Yasaklı ve Yaralı Dilin Sesi – Elif Şahin Hamidi

mehmed-uzun

Mehmed Uzun, romanlarını Kürtçe yazmayı tercih eden Türkiyeli bir Kürt yazar. Çünkü Uzun’un anadiliydi Kürtçe ve bu yasaklı dile karşı yoğun bir ahlaki sorumluluk duyuyordu. Hiçbir politik harekete bağlı olmadığını, bulduğu her fırsatta, sıkça dile getiren Uzun, “Benim hareketim Kürt dilidir. Normlarım edebi olmalıdır, Kürt propagandist değil” diyor. Ve ekliyor:

“Ancak edebiyat gerçeklerden de kopuk olamaz ve dilimi yasaklamış olmaları beni bu konuda konuşmak mecburiyetinde bırakmıştır. Benim yazarlığım yasaklı bir dilde -Kürtçe- yazmak konusunda bir karşı duruş olarak kabul görmüştür. Ancak benim yazarlığım evrenseldir ve ben milliyetçilik, fundamentalizm gibi Ortadoğu’ya ait tüm hastalıklara karşı tavırlıyım” (Küllerinden Doğan Dil ve Roman, İthaki Yayınları, 2011). Modern Kürt edebiyatının mimarı Uzun, pençesine düştüğü mide kanserine yenik düşerek 2007 yılında, henüz 54 yaşındayken hayata veda etti. Ancak bu kısa süreli yaşamında, tüm zorluklarına, tüm imansızlıklarına, tüm acılarına rağmen Kürtçe bir roman dili/sanatı yaratmayı başardı…

Elif Şahin Hamidi

Mehmed Uzun çok farklı kaynaklardan beslenen, çok farklı kimliklere sahip bir yazar. Doğulu olan kimliğinin yanı sıra Batılı da. Birbirine tamamen zıt bu kimlikleri harmanlayarak eserlerini ortaya koyuyor. Onun edebiyatı “bir muhasebe edebiyatı; herkesle, her yerde vicdani bir muhasebe”. Kitapları birçok dile çevrilen Uzun, üç dilde yazıyor; romanlarını Kürtçe, deneme ve araştırmalarını Türkçe ve İsveççe. 1977 yılında yazdığı bir yazıdan dolayı hakkında açılan dava üzerine İsveç’e giden Kürt yazar, 1981’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Ve 1992 yılına kadar Türkiye’ye hiç gelemedi. Uzun, “en musibetli romanım” dediği “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karalık” ve “Nar Çiçekleri” adlı deneme kitabından dolayı 2001’de yargılandı. Ancak her ikisinden de beraat etti. “Türkiyeliyim. Kürtçe yazıyorum. Bir Ortadoğu yazarıyım. Bir Mezopotamya yazarıyım” diyen Uzun, yalnızca Kürt edebiyatı açısından değil Türk ve dünya edebiyatı açısından da büyük öneme sahip bir yazar…

“Günümüzde yazar, tanımı bakımından, tarihi yapanların hizmetine giremez; tarihin ezdiklerinin hizmetindedir o. Yoksa sanatından yoksun ve yalnız kalır” diyor Albet Camus. Mehmed Uzun, tam da bu tanıma uygun bir yazar; resmi tarihin söylemlerini tamamen bir kenara koyan ve bu tarihin ezdiklerinin, yok saydıklarının yanında yer alan bir Kürt yazar. Ancak buradaki ezilenlerden kasıt sadece Kürtler değil; yerküre üzerinde kadim çağlardan bu yana baskılanan, zora tabi tutulan, susturulan, yok olmaya mahkûm edilen tüm halkların, tüm kültürlerin, tüm dinlerin, tüm dillerin yanında o… Yasaklı bir dille yazma uğraşı veren Uzun, yazdığı kitaplardan dolayı hapislerde yattı, kitapları yasaklandı ve toplatıldı, hakkında birçok kez dava açıldı. Sürekli kendini, eserlerini ve dilini savunmak zorunda kaldı. Ama sadece kendi dili, kültürü için değil Asurîler, Ermeniler, Keldaniler, Yezidiler gibi örselenmiş, görmezden gelinmiş herkes için bir demokrasi kültürü yaratılmasının savunucusu oldu. Uzun’a kulak verecek olursak: “Bana beş dava açıldı. Zincirlenmiş Zamanlar Zincirlenmiş Sözcükler kitabımda da yazdım ben bölücü değilim, Kürt halkının dilini savunuyorum. Kürtçe yazmanın bölücülükle ne alakası var, ben Kürtçe yazıyorum, Kürtçeyi savunuyorum çünkü devletin bu yöndeki politikası yanlıştır. Ben Kürt olmasaydım dahi Kürtçeyi savunacaktım, eğer Asurice, Süryanice, Keldanice de bilseydim o dillerde de yazacaktım hiç şüphesiz. Bu radikal bir tavırdır, bu çok önemlidir ve aynı zamanda insani bir davranıştır; hümanisttir, demokratiktir.” (Küllerinden Doğan Dil ve Roman).

Gerçek Bir Çokkültürlülük
Uzun, üç dilde duyan, düşünen, yaşayan, yazan ve böylece varolmaya çalışan bir aydın. Çokdilli, çokkültürlü bir dünya insanı; yerelden evrensele kucak açmayı başarmış bir kalem ve kelam ustası. Gerçek bir çokkültürlülük onunki. Çünkü Türkiyeli bir Kürt olarak dünyaya geldi ve kısa ömrünün yarısından fazla bir bölümünü Avrupa’da, İsveç ve İskandinavya’da geçirdi. Hem Mezopotamya, Anadolu, Ege kültür mirası hem de Avrupa ve İskandinavya edebiyatları ve anlatı gelenekleri onun yaşamı ve yazarlığı üzerinde büyük rol oynadı. Gılgamış Destanı, Tevrat, İncil, Kuran ve Zerdüşt inancındaki öyküler, çeşitli peygamberlere ait meseller, doğduğu ve büyüdüğü kültür ortamının ayrılmaz, yaşayan parçaları oldu. Kürt dengbejleri, Türkmen âşıkları, Ermeni nağmeleri, Asuri, Süryani ezgileri, Yezidi kavalları Uzun’un çocukluğunun ve gençliğinin canlı sesleriydi. Egeli Heredot ve Homeros ilk öğretmenleri, ilk kılavuzlarıydı… Daha sonra İsveç’teki sürgün yaşamı boyunca oranın dil, kültür ve edebiyat mirasıyla yoğrulup mayalanan Uzun, tüm bu zenginlik ve çeşitlilik üzerine yazarlığını inşa etti. Uzun, bu çokkültürlülüğünü şöyle nitelendiriyor haklı olarak: “Şansızlıklarla dolu hayatımın belki de en önemli şansı” (Zincirlenmiş Zamanlar-Zincirlenmiş Sözcükler, İthaki Yayınları, 2011).

Çocukluk Dilinin Sesleri
Mehmed Uzun, modern Kürt edebiyatını doğuran, yoktan var eden isim. Kürtçe yazarlığını çok zor koşullarda, oldukça sancılı süreçlerden geçerek yarattı. Bir yazarlık yaratabilmek için zorunlu olan her şeyden yoksundu. Çünkü en başta yasaklı, yaralı bir dilin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Türkçe ile tanışması ilkokula başladığı gün olmuştu elbette! Kürtçe, onun çocukluk diliydi ve bu dilin sesleriyle büyümüştü. Ve o sesler bir gölge gibi daima peşindeydi. Mehmed Uzun da o seslerin ardına düşüp iyi bir edebiyat yapmaya koyulmuştu…
Doğduğu evde hiç kitap yoktu. Bir tek Kuran vardı ve o da Arapça yazılmıştı. Fakat bu evde sözlü edebiyat hüküm sürüyordu; babasından ve ninesinden uzun destanlar dinliyordu. Sık sık dengbejler konuk oluyordu evlerine ve geceler, onların dillendirdiği destanlarla renkleniyordu. Sözlü edebiyat geleneği ile büyümüştü ve Kürtçe okuyup yazmayı 1972 yılında, hapishanede yattığı dönemde Musa Anter ve diğer Kürt aydınlardan öğrenmişti. Yani tam 18 yaşındayken anadilinde okuyup yazabiliyordu! Öte yandan bu dilin konuşulduğu topraklardan çok uzaktaydı. Zira o bir sürgün yazarıydı…

Yaratıcılığının Beslendiği Kaynak: Sürgün
Evet, Mehmed Uzun bir sürgün yazarı. Her yerde ve hep yabancı… Uzun’un, Polonyalı yazar W. Gombrowicz’den ödünç alarak sıkça dile getirdiği üzere “Sürgün bir mezarlıktır”. Yazarlığını sürgünün o dayanılmaz ve ağır koşullarında var eden Uzun, farklı bir yazarlığın peşindeydi: “Yazarlığımı bin bir güçlükle oluştururken farklı bir yazarlık yaratmak istedim; dil, üslup, teknik, tema ve mantalite olarak farklı bir yazarlık. Hem yaşadığım İskandinavya’da hem de beni ben yapan topraklarda Türkiye ve Mezopotamya’da farklı bir yazarlık. Böyle bir yazarlık yaratmanın zorlukları sayılamayacak kadar çok; şana şöhrete, paraya pula, mala mülke, pazara, günlük menfaate, var olan yasaklara, güncel cazibe merkezlerine, moda eğilimlerine itibar etmemek gerekli. (Eğer itibar etseydim başka bir dil ile yazardım.) İtibar edilmesi gereken şey ise sadece şu; samimiyet, söze, anlatıya, anlatının karakterlerine ve dünyasına karşı samimiyet. Söze insani sıcaklığı aktarabilmek, sesi kesilmiş olanların sesi olabilmek, tarihi yok edilenlerin tarihine ilişkin bir hafıza yaratmak, devamlı rencide edilenlere edebi anlatılarla onların gurur duyacağı, onları güçlendirebilecek bir duygu verebilmek. Ve hesaplaşmak, devamlı vicdani bir hesaplaşma içinde olmak. Başta kendisiyle yapmalı bunu yazar, ama ayrıca herkesle, her zaman yapmalı. Özellikle her türlü totaliter ve tahammülsüz düşünceye, davranış, ideoloji, siyaset, rejim ve liderliğe… Söz ve edebiyatın böyle bir insani misyonu olduğuna çok inanıyorum.” (Küllerinden Doğan Dil ve Roman)

Sürgün ve yabancılık, Uzun için bir mezarlık olmakla birlikte onun yaratıcılığının ve yazarlığının beslendiği kaynak aynı zamanda. Şöyle diyor yazar “Ruhun Gökkuşağı” (İthaki Yayınları, 2011) isimli anlatısında: “Yabanlık, boynumdaki boyunduruk. Tuhaf ama aynı zamanda yaratıcılığımın kaynağı. Bunun böyle olmasını ben mi istedim yoksa benden bağımsız var olan bir gerçeği, ister istemez kabul etmek zorunda mı kaldım, tam bilmiyorum ama yabancılık sadece kabuğum değil, ruhum da; kaplumbağanın sırtındaki kabuk, aynı zamanda onun evi de. Yabancılıktan bana ait bir mekân, bir yurt yarattım (…); azıcık o yurttan uzaklaştığımda rahatsız oluyorum; orada yaratabiliyorum ancak, orada ben, ben olabiliyorum. Neyi, nasıl, niçin yazmam gerektiğini bir tek o mekânda biliyorum.”

Önce ve Daima Söz Vardı…
Hayatın sözle yaratılıp, sözle nihayete erdirildiği bir coğrafyanın insanı Mehmed Uzun. Bütün kutsal kitapların dile getirdiği üzere “Önce söz vardı”. İşte Uzun için de önce ve daima söz vardı. Onun dünyaya gözlerini açtığı toraklarda, kadim çağlardan bu yana biriken tarih ve kültür mirası hep sözle bugüne akmıştı. Ve edebiyatını bu sözlü miras yoluyla var etti Uzun. Ancak hani söz uçar, yazı kalırdı? Sözün uçup gitmesini, yok olmasını engelleyen, her daim diri kalmasını sağlayan, onu yaşatan birileri vardı elbet; “dengbejler”. Yani “sesi meslek edinmiş ustalar, mekânı ses olmuş insanlar” vardı. Sese ruh kazandıran, sesi canlı hale getiren; sese nefes ve yaşam verendi dengbej. Sesi kelam kılan, türkü haline getirendi. Söyleyendi, anlatandı… Böyle tarif ediyor Uzun denbejleri. “İnsana, insanlığa bir dil; kimlik, tarih, benlik, bellek veren ses, nefes; insanı, insanlığı, insani anlatıyı, çağlar boyu, zamanlar boyu, kesintisiz bir çağlayan haline getiren kaynak” diyor (Dengbejlerim, İthaki Yayınları, 2011). Uzun’un birçok kitabında dengbeje rastlıyoruz. Örneğin; yazarın, yukarı Mezopotamya’nın yakarışı olarak nitelendirdiği “Dicle’nin Yakarışı” ve “Dicle’nin Sürgünleri” romanlarında, geçmişin sesini bugüne taşıyan dengbej Bıro ile karşılaşıyoruz. Öte yandan “Abdalın Bir Günü” ve “Yaşlı Rind’in Ölümü”nde de dengbejlerle yola devam ediyor yazar. Zira dengbejler, Mehmed Uzun’un bir roman dili oluşturabilmesi için kelimenin tam anlamıyla zorunluluktu. Sadece sözlü bir miras vardı ona kalan; destanlar, atasözleri vardı; yazılı bir gelenekten bahsetmek mümkün değildi. Ve Kürt dilinin yaşaması, geleceğe uzanması dengbejler sayesinde mümkün olmuştu.

1100 Sayfalık Antoloji
Mehmed Uzun, Kürtçe yazmaya karar verdikten sonra bu alanda kim, neler yapmış bilmek zorundaydı. Önemli bir ihtiyaçtı bu. Ancak Kürt edebiyatı adına neler yapıldığına dair Türkiye’de herhangi bir araştırma, çalışma gerçekleşmemişti. Uzun, yurtdışına çıkınca bütün o Kürt diasporasının, Kürt edebiyatının tarihi gelişimini ayrıntılı bir şekilde inceleme şansı buldu. Ve 1100 sayfalık bir “Kürt Edebiyatı Antolojisi” ortaya koydu. Çünkü Uzun’un vurguladığı üzere; “Kürtçe yazacak bir yazarın diğerlerini bilmesi gerekli” idi. İlk olarak Kürtçe basılan bu antoloji daha sonra Türkçe olarak da yayımlandı. Uzun, 1980’lerin ortasında sürgünde oluşan bu antolojinin hazırlanış nedenini, özsözde şöyle açıklıyor: “Antolojinin hazırlanmasındaki en önemli neden, sanırım, var olan müthiş bilgi eksikliğiydi. Hem Kürtlerin böyle bir eksikliği vardı hem de dünyanın. (…) Antolojiyi bu konudaki bilgi eksikliğini aşabilmek için atılmış bir adım olarak da değerlendirmek mümkün. Sayılamayacak kadar zorluğa rağmen, bin bir güçlüğü bertaraf ederek atılan bir ilk adım. Yeni ve daha güçlü adımlarla devam edilmesi gereken bir ilk adım.”

Kürtçenin Kültür Mirası
Yıllar yılı yasaklı ve yaralı, kadim bir dil olan Kürtçe ile ilgili tartışmalar dün olduğu gibi bugün de sürüyor; Kürtçenin zayıf bir dil olduğunu, eğitim ve de edebiyat dili olarak yetersiz olduğunu savunanlar oldukça fazla. Ancak Uzun’un yazarlığı ve ortaya koyduğu eserler Kürtçenin edebi yetkinliğini açıkça ortaya koyuyor. Uzun, “Kürtçenin edebiyat dili olarak gücü vardır” diyor ve ekliyor: “Kürtçe, tarihi geriden izliyor. Günümüze uygun jargonları oluşturmuş değil. Yüz bin tane eksikliği, aksaklığı var. Ama buna rağmen Kürtçenin bir dinamizmi, zenginliği var. Bir kültür mirası, arka planı ve tarihi var. Öyle olmasa, zaten Kürtçenin bugüne kadar yaşaması mümkün olmazdı. Benim romanlarım bugün başka dillerde yayınlanıyorsa, bu, Kürtçenin yeterliği için en iyi ispattır.” (Küllerinden Doğan Dil ve Roman) “Ölümsüzlük güzel ve güçlü sözle mümkündür” diyen Uzun, modern Kürt edebiyatının temellerini attığı eserlerinde güzel ve güçlü söz söylemeyi başarmış, ölümsüz yazarlar arasındaki yerini almıştır kuşkusuz. Bir Zümrüt-ü Anka kuşu gibi defalarca kendini yakarak küllerinden bir dil, bir edebiyat, bir üslup, bir gelenek, bir roman yaratmıştır… 2007 yılında bu dünyaya veda eden Uzun’un ardında bıraktığı yedi Kürtçe roman bunun en açık ispatı olarak karşımızda duruyor (“Sen”-1985, “Yaşlı Rind’in Ölümü”-1987, “Yitik Bir Aşkın Gölgesinde”-1989, “Abdal’ın Bir Günü”-1991, “Kader Kuyusu”-1995, “Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık”-1998, “Dicle’nin Sesi I-II”-2002-2003).

2002 yılında Diyarbakır DGM’sine sunduğu savunmada, “Türkiye’nin geleceği söz, düşünce, dil, din ve kimliğe ilişkin özgürlüklerdedir” diyen Uzun, tüm yapıtlarında bu özgürlüklerin peşinden koştu. Bu özgürlüklere herkesin ihtiyacı var. Ancak bunlara kavuştuğumuz zaman kitapların yargılandığı, yazar ve yayıncıların cezalandırıldığı, hapislerde çürüdüğü bir ülke olmaktan kurtulabiliriz sanırım. Hayatı boyunca ezilen, bastırılan tüm insanların sesi olmaya çalışan Mehmed Uzun’un sesine kulak verme zamanı…

NOT: Bu yazı, Remzi Kitap Gazetesi, Ekim 2012 sayısında yayımlanmıştır.

Yasaklı ve Yaralı Dilin Sesi – Elif Şahin Hamidi” üzerine bir yorum

  1. Mehmet Uzun, Kitaplarını okuduğum ve öldüğünde gerçekten üzüldüğüm bir aydın… Uuzun sürgün yılları yaşatılan birçok aydın gibi oda ülkesine hasret kalanlardan..
    AŞKGİBİ AYDINLIK ÖLÜM GİBİ KARANLIK En sevdiğim romanı
    Nar çiçekleride..
    Rahmet, saygı ve şükranla…
    ülkemin Aydın!!lığından Çok uzak bir ülkede yitip giden AYDIN’a…

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro