Zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası; Hasan Sabbah ve Alamut / Nizari İsmaili Devletinin Kurucusu, İsmail Kaygusuz

hasan-sabbahHasan Sabbah’ın (1032-1124) özgürlükçü, barışçıl, eşitlik ve paylaşımcılık temelleri üzerine kurduğu Alamut Devleti, 167 yıl hüküm sürmüştü. Alamut, Pamir’den güneydoğu Akdeniz kıyılarına ve Filistin’e kadar uzanan geniş Ortadoğu coğrafyası içinde, 300’e ulaştığı bilinen Baş Dai’lerin yönetiminde, ortaklaşa çalışarak, aynı kazandan yenilen, özel mülkiyetin olmadığı kale yerleşim birimleri ‘Darül Hicar’lardan (Göçmenevleri, Göçmenler yurdu) oluşan bir devletti.
Hasan Sabbah, düşmanların iddia ettiği gibi kale devletinde ne katiller (assasins) ve suikastçilar yetiştirmiş ne de uyuşturucu cenneti yaratmıştı. Hasan Sabbah esasen tarihi belgelerde savaştan kaçınan bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat düşmanlarının (Sünnî Bagdat Halifeleri, Selçuklu Sultanları, Haçlılar, Moğollar) sayıca üstün oluşları, O’nun Alamut’ta savunma amaçlı bir gerilla tanıtma fikrine götürmüştür. Hasan Sabbah’ın seçkin savasçılardan oluşan bir silahlı birlik (Fedai) yetiştirdiği anlaşılıyor. Bu “Fedailer” iddiaların aksine, yalnızca bölge halklarına zulmeden baskıcı yöneticilere suikastler düzenlemişlerdi.
“Su Yayınları tarafından yayınlanan İsmail Kaygusuz’un araştırması; “Hasan Sabbah ve Alamut”, merak edilen ve şimdiye kadar değinilmeyen birçok noktaya ışık tutuyor. Alamut ve Hasan Sabbah ile ilgili şimdiye kadar çıkmış en kapsamlı Türkçe eser denilebilecek olan çalışmada sadece tarihsel bilgiler değil, Hasan Sabbah?ın felsefesi düşünceleri de yer alıyor.
İsmaililer hakkındaki çok çeşitli iddialar vardır bunlardan en ünlü olanı; kendini kurban eden savaşçılar olan fedailerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları ileri sürülmektedir ve Haçlılar döneminin Batılı otoriteleri tarafından “Suikastçılar / katiller (Assassins)” diye adlandırılmışlardır. İsmaililer üzerine ciddi araştırmaları bulunan tarihçi W. İvanow fedailer için şöyle diyor; ?doğru bir görüş açısıyla fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi…, bazı bilgisiz, fakat iddalı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini görmek, kesinlikle namussuzca bir aptallık olacaktır.? Bernard Lewis ise ?Katiller (The Assassins)? adlı eserinde fedailer için şunları yazmaktadır: ?Hasan, yeni bir yöntemle disipline edimiş ve kendini adamış; karşı konulmaz derecede üstün orduyla etkili biçimde çarpışabilen bir küçük kuvvet kurdu.?
Sabbah?ın fedaileri, bir düzensiz savaşçılar (gerilla) birliğidir . O günlerde böyle bir yöntem tanınmadığı için, Batılı kaynaklarda verilen kötü isim ?Assassins? (suikastçılar, katiller) ile İsmailliler herkese yanlış tanıtıldı. Bununla birlikte çağımızda gerillacılık, kimilerince terörizm, kimileri içinse özgürlük savaşının bir yöntemi olarak görülüyorsa da sıradan sayılabilecek bir yol olarak kendini kabul ettirmiştir.
Bir ölüm makinesi yaratan kişi olarak tanıtılan Hasan Sabbah savaştan hep nefret etti ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine her zaman karşıydı. Fakat düşmanları onu hep savaşın içine çektiler; ancak böyle onu öldürüp kalesini ele geçirip ve kendi güçlerini göstereceklerini ve sultanlıklarını yeniden zalimce sürdürebileceklerini düşünüyorlardı. Hasan Sabbah, İsmaili inanışına ve görüşünü benimseyenleri ortadan kaldırmaya çalışan ve bunun için zalimce saldıran yöneticileri öldürtüp kendi insanlarını öldürülmekten kurtardı.” Savaş Çoban

Kitabın Künyesi
Hasan Sabbah ve Alamut
(Nizari İsmaili Devletinin Kurucusu)
İsmail Kaygusuz
Su Yayınevi / Tarih-Araştırma-İnceleme Dizisi
İstanbul 2010, 2.basım
344 sayfa

Hasan Sabbah’ın Yaşam Öyküsü
Hasan Sabbah, kurduğu örgüt ile yıllarca zalimlerin, saltanat sahiplerinin korkulu rüyası olmuştur.

Hasan Sabbah, İran?ın Kum kentinde doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hasan Sabbah, 17 yaşına kadar Oniki İmam?cı Şii eğitimi almıştır. 17 yaşından sonra İsmailliliği benimsemiş ve bölgenin İsmaili önderlerinden eğitim görmüştür. Hasan Sabbah buradaki eğitimini tamamlayınca, İsmaillilerin merkezi olan Fatımi Devleti?nin başkentine uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra 1078?de vardı. Hasan Sabbah üç yıl Mısır?da kaldı. Kahire ve İskenderiye?de dönemin ünlü bilginlerinden dersler aldı. Hasan Sabbah, 1081 yılında İsfahan?a dönerek, yetkinleşmiş bir şekilde mücadeleye başladı. Hasan Sabbah, yaklaşık 9 yıl çeşitli kentleri gezerek, İsmailliliği yaymaya çalıştı. Bu çalışmaları sonucu var olan İsmaili tabanını daha da genişletti. 1090 yılında Alamut kalesinde eğitim ve örgütlenme mücadelesine yeni bir boyut kazandırarak, Alamut kalesini kendisine merkezi üs olarak seçti. Alamut kalesi, Elbruz sıradağlarının en doruğunda olup, çok korunaklı bir konumdadır. Nitekim yıllarca ordular Alamut?u kuşatmalarına rağmen fethedememişlerdir. Hasan Sabbah burayı bilinçli seçmiştir. Hasan Sabbah, Alamut?un bütün eksiklerini tamamladı. Su kanalları açıp, ambarlar kurdu. Çevredeki küçük kaleleri alıp onlara kuleler yaptı. Çevrede bulunan yerleşim alanlarının çoğu İsmaili oldu. Bu arada bazı kurallar getirip, sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her birey kendisini topluluğun sorumlu bir üyesi ve onun ayrılmaz bir parçası olarak hissetmeye başlamıştır.

Alamut kalesinin Hasan Sabbah tarafından ele geçirildiğini öğrenen Selçuklu veziri, Nizamülmülk, dört ay boyunca Alamut?u kuşatmasına rağmen sonuç alamadı. Bu dönemde Selçuklu Devleti?nde taht kavgası vardı. Bu durumu en iyi şekilde değerlendiren Hasan Sabbah, örgütlenme alanını günden güne genişletti. Örgütlenme ağı o kadar boyutlanmıştı ki, Selçuklu Devleti?nin üst düzey memurları dahi İsmaili olmuştu.

Hasan Sabbah, bütün yaşamı boyunca İsmaili inancının özgürce yaşanması için çalıştı. Bu noktada başarılı oldu. Bugün dahi onlarca kişi Hasan Sabbah?ın yaptıklarını hayranlık, şaşkınlık ve gıpta ile değerlendirmekteler. Hasan Sabbah?a olmadık iftiralar, hakaretler ve yakıştırmalar yapıldı. Öyle ki, Hasan Sabbah taraftarlarına afyon içenler anlamında haşhaşiler denildi. Oysaki onlara ?Assasin? deniliyordu. Assasin kavramının türkçe karşılığı ?bekçiler, sır bekçileri?dir. Onlar hiç bir zaman dünya malına olan düşkünlüklerinden, insanın inandığı değerler için yapmayacağı şey olmadığını bilmediler. Onlar için, değerleri için, inancı için yaşamını dahi feda etmek, insanın yapacağı bir iş değildi. Günümüzde dahi, Hasan Sabbah ve taraftarları için en ahlâk dışı iftiralar yapılmaktadır. Onlara göre Hasan Sabbah, fedailerini sahte cennet vaadiyle kandırıp, onları uyuşturucuya alıştırıp, eylemlere gönderiyormuş. Oysaki gerçekler çok daha farklıdır. Gerçekte Hasan Sabbah, kötülüklere, haksızlıklara karşı gelmiş ve öğrencilerini de bu doğrultuda eğitmiştir. Onlara asla ve asla haksızlığa boyun eğmemelerini öğütlemiştir. Bu uğurda gerekirse yaşamlarını ortaya koymalarını öğütlemiştir. Hasan Sabbah?ı izleyen öğrencileri, yer yer fedai eylemler geliştirip, haksızlıkların üzerine gitmişlerdir. Doğal olarak haksız olanlar bunun karşıt propagandasını yapmışlardır.
Hasan Sabbah?ın Alamut kalesini koruması, bu kaleye en güçlü ordunun dahi girememesi günümüzde dahi gıpta ile bakılan, hayranlık duyulan bir olaydır. Nasıl olurda bir fedai gözünü kırpmadan eylem gerçekleştirmiştir? O fedai nasıl bir eğitimden geçmiştir? Hasan Sabbah nasıl taktikler geliştirip, stratejisini uygulayıp, kaleyi güçlü ordu karşısında korumuştur? Bütün bunlardan yola çıkarak, Hasan Sabbah?ın etkileme gücü, bilinci, askeri dehası, örgütlenme stratejisi günümüzde hayranlık uyandırıyor. Hasan Sabbah 1124 yılında hayata gözlerini yummuştur.

1. Alamut Öncesi Hasan Sabbah ve Kısa Yaşam Öyküsü

İsmaililerin Seyyidina Hasan bin Sabbah diye çağırdıkları Hasan Sabbah (Ali oğlu Muhammed oğlu Cafer oğlu el-Huseyin oğlu Muhammed oğlu el-Sabbah, el-Himyari) Kum kentinde doğdu. Ataları kendisinden altı kuşak önce Yemen?den gelip Küfe yakınlarında Himyari?de yerleşmiş. İran?a geçerek bir süre Kum?da kalan Sabbah ailesi, daha sonra Rey?de yaşamaya başlamışlar. Kısacası Hasan Sabbah İran?da doğup yetişmiş, Yemen kökenli Küfeli bir Araptır. Hasan Sabbah 17 yaşına kadar Oniki İmamcı Şii eğitimi almış. Ancak onyedisinde dai Amir Darrin?den el alıp, İsmaili dava’sına katılmıştı. İsmaili dava’sı üzerinde, düşünürler tarafından birçok kitaplar okutulup, eğitim derecelerinden geçirildikten sonra İmam Cafer oğlu İsmail?in İmamlığının ve onun ardıllarının yasallığına kabul etmişti. Mustansır üzerine ?ahd (ikrar, yemin) töreninden? geçerek, onun zamanın İmamı olduğunu kabul edip İsmailizmi kucaklamıştı. 1072?de İran?da görevli Rey?de oturan baş dai Abdul Malik el-Attaş?ın huzuruna çıkarılmış. Dava?ya yeni girmiş biri olarak kendisine görev verildi. Onu Mısır?a gönderen de baş dai el-Attaş olmuştur. Böylelikle 30 yıl önce Nasır Husrev?in yaptığı gibi Fatimi dava’sının merkezi karargâhını ziyaret etmiş olacaktı.

1074-1075?de Rey?den Isfahan?a gitti. Burası İran İsmaililerinin dava merkeziydi. Sonuçta Hasan Sabbah, 1076-1077 yılında Muayyad hâlâ Kahire baş daisi iken, Isfahan?dan Mısır?a gitmek üzere yola çıkıyor. Abdul Malik el-Attaş?ın izniyle önce Azerbaycan?a uğruyor. Oradan güneye dönerek Mayyafarikin?e (Diyarbakır?ın Silvan ilçesi) geliyor. Burada Sünni ulemanın otoritesini reddederek İslam dinini yorumlarken, İmamın istisnasız haklılığını ispatlayan tartışmalara girişti. Bunun üzerine Hasan kentin Sünni kadısı tarafından kovulunca, Musul?a indi. Sonra Suriye?de Şam?a doğru ilerledi. Ancak Mısır?a giden kervan yolunu, Fatimilere karşı savaş açmış olan Suriye Selçuklu emiri Atsız?ın askeri operasyonları yüzünden kapatılmış buldu. Bunun üzerine deniz kıyısına indi. Beyrut, Sidon, Tyre, Acre (Akka) ve Caesara?ya uğrayan bir yelkenliyle 1078 Ağustos?unda Kahire?ye ulaştı. Orada Fatimi yüksek rütbeli görevliler tarafından karşılandı. Önce Kahire?de, daha sonra İskenderiye?de kaldığı üç yıl Mısır?da Hasan?ın eylem ve deneyimleri hakkında fazla birşey bilinmiyor. Ancak Fatımi İmamı El-Mustansir?i göremedi.

Raşidüddin ve Cuveyni tarafından kullanılmış Nizari kaynaklarına göre, Hasan Mısır?da Nizar?ı desteklediğinden dolayı, güçlü iktidara sahip olan vezir Bedr el Cemali?nin kıskançlığına uğradı. İbn el-Esir ise, el-Mustansir?in şahsen Hasan?a, halefinin Nizar olacağı sırrını açıkladığını yazmaktadır. Hasan?ın Mısır?dan Kuzey Afrika?ya sürgün edildiği anlaşılıyor. Ancak yolculuk ettiği yelkenli batmışsa da, o da kurtularak Suriye?ye geçmiş. Böylece dönüş yolculuğu çok kötü koşullarda başlamış oluyordu. Sonunda Hasan Halep, Bağdad ve Kuzistan üzerinden 1081 haziranında Isfahan?a ulaştı.

Yaşam öyküsünden kalma bazı metin parçalarına göre, 9 yıl boyunca Hasan Sabbah İran?da İsmaili dava’sı hizmetinde çok geniş alan içerisinde geziler yaptı. Başlangıçta Kirman ve Yezd?de İsmaililiğin propagandasına girişti. Üç yıl yaşadığı Damghan?a gitmeden önce üç ay Kuzistan?da kaldı. Hasan, Selçuklu iktidar merkezlerinin bulunduğu ülkenin (İran) batı ve orta bölgelerinde, önündeki tüm güçlükleri yenerek başarılar kazanacaktır. İran?da hâlâ Dailer daisi Abdul Malik al-Attaş?ın yönetiminde İsmaili dava’sı sürdürülüyordu. Daylam dailiğine atanan Hasan Sabbah, 1087-1088?de bölgedeki o aşılmaz Alamut kalesini seçti kendi devrimi için. Damgan?daki başlangıç üssünden, sonra Mazendaran?daki Şehriyarkuk?tan geçti, İsmail Kazvini dahil, Muhammed Cemal Razi ve Kiya Abul Kasım Larijani gibi birçok daiyi Alamut çevresinde yaşayan yerli halkı İsmaililiğe döndürmek için çeşitli bölgelere gönderdi… (Farhad Daftary: Ismailis, Their history and doctrines. London 1990: 336-338)

2. Alamut Kalesinin Yeni Sahibi Hasan Sabbah

Daylamlı Justanid hanedanı tarafından 805 yılında kuruldu Alamut kalesi, bu hanedana Wahsudan bin Marzuban tarafından 860 yılı içinde yaptırılmış olduğu söylenir. Bu çerçeve içinde günümüze ulaşan geleneksel söylenceye göre, bir keresinde kral av yaparken kayadan kayaya konan kartalı izlemekteymiş. Kral yörenin stratejik değerini görmüş, delinebilen en yüksek kayanın tepesi üzerinde bir kale yapmış ve Daylami lehçesindeki aluh (kartal) ve amut (yuva) sözcüklerinden çekilen ?aluh amut?, ?kartal yuvası? adını koyup, kartalına bu yerde yuva inşa etmişti.

?Sergüzeşt-i Sayyidna?ya göre de , ?Alamut? deyimi aluh amut (kartal yuvası) sözcüklerinden oluşur, fakat herhangi bir kartalın yuvasıdır. İbni Esir (ölm. 1234) “Kamil fi’t Tarikh” ( Beirut 1975, 10th vol.: 110) yapıtında, bir kartalın krala bu bölgeyi tanıttığı ve onu oraya götürmüş olduğuna dair bir başka söylenceden şöyle rivayet eder: Oraya ?talim el akab adı verildi, bunun karşılığı Daylami lehçesinde aluh amut ‘tur. Aluh sözcüğü ?kartal? demektir. Amutis ise ?öğretim, eğitim? anlamındaki amakhut’tan çekilir. Kazvin halkı burayı akab amukhat (Kartalın öğrettiği, eğitimi) adıyla çağırırdı. Böylece aluh amut yada akab amukhat terimi daha sonraları Alamut?a dönüştü.

İranlı tarihçiler ilginç bir rastlatıya dikkat çekmişlerdir; Aluh Amut adı içindeki her harfe verilen Arap harflerinin sayısal değerleri toplandığında, yani ebced hesabına göre, Hasan bin Sabbah’ın Alamut’u ele geçirdiği tarih olan Hicri 483 (M.1090) rakamı çıkmaktadır.
Daha sonraları Sallarid ya da Kangarid olarak bilinen ve Muhammed bin Musafir (916-941) tarafindan kurulan Musafir hanedanı (916-1090), Samiran kalesinden itibaren, Azerbaycan ve Daylam’daki Tarum bölgesine egemen olmuştu. Bu arada Siyahçeşm olarak bilinen Mehdi bin Husrev Firuz Alamut’u işgal girişiminde bulundu. Ancak İbn Musafir tarafindan yenildi ve bundan sonra İbn Musafir’in ölümünün (931) arkasından Alamut’un kaderi hakkında tarihsel bir belirleme yoktur. Bu alandaki kaynakların çoğunun, Mehdi bin Husrev Firuz’un İsmaililiği kabul etmiş olduğunu yazdıklarını belirtmek gerekiyor. 1
Hasan Sabbah Mısır’dan İran’a geldiği zaman, Alamut kalesinin sahibi Hasan Hüseyin Mehdi adında bir Alevi, yani Alisoylu idi. Burayı ona Selçuk Sultanı Melikşah, bir ikda arazisi olarak vermişti. Hasan Hüseyin Mehdi, Hazar denizi çevresinde ayrı bir Zeydi topluluğu kurmuş olan El Nasir li’l Hak (Hakkın hayırlısı) olarak da tanınan Hasan bin Ali el Utruş’un (ölm. 916) torunlarından biriydi. Rivayet edilir ki, Hasan Sabbah’ın buyruğunda çalışan Dai Hüseyin Kaini, Hasan Hüseyin Mehdi ile dostluk kurmuştu. İsmaili Daileri bu arazinin çevresindeki halkı inançlarına çevirmiş ve güçlerini artırmışlar. Bu arada İsmaililer kale içine girmeye başlamış bulunuyorlardı. Bunu anlayan Hasan Hüseyin Mehdi onları kovdu ve kapılarını kapattı.

Sonuçta Hüseyin Mehdi, çevredeki İsmaililerin çoğalmasıyla birlikte kapıları açmaya zorlandı. Hasan Sabbah Askavar?a ve sonra Alamut’a bağlı Anjirud’a hareket etti. 6 Receb 483 yılının (4 Eylül 1090) Çarşamba günü Alamut kalesine girdi. Bir süre için orada, kendisine Dihkhuda adını takıp kılık değiştirerek oturdu ve Hasan Hüseyin Mehdi’ye gerçek kimliğini açıklamadı. Günler geçiyordu; H. Hüseyin Mehdi, artık kendisine kimsenin boyun eğmediği ve Alamut’un efendisinin başka biri olduğunun farkına vardı. Alamut garnizonu halkı ve yerli sakinlerinin çoğunluğu, kendisini savunacak veya kendilerini sürgün edecek iktidarı Hasan Hüseyin Mehdi’den alan İsmailileri benimsediler. Böylece Alamut kan akıtılmadan ele geçirilmiş oldu. Böylece İsmaililer için uygun ortamlı bir Daru’l Hicra (Göçmenler evi) olarak tarihe geçti.

Ata Malik Cuveyni (1226-1283), Alamut kalesini, 1256 yılında yakılıp talan edildiği zaman görmüştü. ?Tarikh-i Jihangusha? (Çev. Jhon A. Boyle, Cambridge 1958: 719) adlı yapıtında ?Alamut, diyor, boynunu yere dayayarak diz çöken bir deveye benzeyen bir dağdır?. Rudhbar bölgesindeki Kazvin?in yaklaşık 35 km. kuzeybatısında, Daylam?dadır Alamut. Uzaktan doğal görünüşüyle kule gibi yükselen büyük bir kayadır; daha fazla yan taraflarında güçlükle anlaşılabilir teraslı bayırları, fakat tepesinde geniş yapıların kurulabildiği dikkate değer düzlük alanı olan bir kocaman kaya. Dağlık arazide oluşmuş, saldırılardan kendisini kolaylıkla koruyabilecek durumdaydı.
Alamut şimdi yerel olarak, Tahran?nın 100 km. kuzeybatısına rastlar; Elburz’un en yüksek doruğunu oluşturmaktadır. Elburz sıradağları, İran?ın yüksek yaylalarını, Hazar denizinin alçak ovalarından ayırır. Alamut kalesinin yüksekliği 180 m., uzunluğu 135 m. ve genişliği 9 ile 37,5 m. arasında değişmekte ve kısmen Elburz sıradağlarının tepeleriyle kuşatılmış durumdadır. Bugün Alamut kayalığı Kal?a-i Guzur Han olarak bilinmektedir.

Hasan Sabbah?ın Alamut?u alışı üzerinde iki geleneksel söylenti daha bulunmaktadır: Birincisi; Seyyidina Hasan bin Sabah, Melikşah?ın Alisoylu bölge valisi H. Hüseyin Mehdi ile buluşup Alamut kalesini 3000 dinara satın almak istediğini söyler. Mehdi onun bu büyük miktardaki altın parayı bulamıyacağını düşünerek pazarlığı kabul eder. Bunun üzerine Hasan Sabbah, Girdkuh ve Damgan daisi Reis Muzaffer?e mektup gönderip, onun parayı bulmasını istemiş. Bu para kısa zamanda sağlanıp Kale satın alınmıştır.
İkincisi; Hasan Sabbah, Mehdi?den Alamut?ta üzerinde oturacağı bir sığır derisinin kaplayacağı kadar toprak parçası istemiş, o da kabul etmiş. Seyyidina Hasan bir öküz derisini ince ince sırım çekerek, tüm kaleyi kaplayacak duruma getirip kaleye sahip olmuş.2

Hasan Sabbah?ın buraya yerleşmesi ve çok yakından ilgileriyle Alamut yeniden sağlamlaştırıldı; su ve yiyecek gereksinimi için sarnıçlar ve anbarlar yaptırıldı. Vadi içindeki tarlaları sulamak için su kanalları açıldı. Yakın kaleler elegeçirilip, stratejik noktalara kuleler dikildi. Hasan Sabbah burada büyük ekonomik ve sosyal refomlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her İsmaili bireyi, kendisini topluluğun sorumlu üyesi ve onun ayrılmaz parçası hissetmeye başlamıştır.
Alamut kalesinin Hasan Sabbah?ın eline geçtiği haberleri Melikşah?ın sarayına ulaşınca, başveziri Nizamülmülk buna çok kızdı. Hemen ordu birliklerini ikiye ayırıp, birini Alamut?a gönderdi. Bu birlik kaleyi dört ay boyunca kuşattı, ancak hiçbir sonuç alamadı. 1092 yılının ortalarında Melikşah onu başvezirlikten azledip, öldürttü ve kısa bir süre sonra kendisi de öldü.

Melikşah’ın oğulları uzun süre boyunca taht kavgalarını sürdürdüler. Bu geçiş dönemi boyunca Hasan Sabbah hem İsmaili öğretisinin propagandası ve kendi durumunu güçlendirmek için altın gibi bir fırsat buldu; Rudbar, Khuz, Khosaf, Zozan, Kuain ve Tune?yi ele geçirdi. Bu dönemde Selçuk Sultanı Sancar, Horasan?dan geçen herhangi bir tüccarın dahi İsmaililere vergi vermek zorunluğu yönünde anlaşma yapan Hasan Sabbah tarafından tehdit edilmekteydi. Diğer yandan İsmaililer yeni kaleler inşa ediyor ve propaganda bile yapmaksızın İsmaililiği kabul eden ve giderek çoğalan insanları yerleştiriyorlardı. Bu yolda güvenle ilerleyen Hasan Sabbah, İran ve Horasan?ı baştanbaşa gün ışığı gibi aydınlatmaya başladı ve Selçuk Sultanının yüksek memurları dahi İsmaili oldular.
Kısacası, Seyyidina Hasan bin Sabbah ömrü boyunca, İsmaili inancının özgürlüğü, İsmaili devletinin bağımsızlığı gibi hedeflerine ulaşmayı başardı ve kendisiyle muhalifleri arasında barış sağladı. Öyle ki, siyasal anlayışı ve akılcı becerisiyle, güçlü Selçuklu hükümetine İsmaili politikası ve kavramları için özgürlük koşulları üzerinde anlaşmayı kabul ettirdi.

İran ve Horasan?da Selçuklulara üstün gelen Hasan Sabbah dikkatini Suriye ve Hindistan?a çevirdi; oraya da dailer gönderdi. İsmaili davet?i İran ve Suriye?ye yayıldığı gibi Hindistana da girmesi üzerine Sayyidna Hasan yüksek görüş ve düşüncelerini yazıya döktü. 518 / 1124 yılında son nefesini verinceye kadar, İsmaili inanç ve ilkelerine ilişkin yapıtını yazmayı sürdürdü.

3. Hasan Sabbah?ın Selçuklu Saldırılarına Karşı Alamut Savunması

Alamut?un Hasan Sabbah tarafından alındığı haberleri Selçuklu sultanı Melikşah?ın (1063-1092) ve veziri Nizamül Mülk?ün (1018-1092) sarayına ulaştığı zaman fazlasıyla rahatsız oldular ve Hasan Sabbah?a karşı düşmanlık planı kurmaya başladılar. Melikşah bir dizi divan toplantıları yaptı ve Hasan Sabbah?ın Selçuklu üstünlüğüne boyun eğmesini zorlayan elçilik heyetini Alamut?a gönderdi.

Hasan Sabbah heyeti saygıyla kabul etti. Onlar Melikşah?ın ihtişamı ve gücünü överek, kendisinden onun üstünlüğünü kabul etmesini istedikleri zaman şunları söyledi: ?Biz İmamızdan başka birilerinin emirlerine boyun eğmeyiz. Sultanların maddi ihtişamı bizi etkileyemez.?
Elçilik heyeti Alamut?tan eliboş ayrıldı. Hasan bin Sabbah onları son olarak şu sözlerle uğurlamıştı:
?Sultanınıza söyleyin, bıraksın bizi hücremizde barış içinde yaşayalım. Eğer rahatsız edilirsek, ellerimize silahlarımızı almak zorunda kalacağız. Melikşah?ın ordusu, bu kısacık hayata hiç önem vermeyen bizim savaşçılarımızla çarpışacak bir ruha sahip değildir.?
Böylece, Melikşah ve veziri Nizamül Mülk, iki yıl boyunca Alamut?a saldırmaya cesaret edemediler.
Alamut?a ilk saldırı, en yakın askeri şef ve Rudhar bölgesi valisi Turun Taş?ın kumandası altındaki Selçuklu güçleri tarafından yapıldı. Von Hammer (1774-1856) ?Assasinlerin Tarihi? (History of the Assassins. London 1935: 78) adlı yapıtında
?Hasan bin Sabbah, çok geçmeden Alamut kalesinin sahibi oldu. Ancak zorunlu gereksinim depolarını doldurmadan önce, arkasından Selçuklu Sultanı?nın Rudhbar bölgesini ikda (fief) olarak verdiği bir Emir Turun Taş bütün çıkışları ve tedarik yollarını kesti?

diye yazmaktadır. O andan itibaren kale bir tek hücumla düşürülebilirdi; Emir Turun Taş onu kuşattı, ekili tarlalarını mahvetti ve çevrede İsmaililiğe dönmüş olanların hepsini boğazladılar. Alamut?un içinde yiyecek içecek gibi zorunlu gereksinimler yetersizdi, fakat onları çok dikkatli kullanarak, kaleyi alacaklarını uman işgalcileri büyük hayal kırıklığına uğrattılar. Yine de içeride ve dışarıda, ölümün keskin dişleri arasına itildiklerini düşünerek, bu kuşatmanın asla kırılamıyacağını seyreden bazı kimseler vardı.
Hasan içerdeki umutsuzlara Kahire?deki İmam Mustansır Billah?tan özel ve acil bir haber almış olduğunu, kendilerine kuvvet gönderdiği ve iyi şans dilediğini açıklayarak karargâhı direnmeyi sürdürmeye ikna etti. Bu nedenle Alamut?a ?Baldat al-İkbal? (iyi talih kenti) da denir. Çevreyi hayal kırıklığına uğratan kapkara bir duman sarmış, Hasan?ın gözleri en küçük bir umut ışığını bekliyordu. Turun Taş birçok ciddi saldırılar yaptı, fakat kısa bir sure sonra ansızın öldü. Açlık çeken Alamut sakinleri sonuna kadar dayanmıştı ve kuşatma kırıldı. Bu İsmaililere karşı ilk büyük düşman operasyonuydu.

Melikşah, Turun Taş?ın ordularının tamamıyla bozguna uğradığı haberleri alması üzerine dengesini yitirdi. 1087?de gitmiş olduğu Bağdad?ı, 1091?de ikinci kez ziyaret etti. Orada Abbasilerle, İsmailileri ortadan kaldırma planlarını tartıştı. Varolmalarını İsmaililerle büyük darbe vurmaya bağladı. İsmaililerin ateşli ve acımasız düşmanı olan veziri Nizamül Mülk ona, birini Rudhbar?a, diğerini Kuhistan?a olmak olmak üzere iki büyük ordu göndermesi telkininde bulundu. Böylece, Melikşah İsmaililerin kökünü kazımaya kararlı bir kuvvet hazırladı ve 1092 başlarında sefere çıkardı.
Bu arada vezir Nizamül Mülk halkı kışkırtmaya başlamış, Hasan Sabbah?a ve yandaşlarını karşı dinbilginlerinin kalemlerini kullanmıştı. Çok kuvvetli bir anti-Şii ve batıni düşmanlığı eğilimi gösteren Siyaset?nâme?sini tamamlayıp telif ettirdi. Kitap, adının belirttiği olgu dışında, -düşmanca olmasına rağmen- İsmaili öğretileri ve tarihi araştırmaları için değerli bir kaynaktır. Şii ve Batıni düşmanlığı, Nizamül Mülk?ün 1092?de öldürülmesinin asıl nedeni olduğu sanılmaktadır. Ancak İbn Khallikan, ?Wafayat al-Ayan? (1st vol.: 415) kitabında şunları yazmaktadır:

“Rivayet edilir ki ona karşı suikast, bu kadar uzun yaşamasını görmekten bıkmış ve mülkiyetinde tuttuğu çok sayıda ikda ve temlik arazilerine gözdikmiş olan Melikşah tarafından teşvik edildi. Nizamül Mülk?ün öldürülmesi, İbn Darest takma adlı Tacül Mülk Abul Ganaim el-Marzuban bin Husrev Firuz?a yüklenmiştir. Kendisi vezirin düşmanı ve Sultan Melikşah?ın yüksek koruması altında bulunuyordu. Nizamül Mülk?ün ölümünün ardından, başvezirin boş kalan yerine atandı.?

Arslan Taş tarafından yönetilen Rudhbar seferi 1092 yılını ortalarında Alamut?a ulaştı ve kuşatma dört ay sürdü. O zaman Hasan Sabbah yanında bulunan az bir yiyecek-içecek, silah donanımı ve 70 adamıyla direndi ve tam yenilginin eşiğindeydi ki, Kazvin?den 300 kişilik acil imdat birliği geldi. O zaman dışarıya başarılı bir hücum yapmaya muktedir oldu. Kazvin?den 300 adam getiren Dai Didar Abul Ali Ardistani idi. Yeterli yiyecek-içecek gereksinimleri de getiren bu kişiler gizli yollardan kendilerini Alamut?a girdiler. Güçlenen garnizon 1092 Kasım sonlarında, düşman kampları üzerine bir gece baskını yapıp, kuşatmacıları Alamut?tan geri çekilmeye zorlayarak onları bozguna uğrattılar. Unutmamalıdır ki, Alamut savaşta henüz uzmanlık kazanmamış olan o genç fedaileri yeni askere almışken, Selçuklu kuvvetleri deneyimli askerlerden oluşuyor ve çok iyi techiz edimişti.
Sayıları çok fazla, güçlü ve maharetli de olsalar düşmanları için, İsmaililer bir kibrit idiler. Gerçekten, Hasan?ın yandaşlarının kalplerinde gizlenmiş öfkeyi, coşku ve gayret yalımı tutuşturmuştu. Kökleri derinlere inen bağlılık ruhu ve Hasan bin Sabbah?ın buyrukları, böyle büyük kalabalıkların önünde onlara karşıkonulmaz vuruş güdüsü sağlıyordu. Bu nedenle, düşmanlarının plan ve hazırlıklarını hep boşa çıkardılar. Alamut?a karşı yapılan bu zorlu kuşatma, bir yandan Selçuklulara parçalayıcı bir darbe etkisi yaptı, diğer yandan ise Alamut?ta İsmaililiğin sağlamca kök salmasını sağladı. Hatta anlatıldığına göre, dört ay boyunca kuşatmayı sürdüren Arslan Taş, kalede oturan herhangi bir İsmaili hiç görmemiş; sadece bir gün ordusu, kalenin tepesinde bir an için askerleri gözleyen ve ortadan kaybolan beyazlar giyinmiş bir adamı (Hasan Sabbah) farketmişti.

Öbür yandan, Kızıl Sarık kumandası altındaki Kuhistan seferine çıkan ordu ise, İsmaililerin Dara kalesini ele geçirmeye gücünü odaklamıştı. 1092 yılının sonunda Melikşah, Nizamül Mülk?ün öldürülmesinden 35 gün sonra öldü; Selçuklu planlarının askıya alınması zorunluğu doğunca, daha ilerideki seferler terkedildi. Aynı zamanda, Dara?yı elegeçirmeyi kesinlikle başaramamış olan Kuhistan seferine çıkan ordusu da geri çekildi.
Melikşah?ın ölümü üzerine, Selçuklu İmparatorluğu bir iç savaşa; Melikşah?ın oğulları arasındaki çekişmelerin damgasını vurduğu ve on yıldan fazla süren bu iç boğuşmaların içine girdi. Melikşah?ın dört yaşındaki oğlu Mahmud hemen sultan ilan edilirken, aslında en tanınmış ve önde olanı büyük oğul Barkiyaruk idi. Barkiyaruk Rey?e çağrılarak tahta geçirildi. Mahmud 1095?te öldü. Abbasi Halifesi, iktidar payı Batı İran ve Irak olan Barkiyaruk?un yönetimini tanıdı. Barkiyaruk, 1097?den beri Horasan ve Türkistan yöneticisi olan kardeşi Sancar?dan büyük yardım alan üvey kardeş Muhammed Tapar ile bir dizi sonucu alınmayan savaşlar yaptı. Selçuklu prensleri arasındaki kavgalar İsmaililere, Alamut?u mümkün olduğu kadar zor ele geçirilir bir kale yapma fırsatı vermiş bulunuyordu.
Hasan bin Sabbah sur duvarlarını sağlamlaştırdı ve çok büyük bir erzak deposu yaptırdı. Daylam?da Alamut?tan başka çok sayıda kaleler ele geçirdi ve Kuhistan?da kuzeyden güneye uzanan 200 mil üzerinde bir grup kale ve kasabaları kontrol altına aldı. İsmaililer, Damgan?ın kuzeyine doğru Mansurakuh ve Mihrin kalelerini işgal ettiler. Ayrıca Kumi?de en önemli kalelerden biri olan Girdkuh?a da sahib oldular. Eski adı Diz Gunbadan (sağlam kubbeli) olan Girdkuh ve çevresi Mansurabad olarak bilinir ve çok verimliydi. 1096 yılı içinde Lamasar kalesi de Kiya Buzurk Ummid kumandası altında fethedildi.

Burada, Nasuriddin Abdul Raşid el-Celil tarafından yazılmış, Melikşah?ın ölümünden sonra Isfahan?daki radikal hareketleri yansıtan ?Kitab al-Nagd?dan aktaracağımız bir olay dikkate değer bulunmaktadır: Manakib-khwans adını taşıyan Şii şarkıcı grupları, caddelerde Ali?nin ve soyundan gelenlerin erdemlerini yücelten şarkılar söyleyerek dolaşıyorlardı. Manakib-khwans?ın etkisini denkleştirmek için Sünni rejim, Ömer ve Ebu Bekir?in erdemlerini öven Fada?il?khwans (erdem şarkıcıları) gruplarını kullandı ve Şiilere hakaret etti. Bu olay, Selçuklu İmparatorluğu’nda dinsel dinsel kışkırtma ve çalkantılar yarattı.

1184?te Zahiruddin Nişaburi tarafından derlenip yazılmış olan ?Seljuk-nama?ya (Tehran, s.41) göre ?486 / 1093 yılında, sözde bir İsmaili karı-kocanın, evlerinde gelip geçenlere tuzak kurduğu ve onlara işkence ederek öldürdükleri dedikodusuyla Isfahan halkı harekete geçti; tüm şüpheli İsmailileri biraraya toplayıp, onları kentin ortasındaki ateş yığınının içine canlı canlı fırlattılar?.
Selçuklu kaynaklarında İsmaililere karşı, garip renklere boyanmış başka birkaç olay daha vardır.
Carole Hillenbrand ?The Power between the Saljuqs and the İsmailis of Alamut? yapıtında,
?12 ve 13.yüzyıl Sünni kaynakları genel olarak Alamut İsmaililerine karşı Selçuklu başarılarını şişirmeye uğraşıyorlar; özellikle sultan Muhammed Tapar ile ilgili olayları??

diye yazmaktadır. (Farhad Daftary: Mediaeval İsmaili History and Thought. New York 1966: 216)
Elimizin altındaki kaynaklar, -Muhammed Tapar dışında- Melikşah?ın oğulları İsmaililerle savaşı sürdürmekten hoşlanmadılar, fakat İsmaililerle uzlaşma yapıyorlar suçlamasından kaçınmak maksadıyla savaş yapmaya zorlandılar. Melikşah oğlu Barkiyaruk 1095?de kardeşlerinden üstün geldiği zaman, İsmaililerle savaşmak için herhangi bir girişimde bulunmadı. Hatta 1100 yılı içinde Barkiyaruk kardeşiyle savaş yaparken, ordusuna 5000 İsmaili savaşçısı almıştı. Ancak Sünni halk ve ulema Barkiyaruk?u İsmailileri kayırmak, onlara iyi muamele etmekle suçladılar Bununla da yetinmeyip İsmaililiğe döndüğü yayılınca, onları ordusundan uzaklaştırdı. 1101 yılında, Batı İran?da Barkiyaruk, Horasan?da Sancar, İsmailileri, Selçuklu iktidarı için bir tehdit saymak ve onlara karşı harekete geçmek bağlamında bir anlaşmaya gittiler.

Barkiyaruk 1105?de öldü ve Muhammed Tapar tartışmasız sultan oldu, ve Sancar onun vekili olarak doğuda Belh?te kaldı. Muhammed?in başa gelişiyle hanedan çekişmesi sona erdi ve Selçuklular İsmaililere karşı büyük saldırılarda bulundular. Selçuk İmparatorluğu’nun başkenti İsfahan?ın 8 km kadar güneyindeki bir dağ üzerinde kurulmuş Şahdiz kalesini ele geçirmek amacıyla 1107?de büyük bir şiddetle İsmaililere doğru yöneldiler. Melik Şah’ın ölümü ve oğulları arasında başlayan iç savaşın başlaması baş Dai Ahmet bin Abdul Malik İbn Attaş’a iyi bir şans vermiş. Bu dönem içinde al-Firdevs adını verdikleri Şahdiz kalesini (Kuhistan’da) ele geçirmişti. Onun burada İsmaililer için kurduğu bir okulda, kaleyi yönettiği 12 yıl içinde bu okulda, İsfahanlı 30 000 kişi eğitilerek İsmaili inancına çevirilmiştir. 1101 yılında dai Ahmet bin Abdülmelik bin Attaş Şahdiz?i Farslar için Horasan?da İsmaili dava’sının Alamut kadar önemli bir merkezi yapmıştı. Şahdiz kalesine hücum eden Selçuklular, bütün İsmailileri acımasızca katlettiler.
Dai Ahmet bin Abdülmelik elinde kalan 80 adamıyla büyük çapta yıkılmış olan Şahdiz kalesini ayakta kalan kısmını tutmuştu. Adamları kahramanca çarpıştı ve öldürüldüler. Mücevherlerle süslü karısı teslim olmadı ve kendisini duvardan aşağı ölüme fırlattı. Ancak Ahmet?i yakalayıp esir ettiler; Isfahan caddelerinde gezdirilip teşhir edildi. Kendisine hakaret edildi, taşa tutuldu ve canlı canlı derisi yüzüldü. Isfahan?ın 30 km kadar güneyindeki Khanlanjan isimli diğer bir İsmaili kalesi de Selçuklular tarafından yağmalandı.

1108?de, Sultan Muhammed veziri Ahmet bin Nizamül Mülk yönetimi altında Alamut?a bir askeri sefer düzenledi. Alamut kalesine hücum edildi, fakat saldırı geri püskürtüldü ve sonuç alınamadı. Bununla birlikte Sultan Muhammed İsmaililere düşman olmayı sürdürdü. Bernard Lewis?e (The Assassins. London 1956: 56) göre,

?Alamut?un fethedilmesi doğrudan saldırıyla gerçekten olanaksızdı. Bunun için Sultan diğer bir tekniği; İsmailileri saldırıya artık direnemiyecekleri noktaya kadar zayıflatacağı umut edilen yıpratma savaşlarını denedi.?
1109 yılında, bu nedenle Alamut?un güçten düşürülmesini, o zamanki Sawa valisi Anushtagin Shigir?e görev olarak verdi. Bunun üzerine Anushtagin Shigir Rudhbar?daki ekin tarlarını imha etti ve 8 yıllık takip ve cezalandırma süresi boyunca Lamasar ve diğer kaleleri kuşatma altında tuttu.
Bu arada o Alamut?a da, İsmaililere şiddetli zorluklar çektiren büyük bir sarma hareketi yapmıştı. Bu kuşatma Hasan Sabbah ve diğer bir çoklarının karılarını ve kızlarını, ip bükerek geçimlerini kazanmakta oldukları yer olan Girdkuh?a göndermeye zorunlu kıldı. Onları bir daha görmediler ve bundan sonra kadınların hiçbirisinin kaleye girmesine izin verilmedi. Kuşatma boyunca Hasan Sabbah, her kişiye üç taze ceviz ve birer ekmek düşmek üzere erkekler arasında yiyeceği bölüştürmek zorunda kaldı. Anushtagin Shirgir, çeşitli bölgelerin Selçuklu emirlerinden düzenli olarak destekleyici güçler aldı. Anushtagin?in mancılıklar kullandığı 1118 yılında İsmaililer en kötü günlerini yaşadılar; karargâhı mancınık bombardımanıyla hemen hemen çökertilmiş olan Alamut, yenilginin eşiğinde geldi. Yiyecek stoku aşağı yukarı üç gün içinde bitme durumundaydı ki; Sultan Mahmud?un ölüm haberi ulaştı.

Bunun üzerine, Selçuk orduları kuşatmayı kaldırmaya mecbur oldu. Anushtagin?in savaşı uzatmak için para ödeme tekliflerine aldırış etmeden Rudhbar?ı terketti. O da Alamut kuşatmasını bırakmak zorunda kaldı ve geri çekilirken çok sayıda adamlarını kaybetti. İsmaililer Selçuk ordularının arkalarında bıraktıkları her türlü gereksinim stoklarının sahibi oldular. Bundari 623 / 1226 yılı içinde yazdığı ?Zubdatu?n Nasrah wa Nakhbatu?l Ushrah? (ed. M.T. Houtsma, Leiden 1889) yapıtında; gizli bir İsmaili olan Selçuklu veziri Kivamuddin Nasır el-Dargazani?nin, Selçuklu zaferinin önlenmesinde ve Anushtagin Shirgir?in ordusunun Rudhbar?dan çektirilmesinde yarıyarıya rol oynamış olduğunu yazmaktadır.

Sekiz yıl boyunca onlara çektirdikleri zorluklar ve şiddetli darbelerden uzak kalmaları için İsmaililere zorunlu fırsat veren Selçuklu İmparatorluğu içinde, Sultan Muhammed?in ölümünü yine bir iç çatışmalar dönemi izledi. Sultan Muhammed Tapar’ın yerine, 14 yıldır (1118-1131) Batı İran?ı yöneten oğlu Mahmud Isfahan?da tahta oturmuştu. Ancak o da tahtın diğer isteklileriyle yüzyüze gelmek zorunda kaldı. Daha soraları Sultan Muhammed?in öbür üç oğlu 2. Tuğrul (1132-1134), Mesud (1134-1152) ve Süleyman Şah (1160-1161) ile torunlarından birkaçı dahi Batı Sultanlığını çatışmalar içinde sürdürdüler.

1097 yılından beri Doğu eyaletlerini kontrol altında tutan Mahmud?un amcası Sancar şimdi Selçuklu ailesinin başı kabul edildi. Bu güçler dengesi içinde Sancar, taht tartışmalarının çözümünde karar verici bir rol oynadı. Başlangıçta Mahmud, Sawa?da kendisini yenmiş olan Sancar tarafından işgale maruz kaldı. Fakat bir anlaşma sonucunda Sancar, Kuzey İran?daki önemli toprakları ondan alırken, Mahmud?u kendisine ardıl (halef) yaparak bu topraklara hükmetmeyi sürdürdü. Ancak bir sure sonra Mahmud?un kardeşi Tuğrul başkaldırdı ve Gilan ile Kazvin?i işgal etti.
Bu arada Alamut?un gücü arttığı için Selçukluların düşmanlığı yeniden şiddetlendi. Sancar da atalarının ayak izlerini takibetmeyi sürdürdü. Kuhistan?daki İsmaililere karşı birlikler gönderdi ve kendisi de güçlü bir orduyla Alamut üzerine hareket etti. Hasan bin Sabbah, Sultan?ı, barış rica ederek ikna yoluyla planlarından vazgeçirmek için çeşitli girişimlerde bulundu, fakat hepsi boşa gitti.
Selçukluların zorba yaklaşımı ve tehdidi Hasan bin Sabbah?ı, fedailerinden birine Sultan?ın yatağı üzerine, kabzasına kağıt sarılı bir hançer koydurmaya zorladı. Kağıtta şunlar yazılıydı:
?Senden çok uzakta Alamut kayalığı üzerinde yattığım seni aldatmasın, çünkü kendine hizmet için seçmiş olduğun kimseler de benim buyruğumdadır ve bana itaat ederler. Yatağına bu hançeri koyabilen biri, onu yumuşak kalbine de saplayabilirdi. Bu sana bir ihtar olsun!?

Büyük bir dehşete düşen Sultan çok korktu. Kuşatmanın kaldırılmasını emretti ve düşmanca planlarından vazgeçti. 1123 yılı içinde Hasan bin Sabbah ile, Nizari İsmailileri Bağımsız Devleti?ni tanıyan bir barış andlaşması yaptı. Hasan?a Kumi ve buraya bağlı yerlerin gelirlerini toplama hakkını bağışladı. Ayrıca bu anlaşmayla Girdkuh kalesinin aşağısından geçen kervanlardan yol parası toplama hakkını da İsmaililer garantiye aldılar. Andlaşmanın diğer maddeleri İsmaililerin yeni kaleler inşa etmemeleri; artık silah donanımları satın almamaları ve andlaşmanın imzalanma tarihinden sonra inançlarına yeni kimselerin katılmasını sağlamamalarıydı.4

4. Hasan Sabbah ve İsmaili Fidaileri Üzerine Birkaç Söz

Alamut İsmailileri, çirkin bir biçimde sunulduğundan hep yanlış anlaşıldı. Yazık ki, Alamut çağı hakkında, hemen hemen hiç gerçek İsmaili kaynağına sahip olmayışımız çok üzücü bir durumdur. Günümüze kalan kaynakların çoğu, aldatıcı ve bölük pörçük söylenti bilgileri temel alan saldırgan kamplardan bize ulaşmıştır. Onların, içsel gerçekliği kanıtlamayı denemeksizin sadece görünüşteki yüzeysel değerler üzerinden alınmış bilgiler olduğu gözüküyor. Oysaki tarihin, bir masaldan ve bir hikayeden farklı olarak, ayrıca ispatlanması gerekir.

Örneğin İsmailileri anlatan en eski kaynaklardan biri, fakat çok acımasız bir İsmaili karşıtı olan Cuveyni?nin tarihidir. Gerçek İsmaili inanç ve geleneklerini çarpıtmaktan sorumlu olan odur. Ne yazık ki, bilim adamları Cuveyni tarafından uydurulmuş tasarlanmış hikâyeleri, onun İsmaililere karşı düşmanca davranışını yakından incelemeksizin izliyorlar. W.İvanow (1886-1970) Alamut and Lamasar (Tahran 1960: 26) kitabında, ?Cuveyni?nin söyledikleriyle tam anlamıyla tatmin olup, son derece cahilliklerini gösteren bilginler vardır? diye yazmaktadır.
İsmaililer hakkındaki iddialardan biri, kendini kurban eden savaşçılar olan fidailerin özelliğidir; onların hançerleriyle terörizmi yaydıkları konuşulmakta ve Haçlılar döneminin Batılı otoriteleri tarafından ?Suikastçılar / katiller (Assassins)? diye adlandırmışlardı. Onlar asıl olarak Suriyeli İsmaililere bu adı veriyorlardı. Daha sonra deyim, Avrupalı gezginler ve kronikerler tarafından İran İsmailileri için de ortaklaşa kullanıldı. W. İvanow?a göre, ?Konu çokça dile düşmüş ve İsmaililerle ilişkili herşey destanlar ve peri masallarıyla kuşatılır olmuştu.? (W. Ivanow, Agy. s.21)
Hasan Sabbah savaştan hep nefret etti ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine itiraz etti, fakat ezeli düşmanları onu savaş ateşinin içine fırlattılar; ancak böylece ele geçirebilir ve kendi güçlerini gösterip, krallıklarını yeniden elde edebileceklerini düşünüyorlardı. Hasan Sabbah, kötülük ve zararlı tohumları saçan bencil yöneticileri öldürmeye ve kötülüklere kaynaklık eden nedenleri ortadan kaldırmaya sık sık başvurdu. Onlardan bazılarını öldürtüp -ki bunlar gerekli ve adildi- Müslüman halkları savaştan kurtardı. İsmaili fedaileri, kin ve nefretin dışında kalan bir kimseyi değil; bu şekilde yaşamını sürdürmek isteyen çok sayıda Müslümanı kurtarma arzusu göstermeyen, tersine kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenleri öldürürlerdi.

Bosworth, ?The Islamic Dynasties? makalesinde (Islamic Survey, series no.5, Edinburg, s.128),
?İsmaililer, Franklar ve Sünni Müslümanlarla üç köşeli mücadele içerisinde çok dikkate bir rol oynadılar. Ancak, doğrudan askeri eylemlerde bir kumandan olarak sıkça görev yapmış olan çok tanınmış kişilere suikastlar yapan İsmaililer nisbeten az sayıdaydı ?
diye yazıyor.

İsmaili düşmanlarının, bağımsız bir Nizari İsmaili devletinden hoşlanmadıkları ve buna şiddetle tepki gösterdiklerini asla unutmamalıyız. Düşmanlar, karşı konulmaz büyük güçleriyle birbiri ardısıra saldırılarda bulundular. Bunun yanısıra ekinleri tahrib ederek, meyva ağaçlarını keserek ve başka başka yıkıcı araçlar kullanarak İsmaililerin ekonomisine zarar verdiler. Bundan çıkan genel resim gösteriyor ki, İsmaililer kendi üzerlerinde dolaşan tehlikeyi karşılamak için daha az sayıda idiler. Bundan ötürü, savunma amacı için bir savaş gerillası, ayaklanma ve karışıklık çıkartma yöntemi benimsetilmiş savaşçı fedailerden bir silahlı birlik yetiştirildiği görülüyor. Bazı bilim adamları İsmaili mücadelesini bir devrim olarak görmektedir; fakat kesin olan, bir hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi.

Fedailik, İsmaili ordugâhlarının çevresinde, hayaller görülüyormuşçasına icad edilmiş olan düşmanlık dehşeti yayarak, dev gibi kocaman askeri mekanizmayı geri çevirmeye zorlamak için bir sınırlı savaşçı tekniğiydi. W.İvanow,
?doğru bir görüş açısıyla fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi, diyor…, bazı bilgisiz, fakat iddalı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini görmek, kesinlikle namussuzca bir aptallık olacaktır.? (Agy. s.21)
Arkon Daraul?un, fedailer hakkında verdiği kısa bilgiyi de buraya eklemekte yarar vardır:

?Hasan Sabbah?ın 1124 yılında, dünyaya ‘assassin’ gibi yeni bir sözcük bırakmış olarak doksan yaşlarında öldüğü söylenir. Arapça?da ‘Assasseen’, ?muhahafızlar-koruyucular? anlamına gelir ve bazı yorumcular, sözcüğün gerçek kökeninin ‘sır muhafızları-koruyucuları’ olduğunu düşünmektedirler. Hasan Sabbah?ın yönetimindeki bu inanç örgütlenmesinde inanca çağıranlar Dailer, öğrenci-mürid olanlar Rafik (yoldaş, arkadaş), Fedailer ise adanmışlar idi. Bu son grup Hasan Sabbah tarafından İsmaililiğe eklenmişti ve bunlar suikastçı timleri gibi yetiştiriliyordu. Fedailerin üzerinde bir kuşakla bağlanan beyaz bir giysi, ayaklarında kırmızı çizme, başlarında ise kırmızı başlık bulunuyordu. Hançeri kurbanın göğsüne ne zaman ve nerede yerleştirecekleri konusunda dikkatli bir eğitime ek olarak onlara dil öğretiliyor; kıyafet değiştirme ve askerler, tacir ve keşişlerin yaşam tarzları gibi alanlarda yetiştiriliyor ve görevlerini uygularken, onların herbirini, taklit ve temsil etmeye hazır duruma getiriliyorlardı.? (Arkon Daraul: A History of Secret Societies. Citadel Press 1961/1989)
W. Montgomery, ?Islam and the Integration of Society? (London 1961: 69) kitabında ve Edward Mortimer, ?Faith and Power? (London 1982: 48) adlı yapıtında, fedailerin yönteminin, savaş garillasınınkinden başka birşey olmadığını kabul ederler. Bernard Lewis de ?The Assassins?de (London 1967: 130)?de şunları yazmaktadır:
?Hasan, yeni bir yöntemle disipline edimiş ve kendini adamış; karşı konulmaz derecede üstün orduyla etkili biçimde çarpışabilen bir küçük kuvvet kurdu.?
Mücadele gerillası, bir düzensiz savaşçılar birliğidir.

Yorum yapın

This site is protected by WP-CopyRightPro