“Yazdıklarım cehalet ve iktidarsızlıktan besleniyor” Samuel Beckett – Orhan Koçak

Samuel BeckettCehalet öğrenilir.
Beckett 1938 kışında bir gece Paris sokaklarında dolaşırken hiç tanımadığı bir adamın saldırısına uğrar, göğsünden bıçaklanır. Ağır yaralanmıştır, ölümden kıl payıyla kurtulur. Hastanede yatarken de piyanist Suzanne Dumesnil‘in ziyaretine maruz kalır. Yıllar sonra evlenecektir de onunla.

O yıllarda tuhaf merakları varmış herhalde. Hastaneden çıkınca hapishaneye gidip kendisini yaralayan adamla görüşmüş, bunu neden yaptığını sormuş. 
Cevap: Bayım, inanın bilmiyorum!

Sessiz Rezaletler Ansiklopedisi’nden.
BECKETT, Samuel (1906- ) Daha çok oyunlarıyla tanınan İrlanda kö­kenli Fransız yazar. Dublin’de doğdu. Protestan kilisesine mensup orta halli bir ailenin ikinci ve sonuncu oğluydu. Kızkardeşi yoktu, bugün de yoktur. Sanıldığının aksine, James Joyce’un sekreterliğini yapmamıştır. Bununla birlikte, Joyce’un kızı Julia’nın bir ara Beckett’e aşık olduğu doğrudur.
Kendisi, Joyce’tan çok, Proust’u severdi. Joyce’un isteği üzerine, bü­yük romancıyı Dante, Giordano Bruno ve Giambatista Vico ile karşılaştıran bir inceleme kaleme almışsa da, yazıda daha çok Dante ile Vico’yu karşılaş­tırdığı görülür.

İlk, orta ve yüksek öğrenimini doğduğu şehirde yaptı. Latin dilleri okudu. 
Dante, Descartes ve onun öğrencisi Guelincx üzerinde çalıştı. Meksika şiirinden çeviriler yaptı. Bir yazısında “Ne zaman bir hayal kırıklığına uğrasam, aynı anda yadsınmaz bir rahatlama duymuşumdur” diyordu. Oysa bir gün, sahiden rahatladığında …

Spor ve Sıkıntı.
Bir söyleşide, ailesiyle ilişkisinin zaman zaman çatışmalı, çoğunlukla da durgun ve mesafeli olduğunu belirttikten sonra şöyle diyor: “Evdekiler benim mutlu olmam için ellerinden geleni yaptılar. Ne yazık ki, mutluluk yeteneğim yoktu. Bazen yalnız hissederdim kendimi, durup dururken sıkılırdım”.

Buna inanacak mıyız? Kendisine yakıştırılan o “uzun paltolu, kasvetli yazar” imgesiyle dalga geçiyor olmalı. Çünkü okuldayken oldukça hareketliymiş; kriket, futbol, golf, yüzme, boks ve teniste çok başarılıymış. Bununla birlikte, üniversitenin son iki yılında futbol, yüzme, boks ve tenisten uzaklaşarak sadece golf ve kriket üzerinde yoğunlaştığını düşünecek olursak, bir noktada sahiden sıkılmaya başlamış olduğunu da söyleyebiliriz.
Hatta, bu spor tutkusunu, Beckett’in kendine eziyet etmekten zevk alan mizacına da bağlayabiliriz.

Nasıl anlatmalı Beckett’in karamsarlığını? Ve niçin? Rus yazarı Vasili Rozanov bir yerde şöyle der: “Bütün dinler gelir geçer, sonunda bir iskemleye oturup uzaklara bakmak kalır.” Beckett orada olsaydı başını sallar ve şunları eklerdi: İskemle gevşemiş, gıcırdıyor. Gözlerim de iyi görmüyor zaten. Eh, ben kalkıp gideyim artık …

Demek ki yokmuş.

Dublin’de üniversiteyi bitirince Paris’te Ecole Normale Superieure’de edebiyat okutmanı olur. Dağınık bir dönem. Bol içki. 1930’da Dublin’e dönünce eski okulunda asistanlığa kabul edilir. Rahat durmaz. Dublin Modern Dil Derneği ‘nde, olmayan bir sanat akımının (Konsantrizm) olmayan temsilcisi (Jean du Chas) hakkında bir konferans verir. Bu tür olaylardan sonra okuldan ayrılmak zorunda kalır. Kovuldum demez: “Kendi bilmediklerimi başkalarına öğretmenin güçlüğüne dayanamadım”

Şiir yazmaya da bu tarihte başlar. İlk şiiri “Whoroscope” (Türkçe’ye en iyi “Oroskop” diye çevrilebilir) Descartes hakkındadır: “Yanılıyorum, o halde varım”.

Bu arada dergilere de resim ve edebiyat eleştirileri yazmaktadır. Para için. Belki de bu yüzden, negatif bir estetikten yanadır, Konsantrizm’den yana … Rilke’yi sevmediğini görüyoruz. Şairin “dünya sıkıntısını” özentili buluyor. 
Onu, gömüldüğü derinlikte bir türlü rahat edemeyen, dünyaya karşı tiksintisini tazelemek için ikide bir su yüzüne çıkıp soluk almak zorunda kalan ve ancak bu yoldan kendi “Ben-Tanrısının” ömrünü uzatabilen bir su altı yaratığına benzetiyor: “Şiirlerinin çoğundaki huysuz ve şımarık ton da buradan geliyor işte, duygularını tutamıyor, sindiremediği yalnızlığını bunun için abartıyor … ‘Bu insan-sebzelerin dünyasında geziniyorum. Ama ufkum düşlemlerle dolu.’ (Rilke) … Sakinleşemediği için sebzelerin içindeki düşlemleri farkedemeyen, bu yüzden sonradan ufkun da aynı tarımsal ürünlerle dolup taştığını görünce hayal kırıklığına kapılıp küsen bir çoğunun yakınmasıdır bu”.

Resimde de sanatçının nesnesine, konusuna, kendi imkan ve araçlarına karşı eleştirel bir tavır alması gerektiğini söyler. Alman estetikçi Adorno’nun sonradan felsefesinin merkezine alacağı “özne-nesne kopukluğunu” gündeme getirir. Matisse’i, sanki tarihte hiçbir şey kırılmamış gibi, gören göz de görülen nesne de sabitmiş gibi, huzur içinde boyalarını sürdüğü için eleştirir. Klee’yi ve Kandinsky’yi önerir. Ama Mondrian’ı değil.

Yine sebzeler hakkında.

il. Dünya Savaşı çıkınca Beckett önce İrlanda’nın bağımsız tutumunu benimsedi. 
Hatta Joyce, kendi imkanlarını kullanarak, onun Nazi işgali altındaki Paris’ten Güney Fransa’ya geçmesini sağladı. 1940 Haziran’ında oldu bu. Ama Beckett Ekim ayında geri dönüp Paris’te bir direniş örgütüne girdi. “Kollarımı kavuşturup seyredemedim” diyordu. Bu örgütte iki yıl çalıştı. “Albay” rütbesine yükseltildi. 1942’de bir ihbar üzerine örgüt dağı­tıldı, o da evinin basılmasından iki saat önce kaçtı. Üç yıl boyunca Güney Fransa’daki çiftliklerde saklandı. Geceleri ikinci romanı Watt’i yazıyor, gündüzleri de bahçıvanlık ve tarım işçiliği yaparak para kazanıyordu. Sebzelerdeki düşlem …

Eşsiz Yalçın Küçük, Beckett’le ilgili “edebi” bir çalışma yapıyor olsaydı mutlaka şu soruları da sorardı: Beckett Haziran ile Ekim arasındaki o üç ay boyunca ne yapmıştır, kimlerle ilişki kurmuştı:r ve nasıl olup da baskından iki saat önce kaçabilmiştir? Önemli sorular … Ama bilmiyorum, inanın bilmiyorum!

Yeri gelmişken, Yalçın Küçük’ün Türk sağcılarına bir değiş tokuş önerisini de hatırlayalım: Kemal Tahir’i alın, Peyami Safa’yı verin. 
Birgün bir Fransız solcusu da kendi sağcısına şöyle diyebilecek midir: Beckett’i mi istiyorsunuz, tuhaf, pekala, alın onu, eğer zaptedebileceğinize inanıyorsanız alın. Ama ne olur şu Romain Rolland ile Henry Barbusse’ü de alın! Hatta Aragon’un romanlarını da!

“Mısra haysiyetimdir”.

Bit Alman yayınevi 1937’de Beckett’ten Alman şair Joachim Ringelnatz’ı İngilizce’ye çevirmesini ister. Kabareler için şiir yazan, Dışavurumculara yakın, yüzeysel bir bakışla Beckett’e de benzetilebilecek, hüzünlü-alaycı, kafiyelerin şaşırtıcı etkilerinden yararlanmayı seven bir şairdir Ringelnatz. Beckett, şairi bu yorucu çabaya değer bulmadığını yazar cevabında. Sonradan, “tam Almanlara göre bir sabuklama” diyerek bir yana ittiği bu mektup, yazarın kendi sözlerini ciddiye almayan saygısız eleştirmeci ve edebiyat tarihçilerine göre Beckett’in gizli manifestosudur. Okuyoruz: “Benim için resmi bir İngilizce’yle yazmak gittikçe güçleşiyor. Kendi özel dilim bile bir örtü gibi gelmeye başladı bana, ardındaki şeylere (ya da Hiçliğe) ulaş­mak için yırtılması gereken bir örtü. Dilbilgisi ve Üslup. Bunlar, Victoria çağından kalma bir mayo kadar (bilirsiniz, askılı ve kapalıdırlar), hatta gerçek bir beyefendinin serinkanlı davranışları kadar anlamsız ve gereksiz geliyor bana. Bir maske ( … ) Dili bir anda yok edemeyiz ama, hiç değilse elimizden geldiği kadar kepaze etmeye çalışalım. Ardında ne varsa -ister herhangi bir şey, isterse hiçbir şey- iyice görünene kadar dili oymak, delikler açmak – bence bugün bir yazar için en onurlu davranış budur. Edebiyatı miskinliğe iten ne, neden öbür sanat dallarından geri kalsın bu konuda? 
Sözcük yüzeyinin o dayanılmaz maddeselliğini niçin eritmeyelim? Beethoven’in sessizliklerle bölünmüş o Yedinci Senfonisi gibi, başdöndürücü yükseltilerden geçen ses izleriyle birbirine bağlanan sessizlik uçurumlarından oluşmuş bir metne niçin ulaşmayalım? Joyce’un yaptığı bu değil, çok farklı, hatta bununla taban tabana zıt birşey: O, sözün imparatorluğunu kuruyor ( … ) Şimdilik yapabileceğimiz, sözcüklere karşı bu alaycı tavrı, yine sözcükler aracılığıyla gerçekleştirmek. Belki o zaman, araçlar ve kullanımları arasında uyumsuzluktan doğan bozuk seslerde, o müziğin fısıltısını da işitebiliriz”.

Edebi yakınlıklar.
Oyunun Sonu 1958’de Viyana’da Genet ve lonesco’nun oyunlarıyla dönü­şümlü olarak sahnelenirken yazdığı bir mektupta şöyle der: “lonescco ve Genet’nin oyunlarını gördüm. Genet’nin Karalar’ı çok iyi”. lonesco’dan bahis yoktur.

En çok Proust’u, Apollinaire’i, Gerçeküstücüleri sever. Apollinaire, Eluard ve Rene Crevel’in şiirlerini İngilizce’ye çevirmiştir. Apo’nun Bir Aşk Kırgı­nın Şarkısı için, “Bütün ikinci sınıf simgecilerin en iyi şiirlerinin toplamına fark atar” der.

Proust’u, Gerçeküstücüleri, bütün bu mutluluk araştırmacılarını seviyor ama, kendisi Dostoyevski, Alfred Jarry ve Kafka çizgisinde bir gerçekaltıcı­dır. Gözü hep garabetlere, sakil şeylere takılır: çatlaklar, delikler, sivilceler, orantısızlıklar. Bu açıdan, Laurence Sterne ile Jonathan Swift’e de benzetilmiştir.
Ama bunlar alaycı yazarlardı, özellikle de Sterne: Yapıtlarında sözle anlam, yazıyla konu birbirinin kuyusunu kazarken, onlar hiç istiflerini bozmadan karşıya geçip seyrederlerdi: Gerçek bir beyefendi gibi serinkanlı. Beckett, alaycı değil şakacıdır. İyi bir şaka uğruna, kendini de, yazarın anlamlandırma ve anlamsızlaştırma yetkisini de kuyuya atar. Oğuz Atay’ın, çok şaka yaptıkları için ölen kahramanları gibi.

1961 ‘de Fransa’da Fromentin edebiyat ödülünü Borges’le bölüşür. Artık telif haklarıyla geçine bilmektedir. Yeni bir bisiklet alır. Bir gün de Nobel aldığını öğrenir. Ses çıkarmaz. Parayı alır, çünkü niye almasın, ama Stockholm’deki törene gitmez. Tunus’ta tatildedir, 1970 başı. 
Kimseye de “Bu işi Sartre’dan daha gürültüsüz kapattım” demez.

Boğazı mı ağrıyormuş?
“Yazdıklarım cehalet ve iktidarsızlıktan besleniyor” diyor bir yazısında.
“İktidarsızlığın, güçsüzlüğün geçmişte yeterince kurcalandığını sanmıyorum.
Benim küçük araştırmam, sanatçıların hep kullanılamayacak bir şey olarak bir yana attığı, tanımı gereği sanatla bağdaşamayacak bir şey saydıkları bütün bir varolma alanıyla ilgilidir: aczle”.

Adorno, ölümünden sonra yayımlanan Estetik Teorisi’ni Beckett’e adamayı düşünüyordu. Şu sözler, daha Beckett’i okumadan yazdığı Minima Moralia’dan: 
“Sonuna kadar götürülen negatiflik, adı konulduğunda, kendi karşı­tını yansıtan bir ayna haline gelir”. Beckett’in son iki kitabı, Bozuk Görülmüş,
Bozuk Söylenmiş (1981) ve En Kötüye Doğru, Hey (1982), Adorno’­ nun deniz fenerine kendi ışıklarıyla cevap vererek geçen iki uzak gemi gibidir.

Beckett’in kuraklıktan çatlamış bir toprak yüzeyini andıran metinlerine iyice yaklaşıp kulağımızı dayadığımızda, bir hırıltı duyacağız. Dili koparılmış doğa’nın sesi miydi bu? Yoksa sadece sözün kendi kendisiyle kavgası mı, çok durmuş bir suyun yavaş yavaş zehirlenmesi gibi, üslubun içten içe bozulması mı? Yoksa, Adorno’nun dediği gibi, dünyanın yaralarını görüp de sırf ona sadık kalmak ve söz söyleme hakkını yitirmemek için kendini de sakatlayan, her türlü hazcılığı reddeden bir tavır mı bu? Yoksa -Yeter, diyor bir ses, daha fazla saçmalamayın! Ben güldürmek istemiştim yalnızca! Ama baktım ki şakadan ani- Bu ses Paris’te bir evin açık kalmış penceresinden geliyordu, üç sokak öteden Beckett geçiyor.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro