Yasaklanan Ölüm – Philippe Aries

philippe-ariesOrtaçağ başlarından 19. yüzyıl ortalarına kadar geçen uzun dönem boyunca ölümle ilgili tutumlar o kadar yavaş değişti ki, bu değişimi yaşayanlar bunun farkına bile varmadılar. Son yüzyılda, yaklaşık otuz yıllık bir süre içinde, geleneksel duygu ve düşüncelerde toplumu gözleyenlerin kayıtsız kalamayacakları, şimdiye kadar benzeri görülmemiş acımasız bir devrime tanık olduk. Eskiden her yerde varlığını hissettiren ve bu yüzden de tanıdık olan ölüm, silinip yok oldu. Utanç vermeye başladı, yasaklandı.

Bu devrim, belli bir kültürde gerçekleşti; yani, 19. yüzyılda Fransa, İtalya ve İspanya’daki ölüm ve mezarlık ayinlerini dönüştüren büyük değişimden etkilenmemiş bir kültürde … Hatta öyle görünüyor ki ABD’de başlayan bu devrim oradan İngiltere’ye, Hollanda’ya ve sanayileşmiş Avrupa’ya yayıldı. Bugün gözlerimizin önünde, lekelerini her yerde bırakarak Fransa’ya ulaştığını görüyoruz.

Kuşkusuz bu devrim, 19. yüzyılın ikinci yarısında ifade edilmeye başlanan bir duyarlıktan kaynaklanıyordu. Ölüm döşeğinin etrafında toplananlar, ölümü yaklaşan kişiyi gözetir ve durumunun kötülüğünü ona hissettirmemeye çalışırlardı. Ama yine de, Mark Twain’in “Cennet mi Cehennem mi?”de (1902) anlattığı türden sıra dışı durumları saymazsak, ölümün uzun süre gizlenemeyeceğini kabul ederlerdi. Ölüm döşeğindeki kişi bir gün mutlaka öleceğini öğrenmeliydi; ama yakınları, hakikati ona söyleyebilecek acımasız cesarete sahip değillerdi artık.

Kısacası, hakikate meydan okunmaya başlanmıştı.

Ölecek kişiye söylenen yalanın arkasında, öncelikle onu gözetme ve onun çilesini paylaşma isteği yatıyordu. Ama başlangıçta başkasının ölümüne katlanamayıştan ve ölüm döşeğindeki kişinin çevresindekilere duyduğu güvenden kaynaklanan bu istek, çok geçmeden yerini modern topluma özgü farklı bir duyarlığa bıraktı. Hayatın mutluluk olduğu ya da mutlulukmuş gibi yaşanması gerektiği bir dönemde, ölümün çirkin yüzünün mutlu bir hayatın ortasında belirivermesinin doğurduğu rahatsızlığı, sarsıcı ve katlanılmaz acıyı açığa vurmaktan, artık ölecek kişinin iyiliği için değil, yakınlarının, yani toplumun iyiliği için kaçınmak gerekiyordu. Gerçi ölüme ilişkin ayinlerde hiç değilse görünürde değişen bir şey yoktu; henüz.bunları değiştirme ihtiyacını da kimse duymuyordu. Ama insanlar bu ayinleri dramatik etkilerinden çoktan arındırmışlardı: Sessizlik hüküm sürmeye başlamıştı. Tolstoy’un ölüm hakkındaki hikayelerinde açıkça görüldüğü gibi. ..

Bu değişim, 1930 ile 1950 arasında kayda değer bir hız kazandı. Buna önemli bir maddi olgu, ölünen yerin değişmesi yol açmıştı; insanlar artık evlerinde, yakınlarının kucağında değil, hastanede tek başlarına ölüyorlardı

İnsan hastanede ölür, çünkü artık evinde göremediği bakımı sağlayan yer hastanedir. Önceleri yoksullar ve hac yolcuları için bir sığmak olan hastane, zamanla insanların tedavi gördüğü ve ölümle boğuştuğu bir tıp merkezine dönüştü. Bugün de tedavi işlevini yerine getirebilmekle birlikte, insanların gözünde bazı hastaneler ölmeye yatılan yerlerdir. Hastanedeki ölümün nedeni tedavinin başarılı olamayışıdır; ama artık birçok insan, tedavi görmek için değil ölmek için hastaneye gidiyor. Amerikalı sosyologların gözlemlerine göre, bugün hastanelerde iki tür ağır hasta ayırt edilebilir:2 Amerika’ya son yıllarda göçmüş, ölümle ilgili törelerine hala bağlı kesimlerden ve (more majorum) evinde ölmesi için yakınları tarafından bir an önce hastaneden kaçırılmak istenenler ile evleri ölmek için müsait bir yer olmaktan çıktığı için hastaneye gelen, modernlikle daha içiçe geçmiş olanlar.

İnsanların hastanede ölmeleriyle birlikte ölüm, yakınların ve dostların etrafına toplandıkları ölüm döşeğini merkez alan bir ayin olmaktan çıkar. Artık, doktorun ve hastane personelinin kararıyla, bakıma neredeyse açık bir biçimde son verilmesini takip eden teknik bir olgudur. Gerçekten de, çoğu durumda ölümü yaklaşan kişi, bilincini zaten çoktan kaybetmiştir. Ölüm teşrih edilir, parçalarına ayrılır, bir dizi küçük evreye bölünür; sonuçta ölümün hangi evrede -bilinç kaybıyla mı yoksa son nefes verildiğinde mi- gerçekleştiğini bilmek mümkün değildir. Bütün bu küçük sessiz ölümler, büyük ve dramatik bir olay olan ölümü silmiş, onun yerini almıştır. Artık hiç kimse, anlamını kısmen kaybetmiş bir an için haftalarca bekleme gücüne ya da sabrına sahip değildir.

Ölüm konusundaki inisiyatif, 18. yüzyılın sonundan itibaren ölüm döşeğindeki kişiden, kendisini sonsuz bir güvenle ellerine teslim ettiği ailesine kaydı.
Bugün ise bu insiyatif, ölecek kişi kadar ailesini de saf dışı bırakarak doktora ve hastane personeline geçmiştir. Artık ölüme hükmedenler onlardır; ölüm anının olduğu kadar ölümün gerçekleştiği koşulların da hakimidirler.. Ve hastalarından ölürken de “makbul bir yaşam tahı”nın örneğini vermelerini beklerler; makbul ölüm, yani geride kalanların kabul edebileceği, katlanabileceği bir ölüm. Bunun karşıtı ise, “utanç verici, nahoş bir ölüm”dür; duyguları fazla gözler önüne seren, geride kalanları utandıran bir ölüm. Oysa hastanede ve bütün toplumsal hayatta duygudan kaçınmak gerekir. Herkesten gizli olmadığı sürece, yani özel hayatları dışında, insanların duygularını açığa vurmaya hakları yoktur. Yüzyıllardır, hatta binyıllardır fazla değişmeden kalan büyük ölüm sahnesinin başına gelen, işte buydu.

Cenaze törenleri de değişti. Amerika’daki durumu daha sonra ele almak üzere bir kenara bırakalım. İngiltere ve kuzeybatı Avrupa ülkelerinde, ölüyü kaldırmak için gereken işlemler en aza indirildi. Toplumun -komşuların, dostların, iş arkadaşlarının ve çocukların- ölümü mümkün olduğunca farketmemesi her şeyden önemlidir. Hala bazı formaliteler yerine getirilip ölüden bir törenle ayrılınsa da, her şey duygu ifadelerinden kaçınmak ve mesafeli kalmak zorundadır. Bu yüzden cenazenin sonunda, ölen kişinin yakınlarının sıraya girip taziyeleri kabul etmesine artık yer verilmez. Yası açığa vuran şeyler itici kabul edilir ve ortadan kalkmak üzeredir. Artık siyah elbiselere rastlanmaz; cenazelerde herhangi bir günden farklı giyinilmez.

Üzüntünün belli edilmesi, maraziliğin, akli dengesizliğin ya da görgüsüzlüğün bir göstergesi olarak, artık insanlarda acıma değil tiksinme doğurur. Aile üyeleri, çocukların dengesini bozmamak için, duygularına hakim olmak zorundadır. Ancak kimse görmeden ya da duymadan ağlanabilir. Tıpkı mastürbasyon gibi, tek çare tek başına ve utanarak yas tutmaktır.

Ölüm alanında radikal bir devrim yaşayan ülkelerde, ölü kaldırıldıktan sonra mezarı ziyaret edilmez. Örneğin bugün İngiltere’de, ölülerin gömülmesinden çok yakılması tercih edilmektedir.” Ölünün yakılması ve bazen uygulandığı gibi küllerinin savrulması, yalnızca Hıristiyan geleneğinden kopma arzusunu değil, aynı zamanda aydınlanmanın ve modernliğin de ifadesidir. Derinde yatan neden, ölünün bedeninden kurtulma, onu unutma ve yok etme isteğidir; ölen kişinin ”nihayet bulması” dır. Mezarlık ziyaretleri bugün hala sürmekle birlikte, insanlar tüm teşviklere rağmen ölülerin küllerinin konduğu kapları pek ziyaret etmemektedirler. Ölüyü yakmak onu ziyaret etmeyi imkansız kılar.

Ölümden bu kaçışı, yalnızca ölen kişiye karşı bir kayıtsızlığa bağlamak yanlıştır. Aslında tam tersi doğrudur. Nitekim geçmiş toplumlarda yas, hiç de dünyadan el etek çekmek anlamına gelmiyordu. Neredeyse dul kalan bütün erkekler, karılarının ölümünden birkaç ay sonra yeniden evleniyordu. Öte yandan, yasın yasak olduğu günümüzde, eşlerinin ölümünü izleyen yıl içinde ölen dulların sayısı, eskiden aynı yaş grubundaki dullara oranla çok daha yüksektir.

Hatta Gorer’ın gözlemlerinden yola çıkarak, üzüntünün içe atılmasının, toplumsal ifadesinin yasaklanmasının, herkesten uzak gizlice acı çekme mecburiyetinin, sevilen kişinin kaybından doğan travmayı artırdığı söylenebilir. Trafik kazaları dışında erken ölümlere pek rastlanılmadığı günümüzde, duygunun hala önemli bir yer tuttuğu ailelerde yakın bir akrabanın ölümü, romantik dönemde olduğu gibi, her zaman insanları derinden etkiler. Tek bir insanın eksikliğiyle, bütün dünya anlamını kaybeder. Ama insanlar, bunu açığa vurma hakkından yoksundur.

Çözümlediğimiz bir dizi olgu, bir yasağa işaret eder. Bir zamanlar gerekli olan, artık yasaklanmıştır.

Batı uygarlığının yazıya geçmemiş bu yasasını ilk tanımlayan, İngiliz sosyolog Geoffrey Gorer’dır.3 Gorer, ölümün bir tabuya dönüşmesini ve temel yasak konusu olan cinselliğin yerini almasını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Eskiden çocuklara, kendilerini leyleğin getirdiği anlatılır ama ölüm döşeğindeki· kişinin çevresindeki büyük veda törenine kabul edilirlerdi. Günümüzde ise, küçük yaşlarda cinselliği keşfe yöneltiliyorlar ama büyükbabalarını artık göremeyip şaşkınlıklarını dile getirdiklerinde, onlara kendisinin güzel bir bahçede çiçekler arasında yattığı söyleniyor. İşte bu, Gorer’ın 1955’te yayınlanan ve konusunda öncülük eden makalesinin adıyla söylersek, “Ölümün Pornografisi”dir. Toplum, cinsellik üzerindeki baskılardan kurtuldukça, ölümle ilgili şeyleri reddetmiştir. Ama yasak, itaatsizliği de beraberinde getirir: 16. yüzyıldan 18. yüzyıla uzanan dönem boyunca ölümle erotizmi içiçe sokma arzusu, bugün gündelik hayat içersinde, şiddetin eşlik ettiği ölüm olaylarında ve sadist edebiyatta yeniden ortaya çıkmaktadır.

Ölüme konan yasak, çözülmesi gereken derin bir anlam taşır. Gerçi 19. yüzyılda topluma dayatılan cinsellik yasağını da tek başına anlamlandırmak zordur ama bu, Hıristiyanlığın günah ile cinselliği birbirine karıştırması tarafından hazırlanmıştı. Oysa ölüm üzerindeki yasak, ölümün, bir temaşa olarak yaşandığı birkaç yüzyıllık bir dönemin hemen ardından ortaya çıkmıştı. Bu uzun dönem boyunca, ölüm, gizlenilmek bir yana, zaman zaman aranan, ihtiyaç duyulan bir toplumsal olaydı.

Yasağın nedeni, ilk bakışta açıkça görülebilir: Ahlaki bir görev ya da toplumsal yükümlülük duygusuyla üzüntü ya da sıkıntı doğuran şeylerden uzak durmak, en mutsuz anlarda bile mutlu görünerek herkesin mutluluğunu gözetmek, kısacası mutluluk ihtiyacı. En ufak bir üzüntü belirtisi, mutluluğa karşı işlenmiş bir günah ve ona yöneltilmiş bir tehdittir; toplumu varlık nedenini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Jacques Maritain, Amerikalı okurlar için yazdığı bir kitapta (1958) küçük bir Amerikan kasabasındaki dişçilerin sonsuz iyimserliğine dikkati çekmişti:4 “Rahatlayın, her şeyi oluruna bırakın, korkulacak bir şey yok! Sonunda, sanki bir rüyadaymış gibi, mutlu gülümsemeler ve meleklerin kanatlarını andıran beyaz giysiler içinde ölmenin gerçek bir haz ve önemsiz bir an olduğunu düşünmeye başlarsınız.”

Mutluluk düşüncesi, bizi tekrar ABD’ye götürüyor: bu noktada, modern toplumun ölüm karşısındaki tutumu ile Amerikan uygarlığı arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışmak gerekir.

Modern toplumun ölüme karşı tutumunun, yani mutluluğu korumak için ölüme konan yasağın, ilk defa 20. yüzyıl başında ABD’de ortaya çıktığı söylenebilir. Ama anavatanında bu yasak, Avrupa’da olmayan bazı frenleyici etkilerle karşılaştığı için, uç noktalarına vardırılmamıştır. Bu yüzden günümüz Amerikan toplumunun ölümle ilgili tutumu, neredeyse zıt kutuplara doğru ilerleyen iki ayrı eğilimin tuhaf bir uzlaşması olarak kendini ortaya koyar.

Bu konuya ilişkin belgeler henüz çok yetersiz, ama eldekilerden yola çıkarak Amerikalı tarihçilerin eleştiri, düzeltme ve yorumlarına yol açacağını umduğum bazı sonuçlara varmak mümkün.

G.Gorer, J.Mitford, H.Feifel gibi yazarların kitaplarını okuduğumda,5 20. yüzyıl Amerikası ‘nın Fransız Aydınlanma zihniyetinin izlerini taşıdığını düşünüyordum. “Ormandaki Açıklık” aslında Evelyn Waugh’un düşündüğü kadar fütürist değildi;6 bana, Fransızların tasarladığı ama Devrim yüzünden hiçbir zaman gerçekleştiremediği mezarlıkları hatırlattı. Bu mezarlık planları 19. yüzyılda yerini, Romantizmin daha gösterişli ve daha figüratif mimarisine bırakmıştı. ABD’de ise, Romantik dönem sanki hiç yaşanmamış ve 18. yüzyıl Aydınlanma zihniyeti hiç kesintiye uğramamıştı.

Bu ilk izlenim ya da varsayım yanlıştı. Çünkü, Amerikalı usta tarihçilerin bana gösterdiği, insana, insanın iyiliğine ve mutluluğuna duyulan güvenle bağdaşmayan Amerikan Püritanizmini yeterince hesaba katmıyordu. Amerikalı meslekdaşlarım tarafından ikna edilmeye zaten oldukça açıktım. Yine de, günümüz Amerikası ile 18. yüzyıl Aydınlanma dönemi Avrupası’nın ölüme karşı aldıkları tutumlar arasındaki paralellik zihnimi kurcalamaya devam ediyordu. Gerçi yukarıda ele aldığımız anlayışların, Fransız Aydınlanması’ndan çok sonraki bir dönemin ürünü olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. 18. yüzyıl ve 19. yüzyılın ilk yarısında ve hatta daha sonraki dönemlerde de Amerika’da, özellikle de kırsal bölgelerde, ölülerin geleneklere göre ,gömüldüğünü görüyoruz. Marangoz tabutu, hazırlıyor (henüz “kutu” değil tabut); ölen kişinin ailesi ve dostları, cenazenin kaldırılması ve tören için gerekenleri üstleniyor; papaz ve mezarcı da kendilerine düşeni yapıyordu. 19. yüzyıl başında hala, ölenin aile topraklarına gömüldüğü oluyordu (Eski Çağlardan devralınan bu çağdaş uygulama, 18. yüzyıl ortasından önce Avrupa’da bilinmiyordu ve birkaç istisna dışında da hızla terkedildi). Köylerde ve küçük kasabalarda, mezarlık çoğunlukla kilisenin hemen yanındaydı. Şehirlerde ise, yine Avrupa’da olduğu gibi, yaklaşık 1830’larda şehrin dışına atılmıştı. 1870′ e doğru şehrin gelişmesiyle etrafı kuşatılınca başka bir yere taşınmış, kısa bir süre sonra da bir harabeye dönmüştü. Mark Twain “Tuhaf Bir Rüya”da (1870) iskeletlerin, yıkık mezarlarından arta kalanları yanlarına alıp mezarlıkları terkettiklerini anlatır. ·

Amerika’da eskiden mezarlıklar, bir zamanlar Avrupa’da ve bugün hala İngiltere’de olduğu gibi, kilisenin mülkiyetindeydi. Bugün ise, 18. yüzyıl Fransası ‘nın yalnızca tasarı olarak kalan mezarlık planlarının öngördüğü gibi, özel kuruluşlara aittir. Oysa Avrupa’da mezarlıklar, daha sonra belediyeye devredilmiş, yani kamu mülkiyetinde kalmış ve hiçbir zaman özel sektöre bırakılmamıştır.

19. yüzyılın gelişen şehirlerinde, eski marangoz ve mezarcılar ya da atlı araba sahipleri zamanla “ölü gömücü”ye dönüştüler; cenazenin kaldırılması bir meslek haline geldi. Bu yönleriyle Amerika’daki tarih, Avrupa’dakine ya da en azından 18. yüzyılın sadeliğine bağlı kalıp, Romantizmin gösterişliliğinden uzak duran Avrupa ülkelerindekine benzer.

Amerika’da değişim, muhtemelen İç Savaş döneminde yaşandı. Bugünkü cenaze şirketleri, ruhsatlarını o dönemde aldılar. Bu şirketlerin öncüleri saydıkları Dr. Holmes, tıbbiyeden atılma, teşrih ve ceset tutkunu bir şarlatandı. Ölü ailelerine hizmet götüren Dr. Holmes, bilindiği kadarıyla, dört yıl içinde 4 bin ceseti tek başına mumyalayarak o dönem için büyük bir rekor kırmıştı. Neden cesetlerin mumyalanması, Amerika’da birdenbire bu kadar yaygınlaştı’? Amerika’daki bu uygulamanın, 18. yüzyıl Avrupası’ndaki mumyalama furyasının bir uzantısı olduğunu söylemek oldukça güç, çünkü 19. yüzyılda bu teknik bırakılmış ve savaşların etkisiyle bile yeniden canlanmamıştı. Bu yüzden mumyalamanın yüzyıl sonuna doğru ABD’de, henüz çok yaygın olmasa da bir meslek haline gelmesi ilginçtir. Elizabeth “Ma” Green örneği verilebilir: 1884 doğumlu’ bu genç kadın, oturduğu küçük kasabada cenaze işlerine bakan adama yardım ederek işe başlamış ve yirmi yaşına geldiğinde “ruhsatlı bir mumyacı” olmuş, ölümüne kadar da profesyonel bir ölü gömücü olarak çalışmıştı. 1900’de California’da da ölülerin mumyalanmasına başlandı. Artık Avrupa’da neredeyse bilinmeyen bu uygulamanın, bugün Amerika’da yaygınlıkla kullanıldığı ve Amerikan tarzı ölümün temel özelliği olduğu biliniyor. Yorumlamak ne kadar zor olursa olsun, insan ister istemez, uzun süredir kabul ve rağbet gören mumyalama uygulamasının insanlar için ne anlama geldiğini düşünüyor. Bu uygulamanın ardında, gerçekten de ölümün reddi yatar; artık ölüm, ne tevekkülle karşılanan tanıdık bir sondur, ne de Romantik dönemde olduğu gibi dramatik bir simge. Ölümün bir ticaret ve kar nesnesi haline gelmesiyle her şey daha da belirginleşir. Fazla tanıdık ve sıradan olduğu için değer taşımayan bir şeyi ya da korku, dehşet ve acı veren bir şeyi satmak kolay değildir. Satabilmek için ölüme, dostane bir yüz kazandırmak gerekiyordu. Kuşkusuz kamuoyunun katkısı olmadan “cenaze yöneticileri”nin -ölü gömücüler 1885’ten bu yana bu adla anılmaya başladı- bunu tek başına sağlamaları mümkün değildi. Kendilerini, yalnızca hizmet götüren kişiler olarak değil, doktorlar ve papazlar gibi bir misyonu olan “keder doktorları” olarak tanıttılar ve 20. yüzyılın başından itibaren yakınları ölen yaslı insanları normal hayata döndürme misyonunu üstlendiler. Ölü gömücünün yerini alan bu “yeni” cenaze yöneticisinin, “normal olmayan zihinleri, en kısa zamanda normal hale getirme uzmanı” olan bu “kader doktor”unun, “yüce ve neredeyse kutsal bir misyon”u var.7

Böylece yas, toplumun dayattığı zorunlu bir dönem olmaktan çıktı; “keder doktorları” tarafından en kısa süre içinde tedavi edilip ortadan kaldırılması gereken marazi bir duruma dönüştü.

Aradaki bir dizi bağı kurduğumuzda, hızlı ekonomik gelişme ve kar arzusuyla birlikte gelişen mutluluk arayışının hakim olduğu bir şehir kültüründe, Püritanizmin enkazı üzerinde yükselen bugünkü yasağa yol açan düşüncelerin nasıl doğup geliştiğini görebiliriz.

Bu sürecin doğal olarak bugün İngiltere’deki duruma yol açması ve Gorer’ın tanımıyla, ölümü hatırlatan her şeyin neredeyse tamamen bastırılması beklenirdi. Ama Amerika’daki durumun özgünlüğü de buradadır. Amerika’daki uygulamalar yarı yolda durdu; hiçbir zaman uç noktasına vardırılmadı. Amerikalılar, ölümü başka bir şeye dönüştürmeye, yüceltmeye ve üzerinde rötuş yapmaya ne kadar istekli olursa olsun, onun tamamen silinip yokolmasına razı olmadılar. Çünkü ölümün sonu, doğal olarak k!rın da sonu demektir. Ve ölü tacirlerinin kazandığı para, ancak insanların temel bir ihtiyacı karşılandığı sürece hoşgörülebilir. Gece ölüyü bekleme adeti, Avrupa’nın sanayileşmiş bölgelerinde gittikçe ortadan kalkmasına rağmen, ABD’de “ölü bakımı” ya da “vizite” adı altında sürdürülür. lngiltere’de cesetlere bakılmaz. “8

Amerika’da, mezarlık ziyareti ve kabir önünde saygı gösterme adeti de sürmektedir. Ölünün yakılması bu yüzden -ceseti hemen ve tamamen yok ettiği için- cenaze yöneticileri ve halk tarafından tasvip edilmez. Cenazenin kaldırılması, utanılması ve gizli yapılması gereken bir şey değildir. Sabun, din ya da tüketilen herhangi bir meta gibi cenaze de, Amerika’ya özgü ticaret ve idealizm karışımı bir tutumla, gösterişli reklamların nesnesi haline getirildi. 1965’te New York’un önde gelen cenaze şirketlerinden biri, otobüslere şu ilanı vermişti: “Gawler vekan ve namusu. Artık cenazeler masraflı değil… Ulaşım kolaylığı ve lOO’den fazla araba alan özel park yeri.” Bu tür bir tanıtım, her şeyden önce müşterilere itici geleceği için, Avrupa’da söz konusu bile olamaz.

O halde, sanayileşen Avrupa’da ortadan kalkan ya da kalkmakta olan bazı ölüm ayinlerinin, Amerika’da ve özellikle de orta sınıflar arasında, geleneksel bir direncin etkisiyle hAUl yaşamakta olduğunu söyleyebiliriz.

Ama bu ayinler varlığını sürdürmekle birlikte, artık başka bir şeye dönüşmüştür. Amerikan tarzı ölüm iki ayrı anlayışın -gelenek ile ferahlama arzusunun- bir sentezidir.

Bu yüzden gece ölüyü bekleme ya da ölü ziyareti gibi korunagelmiş adetlere utanç ya da iğrenme duygusu eşlik etmez. Çünkü artık ziyaret edilen, eskiden olduğu gibi ölmüş bir insan değil, mumyalama sayesinde h!lA varolan, neredeyse yaşayan, sanki selamlaşmak ya da yürüyüşe çıkmak için sizi bekleyen biridir. Yaşanan kopuşun kesin hatları muğlaklaştırılmış, bu teskin edici buluşmadan üzüntü ve yas kovulmuştur.

Amerikan toplumu, belki de yasağı tamamen kabul etmediği için, ona daha kolayca meydan okuyabiliyor. Öte yandan, daha köklü bir ölü kültüne sahip olan Eski Dünya’ da bu yasak gittikçe yaygınlaşmaktadır.
Son on yıl içinde Amerika’ da, çağdaş toplumdaki ve özellikle de hastanelerdeki ölüm koşullarını inceleyen sosyolog ve psikologların sayısında büyük bir artış görülüyor. 9 Ölüm üzerine yazılanlar arasında, cenaze törenleri ve yasın bugünkü biçimlerini ele alan kitaplar yok denecek kadar az. Bu kitaplar daha çok, ölümün artık törenin kendisine binyıllar boyunca tanıdığı merkezi konumu kaybettiği bir toplumda, doktorların ve ailelerin tepkilerini sakatlayan ve bastıran bir toplumda, yapayalnız hastanede ölmenin insanlık dışı ve acımasız niteliği üzerinde duruyor. Ölümün doktorlar ve ailenin utanç ve gizlilik içinde aldıkları iradi kararlara tabi oluşu da, bu kitaplarda ele alınan bir başka konu. Bildiğim kadarıyla Avrupa’da olmayan bu yarı tıbbi tartışmalar, ölümü, dışlandığı diyaloğun içine yeniden sokuyor. Ölüm, yeniden üzerinde konuşabileceğimiz bir şey haline geliyor. Böylece yasak, doğduğu ve sınırlarla karşılaştığı yerde tehdit ediliyor. Ama başka yerlerde, öteki sanayileşmiş ülkelerde, hükümdarlığını koruyor, sınırlarını genişletiyor.

SONUÇ
Şimdi de, ortaya çıkardığımız ve çözümlediğimiz değişmelerin genel anlamı üzerinde duralım.

Bir zamanlar, insanların ölüme karşı tutumlarına korku ve umutsuzluğun uzağında, tevekkülle mistik güven duygusu arasında bir yerde çok eskiden beri değişmeden süregelen bir tanıdıklık hakimdi.

Varoluşun diğer evrelerine kıyasla, Kader kendini daha çok ölüm aracılığıyla duyuruyordu. O dönemlerde ölümü yaklaşan kişi, törelerce belirlenen ve herkese açık bir törenle ölümünü kabul ederdi. O zamanlar ölüm töreni, en az cenaze töreni ve yas kadar önemliydi. Ölüm, her insan için bir Kader’in farkına varılmasıydı; kişiliğini yok etmekten çok uykuya yatıran -requies, dormitio- bir Kader’in … Bu uykuya dalış, zayıf ve sönük olmakla birlikte hayatın devam ettiğini varsayıyordu; paganizmdeki larvae ya da -gölgelerin gri hayatı ile halk arasında yayılan eski Hıristiyanlıktaki hayaletler buna işaret eder. Bu inanış, hayat ile ölüm arasında bugünkü kadar büyük bir ayrım yapmıyordu. Ortaçağ edebiyatında ve halk masallarında, ölüler de, belki ·biraz yaramaz olmakla birlikte, yaşayanlar kadar yalın ve belirsizdi. Ölümün öncesinde olduğu kadar sonrasında da insanlar, duygunun derin pınarlarına çok yakındı.

Bu tarz ölüm benliğin Kader’e teslimiyeti, kişiliğin çok bireysel ve farklı biçimleri karşısında bir kayıtsızlığı ifade ediyordu. Bu durum, ölüm ve ölüler tanıdık olarak kaldığı sürece, en azından Romantik döneme kadar böyle sürdü. Ama ortaçağdan itibaren, yukarı sınıflardan okur yazarlar arasında, geleneksel kimi özellikleri korunmakla birlikte ölüm bazı küçük değişiklikler geçirdi.

Zamanla ölüm, güçlü ama hırstan uzak bir benliğin unutuluşu, karşı konulmaz ve tanıdık bir Kader’in kabullenilişi olmaktan çıktı. Her insanın hayatının, her hayat hikayesinin bireysel özelliklerinin, temiz bir vicdanının parlak ışığında belirginleştiği, her şeyin ölçüye ve sayıya vurulduğu, kayda geçirildiği; her şeyin değiştirilebileceği, yitirileceği ya da kurtarılabileceği bir yer haline geldi. Çağdaş uygarlığın temelleri, 13. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar süren bu ikinci ortaçağda atıldı. Varolma tutkusu ve yeterince varolamama endişesi: Ölümle ya da benliğin ölümüyle ilgili bu daha kişisel ve daha içsel duygu, hayata olan güçlü bağlılığı ifade ettiği kadar -14. yüzyılın ölümle ilgili tasvirlerinde olduğu gibi- faniliğin ve gelip geçmenin doğurduğu burukluğu da ele veriyordu.
Çağdaş toplumda, tema ve ayinler düzeyinde gözlenen sürekliliğe rağmen, ölüme meydan okundu. Ölüm, tanıdık şeylerin dünyasından gizlice kovuldu. Kurulu düzenden kopmak için, hayal gücünde erotizmle ittifak kurdu. Dinde, ortaçağda olmadığı kadar -ki bu düşünce tarzı ortaçağda doğmuştudünyanın anlamsızlığının ve küçük görülmesinin ifadesi haline geldi. Ailede -hatta ölüm sonrası hayata ya da daha gerçekçi olarak hayatın sonsuzluğa dönüşeceğine inanan ailelerde bile- kabullenilemeyen bir ayrılığa, “başkasının” ölümüne, “sen”in ölümüne, se:vilen kişinin ölümüne dönüştü.

Böylece ölüm zamanla biçim değiştirdi; uzaklaştı, dramatikleşti, gerilim kazandı. Bazen yüceltildi (Lamartine’deki güzel ölüm), kısa bir süre sonra da itici görülmeye başlandı (Madame Bovary’nin çirkin ölümü).
19. yüzyılda ölüm her yerde kendini gösterdi: Cenaze törenleri, yas giysileri, mezar ziyaretleri, mezarlıkların kapladığı alanın artması, hafıza kültü … Aslında bütün bu gösteriş, kökleri gerçekten derinde yatan tek şey olan tanıdıklık duygusunun körelişini gizliyordu. Sonuçta bu etkileyici dekor yıkıldı; günümüzde ölüm adlandırılamaz hale geldi. Böylece, sanki her şey fani değilmiş gibi ya da sevdiklerimiz sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi yaşanmaya başlandı. Bugün her ne kadar teknik olarak ölme ihtimalimizi hesaplıyor ve ailelerimizi zor durumda bırakmamak için hayat sigortası yaptırıyorsak da, aslında ölümsüz olduğumuza inanıyoruz. Ne var ki, hayatımız hiç de bu yüzden daha güzel değil! İnsanın ölüm üzerine düşünceleriyle kendi hakkındaki düşünceleri arasında sürekli bir ilişkiden söz edebilir miyiz? Durum böyleyse eğer, !3. yüzyıldan 1 S. yüzyıla uzanan ikinci ortaçağda yaşananların tersine, çağdaş insanın varolma arzusunun geri dönüşü olmayan bir biçimde köreldiğini· mi kabul edelim? Ya da teknolojiye dayanan kültürümüzün, sıradan insanların yüzyıllar boyunca ölürken Kader’e duydukları çocuksu güveni yeniden kazanmasının imkansız olduğunu sineye mi çekelim?

NOTLAR:
1. P .Aries, “Ters Çevrilmiş Ölüm”, Archives europeennes de socioloJo!İe, 8. cilt, 1967, ��.169-95.
2. B.G.Glasser ve A.L.Strauss, Awareness of Dying, 1%5, Chicago.
3. G.Gorer, Death, Grief, and Mourning in Conlemporary Brilain, 1965, New York.
4. J.Maritain, Reflecıions on America, 1965, New York, s.91.
5. J.Mitford, Tbe American Way of Death, 1963, New York; H.Feifel ve diğerleri, The Meaning of Deatb, 1959, New York.
6. E. Waugh, Tbe Loved One, l 948, Londra.
7. Mitford, Tbe American Way of Death.
8. age.
9. O.G.Brim’in başka yazarlarla birlikte yazdığı The Dying Patient’da (1970, Russell Sage Foundation, New York) son yıllarda yazılmış 340 kitabı içeren bir bibliyografya yer alır. Bu bibliyografyada, cenaze törenleri, mezarlıklar, yas ya da intihara ilişkin herhangi bir kitaba rastlanmaz.

“Yasak Ölüm”, Philippe Aries’in Bab’nın Ölüm Karşısındaki Tutumları adlı kitabının son bölümüdür. Yazının sonunda yer alan “Sonuç” ise, yalnızca bu bölümün değil tüm kitabın sonuç bölümüdür. Western Attitudes Toward Deatb (1974, The Johns Hopkins University Press, Baltimore ve Londra) adlı İngilizce çevirisinden Türkçeye çevrilmiştir.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro