Yaşamak İçin Acı – “Acı çekiyorum o halde varım”

Acının AntropolojisiDinle hiçbir ilgisi olmayan kimi insanlar hiçbir koşulun yok edemediği bir acı yolunda sürdürürler yaşamlarını. Bu eğilimde olan çeşitli tipler vardır. Ve bu eğilim bazı yaşam yörüngelerini özellikle zenginleştirir. Derinlerde yatan bir suçluluk bir durumdan ötekine değişen ve bireyi yaşatan bir acı çekme kolaylığını besler. Acı, çocuk için, annenin dikkatini çekmek amacına yönelik, elindeki son kozdur, dolayısıyla, kimileri de pek iyi iletişim kuramadıkları bir anneyle özel bir ilişkinin mirasçılarıdır.

Divana uzanır uzanmaz, hastalık hastası şikâyetlerini sıralayan ya da bütün bedenlerinde çok şiddetli ağrılar çektiklerini söyleyen hastalar bu tür hastalardır. Gerektiğinde, kendini gerçek bir acı kabuğuyla donatmak anne ya da çevrenin etki edemediği kendi içine kapanmış bir bedene işlev kazandırma girişimidir.” Merhamet ya da başkasına da bulaştırılan suçluluk duygusu aracılığıyla çekilen acı, ilgi görmenin, yakınmanın, sevilmenin, özellikle de sunduğu özel statü içinde tanınmanın güvenli bir yoludur. Beklenen bir şey bağlamında söylendiği gibi, “sıkıntı” içindeki bazı insanlar kendi eksikliklerini, yeteri kadar sevilmedikleri duygusunu, ortama uyum sağlayamadıkları duygusunu, deyim yerindeyse yaşamalarını engelleyen ama kendilerine dikkat ve özen gösterilmesi gibi pek de önemli sayılmayacak bir yarar sağlayan savurgan bir acıyla aldatırlar. Klinik tedavileri sırasında kronik ağrı ya da acılardan şikâyet eden hastaların çoğunun aile içi şiddete maruz kaldıkları anlaşılmaktadır. Bu durumda şikâyet, bireyin bu dünyadaki yerini korumasını sağlayan korkunç bir kimliksel destek işareti anlamını taşır.

Acının gizli anlamı bireyin dünyayla ilişkisini belirginleştiren dolambaçlı yollardan ve anlam belirsizliklerinden geçer. Freud’un sözünü ettiği somatik zevk bedeni etkileyen sembolik etkisinin bir sonucudur. İnsan kimi zaman farkında olmadan bol bol acı üretir ve böyle davranmadığı takdirde yaşaması mümkün değildir: Çocukluk döneminden ya da başka bir dönemden kalma hiç bitmeyen bir borcu ödemek için ya da acının geçer akçe olduğu bir ilişkiler sistemi içinde yerini alabilmek için. Bu durumda acı bireyin bir gerçeklik güvencesi, başkalarına ve kendi yakınlarına verdiği bir içtenlik işaretidir. İstikrarsız ve tehdit altındaki bir yaşamı ipte tutmaya yarayan bir denge çubuğu olur. İnsanı düşmekten kurtarır ve yaşamın beklenmedik olaylarına karşı güçlü bir kalkan oluşturur. “Acı çekiyorum o halde varım” acılarının gölgelerinden başka bir şey olmayan bu pain-prone patient’ların sloganı olabilir. Sürekli gittikleri hekimlerin tüm çabalarına rağmen asla gerçek anlamda rahatlamazlar ya da iyileşmezler bu hastalar. Bedende bir hasarın bulunması ve uygulanan tedaviler sadece bir aradır, çok geçmeden tekrarlar rahatsızlık ya da gerekli acıyı bedenin başka bir yerine taşıyan bir kaza olur. Kimi zaman hiçbir hasar bulunamaz ama bireyin, mutlu bir yaşam sürmesine engel olan bu kronik ya da tekrarlayan ağrılar ya da acılar nedeniyle engellendiği çok açıktır. Yaşamı bir haç yoluna benzer; ceza ve öbür dünya mutluluğu… her ikisinin de yaşama zevkinin önündeki engeller olarak gösterilmesiyle bunun, gerçekliği daha güçlü biçimde yansıtan bir imaj olduğunu söylemek mümkündür.

Coinciderıtia oppositorum, borcu geçici olarak ödeyen işkence, yaşamı sürdürme olasılığının önündeki engelleri kaldırır. Bir araştırmasında kimliklerini oluşturma aşamasındaki bazı gençlerin “travma ihtiyacı” üstünde duran Jean Guillaumin “yaşayan bireyin, çok derin yaşama arzusu içinde, Freud’a belki de, yaşamak için kendi arzusuyla, kendi acısının önüne geçmek gibi birincil bir mazoşizm olduğu söylenebilecek şeyi kendi lehine dönüştürebilme gücünü” gözlemlemiştir. Buna göre acı bedende yaşamın kötü yanını somutlaştıran bir eğretilemedir. Kaybolan bir sevgiyi geri getirmenin ya da tekrar özgürlüğe kavuşmayı engelleyen ötekini tutmanın son çaresi olan az ya da çok bilinçli bir suçluluk duygusunu yok eden bir ceza gibi sıradanlaşan acı çoğu zaman sürekli bir kişisel başarısızlık tablosuyla karışır. Birey sürekli şanssız olduğunu kabul ettiği bir yaşamın hüzünlü yüzünü gösterir sürekli ama aslında bu durumdan kurtulma fırsatlarını yakalayamamıştır hiç. Ya da sürekli yeniden hastalanmaya karşı doğal bir eğilimi vardır. Şans çoğu zaman bireyin iradesine boyun eğse de mutsuzluk kurbanlarında en iyi aktörlerini bulur. Engel bu acılı, depresyona yatkın, düzenli biçimde kendisine gelip şikâyetlerini anlatan ve hiçbir tedavinin yarar sağlamadığı hastalarıyla ilgili klasikleşmiş bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bu insanlar sürekli talihsiz bir yaşam sürerler adeta. Aslında kendi kendilerini batırmışlardır zorlukların içine ya da çevrelerindeki insanların öğütlerine rağmen hiçbir şey yapmamışlardır durumlarını düzeltebilmek için. Bu insanlar, üzerlerine çöken terslikleri, sıkıntıların koşullarım kendi yaratırlar sürekli biçimde ve kurtuluş için gerekli çabalan da gene kendileri yok ederler.”Bu insanlar kendilerini yaralayan, ezen, aşağılayan durumlar içine girerler ya da ilişkilere boyun eğerler ve çevrelerindeki insanları şaşkınlığa düşürerek hiçbir şey öğrenmezler bu deneyimlerden. Bunlar acıların sonuçları değildir çünkü gördük ki yaşamlarının en kötü dönemlerinde sağlıkları yerindedir ve hiçbir acı ya da ağrı çekmezler. Paradoksal bir biçimde eğer işler düzelme yoluna girmişse ya da başarı yakınsa bir sıkıntı, bir rahatsızlık belirtisi gelişmeye başlar.”

Bu tür insanların yaşamlarını bir sarkaç hareketi düzenler. Her türlü ağrıdan ve acıdan kurtuldukları anlar koşulların kendilerine hiç uygun olmadığı anlardır. Aileleri, eşleri ya da meslektaşlarıyla ilişkilerinin bozuk olması ya da peş peşe gelen talihsiz olaylar fizik acılarını yok eder. Her gün acı içinde yaşayan bu insanlar beklenmedik bir başarıyı ya da zor bir durumun uygun biçimde çözülmesini dramatik bir olay gibi yaşarlar. Bir kaza ya da aniden ortaya çıkan bir hastalık, direnen bir ağrı ya da acı tam zamanında gelip, felaketle yakınlaşmadan kavrayamadıkları kimlik duygulan için korkunç bir tehdit gibi algıladıkları bir zevkten mahrum eder onları. Acılı algılamalarının dehşet verici betimlemeleri ve sağlıklı görünümleri arasındaki sapma kimi zaman çok büyüktür. Rahat- sızlıklarından şikâyet ederler ama çektikleri sıkıntılara rağmen güçlerinin yerinde olduğu izlenimi uyandırırlar. Kimileri “acıdan gizli bir zevk duyarlar adeta, kimileri için ise çektikleri acı işkencedir” diyor G. Engel. Tıbbi güzergâhları incelendiğinde ağrılar, acılar, yaralar, tedaviler görülür, buna karşılık özyaşamöyküleri başansızlıklar ve yoksunluklarla doludur. Bu hastalar kimi zaman hekime, daha fazla acı çekebilme umuduyla başvururlar ve bedenleri için daha fazla cerrahi müdahale ve daha zahmetli muayeneler isterler. Hekimin, taleplerine kibarca ve soru sormadan karşılık vermesi somatik ‘ hoşnutluğu besler. 192 Bu hastaların yaşamlarını etkileyen kısır döngüden tek çıkış yolu durumlarının bilincine varmalarıyla oluşmuş dünyayla ilişkilerini koparmaktır. Psikoterapi bu zincirlenmenin anlaşılabilmesi için mümkün bir yoldur.

Acı, paine-prone patient farkında olmadan yerleşir bedene, özyaşamöyküleriyle bilinçsiz ilişkilerinin zehirli bir armağanı ve onları yaşam ipi üstünde tutan, kullanılması zor bir denge çubuğudur. Acı olmadan yaşamaları mümkün değildir, başka bir yaşam sürmelerini engelleyen, çözülemeyen bir çatışmanın oyuncaklarıdır. Buna karşılık acı, kendisine karşı etkili olmaya başladığında aynı zamanda ötekinin bir denetim aracıdır. Acıyla şantaj yapma, seslerini duyurmak için başka hiçbir çareleri kalmayan insanların elindeki korkunç silahtır. Açlık grevlerinin, kayıtsız bir yönetime karşı varolduklarını göstermek için parmaklarını kesen, bıçak ya da çatal yutan mahkûmların tanıklık ettiği gibi politik bir silahtır. Şikâyetçi demokratik bir toplumda her insanın yaşamının mutlak bir değere sahip olduğunu iddia eder. Evlilikte, eşlerden biri karşı tarafın şu ya da bu davranışının sağlığı ya da ilişkilerini nasıl yıprattığını söylediğinde bir güç motifi olur acı. Bu koşullarda hastalık ya da bir kazanın sonuçları acı çeken insana yitirdiği ya da etkisi azalan egemenliğini geri getiren bir suçluluk duygusunu alevlendirebilirler. Acı, ötekini çok büyük bir borç yükü altına sokan kabul edilmez bir bağış değerindedir. Kendisine baskı yapan bir ilişkiden kurtulmak isteyen bir erkeğin ya da kadının ellerini bağlar. Bazı çiflerin ilişkileri ya da annenin çocukla ilişkisi (daha ender olarak tersi) bu düzenin ters ilişkilerini gösterirler. Sözgelimi anne oğlunun (ender olarak kızının) tavırlarını ve davranışlarını acı tehdidiyle denetler ve bu acının karşılığı anne açısından küçük bir zılgıttır. İstemeden de olsa acı vermek bir telafi borcu getiren bir günah, bir suçluluk duygusu uyandırır insanda. Ve elinde pek başka olanak bulunmayan birisi de bir yönetme biçimi olarak ustalıklı bir biçimde yararlanır bu olanaktan.

Acının yeri özyaşamöykülerine göre değişebilir. Yaşanan an eski, iyileşmiş ama anısı insanın içinde kalmış acıları depreştirir. Yaşanan bir acı başka acıları hatırlatabilir ve bu acıyı kalıcı ve sıkıntı verici bir biçimde şiddetlendirebilir; çevreyle yakınlaşmalar bazı belirtilerin taklit edilmesi sonucunu doğurabilir. Joyce Mac Dougall kendisi ve ötekiler arasmda bir türlü samimi bir ilişki kuramadığı için “acıları anında kendi acısına dönüştüğünden, başkalarının maddi ya da manevi acılarıyla ilgilenmekten kaçman” bir hastadan söz eder.193 Ben ve öteki arasmda bu geçirgenlik tıp fakültelerinde çok sık yaşanan bir olgudur; öğrenciler zaman zaman hocalarının kendilerine patolojik olgular olarak anlattıkları belirtileri hissettiklerini (ya da hissettiklerini sandıklarını) söylerler.194 Bu tür “etkilenmeler” ayrı. zamanda ölümle kesilen çok güçlü duygusal ilişkilerden de kaynaklanabilirler. Sevilen insanın, yaşamının sonunda çektiği acı biçimleriyle yakınlaşma ilişkinin son anlarının güçlü bir simgesini içselleştirerek (bir yandan da bu kayba bağlı suçluluk duygusunu simgesel olarak üstlenerek) kaybı kabullenmemenin sembolik bir biçimidir. Bu başkasını taklit olayı çoğu zaman acının geçici olarak gerçek kıldığı düşsel bir anatomiyi etkiler. Her şey sanki birey, duygusal olarak önemsediği ötekinin acısının fiziksel belleğine sahipmiş gibi olup biter. Ya da özyaşamöyküsü içinde kabuk bağlamış ve gerektiğinde yararlanabileceği acı olaylarını yedekte tutar bu insan. Başka türlü bir acıyı eğretilemek, kopma tehditi altındaki (ya da ölümle kopmuş olan) bir ilişkiyi sürdürmek veya belirtiler karışıncaya kadar ötekine yaklaşmak amacıyla düzenler bunları. Ya da çok sıkıntı veren bir yakının ölümünden sonra nihayet özgürlüğe kavuşmanın cezalandırılmasıdır amaç. Bedenin bir ekrana dönüşmesi yorum ve açıklama olanağı sağlayacak yerlerde acılar oluşturur. Birey peşinde olduğu amaçtan habersizdir ama az ya da çok uyuşur bu amaçla.

Acı özel bir bağlam içinde bireyi, beklenmedik anlarda ortaya çıktıklarında kendisine zarar verebilecek içgüdüsel, otomatik anlamlandırmalara karşı korur, kimlik duygusunun sürdürülmesini sağlayan duygulanımları belirler. Acı haşarı yok etmez ya da haber vermez, bireyi koruma işlevi üstlenmiştir. Bu durumda yaşam sakatlanmıştır hiç kuşkusuz ama daha kötü durumların engellenmesinin bedelidir bu. Acı sadece bir fedakârlıktır, yaşamı sürdürmek için kaybetmeye razı olmamız gereken bir şeydir. Bilincinde olmadığımız bir fedakârlık biçimidir.

David Le Breton

Acının antropolojisi
Türkçesi: İsmail Yerguz
Sel Yayınları

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe, İnceleme, Politika, Psikoloji, Sosyoloji
Friedrich Nietzsche: “Schopenhauer’ın metinleriyle karşılaşmamın üzerimdeki etkisi”

Eğer Schopenhauer’ın metinleriyle ilk defa karşılaşmanın benim için nasıl bir olay (Ereignis) olduğunu tanımlayacak olursam, gençliğimde neredeyse tüm diğer düşüncelerden...

Kapat