Algı Kalesi / Rastlantı ve Devinim – Gültekin Karakuş

1873… Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının ardından İnsanın Türeyişi yayınlanmış… Gılgamış Destanı çözümlenmiş ve Nuh Tufanı?nın bunun bir kopyası olduğunun anlaşılması tüm mabetlerin temellerini sarsmıştı. Artık kubbelerde ilahi cevaplar değil sessiz aklın ürünü sorular yankılanıyordu.

1873, İstanbul… Nice alimlerden bilgili Tahir Usta ve öğrencisi de sayılabilecek olan, dostu Levend. Tahir Usta ona bir sürpriz hazırlar ve tüm hayatı değişir. Levend çaresizdir ve onun izinden gider.

1873, İstanbul, zindanın biri… Medresenin sevilen hocası Akil bir arkadaşının hediye ettiği Darwin Efendi?nin kitabını okur ve öğrencileriyle paylaşır. Artık ölümü bekler olmuştur.

Oysa karısı Melike yaşam lehine bir ihtimali bekliyordu. Küçücük dahi olsa bir ihtimali. Onca insan arasından Akil?e aşık olmuştu. Aşk da yaşam gibi bir ihtimale dayanıyor olabilir miydi? Mesela Tahir Usta?yı da seven, kendisinin kocasını sevdiği kadar, ölesiye seven bir kadın olmuş mudur?

O dönem de daha önce hiç olmadığı kadar soru üretmeye başlamıştı insan aklı. Halen de öyle. Oysa ne kadar çok cevap üretildi o günlerden bugüne. Kütüphaneler doldu taştı. Tüm dillerden tüm kitapları toplasa ve okusa bir yanıt bulamaz mı insan?

Akil ile Levend?i buluşturan tesadüf kadar küçük bir ihtimal dahi olsa kahramanlarımız böyle bir kütüphaneye gidip evrensel yanıtı bulmaya cüret edeceklerdir. Ama en esaslı sorudan mı başlanmalı?

Varlığın nedenine, yaşamın amacına bir cevap bulamaz mı insan? Şurada, toprağın kuytusunda bir su birikintisi içinde kendiliğinden peydâ olmuş canlının varlığına cevap üretiyor da ?varlık? karşısında neden dili tutuluyor? Yoksa sadece önceden belirlenmiş bir alın yazısından ibaret midir yaşam?

Nietzsche, Laplace, Einstein, Sartre, Hawking ve diğerleri de okunmalı. Ama kahramanlarımıza böyle bir şans tanıyabilir miyiz? Hayır mı? Değil mi 1873?te daha Einstein doğmamıştı!

Ama her şey ?şansı yaver gitmiş bir ihtimal?in eseri değil mi?

İlk romanımız bir ilk roman: Algı Kalesi, Rastlantı ve Devinim. Yazar Gültekin Karakuş insanın varoluşla ilgili sorusuna bir romanın sayfalarında cevap oluşturmuş. Laplace?dan yola çıkmış. Ancak başlangıç olarak 1873 yılı İstanbul’unu seçmiş. Daha iki yüz sayfayı bulmadan 2012 İstanbul?una geliyor. Ama kimlerle beraber?

Bir son not: Romanın birinci bölümü yazarın izniyle kitaptan çıkarılmıştır. (Basın Bülteni)

Arka Kapak Yazısı
?şansı yaver gitmiş bir  ihtimal?
İstanbul, 1873… ?Şansı yaver gitmiş bir ihtimal? hikayesinin anlatıldığı kitabı okuduğunda, başına gelebilecek tek ihtimalin idama mahkum edilmek olacağını bilemezdi medresenin sevilen hocası Akil.
Tahir Usta onu bir mezarlığın kuytusuna sürüklediğinde, ne zamandır merak edip durduğu o ?oda?yı nihayet g?ebileceği ihtimali Levend?in aklına hiç mi hiç gelmemişti.
Yaşama dair küçük bir ihtimalin peşindeki Melike, daha önce bir kez olsun dşünmemişti sevginin de bir ihtimal olabileceğini.
Peki, ihtimaller tıpkı bir hileli zardaki gibi önceden belirlenmişse?
Nasıl çözülecekti varlığımızı kuşatan sırlar? Bir kitap sayesinde mi? Onlarca, yüzlerce?
Bilgiye, varlığın bilgisine, yaşamın anlamına dair küçücük bir bilgiye ulaşmayı vaat etmez mi on binlerce, yıl binlerce kitabın yer aldığı bir kütüphane? Yoksa sonsuza kadar kaybolacağınız bir labirente mi dönüşür?
Her şeyi bilmeye çalışmayı bırakıp bir bilinmezlik kalesini taş taş üstüne kurmalı ve sonra, bilgiye dair nihai bir zafer muştusuyla kuşatıp ele geçirmeli o kaleyi.
Bu kitaptan sonra da hayat akıp gidecek, değişmeyecek! Ama özgür iradenizle okuyacağınız her şeyde olduğu gibi bu kitapta da aksine dair bir ihtimal olduğunu düşünmekten alıkoyamıyorsunuz kendinizi.
öyle olsun, ama vaat edilen, sadece, bir solukta okunacak ancak bir lokmada yutulamayacak bir kitap olduğudur.

Rastlantının Kurgusu ? Sibel Önal
(28 Eylül 2012, Aydınlık Kitap Eki)
?Algı Kalesi?nin kapağını ilk gördüğümde beğenmiştim ama biraz karanlık gelmişti. Kitabı okuyup bitirdikten sonra kapak benim için daha anlamlı bir hale geldi, hatta karanlığın bile bir anlamı vardı artık. Kitabın kapağını açtığınızda bir başka kapakla benim ?yardımcı kapak? diye adlandırdığım, yayınevi h2o Kitap?ın tüm kitaplarında da yer alan eski tarzda (vintage) bir kapakla karşılaşıyorsunuz. Bir uçurumun kenarında yalnız ve üzgün bir kadının üzerine harfler yağıyor illüstrasyonda. İki kapağa bir kez daha bakıp roman ile ilgili bir ipucu yakalamaya çalışıyor, içinizden öngörüler oluşturuyorsunuz hepsinin az sonra yazar tarafından birer birer yıkılacağını bile bile.
Soma bir sayfa daha çeviriyorsunuz ve okurun aklına ilk merak tohumu atılıyor: ?Bu kitap belli bazı nedenlerle yazarın da izni alınarak ilk bölümü çıkartılarak yayımlanmıştır.?
Okur olarak bu oyuna katılıyor, inanmış görünerek ilk bölümü yani aslında rivayete göre ikinci bölümü okumaya başlıyoruz.
Ama bölümü bitirdiğimizde o kulak ardı ettiğimiz bilgi içimizi kemirmeye başlıyor. Okur her yeni bölümde o boşluğun gittikçe büyüdüğünü duyumsuyor ve bu duygu kitabın sonuna kadar onu hiç bırakmıyor.

CESUR VE SAMİMİ
Kitap az ama önemli karakterlerden oluşmuş bir hikâyeye sahip ve biz ilk bölümde neredeyse tüm karakterleri tanıyoruz. ?Algı Kalesi? ilk bölüme aslında finallere yakışır bir sahneyle başlıyor, şaşırıyor ama aynı zamanda meraklanıyoruz. Yazarın bence en büyük başarılarından biri bu merak duygusunu kitabın sonuna kadar koruyabilmesi, okuru hep uyanık tutabilmesi.
?Algı Kalesi?nin, okuru hemen avcunun içine alabilmesinin en büyük sebebinin, çoğu zaman kendi kendimize sorduğumuz, yüksek sesle dillendirmekte zorlandığımız soruları cesaretle sorması ve bunlara samimi bir şekilde cevap araması olduğunu düşünüyorum. Yazar her sorusuyla aslında okurun aklına bir çentik atıyor, kitabı okumaya devam eden okur, bu çentik attığı yerlere defalarca gidip gelmeye başladığını fark ediyor. Cevabı aranan her soru yeni sorular doğuruyor ve sonunda hiç bitmeyen bölünerek çoğalan bir döngüye evriliyor.
Hikâye, İstanbul?da 1873 yılında geçiyor. Yazar okurun bu zamanı soluması için; kelimelerini özenle seçmiş, karakterlerinin hal ve tavırlarını adeta çizmiş ve eski İstanbul tasvirleriyle hikâyesini desteklemiş. Yazarın kelime bilgisi, Türkçeye hâkim olması ve bu kadar naftalinli kelimeye rağmen metnin akıcılığını koruyabilmesi beni etkiledi.
Kitabın ilk bölümünde Tahir Usta ve onun bir nevi öğrencisi sayılabilecek Levend ile tanışıyoruz ve elbette bir de Akil Hoca var. Kitap bu üç karakter üzerinden yürüyor. Baskın karakter Levend olsa da ben Akil?le eşit rol paylaştıklarını düşünüyorum ve bu benim kitapta çok hoşuma giden bir durum. Çünkü iki ayrı hikâyeyi sanki bir saçı örer gibi örüyor yazar. Okur da bu örgüyü takip ederken Tahir Usta?yı da kitabın sonuna kadar hiç unutmuyor, bir yerlerde bırakmıyor ve sayfalar boyu onu da yanında taşıyor. Yazar bunun ödülünü ise okura son bölümde veriyor. Bir bohçayı bağlar gibi ilk önce Akil ve Levend?in hikâyelerini bağlıyor soma üzerlerine son düğümü Tahir Usta ile atıyor. Okur bohçayı biraz daha karıştırmak isterken yazar onu sırtlanıp hızlıca uzaklaşıyor.

YOĞUN BİLGİ AKTARIMI
Levend?in bilgiye olan tutkusu, öğrenmeye olan açlığı meraklı okur için de aslında bir okuma izleği çıkarmasını sağlayabilir. Ama aynı zamanda hızlı temposu ve aşırı bilgi yüklemesi zaman zaman sabırsız okura ipin ucunu kaçırma endişesi yaşatabilir.
Yazarın bilinçli bir tercihi miydi bilmiyorum ama kadın karakterler ve aşkları, sanki baş erkek karakterlerin etkileyiciliğine gölge düşürmesin diye geri planda bırakılmış gibi geldi bana. Oysa ben Neva ve Tahir Usta?nın aşkını biraz daha okumak, Neva?yı daha yakından tanımak isterdim. Ayrıca Akil başına gelen felaketten kurtulduktan sonra sanki bir süre kendi derdine düşüp Melike?yi unuttu. Oysa ona ulaşamasa da aklında olduğunu okur olarak bilmek istedim ve bunun eksikliğini hissettim.
Kitabın arka kapak yazısındaki söze katılıyorum: ?Bir solukta okuyacak ama bir lokmada yutamayacaksınız.? Çünkü yazar sorularını Levend, Akil ve Tahir Usta aracılığıyla sizin zihninize bırakıp gidecek. Her bir soru kozalakların tutuşması gibi patlayarak parçalara ayrılacak ve içinizdeki yangın git gide büyüyecek…

Bir kütüphanenin akıbeti yanmaktır her zaman – Özlem Akalan
(15 Eylül 2012, Vatan Gazetesi Kitap Eki)
 ?Algı Kalesi?, bir ilk roman; hem yazarı Gültekin Karakuş hem de yayınevi için…
Kitap eleştirisi yazarken dikkat etmek gerekir. Kimi zaman imla hatalarını görmezden gelmek, kimi zaman aksayan ritme zorla uyum sağlamak ve en nihayetinde kitabı okumayanların bile bir fikir sahibi olmalarını sağlamak ama hikâyenin sonunu asla söylememek. Hele sonunu söylememe gayreti o kadar sancılıdır ki! ?Sonunda kız ölüyor işte? diye çığlık atmak isterken ?Sizi sürpriz bir final bekliyor? yazmak hiç de kolay değildir. Yazmaya başlar, uzun bir yol alır neredeyse sonunu söyleyecekken yazıyı kesiverirsiniz.
Bir ilk roman hakkında yazı yazmak ise iyice zordur. Daha önce bir yazarın üç kitabını okuduysanız, diğer kitaplara atıfta bulunur, karşılaştırır, biraz ondan biraz bundan derken meramınızı daha kolay anlatırsınız. İlk tanışma hem önyargılara gebedir hem de yazacak bir şey bulamama endişesini beraberinde getirir. İlk kez, bir ilk romanı okurken, yukarıda saydığım hiçbir sıkıntıyı yaşamadım. Ne imla hatası ne düşen tempo ne yersiz ?edebiyat yapma? çabaları. Evet, sonunu söylememek için hâlâ kendimi zor tutuyorum!
Elimde, naçizane birkaç yorum yazacağım üç kitap dururken ve ben umutsuzca İhsan Oktay Anar?ın yeni kitabı ?Yedinci Gün?ü okumak isterken ?Algı Kalesi? hoş bir sürpriz oldu. Romanın geçtiği dönem ve sırlarla dolu olması bana Anar?ı hatırlattı; Türkçesini Osmanlıca sözlüğe ihtiyaç duymadan anlayabilmemse işimi kolaylaştırdı.
Şahsi okur-yazarlık maceramı bir kenara bırakıp sadede geliyor ve kitaba başlıyorum…
Roman ?nasıl yani? dedirten bir uyarıyla başlıyor: ?Bu kitap belli bazı sebeplerden, yazarın da izniyle ilk bölümü çıkartılarak yayımlanmıştır.? Türkçe?de ?belli bazı sebepler? ve ?bir bölümün çıkartılması? aynı cümle içinde kullanılınca akla hemen sansür gelir; yasaklanmadan bir an evvel okuyayım telaşıyla romana zaten hızlı bir giriş yapıyorsunuz.

GİZEMİN ANAHTARI
1873 yılının İstanbul?unda bir meyhanedeyiz. Tahir Usta ve dostu Levend, hafif çakırkeyif, demlenmektedirler. Bir yandan da evrenden, yıldızlardan, sarhoşluktan bahsederler. Çakırkeyiflikten sarhoşluğa yol alırken Tahir Usta ?Gel benimle der,? Levend?e, ?seni bir yere götüreceğim.? Tahir Usta?nın kendisini asla içeri buyur etmediği ve ?oda? dediği evine gideceklerini düşünür önce Levend. Ama kısa yürüyüşleri bir mezarlıkta noktalanır. Yeni kazılmış bir çukurun önünde dururlar; ?Anahtar cebimde, o merak ettiğin oda artık senindir,? der Tahir Usta ve belinden çıkardığı tabancayı ağzına dayayarak hayatına son verir… Levend, şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra hazır bekleyen mezara dostunu gömer. Artık müthiş bir gizemin anahtarı elindedir.

KİTAP LABİRENTİ
Tahir Usta?nın ?oda? dediği ev, hakikaten odadır. Ama oda içinde oda. Bir kapıdan birçok başka odaya, yeni odalardan başka odalara geçilir. Çok geçmeden Levend anlar ki bu ?kütüphane oda?da bugüne kadar yazılmış ve yazılacak tüm kitaplar rafları doldurmaktadır. Taş tabletlerden papirüslere, 200 yıl sonra yazılacak kitaplara kadar… Evrenin tüm gizemini, aklına gelen tüm soruların cevabını bu kitapların arasında bulacağını düşünür Levend. Artık saatlerce kafasını kaldırmadan kitap okuyordur…
Şövalye romanlarına düşkünlüğü nedeniyle kafası hayli karışan ve kendini şövalye ilân edip koyunlara, rahiplere, yeldeğirmenlerine savaş açan Don Quijote?nin aksine, romanın son satırına kadar Levend?in aklı başındadır. Darwin?den Zenon?a, kuantumdan tesadüfe ve ihtimallerden şans kavramına kadar pek çok konuda fikri vardır artık…
Levend okudukça, gizemler art arda çözüldükçe, ?belli bazı sebeplerden? ilk bölümün neden çıkartılmış olduğunu anlasa da ne yazık ki romanı bitiren hiçbir okur, rahat bir nefes alamayacak…
Dünyayı Levend?in gözüden görmeye, onunla aynı soruları sormaya hazırsanız, kitabın sayfalarını çevirmeye başlayabilirsiniz.

Hasan Saraç’ın , Gültekin Karakuş ile ?Algı Kalesi? üzerine söyleşisi
(edebiyathaber.net, 7 Eylül 2012)
Gültekin Bey, Algı Kalesi Rastlantı ve Devinim adlı eserinizi keyifle okudum. Sıcak ve akıcı üslubunuzun romandaki felsefi ağırlığı dengelediğini düşünüyorum. Fantastik bir kurgu ile de okurun dikkatini konuya odaklamayı tercih ettiğiniz izlenimini edindim. Siz kendi romanınızı nasıl tanımlamak isterdiniz?

Algı Kalesi?ni yazarken, üzerinde düşünmeyi bilinçli veya bilinçsiz olarak reddettiğimiz fakat hayatımızın ve düşünce sistemimizin temelinde yer alan bazı çetin soruları kendime ve okuyucuya sormak istedim. Bunu yaparken de kaçamak dövüşmek yerine, olası sonuçları göze alarak tüm silahlarımla saldırmaya çalıştım.

Okuru, yüzyıllardır tartışılagelen bu kavramları dışarıdan izleyen edilgen konumundan çıkarıp, onu bu tartışmaların içine çekmeye, bu yolculuğun bir parçası haline getirmeyi hedefledim. Dolayısıyla didaktik olmadan, metni bilimsel ve felsefi kavramlarla boğucu hale getirmekten kaçınarak, eğlenceli ve ilginç bir roman yazmaya çalıştım.

Bu eseri yazmaya başlamadan önce epey araştırma yaptığınızı sanıyorum. Peki, kurguyu zihninizde nasıl oluşturdunuz? Yazmaya başladıktan sonra kurguya sadık kalabildiniz mi?

Açıkçası roman yazmak için herhangi bir araştırma yapmadım. Roman yazma fikri aklımda yokken Algı Kalesi?nde bahsettiğim konular zaten hayatımın zihinsel meseleleriydi. Varoluş, rastlantı, gerçek bilgi vb. gibi konularda kendi kendime çok düşünmüşümdür, pek çok kitap okumuşumdur, yakın arkadaşlarımla ve ailemle yaptığımız muhabbetlerde bu konular zaman zaman konuşmamızın merkezinde yer almıştır. Algı Kalesi bu sürecin meyvesi oldu. Fakat yazmaya başladıktan sonra kitapta adı geçen düşünür ve bilim adamların söylediklerinde, tarihi kitaplar -eski kil tabletler- Rosetta taşı gibi en alt katta bulunan kayalar ve duvarlar hakkında ve paradoks çözümlemelerinde teorik bir hataya düşmemek için romanın temellerini sağlamlaştıracak eserleri okudum. Bu sırada okuduklarım ve öğrendiklerim hem fikirlerimi hem de kurguyu etkiledi. Okudukça, araştırdıkça, düşündükçe ve elbette yazdıkça yazarıyla birlikte roman da evriliyor, değişiyor.

Dediğim gibi Algı Kalesi düşünsel bir sürecin sonucu. Lise yıllarımdan beri ilgimi uyandıran bir konuydu kaos-kuantum. Bunun hem mikro hem de makro ölçekte nasıl tezahür ettiğini anlamak, bireysel ve evrensel boyutta ne anlama geldiğini sorgulamayı istemişimdir hep. Üniversite dönemimde ise romanda bahsi geçen yeşil kitap gibi bir kitabımın olmasını çok kere hayal ettiğimi hatırlıyorum. Sonraları yine romandakinebenzer gizemli bir kütüphaneye sahip olmak nasıl bir şey olurdu diye birçok defa sordum kendime. Gerçek bilgiye böyle bir kütüphanede ulaşabilir miydim? Bu süreç içerisinde belki de farkında olmadan Algı Kalesi?nin tohumlarını düşürmüşüm zihnime.

Kısaca söylemek gerekirse kurgu kendiliğinden oluşmuş oldu. Samimi bir şekilde ifade etmek isterim ki; 5 yıl boyunca romanın sonu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Zaten sonu için değil ama bazı olası yanıtlar için yazıyordum. Fakat ne zaman aklıma okumuş olduğunuz son kısmı geldi o zaman tüm kurgu ister istemez değişti. ?Algı kalesi? fikrine ise hep sadık kaldım.

Soruma verdiğiniz samimi cevap için teşekkür ederim. Peki, yazmaya koyulduktan sonra başını alıp giden, kendi bildiğini okuyan bir karakteriniz oldu mu? Olduysa bu dilemma ile nasıl başa çıktınız? Son sözü kim söyledi?

Algı Kalesi?ni yazmaya başlamadan önce okuduğum bazı söyleşilerdekimi yazarlar,karakterlerden bazılarının otonomi kazandığından ve onlara kendi istediklerini yaptıramadıklarından yakınıyorlardı. Açıkçası bu ifadeler bana pek inandırıcı gelmezdi ya da daha doğrusu anlamakta zorlanırdım diyeyim. Fakat yazmaya koyulunca söylenmek isteneni anladım. Romanın yazılma sürecinde (?oldu bitti?ye getirilen ve şablon üzerine kurgulanmış romanları hariç tutarak söylüyorum) yazarda kendisinin de tam anlamıyla idrak edemediği bir zihinsel parçalanmanın olduğunu düşünüyorum.

Oluşan ve yavaş yavaş birbirlerinden uzaklaşmaya başlayan bu parçaların her biri zamanla bir karakteri temsil eder.(Bu zihinsel parçalanmanın günlük yaşama sirayet etmiş haline ?çoklu kişilik bozukluğu? deniyor). Yazın süreci devam ettikçe bu parçaların sınırları keskinleşir ve içlerindeki imgelemler kuvvetlenir. İşte bu noktada karakter kendi bildiğini okumaya başlar. Algı Kalesi?ni yazarken kontrol edemediğim karakter Levend?tir.

Roman ilerledikçe Levend?in agresif bir hal aldığını ve aşırı ısrarcı bir tavır takındığını farkettim. Oysa ki benim istediğim bu değildi. Kütüphaneyi ve onun gizemini vakur bir şekilde karşılamasını ve bilgiye ulaşma sürecini kendiyle barışık bir şekilde yapmasınıisterdim. Akil ve Tahir Usta?yla onu durdurmaya, ona bir şeyler anlatmaya çalıştım ama olmadı,o bizi dinlemedi. Ben de onu kendi haline bıraktım. Biraz fazla ileri gitmiş olabilir ama son sözü ben söyledim, hem de onun ağzından.

Esere ?Her kaosta bir sistem, her düzensizlikte gizli bir düzen vardır.? diyerek Jung?dan bir alıntıyla başlıyorsunuz. Bildiğim kadarıyla Jung hayatı boyunca bu kaosu sürekli sorgulamıştı, hatta bir dönem Nobel ödüllü kuantum fizikçisi Wolfgang Pauli ile birlikte senelerce bu konu üzerinde kafa yormuşlardı. Romanınızda sizi bu tür bir sorgulamaya iten sebep neydi?

Jung bazı fikirlerini kişisel deneyimlerine dayandırmıştır. Bu deneyimlerin içinde gördüğü rüyalar da vardır. Jung bir gece rüyasında yaşadığı yörede çok nadir rastlanan yalıçapkınını belirgin bir şekilde görür ve uyanıp sokağa çıktığında ayaklarının ucunda bir yalıçapkını ölüsü ile karşılaşır. Bu ve buna benzer başka olaylar ona sadece geçmişin değil geleceğin de insan duygulanımında yeri olabileceğini düşündürtür. Ama bunun gerçekleşebilmesi için geleceğin belirlenmiş olması gereklidir, aksi halde olası tüm geleceklerden hangisi insanı etkileyecektir.

Quantum fizikçisi ve savunucularından biri olan Wolfgang Pauli ile uzun süren sohbetlerinin altında da Jung?un zihninde tezahür etmiş bir kararsızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü Pauli, Bohr, Heisenberg ve ilk zamanlarında Schrödinger gibi fizikçiler yaptıkları sayısız deneylerle kuantum mekaniğini ispatladılar ve elektronların daha önceden belirlenmiş bir kurala göre hareket etmediklerini aksine tamamen bağımsız ve belirlenemeyen bir şekilde devindiklerini gösterdiler. Yani kaotik bir durumu işaret ettiler. Oysa ki Jung için geleceğin belirlenmiş olması fikri daha makuldü ve kişisel deneyimleriyle de uyumluydu. Bu sebepten ötürü Jung?un epigrafta kullandığım sözü söylemiş olduğunu düşünüyorum. Fakat karşı tarafta da onu kararsız ve belki de huzursuz kılan ispatlı deneyler vardı. Varoluşun fizik yasalarıyla açıklanmaya çalışılması fakat fizik yasalarının kendi içinde ?söz birliği? edinememiş olması beni bu kaosu sorgulamaya itti. Doğru olmasa bile kendimce bir cevap bulmalıydım.

Carl Jung kolektif bilinçaltı kavramı üzerinde çalışırken bir rüya görür. Bu rüyasında kaldığı evin alt katına indiğinde birkaç asır geriye gittiğini, bodrum katlarında ise geçmiş çağların izlerini bulduğunu görerek heyecan içinde uyanır. Algı Kalesi Rastlantı ve Devinim adlı eserinizde kurguya heyecan ve gerilim katan gizemli bir kütüphane yaratmışsınız. Bu kütüphanede de alt katlara indikçe tarihi eserler ortaya çıkıyor. Bu benzerlik hoş bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih miydi?

Bilinçli bir tercih değildi. Ama ?hoş bir tesadüftü? de diyemeyeceğim çünkü Algı Kalesi?ni yazan kişi olarak Akil?i hayal kırıklığına uğratmak istemem.

Gültekin Bey, bu romanınızla Türk okurlarına sıra dışı bir eser armağan etmiş oldunuz. Yazmaya devam edecek misiniz? Şimdiden zihninizi kurcalayan, sizi heyecanlandıran bazı titreşimler alıyor musunuz?

Algı Kalesi?ni ara ara yazmak suretiyle yaklaşık yedi yılda tamamladım ve her satırında kendimi mutlu hissettim. Bu süreçte zorunluluk yoktu, kaygı yoktu, zorlama yoktu. Kendime ödev vermedim. Plan program yapmadım. Elbette ki romanı önemsedim veona değer verdim. Yaptığım işten keyif aldım. ?Varoluş? benim için önemli olan bir konuydu. Sürekli sorguladığım ve uzun uzadıya düşündüğüm bir konuydu. Yazarken kendimi masada hiç eğreti kalmış gibi hissetmedim.

Ve evet, bahsettiğiniz titreşimleri hissediyorum. Yine çok önemsediğim ve hayatımın merkezinde olan bir konu hakkında bir roman yazmayı tasarlıyorum. İleride büyük olasılıkla değişecek ana kurgusunu tamamlamak üzereyim, hatta ilk paragrafını yazdım bile. Ama bu tasarladığım yeni romanı yazma sürecinde Algı Kalesi?ni yazarken hissettiklerimi hissetmezsen, masada eğreti oturmaya başladığımı düşünürsem, zorla yaptığımı, başka fikirleri tekrarladığımı ve yeni bir şeyin çıkmadığını görürsem yazmayı bırakırım. Buraya kadarmış derim.

Bu söyleşi için Edebiyat Haber adına teşekkür ederim. Siz Viyana?da, ben İstanbul?da internet hatlarını epey eskittik. Okurlara veda etmeden önce bizlerle paylaşmak istediğiniz bir düşünceniz, dileğiniz var mı?

Hem size hem Edebiyat Habere bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Okurların romanı keyifle okumalarını dilerim.

Kitabın Künyesi
Algı Kalesi
Rastlantı ve Devinim
Yazan : Gültekin Karakuş
Yayına Hazırlayan : Özcan Özen
Kapak Görseli : Tuba Karakuş
h2okitap
Eylül 2012
190 sf.

Algı Kalesi / Rastlantı ve Devinim – Gültekin Karakuş” üzerine bir yorum

  1. Algı Kalesl eseri belirtildiği gibi benim içinde tek lokmalık bir eser değildi.. benim etrafımda da bu kitabı inceleyen okurları sosyal ortamda dahi konuşmalarından anlıyordumki kitap insanlar üzerinde bilinç altını sorgulama adına hareketlendiriyor.aslında bir şeyi anlmaya başlamak demek olan soru işaretleri belkide kainatın tılsımı muğlakını açma adına kıvılcım oluşturması , vede insanın 3 mühim suali olan nereden geliyoruz nereye gidiyoruz ve neciyiz sorularının düşünülmesi ve çözülmesi açısından yazar çok felsefi, etkili ve gerçekten mi dedirterek meseleyi izahı taktire şayan.ayrıca eserin benim açımdan harikulade yönü, olayları farklı perspektif lerden şaşırmayarak çok büyük bir beceri ile karıştırmadan ele alması. olayları anlatırken eser içindeki şahsiyetlerin yaşadıklarının okuyucu tarafından bire bir değl bire beş hissettirilmesi enfes. ayrıca hakında idam kararı verilen bir akilin intiharı düşünmesi ve sonra kendisinin ölmekten korkarken ölüme yaklaştığını da sorgulaması gibi düşünceler yazarın duygu ve edebiyattki deruni bakışı açısından beni çok etkiledi.Ama bunlardan daha önemlisi dünya klasiklerine girebilecek edebi eserleimizin olması açısından algı kalesini okuduktan sonra ben ülkemizin edebi geleceğnden daha eminim ve yazarımızın yeni eserlerini bütün ruhu canımızla bekliyoruz

Yorum yapın

Daha fazla Evrim Kuramı, Romanlar
Kağıt İnsanlar – Salvador Plascencia

Sıradışı bir yazardan, oyuncaklı, dokunaklı ve fazlasıyla sıra dışı bir roman: Kağıt İnsanlar. Yazarı roman karakterlerinin arasına, kâğıdı olay örgüsüne...

Kapat