanbul, Aralık 1999, s.7)

Yazar, anılarını anlatırken bir döneme tanıklık ediyor. Fecr-i Ati Edebiyatının önemli şahsiyetlerinden Tahsin Nahit’in kızı olması, Tahsin Nahit’in erken ölümü nedeniyle annesinin Falih Rıfkı Atay ile evlenmesi, dolayısıyla Mina Urgan’ın Falih Rıfkı’nın üvey kızı olması, dönemin şair, yazar, ressam, müzisyen, heykeltıraş, sanat ve siyaset adamları ile yakın ilişkiler kurmasına olanaklar hazırlamıştır. Mina Urgan’ın çocukluk, ilk gençlik dönemlerini izlerken ülkemizdeki eğitim anlayışlarının da nereden nereye geldiğini izliyorsunuz.

1916 doğumlu yazarı 2000 yılında kaybettik. Onun anıları yirminci yüzyıl Türkiye’sinin eğitim, sanat, edebiyat, siyaset, sosyete anlayışlarını da her yönüyle gözler önüne sermektedir. Kendisi aristokrat bir çevrede yetişmiştir; ancak aristokratlardan nefret ettiğini her zaman dile getirmiştir. Onları açık bir dille eleştirmekten hiç de geri durmamıştır. İstese büyük büyük yerlerde büyük adam olabilecekken öğretmenliği, öğretim üyeliğini ve kendi maaşıyla yaşamayı tercih etmiştir. Sınıfını, tarafını seçerken içinden gelen insan sevgisinin sesini dinlemiş, çok sevdiği halkının lokmasına göz dikenlerin yanında olmamayı tercih etmiştir.

“Çünkü herkesin ara sıra yoğun mutluluk anları vardır ama, sürekli olarak kişisel mutluluk peşinde koşmak, bir kepazelikten başka bir şey değildir. Böyle bir dünyada, bunca felaket, bunca yoksulluk, bunca haksızlık ortasında, ancak inekler kadar kafasız ve duyarsız olanlar –yani gerçekten insan sayılamayacak yaratıklar- kişisel açıdan mutlu olabilirler. “Bana ne dünyanın şurasında burasında, hatta kendi ülkemde kanlı savaşlar varsa; benim evimde yok ya” derler böyleleri. “bana ne ülkemin yoksulları oğullarını, kızlarını okutamıyorsa; benim oğullarım, benim kızlarım en pahalı okullara gidiyorlar ya” der böyleleri.” ( Bir Dinozorun Anıları, s. 58)

Edebiyat dünyasının ünlülerine dair anlattıkları da oldukça ilginçtir. Necip Fazıl Kısakürek, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Yahya Kemal, Halide Edip, Nazım Hikmet, Ahmet Haşim, Aziz Nesin , Oğuz Atay ve daha niceleri…

“Şimdi sırası gelmişken, Kemalist, hem de sapına kadar Kemalist olduğumu açık seçik söylemek isterim. Mustafa Kemal benimle dans etti, on bir yaşında bir çocuğa insan muamelesi yaptığı için değil; eğer Mustafa Kemal olmasaydı, ben “ben” olamayacağım için Kemalistim. Eğitim görmüş, seksenini geçmiş bir kadının bu memlekette Kemalizme inanmaması tamamıyla anormal olurdu. O sırada küçüktüm ama, tramvaylarda erkeklerin oturdukları bölümü kadınların oturdukları bölümden ayıran perdeyi çok iyi anımsıyorum. Mustafa Kemal, o perdeyi de kadınları toplum yaşamından dışlayan, karanlık köşelere kapatan bütün perdeleri de yırttı o güzel elleriyle.” (s. 158)

Sonra İkinci Dünya Savaşı yılları, Almanya’dan getirilen hocalar, Menderes dönemi, 6-7 Eylül olayları, 1960 ve sonrası, 1970’ler, 12 Eylül, Aydınlar Dilekçesi… Yakın tarihimize dair ne varsa bazen öfkeyle bazen tatlı tatlı, en çok da kendini eleştirerek anlatıyor yazar.

Eh böylesine yararlı bir kitabı yasaklamayıp da ne yapacaktı “büyük”lerimiz. Uyuşturmaya kodlanmış vampirli, cinayetli, hayaletli, korku salan kitapları, hurafe dolu, örümcekli, sözüm ona “ilim” dergilerini önermek varken…
Onlar yasaklayadursun ülkemizde iki ayda yetmiş baskı yapan kaç kitap var?
Yasakçı zihniyete karşı kitap okumaya devam, demek düşüyor bize de…

Sadık Güvenç

Yasakçı Zihniyete Karşı Kitap Okumaya Devam – Sadık Güvenç” üzerine 2 yorum

  1. Okuma-aydınlanma hakkı ve özgürlüğüne karşı gerici-baskıcı rejimin uygulamalarını sürekli deşifre etmek yanında alternatif çalışmaları da örneklemek, çoğaltmak durumundayız. Bilgilendirmen için teşekkürler Sadık…
    Son paragrafta “2 ayda 70 baskı” ifadesinde bilgi yanlışı var. Düzeltmekte yarar ver. Çünkü daha önce “3 ayda 15 baskı” yaptığından söz ediyorsun kitabın.
    Yüreğine, beynine sağlık…
    Müslüm Kabadayı

  2. Haklısın Müslüm,dikkatsizlik… Doğrusu iki ayda yetmiş baskı olacak.
    Duyarlılığın ve dikkatin için teşekkür ederim. Okuyuculardan özür dileyerek.

Yorum yapın

This site is protected by wp-copyrightpro.com

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Aşk Birdenbire, İmge Birdenbire – Zafer Köse

Zaten Herkes Bir Denizdir Doğuştan! Onur Behramoğlu’nun son kitabından yola çıkan sözler. SÖYLEŞİ: ZAFER KÖSE Sanat uzun hayat kısa. “Sanat”...

Kapat