“Yazınca Barışıyor İnsan” / Ayça Şen’le Söyleşi: Elif Şahin Hamidi

Daha çok radyocu kimliğiyle tanıdığımız ancak müzik, resim, edebiyat gibi farklı alanlarda da üretim yapan Ayça Şen, yeni bir romanla yola devam ediyor. Yazar, “Saatçi Bayırı”, “Hırs ve Ceza”nın ardından “Hayalet Ağrı”yla tekrar okurlarının karşısında. Beri yandan da bir internet radyosu olan Standart FM’de “Meraklısına Ayça Şen Başkan” adlı programıyla radyoculuk oynamayı sürdürüyor. Radyo, onun yazarlığını da besleyen bir mecra. Çünkü her şey sesle başlamış Ayça Şen için. Ayça Şen’le “Hayalet Ağrı”yı, romanın radyocu başkahramanı Aslı’yı ve Aslı üzerinden Ayça Şen?in radyoculuğunu konuştuk… Yazmaya günlük tutarak başlayan Ayça Şen, “Yazmak, travmatik olaylar da dahil olmak üzere, hayatımın en önemli eylemlerindendir,” diyor.

Ayça Şen, üçüncü romanı “Hayalet Ağrı” ile gerçeküstü bir hikâyeye yelken açtı. Aniden başlayan ve sebebi bir türlü bulunamayan hayalet ağrılar, roman kahramanı Aslı’nın kafatasının patlamasına neden olacaktır. Peki bir çaresi yok mudur bu derdin? Geçmişte yaşanan büyük bir travmaya bağlı olabileceği tahmin edilen bu ağrılardan kurtulmak için Aslı’nın yapması gereken tek şey; hayatındaki önemli-önemsiz her şeyi bir deftere kaydetmektir. Doktoru böyle söyler?

Elif Şahin Hamidi: İlk romanınız “Saatçi Bayırı” 2006 yılında yayımlandı. Ardından 2009 yılında “Hırs ve Ceza” geldi. Ve şimdi de oldukça gerçeküstü, fantezinin sınırlarını zorladığınız “Hayalet Ağrı”yla romancılığa devam ediyorsunuz. Nasıl ortaya çıktı bu “Hayalet Ağrı?”

Ayça Şen: Bir gün annemin şakaklarında sebebi bilinmeyen bir ağrı peyda oldu. Tetkikler metkikler, uzun süre bulunamadı. Sonradan damar romatizması olduğu ortaya çıktı fakat bu bilinmezlik de aklımda takılı kaldı. İki sene önce dirseğime ufak bir vidacık takıldığı zaman doktor hayalet ağrıdan bahsetmişti. Kitabın girişindeki doktor konuşması birebir yaşandı. Bu diyalogdan da kafamda bu roman fikri gelişmeye başladı.

Elif Şahin Hamidi: Ön­celikle yazınsal yolculuğunuzun başlangıcından söz eder misiniz biraz? “Yazma­nın özel bir eylem olduğunu” ilk kez nasıl duyumsadınız?

Ayça Şen: Çocukluğumdan beri mektup yazmaya bayılırdım. Yazmayı öğrenir öğrenmez günlük tutmaya başladım. İlk defterimi ağabeyim almıştı. Önce başkalarına yazdırarak başladım, fakat ağabeyim “Boş ver başkalarını, kendi düşüncelerini, fikirlerini yaz” dedi. İlkokul ikideyim o yıllar. Ailede birbirine yüz yüze söylenemeyenleri cebine gizlice mektup bırakma mitleri dönerdi etrafımda. Yazmak, travmatik olaylar da dahil olmak üzere, hayatımın en önemli eylemlerindendir.

Elif Şahin Hamidi: Sebepsiz ağrılarının sebebini öğrenmek ve kafatasının patlamasını engellemek için Aslı’nın anılarını deşip, içindeki her şeyi yazıya dökmesi gerekiyor. Defteri açıp yazmak istiyor, “o ilk kelime ve ilk el yazısı çok mühimdi” çünkü. Ama tek satır yazamıyor.

Üçüncü romana imza atmış bir yazar olarak siz de böyle yazamama, tıkanma durumuyla karşı karşıya kaldınız mı hiç?

Ayça Şen: Çok. Tıkanıklık beter bir his. İyi müzik benim için çok mühim. Yalnızlık bir de tabii. Belki de en önemli şey. Dışarıdan kendinizle aranıza girecek dış müdahalelerin olmaması. Yanınızda olmayan fakat içten içe sizi dürten biri bile olsa kabızlık yaratıyor.

Elif Şahin Hamidi: Aslı’nın doktor milletiyle alıp veremediği nedir? Aslı’nın reankarnasyonu ve uranyum hikâyesi de oldukça fantastik. Bu fantastik boyut üzerine dilerseniz konuşalım mı biraz da?

Ayça Şen: Herhangi bir alıp veremediği yok. Doktorluk hastalıkla haşır neşir olduğu için belki bir nebze hastalıklı bir iş diyelim. Ama toplumsal hastalıklarımızı göz önünde bulundurursak, hangi iş hastalıklı değil ki? Herkes kadar izlenimler diyelim. Bir ayakkabı tamircisi olsaydı da izlenimlerimi olduğu gibi aktarırdım. Aslında yazmak, kendiyle alıp veremediklerini, başkaları üzerinden ortaya çıkarma eylemi. Ben en azından, öyle eyliyorum!

Elif Şahin Hamidi: ‘Hayalet Ağrı’yı okuyan herkes roman kahramanı Aslı’nın ne kadar Ayça Şen olduğunu merak edecektir. Aslı da bir radyocu ve o da işten kovuluyor. Birinci tekil şahıs özne kullanımınız da bu merakı körükleyecektir diye düşünüyorum? Biraz riskli ve zorlu bir seçim değil mi bir tekil şahısla yazmak?

Ayça Şen: Evet, bir de roman dili olarak bana ‘hafif’ gelir birinci tekil şahıs. Bu açıdan kendi yargılarımla da çok uğraştım. Fakat Aslı’nın ben sanılması beni pek ırgalamıyor açıkçası, bunlar magazin mevzular. Ben olayım veya olmayayım, ne fark eder? Önemli olan üründür, kim olduğu değil. Zaten roman kahramanının yazar ile özdeşleştirilmesi hem çok doğal, hem de oldukça klişe. Seri kitap okuyanlarla bir problem çıkacağını sanmıyorum. Okuma alışkanlığı az olan kesim için de hayırlı olur, magazin bir yön katar, bir kitap bir kitaptır.

Elif Şahin Hamidi: Oldukça sade, günlük konuşma diline yakın bir dil kullanıyorsunuz. Gün içinde yaklaşık 300 kelimeyle kendimizi ifade ediyoruz, siz de bu romanı böyle bir dille inşa etmişsiniz. Neden böyle bir dil tercih ettiniz?

Ayça Şen: Kelimeleri yan yana dizdiğimde anlaşılır ve zıplayarak neşe içinde bir müzikle yürümesini seviyorum. Bunu dertli cümlelerimde de ‘hüzünlü anlatımlarımda diyeyim’ yapmayı seviyorum.

Çocukken en mutsuz zamanlarımızda iki sağ ayağımızın üzerinde, iki sol ayağımızın üzerinde zıplayarak yürürdük yere bakarak ve düşünürdük, saf ve çocuksu halimizle. İşte bunun gibi, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi kullanmayı seviyorum dili ben. Bir çocuk saflığında bakmayı ve o dilden anlatmayı. Anlattığım her durumda neşeyi de hüznü de en baştan keşfetmeyi.

Bu beni ezberlerden koruyor. Bir çocuk da okusa anlayabilmeli yani.

Elif Şahin Hamidi: Sebebi bilinmeyen ağrılarıyla mücadele etmek üzere hastane koridorlarında röntgen sırasını beklerken hiç sıkılmıyor Aslı ve şöyle diyor:

‘Fakat bu ülke hep böyledir; beklerken kimse bir şey okumaz?. Öte yandan etrafta seyredecek o kadar çok şey vardır ki bir şey okumaya fırsatı da bulamaz. Çok okumak kadar bu memlekette çok iyi bir gözlemci olmak da bolca malzeme sağlar yazara, değil mi? Satır aralarında sizin de iyi bir gözlemci olduğunuzu ayırt ediyoruz?

Ayça Şen: Çok gezen, çok okuyan, çok izleyen… Mizah duygusu da çok mühim tabii. İzlenimin belki de en önemli öğesi mizah. Kültür bu yüzden önemli işte. Kendini gerçekleştirmek, ifade etmek, bu yüzden önemli.

Elif Şahın Hamidi: Aslı öyle çok müzik dinliyor ki artık kafatasının bir parçası haline gelen kulaklığı hiç çıkarmak istemiyor. Çünkü normal hayatın seslerini duymaya, bu gerçekliğe girmeye korkuyor. Kitap okumak da bu yüzden iyi geliyor Aslı?ya ve şöyle diyor: ?Ama beni kavrayan, sarmalayan, edebi artistlikler yaparak dışlamayan yazarları okumak?. Siz kimleri, ne tür yapıtları okuyorsunuz; okuma yazma yolculuğunuzda size rehberlik eden yazarlar kimler?

Ayça Şen: Bu soru çok içimi sıkıyor; bunca yazarın arasında insan kimi desin ki yani şimdi. Ne bileyim, Gogol, Dostoyevski, Balzac, bunlar ara ara açıp okunması gereken abilerimiz. Joyce Carol Oates, Murakami, Iris Murdoch, bunlar daha gençler, Sait Faik, Hasan Ali Toptaş, Önder Somer… Ay bunda bir yanlışlık var!

Elif Şahın Hamidi: Aslı’nın şarkı listesi, Güllü?den Sezen Aksu’ya, Chet Baker’dan Verdi’ye, Ali Ekber Çiçek’e uzanan geniş bir yelpazeden oluşuyor. ‘Astronot’ isimli rock albüm yapmış biri olsanız da Aslı gibi siz de böyle her telden çalar mısınız/dinler misiniz?

Ayça Şen: Kesinlikle. Müzik dinlerken o kadar çorba ederim ki, evdekiler hep kulaklık takmamı isterler. Sıraya sokamıyorum türleri. Belki fantastik yazılar yazabilmem bu şuursuzluğumdan besleniyordur.

Elif Şahin Hamidi: ?Kabak tadı verdiğinde insan çekip gidebilmeli? diyor Aslı ama o çekip gitmeden, hâlâ radyoculuğa tahammül etmeye çalıştığı sırada işten çıkarılıyor. Sizin için radyo ne zaman ve neden kabak tadı vermeye başladı?

Ayça Şen: Son on yılda. Fakat şimdilerde yeniden başlıyorum! Bizimki birbirinden nefret eden karıkocaların birbirinden kopamaması gibi. Ha, mesela Simenon’un ‘Kedi2 romanı bu ilişkiyi muhteşem anlatır. Tam da bu kedi gibi benim radyoyla olan ilişkim. Hem birbirlerine ihtiyaçları var, hem de nefret ediyorlar.

İkisi de hangisi daha önce ölecek diye birbirini kolluyor fakat bir arada olmadıklarında da yalnızlık çekiyorlar. Radyodan para kazanıyorum, beni bir rutine bağlıyor ve en önemlisi, anlatma eylemimi canlı kılıyor, taze tutuyor, dilimi zindeleştiriyor. Bu bir nevi kültürfizik gibi? Beni sanatsal anlamda beslediğini ve bir sanatçının en büyük tehlikesi olan kibirden koruduğunu düşünüyorum. Hayatın içinde, taze bir sokak simidi gibi…

Elif Şahin Hamidi: Aslı, televizyonu evin içinde ses olmasını istediği bir cihaz olarak görüyor. Ama radyo öyle değil diyor ve ekliyor: ?Belki de bu yüzden radyocu olmuştum. Çocukluğumdan beri kendimi en çok radyoyla yalnız hissettiğimden. Her ne kadar içinde spikerler yaşayan bir kutucuk olsa da?. Ayça Şen neden radyocu olmuştu? Ve bugünlerde yeniden radyoculuk oynamaya devam ediyorsunuz; neler oluyor o tarafta?

Ayça Şen: Radyo yazı yazmamı besleyen, anlatımımı geliştiren bir yer aslında. Yalnız başıma kalabildiğim, izole olabildiğim, ses geçirmez bir stüdyo. Kapıları kapatınca sessizlikle baş başa kalırsınız ve bu harikulade bir histir! Rol yapamazsınız, sahtekarlık yapamazsınız çünkü her şey ses titreşimlerinizden zart diye belli olur. Kulak çok önemli? Her şey ses ile başladı. Belki bunun da payı var. Ben radyoda, kendimi iyi ve kötü her huyumla, insana dair her tür düşünceyle ifade ettiğimde temizleniyorum. Orası hepimizin hepimiz gibi düşündüğünü ve düşünmenin her ne olursa olsun, en insani eylem olduğu, dahası, başka türlüsünün olamayacağının en iyi anlaşıldığı yer. Bilmem anlatabildim mi?..

Elif Şahin Hamidi: Aslı için radyoya gitmek işkenceye dönüşüyor ve ?Her şeyi programcılarına bırakmışlar gibi sahte, sırıtkan bir hava esse de hiçbir şeyi istediğim gibi yapamıyordum. Korkunç bir ticari baskı vardı. Belki de sözün uçmasıyla ilgiliydi bu durum,? diyor. Bu kokuşmuşluk Aslı?nın umutlarını söndürüyor. Bugün de radyolarda/radyoculukta durum bu mudur?

Ayça Şen: Hepsinde diyemem. Pek çoğunda diyebilirim. Fakat radyoda olmayıp da insan ilişkilerine hassas bir perdeden bakan pek çok kimse çalıştığı kurum için benzer şeyleri düşünüyordur. Bir de elbette artık dönüşüyorum, yazıya dönüşüyorum, resme dönüşüyorum. Dolayısıyla radyoyla barışma ve ondan beslenme vakti diye düşünüyorum. Bu da ha deyince olmuyor. Fakat kitapta da geçtiği gibi, yazınca barışıyor insan. Belki şimdi yazdım ve barışma vaktidir!

Elif Şahin Hamidi: Aforizma tadında cümleler de okuyoruz kitapta; örneğin Aslı şöyle diyor: ?Eşyaları, insanları, hayvanları, durumları, içindeki gizli anlamlarıyla anlayabilmek için onları dinlemek gerektiğini bir süredir biliyordum. (?) Dinlemek, okumak demek. Her şeyi okuyarak dinlemek?. Bu, bir yandan da radyonun insana öğrettiği bir durum mu acaba?

Ayça Şen: Olabilir! O kadar çok telefon şakası yaptım ki insanlara, artık sesindeki en ufak tınıdan bir insanın duygusunu, düşüncesini, korkusunu anlar oldum.

Hem de yargı ve paranoyalarımı katmadan, olduğu gibi. Hatta bir ara arayan dinleyicinin sesinden ve konuşmasından mesleğini ve hatta adını bile tahmin edebiliyordum. Hahhah, bir nevi duru duyu. Duymak hissetmekle aynı kelime, bu bir tesadüf olamaz. Kelimelerin tesadüfen kurulmadığını biliyoruz. Demek ki duymak ile sezgi aynı merkezden besleniyor.

Elif Şahin Hamidi: Bir yandan resimle uğraşıyorsunuz; bu alanda neler yapıyorsunuz? Radyoda söz uçuyor ama resim ve edebiyat öyle değil. Bu üç alan birbirini ve yaratıcılığınızı nasıl besliyor?

Ayça Şen: Ben bir hikâye anlatıcısıyım. Resimde de hikâye anlatıyorum tıpkı edebiyatta olduğu gibi. Birbirlerini kesinlikle besliyordur. Resim romandakinden farklı olarak daha az kurgusal ve bilinçaltı akışına daha uyumlu. Elbette eskizler var, ön çalışmalar var fakat romandaki gibi bilinçli metaforlarla değil, metaforun yorumlanarak bilince erişmesiyle bir nevi terapi benim için. Bu bağlamda romanda sarf ettiğim düşünselliği, resimde fiziksel bir aktiviteye dönüştürüyorum. Hislerimi somut renklere, figürlere taşımak ve sonra bakmak bana hem görsel hem dokunsal bir haz veriyor ve bu da son derece iyi geliyor.

Söyleşi: Elif Şahin Hamidi
(http://www.remzi.com.tr/, Nisan 2014)

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro