Anadolu dilini yitirdi

Türkiye bugün yasta. Çünkü hem en büyük hem de en sevdiği romancısını kaybetti. Yaşar Kemal, kendi hikâyesiyle, yazdıklarıyla ve kişiliğiyle Türkiye’de görülmemiş bir sevgiyle kuşatılmış, unutulmaz bir yazar olarak kalacak.

Türkiye yetiştirdiği en büyük romancıyı, en çok sevdiği yazarı kaybetti. Yaşar Kemal romanlarında yarattığı dünyayla, tamamen kendine özgü dili ve anlatımıyla dünya edebiyatında da yer edinmiş bir isimdi. Yurt dışında uzun yıllar Türk edebiyatı dendiğinde Nâzım Hikmet’le birlikte akla gelen iki isimden biri oldu. Bundan da önemlisi, ülkesinde öyle çok sevildi ki hiçbir yazar onun kadar geniş kabul görmedi, böyle büyük bir saygı ve sevgiyle kuşatılmadı. Romanları evet çok okundu ama okunduğundan daha geniş bir etki yarattı, kelimenin tam anlamıyla Türkiye’ye mal oldu. Yaşar Kemal’in yazarken yararlandığı Anadolu söylenceleri gibi, romanları da adeta birer anonim anlatıya, kahramanları birer Anadolu efsanesine dönüştü.

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

‘Ben mecbur insanı anlattım’ derdi. Evet, yoksulluğun, doğanın, düzenin baskısı altında mücadeleye yazgılı, isyana, direnmeye mecbur insanları anlattı. En başta da İnce Memed. Yaşar Kemal’in unutulmaz romanı. Onunla ilk röportajımı bitmek bilmez ‘İnce Memed’in mezarı bulundu’ haberlerinden biri üzerine 1999’da yapmıştım. Aynı konu üç yıl sonra yine gündeme gelecek, Yaşar Kemal ‘İnce Memed ölmez, onu öldüremezsiniz’ diye biraz da inceden dalgasını geçerek konuyu kapatacaktı.

İNCE MEMED’LE ŞAŞIRTTI
Yaşar Kemal, Adana’da doğup büyümüş ömrünün sonuna kadar anlattığı çocukluk yıllarından başlayarak biriktirmeye başlamıştı. Pek çok işe girip çıktığı ilk gençlik yıllarının onun karakter galerisine sonsuz bir katkı yaptığı muhakkak. Daha 40’lı yıllardan itibaren gencecik bir adam olarak köylerdeki, dağlardaki anlatılara, ağıtlara, efsanelere meraklı biriydi. Çocukluğundan itibaren dinledikleriyle yetinmedi dağ tepe gezdi, yenilerini derledi. 1943’de daha 20 yaşındayken yayımlanan ilk kitabının “Ağıtlar” olması bir tesadüf değil tabii ki. Onun folklor derlemeciliği, dönemin aydınları tarafından farkedilmesini de sağlayan bir uğraş oldu. Arif Dino’yla, Abidin Dino’yla tanışıklığı, geliştirdiği dostluk gittiği yolu yürümesine katkı sağladı. 1951’de İstanbul’a gelip Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başlamasını yazarlık hayatının da başlangıcı sayabiliriz. Yaşar Kemal ismini o zaman kullanmaya başladı ve yaptığı röportajlarla hemen bu ismi pek çok kimsenin duymasını sağladı. Anadolu’nun unutulmuş köylerinde, ormanlarında gezip gördükleri, yaşadıkları, konuştuğu insanlar ve anlattıkları bugün de birer röportajcılık dersi gibidir. (İnanmayan alsın, Yanan Ormanlarda Elli Gün kitabını bir karıştırsın…) Yaşar Kemal’i edebiyatçı olarak ortaya koyan ilk kitabı ise 1952’de yayımladığı Sarı Sıcak oldu. Bu kitabındaki öykülerle herkesi şaşırttı. Hemen İnce Memed’i yazmaya koyuldu. Belki de Yaşar Kemal’in hayatının en zorlu dönemiydi. Memet Fuat, Aydınlar Sözlüğü kitabında o yılları anlatırken Yaşar Kemal’in sanat edebiyat çevrelerinde hor görüldüğünü, yukarıdan yaklaşımlara muhatap kaldığını anlatır. Yaşar Kemal iyidir hoştur, ama batılı bir roman yazacak kadar ‘kültürlü müdür?’ Öyle olduğunu gösterir. 1955’de çıkan İnce Memed o kadar iyidir o kadar başka bir romandır ki kısa zamanda Yaşar Kemal’i Türkiye’nin en ilgi çeken yazarlarından biri yapar.

TÜRK KÖYLÜSÜNÜN EN BÜYÜK ANLATICISI
Çeltik tarlaları, orada yaşayan ‘kemikli sivrisinekler’, Çukurova’nın ağaları, pamuk toplamaya dağdan ovaya inen köylüler, haksızlıklar yoksulluklar ve tabii ki başkaldırı. Yaşar Kemal romanı denilince ilk akla gelen temalar bunlar. Balıkçılar, Ermeniler, Rumlar ve hatta İstanbul da var onun roman dünyasında. Ama önce Çukurova, önce Anadolu. Diliyle, doğasıyla, insanlarıyla Anadolu’nun romancısı Yaşar Kemal. Fethi Naci’ye göre o, Türk köylüsünün en büyük anlatıcısıdır. Ama köy romanının bir parçası olarak tanımlamaz Yaşar Kemal’i. Farklı bir yere koyar. Çünkü ondan öncekiler ya idealize etmiş ya da küçük görmüştür, oysa Yaşar Kemal tüm gerçekliğiyle bu çok iyi tanıdığı insanları anlatmıştır. Üstelik bu insanları anlatırken edebiyatını bir başka yere doğru taşımış ve insanlığın temel hallerini, meselelerini konu edinebilmiştir. İyilik ve kötülük karşısında düşülen çıkmazlar, hain, gaddar, şefkatli, karakterler, korku, zenginlik ve her daim hiç bitmeyen bir mücadele hali.

Bu mücadelenin bir yanı da doğa. Yaşar Kemal’de doğanın bir roman karakteri gibi olduğu hep söylenir. Deniz Küstü’de de Bir Ada Hikâyesi dörtlemesinde de doğanın yok edilmesi en temel meselelerden biridir. Nitekim o, her zaman doğadan yanadır ama doğanın da insana neler ettiğini iyi bilir. 1981’de Le Monde’da yayımlanan röportajında, “Doğanın yağmalanmasına karşı bir öfke gösterilecekse bunu edebiyatçılar tüm şiddetleriyle yapmalıdırlar. Doğa bir manzara, bir süs değil. Doğa insanın canı kanı gibi” demişti. Hakikaten atları, köpekleri, kuşları, ceylanları, yılanları hatta balıkları ve böcekleri bile sevgiyle anlatır.

TASVİRLERİYLE DOĞAYI CANLANDIRIR
Yaşar Kemal romanlarının atmosferini oluşturan o uzun tasvirler çoğu kez doğaya dairdir. Sayfalarca süren şiirsel birer anlatıdır. Her hangi bir kitabını açıp kuşları, otları, ağaçları, dağları kokusuyla, sıcağıyla yani salt bir görsellik değil aynı zamanda bir duygu olarak anlattığı sayfaları okuyun, hemen anlarsınız, ya da ne diyelim hatırlarsınız… Masalsı bir ormana, dağlara, ovalara götürür insanı. Bu ‘tasvirleri’ birer şiir gibi okuyabilirsiniz. Hayranlıkla fark edersiniz ki Yaşar Kemal’in doğası bazen hiç duymadığınız kelimelerle örülmüş, coşkuyla akan satırlardan oluşur.

Yaşar Kemal’i tanıyanlar, onun gövdesi gibi heybetli bir yüreği olduğunu da bilir. Kim olursa olsun herkesle hemen yakınlık kurabilen, anlatan, dinleyen ama neticede hep iyilikten yana tavrını koyan, vicdanlı bir insandı. Uzun ömrü boyunca biriktirdiklerini bilgeliğe dönüştürmüş bir kişilik. Yazdıklarıyla dünya edebiyatına yepyeni bir katkı yaparken yaşamıyla da kendi ülkesindeki haksızlıklara karşı çıkmanın yollarını aramış bir yazar. Kuruluşundan bir yıl sonra katıldığı TİP’in yıllarca yöneticileri arasında yer aldı. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna öncülük edip ilk başkanlığını üstlendi. Sözünü sakınmadı, sorumluluk almaktan kaçınmadı. 1990’larda insan hakları ve özgürlükler için tavrını koydu. Cezaevlerindeki açlık grevlerinde devreye girdi, Kürt meselesiyle ilgili çıkışlarıyla gündeme geldi, hatta yazıları için yargılandı, mahkûm edildi.

KÜRT SORUNUNA SAHİP ÇIKTI
Türkiye’nin iç savaşını dindirmek için barışı aradığı zamanlarda yine bütün gözler işte bu nedenle Yaşar Kemal’e dönmüştü. O zaman, 2009’da Radikal’de bir kaç güne yayılan uzun bir röportaj yayımlamıştık. (http://www.radikal.com.tr/dizi/seksen_yildir_bu_adamlar_nicin_daglardadirlar_diye_dusunmedik-946557) Çok kültürlülüğü, birlikte yaşamayı ve tabii ki barışı övdüğü konuşmada, meseleyi şöyle özetlemişti: “Seksen yıl bu adamlar niçin bunca yıllar dağlardadırlar diye düşünmedik. Vatandaşlık ödevlerini bekledik de, eğitim, sağlık, yatırım, devletin vatandaşlarına vereceği hizmetleri vermedik. İnsan olarak, vatandaş olarak haklarını vermek akıllara gelmedi. Seksen yıldır bir soluk almadı bu bölge. Kürtler isyan ettiler. Yenileceklerini bile bile. İsyanın sonunda başlarına gelecekleri bile bile. Ben bu ‘bile bile’yi bilmiyorum…”

İşte tam da bu vicdanlı, kararlı hali nedeniyle, kendini bütün Anadolu halklarının oluşturduğu bir büyük ailenin parçası saydığı için Yaşar Kemal bu topraklarda çok sevildi. Köyden çıkmış, dünya çapında bir yazar olmuş ama hem yazdıkları hem söyledikleriyle hep Anadolulu kalmayı sürdürmüş biri. Sokakta herkesin saygı duyduğu, kendinden sayarak sevdiği bir yazar. Yaşar Kemal’i Adana’daki köylüleriyle kucaklaşırken gördüğünüzde, yoldan geçen bir kamyon sürücüsünün onu görünce inip ellerine sarılmasına şahit olduğunuzda iyice anlayabileceğiniz bu müthiş şey, ‘kendi toplumuyla kaynaşabilmiş aydın’ rüyasının gerçekleşmiş haliydi. İşte, onun kaybıyla Türkiye’nin tuttuğu büyük yasın en önemli sebebi budur.

KURŞUN KALEMLERLE DOLU MASA
Uzun bir edebiyat yaşamında yirmiden fazla roman yazdı Yaşar Kemal. En iyi, en etkili romanları, birbirini tamamlayan konuları ve ortak meseleleriyle seriler oluşturdu. Bütün büyük yazarlar gibi Yaşar Kemal de büyük meseleyi farklı yerlerden kuşatan romanlarıyla anlatısını dokuyup olgunlaştırdı. Ortadirek, Yer Demir Gök Bakır ve Ölmez Otu, “Dağın Öte Yüzü” üçlemesini oluşturdu. Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Yusufçuk Yusuf “Akçasaz’ın Ağaları”; Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi de “Kimsecik” isimli birer dizi oldu. Dört ciltlik İnce Memed zaten başlı başına bir roman âlemi kurdu. Son romanı Çıplak Deniz Çıplak Ada’yı doksan yaşına basmak üzereyken, 2012’de yayımladı ve “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesini de böylece tamamladı.

Yazacağı başka romanlar da vardı tabii. Onu Florya Basın Köy’de ilk eşi Tilda Kemal’le yaşadığı evin güllerle dolu bahçesinde anlata anlata gezinirken hatırlayacağım. Ya da son yıllarında eli kolu, en büyük dayanağı ve arkadaşı olan eşi Ayşe Semiha Baban’la oturduğu Vaniköy’deki evde. Kurşun kalemlerle dolu büyük masasına oturmuş yavaş yavaş sayfayı doldururken… Onun dostluğunu, bilgeliğini özleyeceğiz. Geride bıraktığı roman karakterleriyle Hatçe, Meryemce, Koca Halil, Poyraz Musa, Abdi Ağa, Tellal Halil, Taşbaş ile daha da yakınlaşacağız.

İnsan olmaya dair büyük anlatısını, iyi ve vicdanlı bir insan olmaya dair büyük öğüdünü asla unutmamak için romanlarını dönüp dönüp yeniden okuyacağız. Ve Yaşar Kemal’in önlenemez biçimde tam bir Anadolu efsanesine dönüşmesini izleyerek teselli bulacağız.

CEM ERCİYES
28.02.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler
Yaşar Kemal’in okurlarına vasiyeti

Kasım 2014'te Bilgi Üniversitesi'nin kendisine fahri doktora unvanı vermek için düzenlediği törene sağlık sorunları nedeniyle katılmayan Yaşar Kemal'in gönderdiği mesaj,...

Kapat