“Yoksulluğun etnikleşmesi” ne demektir? “Yoksulluk kültürü” nedir?

50 Soruda AntropolojiAntropoloji literatüründe “yoksulluk” üzerine çalışmalar var mıdır? “Yoksulluğun etnikleşmesi” ne demektir? “Yoksulluk kültürü” nedir?

Küreselleşmenin mevcut evresinin, gelişmiş ülkelerde merkezileşen sermayenin, 1970’li yılların başlarındaki petrol krizinin tetiklediği yeni arayışlar ile iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki büyük yeniliklerin çakışmasından kaynaklandığına daha önce değinmiştik. Petrol krizinin neden olduğu üretim maliyetlerindeki ani artış, sanayileşmiş ülkelerdeki ÇUŞ’ların yatırımlarını emeğin bol ve ucuz olduğu azgelişmiş ülkelere yöneltmesine yol açtı.

Böylelikle, mikroelektronik, bilişim, finans, halkla ilişkiler vb. sektörlere yönelen Batı ülkelerinin “paslanmış kuşak” olarak nitelenen sanayilerinde istihdam durağanlaşırken, Asya ve Latin Amerika’da yeni sınai ekonomiler ortaya çıkacaktır. Bu durum hiç kuşkusuz ki, aralarında çok miktarda göçmen işçinin de bulunduğu eski sanayi işçileri arasında işsizlik ve yoksullaşmaya yol açacaktır.

Öte yandan, “azgelişmiş” ülkelerdeki sanayileşme, öngörüldüğü üzere gelişmiş ülkelere (günümüzde “Kuzey” ülkeleri olarak da adlandırılmaktadır) göçü durdurmamış, ancak nitelik değişikliğine uğratmıştır. Gelişmiş ülkeler kentlerine yönelen göçü engellemek üzere birbiri ardı sıra sıkı yasal ve polisiye düzenlemelere giderken, metropollerin varoşlarında “kaçak” olarak yaşayan, son derece düşük ücretlerle kayıtdışı olarak çalışmaya razı “etnik” varoşların oluşmasını engelleyememiştir. Geçmişteki örgütlü, sosyal güvencelere sahip, çocuklarını okutabilen, mütevazı da olsa insanca geçinmesini, hatta birikim yapmasını sağlayacak bir gelir elde edebilen, kendi elçiliği tarafından kollanan “göçmen” işçinin yerini, sürekli polis kovuşturması altında yaşayan, en marjinal işlere razı ve her türlü istismara karşı savunmasız “kaçak işçi” almıştır.

Gelişmiş ülkelerdeki “sanayisizleşme”, işçi örgütlenmelerini de derinden etkileyecektir. Sendikalar sanayileşmiş ülke yurttaşları olan üyeleri açısından dahi büyük ölçüde kan kaybederken, güvencesiz ve kayıtsız kaçakların gereksinimlerine cevap verememektedir. Bu durumda gelişmiş ülke metropollerinin varoşlarında yığılan kayıtsızlar için tek sığınak, kimi zaman suç örgütlerini de içerebilen “etnik cepler” olmaktadır. Akrabalık-hemşerilik dayanışması, kültürel/dinsel cemaatleşme, yaşamak zorunda kaldıkları zorlu koşullarda, tek sığınakları olarak gözükmektedir.

Öte yandan, kuzey kentlerinin eteklerinde biriken bu etnik varoşlar, işsizliğin yüzde lO’lu hanelerde seyrettiği, konumları kırılganlaşmış gelişmiş ülke yurttaşları arasında da bir tehdit olarak algılanmakta, kentlerdeki bozulmanın, kalitesizleşen yerel hizmetlerin, yükselen işsizlik ve suç oranlarının, şiddetin “günah keçisi” olarak görülmektedir. İlginç bir rastlantıdır ki, “çok-kültürcü” politikaların devreye sokulduğu 1980’li yıllar aynı zamanda Avrupa Birliği ve Kuzey Amerika ülkelerinde ırkçılık ve yabancı düşmanlığının da tırmanışa geçtiği bir döneme denk düşmektedir. Bu tırmanış kısmen, azınlık grupların iktisadi dezavantajları üzerinde kafa yormayan bir “çok-kültürcülük” anlayışının, bir yandan da halkın hoşnutsuzluğunu manipüle ederek ellerini güçlendirme çabasındaki neonazi, neofaşist hareketlerin çabalarının bir sonucudur.

Bu durum, antropolojinin çözüm üretebilmek amacıyla üzerinde çalışabileceği bir bağlamı oluşturmaktadır. Çünkü “yeni” yoksulluk, yanız iktisadi ve toplumsal değil, aynı zamanda ayrımcılık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, “Islamophobia” gibi kültürel veçheleri de olan bir durumdur.

Bu koşullar altında, 1940’lı yıllarda ABD’li antropolog Oscar Lewis’in 1960’lı yıllarda gündeme getirdiği yoksulluk kültürü söyleminin sağ politikacılar eliyle yeniden yükseltildiği görülmektedir. Lewis’e göre yoksulluk koşullarına bir uyarlanma stratejisi olarak “yoksulluk kültürü”, aile içi toplumsallaşma mekanizmaları aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılan, kendine özgü bir yapısı ve savunma mekanizmaları olan bir yaşam tarzıdır. Yoksulluk kültürü, geniş toplumun başlıca kurumlarına katılım yetersizliği, düşük eğitim düzeyi, örgütsüzlük, kırılgan aile koşulları ve geniş toplumun yetke kurumları karşısında kuşkucu/ sakınmacı bir tutumla belirlenmektedir. Ortaya atıldığı yıllarda ABD sağı tarafından, yoksulluğun kendi kendini üreten, geçirimsiz bir “kültür” oluşturduğu, yani deyim yerindeyse yoksulların “kültürleri” nedeniyle yoksul oldukları biçiminde yorumlanan “yoksulluk kültürü” fikri, bugün de onlara yönelik dışlama süreçlerinin meşrulaştırılmasında başvurulan bir argüman olarak kullanılmaktadır. Üstelik de yoksulların ana gövdesini etnik olarak farklı “ötekiler”in oluşturduğu, bir başka deyişle etnik hatlarla yoksulluk hatlarının büyük ölçüde örtüştüğü ortamlarda, yoksulluğu (örneğin uygulanan neoliberal politikalarla değil de) kültürel terimlerle açıklamak, ideolojik yanılsamaları daha da beslemektedir. Oysa Oscar Lewis “yoksulluk kültürü” dediği görüngünün geçirimsiz ve çıkışsız olduğu fikrini reddediyor, yoksulların sınıf bilincine erişmesi ve örgütlenmesiyle üstesinden gelinebileceğini söylüyordu.

Görüldüğü üzere günümüzde iktisadi, siyasal, toplumsal ve kültürel vektörler bir arada ve iç içe işlemektedir; bugünün dünyasını anlayabilmek, bunların her birinden yararlanabilen bir analiz çerçevesini gerektirecektir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR ve OKUMA ÖNERİLERİ
– Chossudovsky, M., 1999; Yohsulluğun Küreselleşmesi – IMF ve Dünya Bankası Reformlarının lçyüzü-, İstanbul: Chiviyazıları Yayınevi.
– Erdoğan, N. (Der.), 2002; Yohsulluk Halleri-Türkiye’de Kent Yoksulluğunun Toplumsal Görünümleri-İstanbul: De-Ki Yayınevi.
– Özbudun, S., 2003a; “Etnikleşen Yoksulluk, Faşizm ve Çokkültürcülük Üzerine”, S. Özbudun, Kültür Halleri içinde. Ankara: Ütopya Yayınevi.
– Özbudun, S., 2003b, “Küresel bir ‘Yoksulluk Kültürü’ mü?” S. Özbudun, Kültür Halleri içinde, Ankara: Ütopya Yayınevi.

Sibel Özbudun – Gülfem Uysal
50 Soruda Antropoloji
Bilim ve Gelecek Kitaplığı

Yorum yapın