Yoldaş – Cesare Pavese “dostluğun ve umudun romanı”

yoldasBelki de, çevresini saran yalnızlık ve hüznün sınırlarını parçalayabilmek için, yaşamını bir otel odasında kendi elleriyle noktalayan Cesare Pavese (1908-1950), Yoldaş’ta, geleneksel çizgisinden ayrılarak, geleceğe umutla bakıyor ve bir siyasal bilinçlenmenin romanını yazıyor. Burjuva sınıfından gelen gençlerin faşizmin son yıllarında yaşam ve tarih karşısındaki tavırlarının birçok romana konu olduğunu, ama proleter gençlerin ele alınmadıklarını belirten yazar, Yoldaş’a kahraman olarak işsiz, eğitimsiz küçük burjuva Pablo’yu seçiyor.

Cesare Pavese romanlarının belki de en önemli kadın kahramanı Linda’nın huzursuz aşkı, halk kadını Gina’nın sevecen yüreği, Pablo’nun büyük kentler aracılığıyla toplumsal dayanışmayı öğrenmesi, bu arada kahvelerden, meyhanelerden, hapisanelerden insan manzaraları, Yoldaş’ı bir solukta okunan bir roman yapıyor. Yaşamın anlamı üzerine, dostluklar üzerine, `yoldaşlık’ ve `umut’ üzerine bir roman Yoldaş.

KİTAPTAN BİR BÖLÜM
Gitar çaldığım için, Pablo diyorlardı bana. Amelio’
nun Avigliana yolunda belkemiğini kırdığı gece, üç dört
kişiyle birlikte tepeye –çok uzakta değildi, köprü görü-
nüyordu– yemek yemeye gitmiştim. Eylülün ay ışığında
içip eğlenmiş, hava soğuyunca bir dam altında şarkılar
söylemiştik. Kızlar dans etmeye başlamışlardı. Ben çalı-
yordum –Pablo buraya gel, Pablo buraya da gel– ama
keyfim yerinde değildi. Müzikten anlayanlar için çalmaktan
keyif almıştım hep, oysa bunlar olanca güçleriyle
bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Eve
dönerken yine gitar çalıyordum, biri de şarkı söylüyordu.
Sis ellerimi nemlendiriyordu. Böyle yaşamaktan bıkmıştım.
Amelio hastaneye kaldırılınca, konuşup içimi dökebileceğim
kimse kalmamıştı artık. Gidip onu görmenin
bir yararı olmadığını biliyordum, çünkü gece gündüz sö-
vüp sayıyor, kimseyi de tanımıyordu. Hâlâ şarampolde
korkuluğa bindirmiş olarak duran motosikleti görmeye
gittik. Gövde parçalanmış, tekerlekler fırlamış, sanki bir
mucize olmuş, tutuşmamıştı. Yerde kan yoktu ama benzin
vardı. Sonra gelip bir arabaya yükleyerek götürdüler
motosikleti. Oldum olası motosiklet sevmemiştim ama
boynu bükük bir gitara benziyordu. İyi ki, Amelio kimI
seyi tanımıyordu. Bir süre sonra, belki kurtulabileceği
söylentisi çıktı. Dükkânda çalışırken bunları düşünüyordum
hep. Bir işe yaramayacağı için onu görmeye gitmiyor,
artık kimseye ondan söz etmiyordum. Buna karşılık,
akşamları dönerken herkesle konuştuklarımı düşünü-
yordum. Hiç kimseye köpekler gibi yalnız olduğumu,
bunun yalnızca Amelio’nun yokluğundan kaynaklanmadığını
söyleyemiyordum – olsaydı, ona söyleyebilirdim.
Belki ona, bu yazın artık son yaz olduğunu, meyhanelerden,
dükkândan, gitardan bıkmış olduğumu da söylerdim.
Böyle şeylerden ancak o anlardı.
Daha sonra, Amelio’nun alçılar içinde olduğunu,
bacaklarının ölmeye yüz tuttuklarını öğrendik. Gece
gündüz bunu düşünüyor, kimsenin bana artık ondan söz
etmesini istemiyordum. Şimdi, o gece onunla birlikte bir
kızın olduğu, uçup saçları bile dağılmadan çimenlerin
üstüne düştüğü, iki çılgın gibi gittikleri, zil zurna sarhoş
oldukları, su testisinin su yolunda kırıldığı söyleniyordu.
Bir sürü şey söyleniyordu daha. Bir sabah, dükkânın
önündeki caddeden geçmekte olan kızı gösterdiler bana.
Uzun boylu, düzgün giyimliydi. Onu gören hiç kimse,
kaza geçirdiğine inanmazdı. Tam Amelio’ya göreydi,
evet. Motosiklet üstünde birbirlerine sarılıp bütün bir
yaz boyunca otoyollarda dolaşmış oldukları düşüncesi
öfkelendirdi beni. İnsanın kafasının bile parçalamasına
değerdi bu. Şimdi kızın onu görmeye gittiği söyleniyordu.
Çok iyi. Bizim gitmemize gerek yoktu, demek ki.
O günlerde dükkânda çok az kalıyordum. Yanımda
kimse olmadan, çıkıp Po kıyısına gidiyordum. Bir sıraya
oturuyor, insanlara, kayıklara bakıyordum. Sabahları gü-
neşte oturmak çok keyifliydi. Niçin her şeyden bıkmış
olduğumu, niçin tam kendimi bir köpek gibi duyumsadığım
şu ara başkalarıyla ilgilenmediğimi anlamak istiyordum.
Amelio’nun oturamadığını, artık hiç yürüye-
meyeceğini, düşünüyordum. Amelio bunlar için yaşıyordu
–bütün gün motosiklet sürerdi–, şimdi nasıl yaşayabilecekti?
Belki kayıkla yaşama dönebilirdi. Ama insanın
parası bile olsa, kayık doyum sağlamaz, gitar sağlamaz,
hiçbir şey sağlamaz. Kendimden biliyordum bunu.
Amelio’nun belkemiği kırılmadan önce nasıl yaşadığını
öğrenmek için, ne istenirse verirdim. Kimseyi önemsemediği,
ağzını açtığında bir iki sözcükten fazlasını etmediği
için, bunu ona sormak hiç aklıma gelmemişti. Kaç
akşam birlikte olmuştuk –gitar çalardım, ikimiz de hoş-
lanırdık bundan–, bir kadeh içki içer, sonra o caddeye
gider, ben dükkâna dönerdim. Onu hep su geçirmez motosikletçi
ceketiyle görmüştüm. Bir anlığına dükkâna uğ-
rar, “Bu akşam?” derdi. Sevgililerini hiç göstermemişti.
Meyhaneye başkaları gelecek olsa, masasında kalırdı o.
Caddeden geçerken gördüğüm kız, bir sabah kararlı
bir biçimde dükkâna girdi, gülümseyerek, Pablo’nun kim
olduğunu sordu.
“Adım Linda,” dedi. “Amelio gönderdi beni. Evine
döndü ama hareket edemiyor. Birini görmek istiyor.”
Dükkânda olan annem, Amelio’nun sağlık durumu
konusunda bilgi aldı. Bir süre kadın kadına konuştular;
bu arada Linda çevresine bakınıyordu. Neşeliydi; yüreklendiriyordu
insanı. Şimdiye dek kimsenin, bu olaydan
böyle söz ettiğini duymamıştım.
Amelio’ya ertesi gün gittiğimde, onu penceresi açık,
yatarken buldum. Geçmiş günlerle ilgili bir şey demedi;
beni çağırtmış olduğundan da söz etmedi. Yine yapılı,
uzun boyluydu, üstünde sarı bir hırka vardı; yüzü aynıydı
ama hiç uyumamış birinin yüzü gibi yorgundu. Oda
dağınıktı. Pencereden yavaş yavaş sis giriyordu. İnsan
kendini sanki sokakta sanıyordu.
Olanları sormadım, nasıl olsa her şey biliniyordu. O,
bana neler yaptığımı, son aylarda çok gitar çalıp çalma-
dığımı sordu. Omuz silktim: “Ne gitarı.” Paketi çıkarttım,
ikimiz için de birer sigara yaktım.
“Gidip motosikleti gördük,” dedim. “Paramparça.
Parçalarını satacak mısın?”
“Motosiklet dediğin tamir olur,” yanıtını verdi. “Motosikletin
ayakları yok ki.”
İçeriye giren sis, ellerimi nemlendiriyordu. Dışarısı
serindi, sabahtı. “Baksana,” dedim. “Üşümüyor musun?”
“Kapat, soğuk.”
Aynanın önünden geçerken, görüntüsünü gördüm.
Yatakta yattığı için, bütün gün kendini aynada görüyordu,
tıpkı bir kayıktan sarkıyormuş gibi. Önce battaniyeyi,
sonra çarşafın bir parçasını, sonra hırkasını, yüzünü,
çenesini ve o dumanı görüyordu.
“Çok mu içiyorsun?” diye sordum.
Parmağıyla külü düşürüp bilmişçe gülümsedi.
“Bu ilki. Sonuncusunu gece içeceğim.”
Dükkândan yüzlük bir paket getirmiştim ama ne
yapacağımı bilemiyordum. Uygun bir zaman kollayıp
yatağın üstündeki gazetelerin arasına koydum.
“O günden sonra gitarı bir yere götürmedim,” dedim
bu arada. “Bıktım artık. Akşam açık havada buluşan
dört budalayı eğlendirmek için gitar çalmaya değer mi?
Bağırıp çağırıyor, çılgınlıklar yapıyorlar, gitar nelerine?
Artık, gitar çalmak istediğimde tek başıma çalıyorum.”
“Tek başına çalmanın da tadı yok,” dedi Amelio. “Bereket,
para kazanmak için çalmak zorunda değilsin.”
Sürdürdüğüm yaşantıdan bıktığımı, para kazanmak
için gitar çalmayı yeğlediğimi söyleyebilir miydim ona?
Dünyanın büyük olduğunu ve değişmek istediğimi?
Dünyayı dolaşıp değişmek istediğimi? O sabah yalnızca,
bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum. Gerisi gelecekti
daha.
“Para kazanmak izin çalsaydın, bir şeyler anlardın,”
dedi Amelio, izmariti atıp başını doğrultarak. Zayıftı, bo-
ğazı bir kemik gibi dışarı fırlamıştı.
Birkaç sabah sonra, yine gittim oraya. Bu saati seviyordum,
çünkü evde kime olmuyordu. Kapıyı tıklatıp
girebilir miyim diyerek mutfağa giriyor ve kendimi hep,
penceresi açık, soğuk odada buluyordum.
Amelio sanki sokakta olmak için, soğukta oturuyordu.
Kuvvet alarak yan dönmek için dirseğine dayanmadık­
ça, burnu hep havada oluyordu, soluk almak için. Ayaklarını
sıkıştırmamak için yatağın ucuna oturuyordum.
“Ağrın var mı?”
Gözlerini kırpmadan bana bakıyordu o. Kimi yanıtları
vermezdi. Amelio böyleydi. Böyle yanıt verirdi, hiç
bir şey demeden. Bir keresinde, görmeye geleni olup olmadığını
sordum. Yatağın başucunda bir bardağın içindeki
çiçek demetini işaret etti gözleriyle.
“Tam sana göre,” dedim.
Onu nasıl yüreklendirebileceğimi bilemiyordum.
Benden daha yürekliymiş gibi geliyordu bana. Ne zaman
iyileşeceğinden söz etmiyordu hiç. Hiçbir şeyden söz etmiyordu.
Amelio böyleydi. Ben bir şeyler diyordum;
kimi kez heyecanlanıyordum, o beni dinleyip alçak sesle
yanıt veriyordu.
“Kırlara gitmiyor musun artık?” diyordu.
“Bir şeyler oldu bana. Başkalarıyla bir arada olmaktan
hoşlanmıyorum. Dükkânı bile sevmiyorum artık.
Belki hiçbir şey yapmak istemiyorumdur ama sanmıyorum.
Dünyada bir sürü insan var, hepsi bir şeyler yapı-
yor, hepsi yaşıyor. Sen hiç yerinde duramadığın için bilirsin.
Evde oturmak bir işe yarar mı?”
“Sevgilin var mı?”
“Ne önemi var? Boş ver daha iyi.”
“Belli olmaz.”
Yatalak olan biriyle niçin bu tür konuşmalar yapı-
yordum? Bunların kiminle konuşulacağını bilmiyordum.
Ancak daha sonra sokakta, kapalı yerden çıkmanın, çar-
şafların, pisliğin kokusundan, konuşma yorgunluğundan
kurtulmanın rahatlığına kavuştuğumda bilincine varı-
yordum bunun. Yapacağım, edeceğim, dolaşacağım demiş
olduğum için utanıyordum. Yatağa çivili bir yatalak
için, ne önemi olabilirdi bunların?
Bir keresinde giriş kapısında, evden çıkmakta olan
Linda ile karşılaştım. Yüzüme şöyle bir bakıp geçti. Amelio
hâlâ kızı düşünürken yanına varmamak için, merdivenleri
ağır ağır çıktım. Bir yandan da “Az önce gelsem,
ikisini bir arada bulacaktım,” diyordum kendi kendime.
O zamanlar, bilgiçlik taslasam da kızlar konusunda fazla
bir bilgim yoktu. Akşamları sinemada karşılaşıyordum
onlarla, daha önce kayıklarda, danslarda ve dükkâna geldiklerinde
karşılaştığım gibi. Ama kız dediğin bunlar de-
ğildi. Hiçbir şey bilmiyordum daha. Amelio’nun yanına,
beni duyması için kapıyı tıklatarak girdim. Amelio yastı-
ğa dayanarak biraz doğrulmuş, sigara içiyordu; dudağına
yapışmış izmarit aşağıya doğru sarkmıştı. Bu kez, yataktan
ne zaman kalkmayı düşündüğünü sordum. Bu arada
Linda’nın kokusu burnuma gelmiş, pencerenin niçin
açık olduğunu anlamıştım. Ne dediğine dikkat etmedim,
çünkü gözlerimle çiçekleri arıyordum; ama çiçek yoktu.
“Çiçek getirmemişler,” dedim.
İskemlenin üstünde kirli bir fincanla bir tabak vardı.
Yatağın üstünde, gazetelerin arasına su geçirmez ceket
atılmıştı. Bu sabah oda çok dağınıktı. Her zaman olduğu
gibi, soğuk vardı. Gece yağmur yağmış ama caddede gü-
neş açmıştı. Pazardan sesler yükseliyor, insanların gidiş
gelişleri duyuluyordu.
“Bu saatte gelmem, senin için de uygun mu?” dedim
ona.
Amelio omuzlarını kaldırdı, izmariti tükürdü. “Şu-
raya gidip bir bardak alıver,” dedi. Geri döndüğümde,
yerdeki bir şişeden bir kadeh konyak doldurmuştu, bir
kadeh de bana verdi. “Çiçek yerine içki getirmişler,” dedim.
“Bu saatte dokunmuyor mu?”
İçkisini içip yanıt verdi: “Yürüyecek değilim ki.”
Çok güzeldi; daha o zamanlar, sabahları bir yudum
içki hoşuma gidiyordu.
“Fazla içme,” dedi.
Yine sigaraları çıkarttım. Amelio’ya nasıl verebilece-
ğimi bir türlü öğrenememiştim; tabakların bulunduğu
iskemlenin üstüne koydum. O, sigaralara bakıp fincanı
koydu. Sigaraların üstünde durmadı.
“Sorun, tekerlekli araba mı, koltuk değneği mi?”
dedi, birden. “İnme.”
Geldiğim ilk günden bu yana, bu anı beklemiştim
hep. Bütün öbür konuşmalar boş sözlerdi. “Şu işe bak,”
dedim kendi kendime, “kız için tıraş bile olmamış.” Bir
şey demedim, sanki inanmamış gibi yüzümü buruşturdum
yalnızca. Dışarıda güneş olduğunu düşünüyordum.
Gözlerimi yatağa diktim, bacaklarının olduğu yere.
“Doktorlar ne diyorlar?”
“Onlara bakarsan…” Kolunun üstüne yaslanıp battaniyeyi
attı, çaba harcadığını belli eden bir soluk vererek.
Kalçadan dizkapağına dek cansız, kıllarla kaplı iki bacağı
göründü. Ölmüş gibiydiler, kurumuş bir bitkinin iki ölü
dalıydılar, kolundan daha kalın değildiler. Hırka daha yukarıda
sona eriyordu. Bacaklarına bakar gibi yaptım.
O konuşmuyordu; ben de konuşmadım. Kolunun
üstünde kıvranıyordu, bacakları ölmüştü. Pencereye bir
göz attım. “Üşüyorsun,” dedim. Başıyla hayır işareti yaptı,
oysa kötü görünüyordu. Bunun üzerine kalkıp pencereyi
kapatmaya gittim.
O akşam, Linda dükkâna beni görmeye geldi, Amelio’dan
haber olup olmadığını sordu.
“Siz görüşmediniz mi?” dedim şaşırarak.
“Alçılarının çıkartıldığını biliyorum,” dedi. “Ne pis iş.”
Dükkânda Lario ile Chelino da vardı, dediklerini
dinleyip ona bakıyorlardı. Bir süre sonra kız, ne zaman
onu görmeye gideceğimi sordu.
Chelino araya girip budalaca sözler etmeye başladı.
“Amelio kızların görmeye gitmelerini yeğler…” Chelino’
ya, daha o sıralarda dayanamıyordum. Peşinize takılıp
“Bu akşam eğleniyoruz,” derdi. Siz çalardınız, şarkılar
söylenir, içkiler içilirdi. Sonra, ertesi sabah gitarı ananı-
zın parasıyla aldığınız, şarap parası ödememek için herkese
sigara verdiğiniz söylenir, Amelio ile dostluğunuz
onun asiliğine bağlanır, siz de dangalağın teki olurdunuz.
Linda yanıt vermek istemediğinde yaptığı gibi, gülerek
baktı ona.
Birlikte onu görmeye gitmeyi isteyip istemediğimi
sordu.
Sokağa çıktığımızda arkasına bakıp yavaşladı. “Amelio
iyi değil,” dedi. “Hiç yürüyemeyecek artık. Onu görmeye
gittiğinizde sizlere neler dediğini merak ediyorum.”
“Bir tek ben gidiyorum…”
“Hayır,” dedi Linda. “Bir sürü arkadaşı var giden.”
“Ben bilmiyorum.”
“Kızma Pablo,” dedi Linda ve gülerek koluma girdi.
“Dolaşalım. Amelio’ya gitmek istemiyorum. Dinle, arkadaşlarıma
sen derim ben.”
O gece, her şeyden söz ederek dolaştık. Giyinecek
zaman bulmuşsam, akşamları keyfim yerinde olur. Boyunbağının
giysiyle uyumlu olmasına özen gösteririm;
ama Linda bu rengin yakışmamış olduğunu söyledi. “Olduğum
gibi çıktım, Amelio’ya gitmek için. Gitmiyor
muyuz?”
“Boş ver. Bu akşam laflayalım.”

O sabah onunla Amelio’nun kapısında karşılaşmış
olduğumuzu söylediğimde, yanıt vermedi. Buna değinmek
istemiyordu. Konuşmasını kesip gülerek bir başka
konuya geçti. Amelio ile yaptıkları gezintileri, düştüğü
çukuru, yırttığı giysiyi anlattı.
“İyi de, bu akşam niye birlikteyiz?” diye sordu bir
ara durup. Daha önce hiç geçmediğim küçük bir meydanın
dibinden geçiyorduk.
“Nereye gidiyoruz?”
“Ona yardım edip edemeyeceğimizi soracaktım
sana.” Sanki içki içmiş gibi, konudan konuya atlıyordu.
Ama aptal değildi. Konuştuklarını izlemek yorucu oluyordu.
Koluna girmiş, tartışıyordum. Her seferinde, sen
demeyi unutuyordum. Ter içinde kalmıştım.
“Amelio’nun ayağa kalkıp yürüyebilmesini istiyorum,”
dedi suratını asarak.
“Motosiklete binmesini istemiyor musun?”
“Senin niçin motosikletin yok?”
Bunun üzerine, herkesin elinden geleni yaptığını,
Amelio’nun benden becerikli çıktığını söyledim. Ben
caddede yaşıyor, yalnızca tütüncülerle, bisikletçilerle
birlikte oluyordum.
“Bir iş de yapıyorsundur elbette.”
Hiç aklıma gelmemişti, gitar çaldığımı söyleyen o
oldu. “İyi çalıyor musun?”
“Bilmem.”
“Bir akşam dinlemek isterim.”
Öyleyse yine görüşmemiz gerekecekti, bunu söyledim
gülerek.
”Elbette,” dedi.
Kahvede oturduk, böylece onu karşıdan iyice görebildim.
Ben konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. Ben
ise, Amelio’nun bacaklarını düşünüyordum.
Onun da bacakları görüp görmediğini anlamak için,
o sabahtan söz ettim. Yüzünü buruşturup gözlerini yumdu;
sözümü kesmedi. Sözlerimi bitirmeden, bir elini kolumun
üstüne koyup birden şöyle dedi:
“Ona yardım etmeliyiz. Artık çalışamaz.”
“Ben de çalışmıyorum. Evde oturuyorum.”
“Niye bir orkestrada çalmıyorsun?”
Bunu söylemek için, tam böyle bir akşam gerekliydi.
Hiç aklıma gelmemişti. Benim gitarım, caddenin sonundaki
meyhaneye göreydi. Bir iş değildi bu. Tek başıma
çalmak hoşuma gidiyordu.
“Dansa gider misin?”
Dansa gitmeyi kararlaştırdık. Kemerlerin altında bı-
raktım onu. Castello Meydanı’nda oturuyordu.

Linda ile çıktığımı söylemedim ona. Şimdi içeri girer
girmez, hemen o koku burna geliyordu. Pencere
açıktı ama soğukta kokuyu alıyordum. Yerdeki sigara izmaritlerine,
dudak boyası var mı diye bakıyordum.
“Göreceksin, iyileşeceksin,” diyordum. “Biraz alıştırma
yapman yeterli.”
“Ne alıştırması?”
“Çocukken yürümeyi öğrenmedin mi?”
“Hangi bacaklarla?”
Artık çiçeklerden söz etmiyordu. Tıraş da olmuyordu.
Konyak şişesini bitirmişti.
“Böyle gidersen, korkutursun onları,” diyordum.
“Kimi?”
“Kızları.”
Bir sabah gitarımı getirmemi istedi. O günlerde al-
çak sesle kendime “Peki Pablo” demem, mutlu olmama
yetiyordu. Gitarı götürdüm, yatağın üstüne oturup çalmaya
çalıştım. Başı yastığın üstünde dinliyordu beni.
Linda gibi gözlerini yumuyordu. Ama kötü çaldığımı anlamadı.
Hiçbir şey demedi. “Yarın içecek bir şeyler getiririm,”
dedim.
Ertesi gün sokak kapısının karşısındaki kahveye yerleşip
sabahın yarısını Linda çıkacak mı, diye beklemekle
geçirdim. Amelio’nun annesinin çıktığını gördüm, gelip
geçen insanları gördüm ama Linda gelmedi. Her zamanki
saatte, şişe ve gitarla yukarı çıktım. Daha iyi çaldım,
içip konuştuk. Linda’nın kokusunu duyduğumdan pek
emin değildim. Başka sabahlar da, kahvede bekledim.
Kızın geçtiğini görmedim.
“Baksana,” dedim bir sabah Amelio’ya. “Ucuz atlattın
bu işi. İçkiliydiniz. Düşünsene bir.”
“Düşündüm.”
“Kıza bir şey olmadı mı?”
“Kadınlara, hiçbir zaman bir şey olmaz.”
“İçkiliydiniz değil mi?”
“Kim diyor?”
Bir gün, dansa gidip gitmediğimi sordu.
“Canım çekmiyor,” dedim. “Dolaşıyorum.”
“Canın kadın çekmiyor mu?”
“Sırası değil,” dedim. “Sen kadınlardan uzak duruyorsun,
ben de dururum.”
“Şu ayna var ya,” dedi. “Sinemada sanıyor insan kendini.”
“Kadınlar gelip beni bulsunlar,” dedim. “Senin gibi
yatarım. Ne yapacaklarsa yapsınlar. Nasıl olsa aynı.”
Amelio tavana bakıyordu, yanıt vermeksizin.
“Çalışmıyorsun, kız da aramıyorsun,” dedi. “Genç-
sin. Keyfin de yerinde.”
O günden sonra, onu görmeye gidecek olursam,
Linda’yı hiç görmemiş gibi davranmaya çaba gösteriyordum.
Amelio’nun bacaklarını ve motosikleti düşünüyordum.
Ama aklıma Linda geliyordu. Kollarıma dayanışı,
dans ederken dizlerine değişim, gülüşü, yürüyüşü gözlerimin
önüne geliyordu.
Amelio’nun odasında pek fazla çalmadım. Her sabah
sarhoş olamazdık. Öğleden sonraları gitmiyordum
oraya. Annesi mutfakta dolaşıyor, içki içmemizi istemi-
yordu. Bir keresinde, beni girişte durdurup konuştu. Ağ-
lamadı, sesini yükseltmedi, Amelio duysun istemiyordu.
Daha küçükken, bir gün bisikletle kim bilir nereye kaç-
tığı için babasının dayaktan canını çıkarttığını, Amelio’
nun aylarca baş ağrısı çektiğini, sonunda bir doktorun
tam bu mutfakta bir iğne yaparak onu sağlığına kavuş-
turmuş olduğunu söyledi. İnsanları alıkoyup iyileştirmeyen
hastaneler ne işe yarıyordu? Hastayı, parasını yedikten
sonra, evine gönderiyorlardı. Artık Amelio hiçbir şey
yapamazdı. Kadının, içini dökmek için söylediklerini
dinlerken, kendimden ve gitarı getirmiş olmamdan utanıyordum.
Amelio’nun yetenekli bir çocuk olduğunu,
mutlaka bir iş bulacağını söyledim.
“Para kazanırdı ama harcardı,” dedi. “Herkese yedirirdi.
On parasını geri veren biri çıktı mı? Radyoyu sattım,
bankadaki para bitti. Ne yararı oldu o insanların ona?”
“Arkadaşları var. Hepimiz seviyoruz onu.”
“Çene çalmaya gelirler ancak…”
Amelio odasından bağırarak, eve gitmem için beni
bırakmasını söyledi.
“Sağlığı yerinde olan, hastaları düşünmez,” diye sürdürdü
yaşlı kadın.
Bu kez Linda’ya, niye bir şey yapmıyoruz, diye soran
–gece tepede– ben oldum.
“Ben çok şey yaptım,” diye kestirip attı. “Hastanede
ben baktım ona. Sen, daha nerede olduğunu bile bilmiyordun.
Karışık işlerini ben çözdüm. Sor bakalım ona,
Novara’daki parayı kim kurtarmış.”
“Yo, yo bir şey sorma,” dedi ardından koluma girerek.
“O da sana bir şey sormasın.”
Ancak böyle konuştuğunda, onun kim olduğunu
anlıyordum. O akşam bir sürü şey anlatmıştık birbirimize,
bir sürü şaka yapmıştık ama yüreğimin ağzıma gelmesi
için bir an yeterliydi. Ağız dalaşı yaptığımız an, onu
bir daha göremezdim. Nerede oturduğunu da, nasıl ya-
şadığını da bilmiyordum. Şakalaşıyorduk yalnızca. Her
şeyle dalga geçiyorduk. Onunla şaka yapmak büyük bir
keyifti, uyumlu olmanın yoluydu. Ama başka yönlerinin
de olduğu seziliyordu.
“Nasıl olsa Amelio seninle dans etmiyordu,” dedim
dönüşte. “Birlikte dansa gitmemizin bir sakıncası olmamalı.”
“Haklısın,” dedi.
Amelio’nun artık dans edemeyeceğini ama sarhoş
olabileceğini, oturabileceğini, hatta sevişebileceğini söyledik.
Amelio’nun sevişmek isteği duymakta olabileceğini
söyledi o. “Herkes sevişmek ister,” diyordu. “Bilmiyor
musun?”
Sonra şakayla karışık, Amelio’nun benden hiç kendisine
kadın bulmamı isteyip istemediğini sordu. “Ben
bile gönderirim,” diyordu. “Ama hiç tanıdığım yok. Tanı-
dıklarım hep erkek.”
“Bir kadın gider mi ona?”
“Niye gitmesin?”
Bunun üzerine, “Senin gitmen gerekir,” dedim.
“Ona bu kötülüğü yapmak istemem,” dedi.
Ertesi gün, Linda bana Amelio’ya ne zaman gidece-
ğimi bilmek istediğini söyledi. O da benimle birlikte gelecekti.
“Söyleyeceklerini dinlemek istiyorum,” dedi. “Erkek
erkeğe konuştuklarınızı.”
Anasının olmadığı bir saatte gittim, gitarımı da gö-
türdüm. Biraz şarap kalmıştı, onu içtik. Gitarı yatağın
üstüne koydum, alıp tellerine dokundu. Bir şey demiyor,
başı öne eğik, telleri dinliyordu. “Çalmayı bilseydi, koltuk
değnekleri ile çıkıp dilenebilirdi,” diye düşündüm.
İşte o zaman yoksulların, sokak köşelerinde duranların,
sakatların, körlerin, derisi kabuk bağlamış olanların da
bir zamanlar Amelio gibi genç olduklarını kavradım.
Acaba, Linda’nın da aklına gelmiş miydi bu. O sabah
gelecek olması, içimde öfke doğurdu.
Amelio gitarı geri verdiğinde, kendimi tek başıma
sanarak ağır ağır çalmaya başladım. Yavaş yavaş keyif almaya
başladım; hiç ara vermeden ezgiden ezgiye atlamaya
koyuldum. Amelio’nun beni anlayıp anlamadığını
bilmiyordum. O, gitarın sesini sevenlerdendi, çalan eli
severdi, incelikten çok ustalığı severdi. Bir ezgiyi anlar
ama geçişi anlamazdı. Parmaklarıma bakıyordu.
Bir ara başımı kaldırdığımda, kapıda Linda’yı gördüm.
Bir parmağını dudağına götürmüştü, keyfi yerindeydi.
Amelio dirseği üzerinde doğrulmuştu.
Hemen konuşmaya başladı Linda. Sabahları kimsenin
onu gitar çalarak uyandırmadığını, bu işi bizim gizlice
yaptığımızı ama bu kez kendisinin de dinlemek istediğini
söyledi. Yatağa gelip Amelio’ya baktı, çarşafa dokundu.
Yerde duran şişeyle ilgili bir şey demedi. Onun
oturabilmesi için yatağın kenarından kalktım.
“Bu saatte?” dedi Amelio boğuk bir sesle. Sonra
uzandı, sakinleşmiş gibiydi.
Gitmem, kaçmam gerektiğini anladım ama artık bir
yararı olmayacaktı bunun. Linda’nın gök mavisi ipekli
bir eşarbı vardı ve odanın içinde sanki hep o evde oturuyormuş
gibi dolaşıyordu.
“Çok oldu mu eğlence başlayalı?” dedi birden. “Biraz
da beni eğlendirin.”
Sonra bana, “Bir şey demiyor musun? Bak Pablo, artık
birbirimize sen diyeceğiz. Söyledin mi ona?” dedi.
Amelio sessizce o aynada kendine bakıyordu.
“Canın çalmak istemiyor mu artık?” dedi Linda.
“Gidip kahve pişiriyorum. Ama kulağım sende.”
Mutfağa geçti. Gitar koluma ağır geliyordu. Mutfakta
olabilmek için neler vermezdim.
“Ne istiyorsan onu yap,” dedi Amelio. “Çalmak istiyorsan,
yine çal.”
Bunun üzerine yatağa oturup gitarı bıraktım. Çalmıyor,
yalnızca tellere dokunuyordum. Düşünüyormuş,
duymamış gibi davranıyordum. Amelio bir sigara yaktı.
Mutfaktan birbirine çarpan fincanların sesi geliyordu.
Linda seslendi: “Gel yardım et.”
Kapıda karşılaştım onunla, şöyle bir baktım. İki elinde
birer fincan vardı, benimkini almamı söyledi. Geçerken
kalçasıyla kalçama çarptı.
Geri döndüğümde, aralarında konuşmaya başlamış-
lardı bile. “Kahve içersen, şaraptan biraz daha iyi gelebilir,”
diyordu ona.
“Beni rahat bırak,” dedi Amelio.
Sonra motosikletten söz ettiler. Linda, adamın onu
görmeye gelip gelmediğini sordu. “Onu gördükten sonra
yine konuşuruz,” dedi Amelio.
“Ben de parasız kaldım,” dedi Linda. “Bir, Pablo’nun
tuzu kuru.”
Bana bakıyordu. Amelio da bana bakıyordu.
“Ne çalıyorsun ne konuşuyorsun,” dedi Linda gülerek.
“Bana sen demeyecek misin? Amelio için bir şey
yapmayı düşünüyor musun hâlâ?”
Amelio, “Bu da nereden çıktı?” dedi.
Gitarı yatağın üzerine bırakmıştım. Öfkeyle, “Çalmamı
istiyor musun?” dedim.
Az önceki ezgiye dalıp çılgınlar gibi çaldım. Sesi kısmıştım
ama ellerimin nereye gittiklerini pek bilemiyordum.
Ve çaldıkça bir kez daha, bu ezginin hoşuma gittiğini
görüyordum, bir tür keyif alıyordum. Ama bir işe yaramadığını,
sokakta olmam gerektiğini de biliyordum. Hiçbir
şey demeden dinlediler beni, sonunda Linda suratını astı.
Amelio iyi çaldığımı söyledi. “Dans etmek isteği
duymuyor musun?” dedi Linda, Amelio’nun elindeki

Kitabın Künyesi
Yoldaş
Yazar: Cesare Pavese
İtalyanca aslından çeviren: Rekin Teksoy
Yayıncı: Can
11 / 1996
Türkçe
184 Sayfa
Tür: Roman

CESARE PAVESE, 9 Eylül 1908’de Torino yakınlarında, Santo Stefano Belbo köyünde doğdu. Ailesiyle birlikte yaz aylarını bu köydeki çiftliklerinde geçirdiği için bu köy ve çevresindeki kırlar, tepeler Cesare Pavese’nin ilk şiirlerine ve olgunluk döneminin en başarılı romanı olan Ay ve Şenlik Ateşleri’ne esin kaynağı oldu. Pavese, Torino Üniversitesi’nde edebiyat okudu. İngiliz ve Amerikan edebiyatıyla yakından ilgilendi.
1933 yılında kurulan Einaudi Yayınevi’nde görev aldı, anti-faşist çalışmaları yü­zünden 1935’te tutuklandı, bir yıl hapis yattı. 1950 yılında yazarlık hayatının doruğuna ulaştı, ama özel hayatında yalnız ve bunalımlıydı.
1950’de, Güzel Yaz adlı kitabına verilen Strega Ödülü’nü aldıktan sonra Torino’da bütün özel kâğıtlarını yok etti ve bir otel odasında, 26 Ağustos 1950 günü uyku hapı alarak yaşamına son verdi.

REKİN TEKSOY, İstanbul’da doğdu. Hukuk öğrenimi gördü. İs­tan­bul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yirmi yılı aşkın bir süre Sinema Sanatı ve Sinema Edebiyat İlişkileri dersleri ver­di. Machiavelli, Italo Calvino, Cesare Pavese, Italo Svevo, Dino Buz­zati, Pier Paolo Pasolini, Federico Fellini, Oriana Fallaci, Luigi Malerba, Dario Fo ve Milan Kundera gibi yazarların önemli yapıtlarını dilimize kazandırdı.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro