Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu? Kapitalizmin Jeopolitik Kökenleri

Kapitalizmin gelişimine ilişkin anaakım tarihsel anlatılar, İngiltere’nin fabrikalarında ya da Fransa’nın giyotinlerinde doğan, özü itibarıyla Avrupalı bir sürece odaklanır. Anievas ve Nişancıoğlu ise kapitalizmin jeopolitik kökenlerini yeniden değerlendirdikleri bu kitapta, okura çok farklı bir hikâye anlatıyor.

Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu? kapitalizmin kökenlerine ilişkin disiplinlerarası ve uluslararası bir tarihsel analiz sunarak, yaygın kanıların aksine, kapitalizmin kökenlerinin kültürel ve coğrafi açıdan Avrupa’nın sınırlarına hapsedilemeyeceğini iddia ediyor. Kitap, Moğol istilalarının dünyayı birleştirmesinden vebanın yıkıcı ve yaratıcı etkilerine, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa üzerindeki jeopolitik baskısından Amerika ve Asya’daki sömürgelerin sınıfsal ve toplumsal cinsiyete dayalı ilişkilerin ortaya çıkışındaki tarihsel rolüne, kapitalizmi yaratan farklı süreçleri ustalıkla birbirine bağlıyor.

Avrupa’da kapitalizmin doğuşu açısından belirleyici uğraklar olan burjuva devrimlerine de farklı bir bakış açısı getiren Anievas ve Nişancıoğlu, Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu? ile okura, son dönemin en canlı disiplinlerinden biri olan uluslararası tarihsel sosyolojinin yetkin ve ufuk açıcı bir örneğini sunuyor.

Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu? sadece günümüzü şekillendiren ilişki ve süreçlerin tarihsel kökenlerini anlamak isteyenler için değil, bunların nasıl değiştirilebileceği üzerine düşünmek isteyenler için de vazgeçilmez bir kaynak.


KİTAPTAN

Teşekkür

Bu kitabın yazılması yaklaşık üç yıl sürdü. Kitabın kökenleri Millenium
– Journal of International Studies dergisi için 2012-13’te kaleme aldığımız,
“What’s at stake in the transition debate? Rethinking the origins of capitalism
and the ‘rise of the West”’ [“ Geçiş Tartışmasında Tartışılan Ne? Kapitalizmin
ve ‘Batı’nın Yükselişi’nin Kökenlerini Yeniden Düşünmek”] isimli ortak makalemize dayanıyor. Kapitalizmin ortaya çıkışının tarihinin, eşitsiz ve bileşik
gelişmenin sunduğu çerçeveden yararlanılarak yeniden yazılması ihtimalini
ilk kez bu makalede ele almıştık. Bu ihtimalin bizi, Avrupa’daki gelişmeleri
merkeze alan tarihlerden köklü bir kopuşa yöneltmesinin sonucunda, kapitalizmin kökenlerine ilişkin çok daha geniş ve karmaşık bir tarihin var olduğunu gördük. 13. ve 17. yüzyıllar arasındaki küresel tarihle başlangıçta kısa
olan uğraşımız, döneme ilişkin hâkim açıklamaların, Avrupa merkezcilikleri
nedeniyle gözle görülür bir biçimde tatmin edici olmaktan uzak olduğunu
ortaya koydu. Sadece çok önemli tarihsel olay, aktör ve süreçlerin Avrupa
merkezciliğin örtüsünün altında gizlenmekle kalmadığını, bu dar jeotarihsel
bakış açısından yola çıkılarak inşa edilen kuramların da tarihsel sosyoloji disiplinini, kapitalist moderniteye ilişkin yalnızca kısmi bir anlayışla baş başa
bıraktığını gördük. Dahası, tarihsel kayıtları ele alırken, 2013’te ulaştığımız
kuramsal sonuçları yeniden değerlendirmemiz gerektiğini fark ettik. Bu nedenle yeniden çizim masasının başına –tarihe, kurama ve muazzam ölçüde
ufuk açıcı bir ortak araştırma, tartışma ve yazma projesine– sürüklendik.
Sonuç, Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu? oldu.
Bu kitabı üç açıdan kolektif bir uğraşın ürünü olarak görüyoruz. İlk olarak, araştırmanın ve kitabın taslağının kaleme alınma sürecinin büyük bir
bölümünü ayrı ayrı üstlenmiş olsak da, nihai ürün sürekli bir diyalog ve çeşitli yaratıcı uzlaşma ve ihtilaf uğrakları üzerinde şekillendi. Aslına bakılırsa
en fazla gurur duyduğumuz bölümler, araştırma, tartışma ve taslağın kaleme
alınması açısından işbirliğimizin en yoğun olduğu bölümlerdi.
İkincisi, elinizdeki kitap yaklaşık 600 yıllık bir zaman dilimini kapsıyor
ve coğrafi olarak Endonezya’dan Hint Okyanusu kıyılarına, Ortadoğu’dan
Avrupa’ya, Batı Afrika’ya ve Atlantik’in karşı kıyısındaki Amerika Kıtası’na
kadar uzanıyor. Projemizin doğasının bu denli geniş kapsamlı olması nedeniyle, zorunlu olarak, kendi uzmanlığımızın dışında kalan sayısız alanda
uzmanlara saygı gösterdik ve onlarla eleştirel bir tartışma içine girdik. Yine
belirli tarihsel olayları, aktörleri ve süreçleri seçerek, anlatımızın dışında
bırakmak zorunda kaldık. Bu boşlukların yeni araştırma ve eleştiriler için
gelecekteki araştırmacıların takip edeceği birer kaynak teşkil etmesini ümit
ediyoruz. Eğer yararlandığımız araştırmacılar tarafından kaleme alınmış
geniş kapsamlı ve önemli çalışmalar olmasaydı, bu kitabın da olmayacağının farkındayız. Bu kitabı yazarak, bu uzmanlara haklarını teslim ettiğimizi
ve çalıştıkları alanlara mütevazı ama eleştirel bir katkıda bulunduğumuzu
umuyoruz.
Üçüncüsü, bütün bu projenin arkasındaki geniş kişisel, moral ve bilimsel
destek ağına da teşekkür borçluyuz. Yararlı yorumlarını bizimle paylaşan ya
da bölümlerin ilk taslaklarının belirli veçhelerini tartışan, aralarında Jamie
Allinson, Josef Ansorge, Tarak Barkawi, Duncan Bell, Gurminder Bhambra,
Pepijn Brandon, Gareth Dale, Neil Davidson, Kyle Geraghty, Henry Heller,
John Hobson, Joseph Kay, Rob Knox, Tor Krever, Nivi Manchanda, David
Ormrod, Charlie Post, Gonzalo Pozo-Martin, Justin Rosenberg, Andrés Sáenz
de Sicilia ve Ben Slewyn’in de yer aldığı, çok sayıda meslektaşımıza ve araştırmacıya minnettarız. Bölümlerin taslaklarını birçok kez okuma inceliğini gösteren Luke Cooper, Kamran Matin ve Cemal Burak Tansel’e özel bir şükran
borçluyuz. Pluto Press’ten David Castle’a da projeden duyduğu sürekli şevk
ve tamamlanmasını beklerken gösterdiği sabır için teşekkür etmek isteriz.
Redaktörümüz olarak harika bir iş çıkaran Susan Curran’a da minnettarız.
Kerem, ebeveyni Şule ve Murat ile kardeşi Deniz’e azimli ve koşulsuz sevgi ve destekleri için teşekkür etmek istiyor. Kerem, özellikle Hollie Hutton’a
minnettar; onun teşviki ve sevgisi olmasaydı, bu proje, tamamlanmayı bırakın başlayamazdı bile. Alex ise ailesine (Arturo, Pam, Erik, Cathy ve Ralph
Amca’ya) ve dostlarına, özellikle de Luke, Vin, Andy, Dominic, Craig ve içtenlikle özlenen Matt Gibney ile –bu kitabın ithaf edildiği– Lisa Smirl’e teşekkür etmek istiyor. Ayrıca bu kitap için haritaların tasarlanmasına zamanının
önemli bir bölümünü harcamakla kalmayan, aynı zamanda projenin araştırma ve kaleme alınma süreci boyunca içten ve sarsılmaz sevgisini ve desteğini sunan eşi Linda Szilas’a da teşekkür ediyor. Son olarak Alex, Leverhulme
Vakfı’nın sağladığı cömert mali kaynağı ve desteği de anmak istiyor.
Bu projenin doğduğu, yukarıda bahsi geçen Millennium makalesinin yanı
sıra, bu kitap için yaptığımız araştırmalara dayanan iki makale daha yayımladık: “Th e Ottoman origins of capitalism: uneven and combined development and Eurocentrism,” [“Kapitalizmin Osmanlı Kökenleri: Eşitsiz ve Bileşik
Gelişme ve Avrupa-Merkezcilik”] Review of Internation Studies, Cilt 40, Sayı 2
(2014): 325-47; ve “Revolutions and international relations: rediscovering the
classical bourgeois revolutions,” [“Devrimler ve Uluslararası İlişkiler: Klasik
Burjuva Devrimlerini Yeniden Keşfetmek”] European Journal of International
Relations, Cilt 21, Sayı 4 (2015): 841-866. Bu makalelerde ilk kez yayımlanan
bazı malzemeler ilerleyen sayfalarda da kullanıldı ve bu dergilerin yayıncılarına, bu malzemeleri kullanmamıza izin verdikleri için teşekkür ediyoruz.

Alexander Anievas,
Kerem Nişancıoğlu
Nisan 2015


Giriş

“Tarih uyanmaya çalıştığım kâbustur.”
James Joyce, 1921

Tarihsel sosyoloji çalışmalarının yazımı, kaçınılmaz olarak ortaya çıktıkları bağlamlara bağlıdır; tarihi yazarız, ama kendi seçtiğimiz koşullar altında
değil. On yıllar boyunca bu koşullar, “Tarihin Sonu” yengiciliğinin ve liberal
kapitalizmin “alternatifinin olmadığı” iddialarının damgasını taşıdı. Bunun
sonucunda, gelip geçici, tarihsel olarak spesifik ve çelişkili bir inceleme birimi
olarak kapitalizm, akademik ve siyasi gündemin dışına düştü; tabii eğer bütünüyle silinmediyse. Fakat 2008 yılında borsalarda yaşanan çöküşün ardından,
tarihin gücü, Londra’dan Ferguson (Missouri), Atina, Kahire, İstanbul, Rojava,
Santiago ve ötesine dek, bir dizi devrim, kamusal mekân işgali, kemer sıkma
karşıtı protesto, grev, isyan ve devlet karşıtı hareket biçiminde kendisini yeniden hissettirdi. Bu tür hareketler, “kapitalist gerçekçiliğin” kibirli kesinliklerini rahatsız ederek, uzun süredir “sağduyu”nun gereği olarak inanılan bu tür
sorgulanamaz gerçeklere ve onları destekleyen iktidar yapılarına –tutarsız bir
şekilde de olsa– belirli aralıklarla meydan okumaya başladı.
Sonuç olarak kapitalizm ve kapitalizme yönelik eleştiriler, daha önce tahayyül edilmesi mümkün olmayan biçimlerde, kamusal söyleme yeniden girdi.
Öyle görünüyor ki kavramın radikal sol eleştirinin çeperine itildiği uzun süreli sürgün sona erdi ve kapitalizm, ana akım basın kuruluşlarından geleneksel
akademik yayıncılığa kadar, “saygıdeğer” bir analiz nesnesi olarak geri döndü. Hatta ister sosyal demokrat, ister Marksist, ister Keynezyen, isterse yeni
muhafazakâr cenahtan olsun, son yılların en ünlü yayınları, farklı şekillerde,
kapitalizmin anlamını (hem kuramsal hem de tarihsel olarak) yeniden araştırmaya ve anlamaya yöneldi.2
Dünyanın her yerindeki üniversitelerde, öğrenciler
ve akademisyenler artık hâkim sınıf ortodoksilerine meydan okuma arayışında
birlikte çalışıyor.3 New York Times’ta çıkan yakın tarihli bir makalede belirtildiği gibi, “üniversitelerin tarih bölümlerine bir hayalet musallat olmuş durumda: kapitalizmin hayaleti.”4
Kapitalizmin incelenmesine yönelik yeniden ortaya çıkan bu ilgi, özellikle kapitalizmin modern tarihin baş karakteri olarak yeniden ilgi odağı haline
gelmesi ile Karl Marx’ın kapitalizm eleştirisinde belirli bir canlanmanın çakışması nedeniyle sevindirici bir gelişmedir. “ Marx Geri Döndü” diye hayıfl andı
Economist dergisi5
ve kapitalizmin, özellikle de tarihsel bir üretim biçimi olarak oluşumuna dair Marksizmden ilham alan yeni kavrayış ve eleştiriler sunan
bir dizi yeni mecra da Marx’a eşlik etti. Kapitalizm neden diğer üretim biçimlerinin yerine geçmeyi başarmıştı? Onu küresel hâkimiyete taşıyan neydi? Ve son
olarak, kapitalizmin tarihsel sınırları nelerdir?
Bu kitap tüm bu sorulara eksiksiz yanıtlar vermeyi ümit edemez. Amacımız,
daha ziyade bu soruların yeniden ele alınıp, başka, umarız ki daha önceki girişimlerden daha iyi bir şekilde yanıtlanabilecekleri, yeni kuramsal ve tarihsel
perspektifl er sunmak. Basitçe söyleyecek olursak, kapitalizmin kökenlerinin ve
tarihinin ancak uluslararası ya da jeopolitik bir çerçevede hak ettiği gibi anlaşılabileceğini ve tarihsel bir üretim biçimi olarak kapitalizmin temelinde tam da
bu “uluslararası olma halinin” yattığını ileri sürüyoruz. Her ne kadar pek çok
okur sezgisel olarak bunun zaten aşikâr olduğunu düşünse de, bu kitapta mevcut kapitalizm mefh umlarının bugüne dek bu uluslararası olma halini ciddiye
almakta başarısız olduğunu gösteriyoruz. Bu durum, sadece tarih çalışmalarımızı değil, günümüze ilişkin eleştirilerimizi de sınırlayan, kapitalizmin kökenleri ve gelişimine ilişkin sorunlu kuramsallaştırma çabalarına yol açmıştır.
Kapitalizmin kökenlerinin bu belirgin jeopolitik karakteri, Fransız elçileri
Jean de Dinteville ile George de Selve’in Londra’daki bir buluşmasını resmeden
Alman Rönesans ressamı Hans Holbein’ın 1532 tarihli şaheseri Elçiler’de de
ustalıkla öngörülmüştür (Şekil 0.1). Tablo insanı şaşkınlığa düşürür, çünkü iki
aristokrat tablonun kenarlarına yerleştirilirken, açıkça dinî bir nitelik taşıyan
ve tek sembol olan haç ise bir perdeyle örtülmüştür. Ortaçağ’da iktidarın bu iki
direği –kilise ve aristokrasi– sembolik olarak kenara itilirken, tablonun odak
noktasını anamorfik bir kafatası ve nesnelerle –metalarla– dolu bir masa işgal
eder. Bu feodalizmin kaçınılmaz çöküşüne ilişkin, ressamın farkında olmadan
bulunduğu bir kehanet miydi? Holbein, toplumsal ilişkilerin “şeyler tarafından
dolayımlanacağı” kapitalist bir gelecek mi öngörmüştü?6
Bu bir spekülasyondan ibaret olsa da, bu nesneler 16. yüzyılın başlarında
Avrupa’da7
uluslararası ilişkileri tanımlayan jeopolitik çevreye ilişkin canlı bir kayıt teşkil eder.8
Kafatasının temsil ettiği ölümlülük, bize ölümün bu
dönemde Avrupalıların zihin dünyasının ön sıralarında olduğunu hatırlatır;
hatta Holbein da tablonun tamamlanmasından sadece on yıl sonra, 1543 yılının güzünde İngiltere’de veba nedeniyle hayatını kaybedecektir.9
Tablonun
yapıldığı sıralarda, Hıristiyan dünyası arkalarında serfliğin küllerini bırakan
köylü isyanlarıyla sarsılıyordu. Avrupa önceki yüzyıllarda, 15. yüzyıla gelindiğinde nüfusunu yüzde 30 ilâ yüzde 60 oranında azaltan bir demografik krize
yol açacak salgın hastalıklarla kasılıp kavrulmuştu.
Tablonun sağ alt köşesinde, Hıristiyan dünyasında Protestanlarla Katolik
Kilisesi arasında çıkan fikir ayrılığını simgeleyen tekli kopmuş bir lavtanın
yanında, Lutherci bir ilahi kitabı yer alır. Bu eşyaların sol tarafında Martin
Benhaim’in Portekiz’in baharat ticareti üzerindeki tekelini kırmaya çalışan
Nürembergli tüccarların siparişi üzerine yaptığı küre durmaktadır. Küre,
Avrupa şehirlerinin ardından, “Aff rica” ve “Brisilici R.” ( Brezilya) ibareleri okunacak şekilde çevrilmiştir. Yeni Dünya’yı Habsburg İspanyası (hattın batısı) ile
Portekiz (hattın doğusu) arasında bölen ve burada bu keşifl erin önemini ve
Avrupa devletlerinin keşifl erin ardından ticari olarak kârlı topraklar için giriştikleri rekabeti simgeleyen Linea Divisionis Castellanorum et Portugallenum’u
(“ İspanya ve Portekiz’i Ayıran Hat”) görürüz.
Şekil 0.1 Hans Holbein, Elçiler, 1533.
Kürenin önünde Peter Apian’ın A New and Well Grounded Instruction in All
Merchant’s Artihmetic isimli, kâr-zarar hesaplamasını, ticaret gümrüklerini,
seyrüsefer ve rota haritalandırmasını ele alan, ticaret ilmi üzerine kaleme alınmış erken tarihli bir metni yer alır. Benhaim’in yanına yerleştirilmiş olan bu
kitap, ticaretin giderek küresel –ve rekabetçi– bir karakter kazanan doğasının
yanı sıra, ticari çıkarların denizaşırı keşifl erden ayrılmazlığını gösterir. Bu eşyaların üstünde, masanın tepesinde yer alan çok sayıda bilimsel alet, denizcilik
alanında yaşanan hızlı gelişmeyi vurgular. Hıristiyanlığın gerilemesi temasını
sürdüren bu aletler, hâkim bir episteme olarak dinin kutsallığından bilimsel
araştırmanın ve hümanizmin akılcılığına doğru giderek hızlanan kaymanın
bir göstergesidir. Son olarak elçilerin masaya dayadıkları kollarının altında
uzanan ve bu nesneleri birbirine bağlayan Türk kilimi, Osmanlı ve Habsburg
İmparatorlukları arasındaki rekabete dikkat çekmektedir. Bu “Doğulu” metanın varlığı, bu dönemde Avrupa’da yaşanmakta olan sayısız değişimin, o sıralarda Avrupa’da görülen her şeyden tartışmasız bir şekilde daha güçlü olan,
Avrupa dışından kaynaklanan süreçler, toplumsal formasyonlar ve aktörler tarafından desteklendiğini gösterir.
Bir kez daha bu temaların üstünden geçelim: Kara Ölüm’ün neden olduğu
bir demografik kriz, Osmanlı-Habsburg rekabeti, Yeni Dünya’nın keşfi ve çizgisel olarak belirlenmiş egemenlik alanlarına bölünmesi, cerahat toplayan bir
isyan ve devrim atmosferi, sömürgeciliğin iktisadi önemi. Ayrıca, tablodaki bu
temaları kesen, bu süreçlerin arkasında yatan jeopolitiğe ilişkin sağlam bir farkındalık da görülmektedir. Yeni Dünya’ya ve Osmanlı İmparatorluğu’na yapılan
vurgu, bize Avrupa’da kapitalizmin oluşumunun sadece Avrupa içi değil, kesin
surette uluslararası (veya toplumlar arası) bir fenomen de olduğunu hatırlatır:
Bu süreçte Avrupa dışı faillik, Avrupa’daki gelişimin yörüngesini ve doğasını
durmaksızın etkilemiş ve (yeniden) yönlendirmiştir. Bu kitapta kapitalizmin ve
“Batı’nın yükselişinin” kökenlerinin bu uluslararası veçhesinin izini sürüyoruz.
Bu iddiayı dile getirirken ana saikimiz, döneme ilişkin tarih yazımı ile kuramsal çözümlemelerdeki hâkim görüşleri yıkmak ve umarız ki yerinden etmek. Zira, Holbein’ın tablosunun ima ettiği “uluslararası olan”ın örtük merkeziliğine rağmen, erken modern Avrupa’ya ilişkin hâkim kuramsallaştırma
girişimleri, Avrupa dışı toplumlar hesaba katılmadan inşa edilmiştir. İster siyaset alanında olsun, isterse iktisat, kültür ya da ideoloji, kapitalist modernitenin
ortaya çıkışı, genellikle sadece Avrupa’ya özgü, nevi şahsına münhasır bir gelişme olarak anlaşılmıştır. Avrupa dışı toplumlar resme girdiklerindeyse, tipik
olarak Avrupa’nın sömürgeci kamçısının diğer ucundaki edilgen bir seyirci ya
da Avrupa’nın özgünlüğünün ve üstünlüğünün tanımlandığı, kıyaslanacak bir
örnek –Öteki– statüsüne düşürülmüşlerdir. Kısacası, kapitalizmin kökenlerinin
tarihi, tartışmasız bir şekilde Avrupa merkezcidir.

Avrupa Merkezcilik Sorunu
O halde Avrupa merkezcilik tam olarak nedir? Avrupa merkezcilik, özünde,
modern gelişmenin biçimine ve doğasına dair birbiriyle ilişkili üç varsayımdan
oluşan, ayrıksı bir soruşturma kipini temsil eder.10 İlk olarak, kapitalist modernitenin kökenlerini ve kaynaklarını, esasen Avrupa’ya içsel olan gelişmelerin bir ürünü olarak görür. Avrupa merkezcilik, herhangi bir verili gelişme
güzergâhının bir toplumun kendi içkin dinamiklerinin ürünü olduğu varsayımına dayanarak, modernitenin doğuşunu münhasıran Avrupa’nın geçirgen
olmayan ve sosyo-kültürel açıdan tutarlı coğrafi sınırlarının içine yerleştirir.
Böylece kültürel tarihte Rönesans’ın doğuşunun sadece Avrupa içi bir fenomen
olduğunu görürüz.11 Mutlakıyetçiliğe ve modern devlet biçiminin kökenlerine
ilişkin çözümlemeler de benzer şekilde, bütünüyle Avrupa coğrafyasında ele alınır ve Avrupa dışı örnekler sadece kıyaslama yapmak istendiğinde sahneye çıkar
(tabii eğer çıkarlarsa).12 İktisadi bir biçim13 ya da toplumsal bir sistem14 olarak
kapitalizmin yükselişine ilişkin hâkim açıklamalar da benzer biçimde, bu gelişmenin kökenlerini doğrudan Batı Avrupa’ya yerleştirir ve Avrupa dışında kalan
coğrafyalar, sömürülen ve edilgen bir “çevre”ye indirgenir.15
“Batı’nın özerk ve endojen yükselişine” ilişkin bu içselci hikâye, Avrupa
merkezciliğin kurucu söylencesini oluşturur.16 Toplumsal nedenselliğe dair –
Avrupa’nın gelişmesinin endojen ve kendi kendine hareket eden bir gelişme
olarak kavramsallaştırıldığı– güçlü bir “içeriden dışarıya” modelden (ya da metodolojik içselcilikten) yola çıkılarak, Avrupa, tarihin daimi “merkezi” ve “esas
taşıyıcısı” olarak görülür. Bu tutum, en kötü örneklerinde, Avrupa toplumunun
ve kültürünün dünyanın geri kalanından daha üstün olarak yorumlanmasına
varabilir. Avrupa merkezciliğin, gelenek ile modernite arasındaki tarihsel ayrımı, “Batı” ile “Doğu” arasındaki uzamsal bir ayrımla eklemleyen ikinci normatif varsayımına ise tarihsel öncelik adı verilebilir. Bu yöntemle, Avrupa dışı
toplumlar Batı modernitesinin özgünlüğünün ve ayrıksılığının tanımlandığı
ve tanımlanmaya da devam edildiği ideolojik bir Öteki olarak Avrupa’nın karşısına konur.17 Böylece “Doğu”, sayısız sosyolojik akım vasıtasıyla, “Batı”nın değerlerine temel ve uzlaşmaz bir meydan okumayı temsil eden, inatçı ve tehlikeli
bir düşman olarak (yeniden) inşa edilir.18
Karşılıklı inatçılığın “Demir Perdesi”nin19 yerleşmesiyle, hem Avrupa merkezci içselcilik hem de tarihsel öncelik nosyonları, sadece ideolojik olarak değil, maddi olarak da güçlendirilmiştir. Ya karşılaştırmalı yaklaşımlarda20 ya da
“metodolojik milliyetçilik”te21 ifadesini bulan Avrupa merkezcilik, toplumsal
gelişmenin çoğul ve etkileşimli karakterini görmezden gelme eğilimindedir.
Böylece, kuramsal düzeyde birbirleriyle kıyaslanması mümkün olmayan araştırma nesneleri olarak Avrupa ile “Geri Kalanlar” arasında epistemolojik bir ayrıma gidilir ve kapitalizmin kökenlerinin incelenmesi, Avrupa dışı toplumların
failliğinin silindiği ya da görmezden gelindiği dışlayıcı bir sürece dönüştürülür.
Bu varsayımlardan kestirime dayalı üçüncü bir önerme doğar: Avrupa’nın
modernite deneyimi, gelişmenin, bütün toplumların geçmesi gereken evrensel
bir aşamasıdır. Bu aşamacı varsayım, toplumsal değişimin –gelenekten moderniteye, feodalizmden kapitalizme vs.– içsel süreçlerinin farklı yerlerde ve farklı
zamanlarda dünyadaki bütün toplumları kapsayan evrensel aşamalar olarak
kavrandığı, çizgisel bir gelişme fikrine dayanır. Bu üç önerme (metodolojik içselcilik, tarihsel öncelik ve çizgisel gelişme), Avrupa merkezci açıklamaların
çekirdeğini oluşturur.

Sosyo-tarihsel Farklılık Sorunuyla Yüzleşmek
Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu?, kapitalizmin longue durée’de [uzun
dönemde] ayrıksı bir üretim biçimi olarak ortaya çıkmasına imkân sağlayan
“Avrupa dışı” jeopolitik koşulları ve faillik biçimlerini ele alarak, bu varsayımlara karşı çıkıyor. Bu doğrultuda, geç Ortaçağ ve erken modern çağda ortaya çıkan,
uluslararası olarak belirlenmiş çeşitli tarihsel dinamikleri, yapıları ve failleri çözümleyerek, toplumsal dönüşüm sürecinin izini sürüyoruz. Bu açıdan, son yıllarda erken modern çağın incelenmesi açısından gerçek bir tarihsel devrim teşkil
ettiği kanıtlanmış bir tartışmaya katkıda bulunmayı ümit ediyoruz. Bu tartışma,
kapitalist modernitenin doğuşuna ilişkin mevcut kuramsal ve tarihsel yaklaşımların özünde Avrupa merkezci olan doğasına karşı çıkan, birbirinden farklı bir
grup araştırmacının çalışmalarının ürünüdür.22 Kapitalizmin kökenlerine ilişkin tartışmalar, araştırmacıların Batı modernitesinin biricikliğini görecelileştirmesi ve kendiliğinden gerçekleşen “Batı’nın yükselişi” fikrini güçlü bir şekilde
sorunsallaştırmasıyla yeni boyutlar kazanmıştır.23 Eskiden tarihsel ve sosyolojik
araştırmaların kenarına itilmiş olan kapitalist modernitenin Avrupa dışı kaynakları, dinamikleri ve deneyimleri, bu literatürde artık ön plana çıkmış, içsel
olarak üretilmiş “Avrupa mucizesi”ne dair kibirli, özcü anlatıların düzeltilmesi
için ihtiyaç duyulan katkıyı sağlamıştır.
Bu literatürün belki de en önemli katkısı, modern dünyayı birlikte, ama
eşitsiz bir şekilde yaratan, “Batı” ile “Geri Kalanlar” arasındaki karşılıklı olarak bağlantılı ve eş-kurucu ilişkilere odaklanmasıdır. Toplumsal etkileşimin ve
eş-kuruculuğun geniş uzamı olarak “uluslararası olana” gösterilen bu ilginin,
Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplinindeki bilim insanlarına, bu tartışmalara katkı koymak için eşsiz bir konum sağlaması gerekir. Ancak postkolonyalizm ve
dünya tarihi yaklaşımlarından gelen eleştiriler,24 şimdiye kadar, hatta tarihsel
sosyolojik dönüşün25 sonrasında bile, ana akım Uİ disiplinini pek az etkilemiştir. Bunun yerine Uİ’ye yönelik tarihsel sosyolojik yaklaşımlar, çözümlemelerinde ağırlıklı olarak Avrupa tarihine dayandıklarından, Avrupa merkezci varsayımları yeniden üretmekle eleştirilmiştir.26 Uİ disiplini içindeki tarihle ilişki
kuran temel çalışmalar, esasen Avrupa tarihi ve Avrupa içi dinamikleri konu
edinmiştir ve edinmeye de devam etmektedir.27 Avrupa dışı toplumları ele alan
önemli çalışmalarsa, ideolojik kültürel farklılığın “Demir Perdesi”nin altını çizme eğilimindedir.28
Gerçek bir “uluslararası tarihsel sosyolojiye”29 yönelik çağrılar, henüz
Avrupa’yı tam olarak taşralaştıramadıkları, bunun yerine kapitalist modernitenin imtiyazlı mekânı ve organik doğum yeri olarak gördükleri için,
bu Avrupa merkezci kafesin içinde kilitli kalmıştır (bkz. Birinci Bölüm). Bu
perspektifi değiştirmek, Batı’nın Egemenliği Nasıl Kuruldu?’nun temel hedefidir. Kapitalizmin ortaya çıkışının mekânsal merceğini longue durée içinde
Avrupa’nın ötesine doğru genişletmeyi; Batı dışı (hem yapısal hem da failsel)
kaynakları çözümlemenin merkezine yerleştirerek, kapitalizmin kökenlerini ve
Batı hâkimiyetinin doğuşunu köklü bir şekilde yeniden düşünmeyi öneriyoruz.
Bunu yaparken, bizatihi “Batı’nın” hem ideo-politik hem de sosyo-ekonomik bir
entite olarak, Avrupa dışı dünyayla olan karşılıklı ilişkileri içinde ve bu ilişkiler vasıtasıyla nasıl şekillendiğini açıklıyoruz. Bu uluslararası boyutlar, esasen
tarihsel olan bölümlerde (Üçüncü Bölüm ile Sekizinci Bölüm arasında) ele alınıyor. Her bölümde kapitalizmin kökenlerine ve “Batı’nın Yükselişi”ne yönelen,
ekseriyetle kuramsal ilginin odaklandığı çözümleme alanlarını değiştiriyor ya
da merkezsizleştiriyoruz. Bunlardan Moğol ve Osmanlı İmparatorluklarının
kapitalizmin gelişine “katkılarının” örnek gösterilebileceği bazıları, mevcut
tartışmalarda görece aşina olunmayan ya da görmezden gelinen alanlardır (sırasıyla Üçüncü ve Dördüncü bölümler). Bununla birlikte, küresel kapitalizmin
oluşumunda Amerika “keşifl erinin” rolü (Beşinci Bölüm), Avrupa tarihindeki
“klasik” burjuva devrimleri (Altıncı Bölüm) ve Asya’nın sömürgeleştirilmesi
(Yedinci ve Sekizinci bölümler) gibi çağdaş tartışmalarda daha aşina olunan
alanları da, tam da daha “uluslararası”, Avrupa dışı bir çerçeve yoluyla daha
aşina kılmak amacıyla ziyaret ediyoruz.
Bunu yaparken aynı zamanda, dünya tarihi literatürüne ve postkolonyal yazına yapılmış mevcut katkıların ötesine geçmeyi amaçlıyoruz. Yani, Batı’nın
Egemenliği Nasıl Kuruldu?, basitçe kapitalizmin kökenlerine ilişkin araştırmaların ampirik kapsamını genişletebilecek, Avrupa dışı, yeni perspektifl er eklemeyi hedefl emiyor. Daha ziyade kapitalizme dair kuramlaştırmamızın kayda değer bir şekilde gözden geçirilmesini sağlayabilecek alternatif bir çerçeve
sunuyor. Bunu, nedenselliğin belirgin bir biçimde uluslararası olan boyutunu gelişme kavramıyla benzersiz bir şekilde birleştirdiğini ileri sürdüğümüz
Troçki’nin eşitsiz ve bileşik gelişme kuramından yararlanarak ve bu kuramı
daha da incelterek yapıyoruz (İkinci Bölüm).30
Kapitalizme geçiş tartışması, eşitsiz ve bileşik gelişmenin toplumsal değişimi kuramlaştırma açısından ne denli verimli olduğunu değerlendirmek için
özellikle uygun bir literatür teşkil eder, zira bu tartışma içinde alınan konumlar,
özellikle de açıklamanın “içselci” ve “dışsalcı” biçimleri arasındaki katılaşmış
ayrım, tam da kuramın üstesinden gelmeye çalıştığı metodolojik sorunları çok
açık bir şekilde ortaya koyar. Bilhassa (yeni-)Marksist yaklaşımlar arasındaki
tartışmalar, büyük oranda bu “içselci” ve “dışsalcı” kutuplar arasında dağılmıştır. Bir taraft an Maurice Dobb,31 Robert Brenner32 ve Ellen Meiksins Wood33
gibi araştırmacılar, kapitalist toplumsal ilişkileri ortaya çıkaran kaynakları,
feodal Avrupa toplumlarının, özellikle de İngiltere’nin iç çelişkilerine yerleştirir. Öte yandan Paul Sweezy34 ve Immanuel Wallerstein,35 kapitalizmin Uzun
16. Yüzyıl (1450-1650) boyunca Avrupa’da pazarların, alışverişin ve ticaretin
genişlemesi sonucunda doğduğunu düşünürler. Bu iki farklı konum arasındaki temel mesele, kapitalizme geçişteki esas itkinin mübadele ilişkilerindeki (ticaret) yoğunlaşma mı, yoksa sınıf çatışmasındaki şiddetlenme mi olduğudur.
Daha yakın bir dönemde, Avrupa merkezciliğe karşı çıkan araştırmacılar, kapitalizmin (ya da “proto-kapitalizmin”) daha önceki biçimlerinin Batı dışında
ortaya çıkışını hesaba katarak ve Batı Avrupa kapitalizminin küresel hâkimiyet
kurmasıyla sonuçlanan yükselişini açıklayan olumsal ya da tesadüfi etkenleri
daha fazla vurgulayarak tartışmayı genişletmiştir.36 Fakat, Avrupa merkezcilik
karşıtlarının büyük bir bölümü, kapitalizmin doğuşuna ilişkin özünde dışsalcı
bir açıklamayı benimseyerek, esas tartışma tarafından belirlenmiş ana metodolojik parametrelerin içinde kalmıştır. Temel itki olarak ticaretin ve pazarların
yayılmasının altını çizmiş ve böylece sermayenin “Nuh Nebi’den kalma biçimlerini”37 kapitalizmle eşitlemişlerdir.38

Kapitalizm Nedir?
Kapitalizmin oluşumunda tam olarak hangi etkenlerin merkezde durduğuna ilişkin bu şiddetli anlaşmazlıklar, şu soruyu yanıtlamaktan kaçınır:
Kapitalizm nedir? Bazı açılardan bu aldatıcı bir sorudur, çünkü kapitalizmin
içeriğinin herhangi bir tek satırlık tanıma direnen bir karmaşıklığa sahip olması nedeniyle, tartışmaya açtığından daha fazlasını gözlerden gizler. Kapitalizmi
“genelleşmiş meta üretimi”39 veya “ücretli emeğin sömürülmesi yoluyla rekabetçi sermaye birikimi”40 ya da “piyasaya bağımlılık”41 olarak görmek, bazı açılardan, kapitalizmin etrafında işlediği “sert bir çekirdeğe” göndermede bulunur. Ancak bu kitapta ileri sürdüğümüz argüman, kapitalizm anlayışımızı bu
ifadelerden herhangi birinde tespit edilenin çok ötesine dek esnetecek, daha
geniş ve karmaşık bir toplumsal ilişkiler ağının var olduğudur. Bu toplumsal
ilişkilerin neler olduğunu kitabın akışı içinde, ortaya kapitalizmin kökenleri
ve yeniden üretimi açısından hayati olduğunu düşündüğümüz daha fazla saptama ve kategori koyarak açıklıyoruz. O halde şimdilik, kendimizi kapitalizmi
kuramlaştırabileceğimiz temel bir bulgusal (heuristic) çerçeve tespit etmekle
sınırlandırabiliriz.
Kapitalizmin ne “olduğunu” söylemek, kapitalizmi bir şeye indirgeme riskini taşır ve bu da toplumda kapitalizmin yeniden üretimini kolaylaştıran, yapılandıran ve nihayetinde sınırlandıran çok anlamlı (multivalent) bağlantıları
karanlıkta bırakma eğilimindedir. Daha spesifik olmak gerekirse, herhangi
bir verili toplumsal etkenin, ilişkili olduğu diğer etkenlerden mantıksal olarak
bağımsız bir öz ihtiva ettiği imasını taşır. Sermaye “bir şey olarak” genellikle
basitçe, varlığı daha geniş toplumsal ilişkilerden bağımsız olan “kâr” veya biriktirilmiş bir para ya da belki de makine havuzu şeklinde anlaşılır. Bu nedenle sermayenin sadece bir “şey” olarak görülmesi, kapitalizmi doğallaştırma ve
ebedileştirme eğilimine yol açar.
Bunun aksine, kapitalizmi, toplumsal ilişki ve süreçlerin kuşatıcı ve tarihsel
olarak spesifik konfigürasyonları olarak gören Marx’ı takip ediyoruz. Bu tür bir
ilişkisel-süreçsel yaklaşım, kapitalizmin “soyut ve tek tarafl ı” öz-sunumlarından
uzaklaşarak, “belirli toplumsal ilişkilerin” “somut canlı kümeleşmeleri”ni gün
yüzüne çıkarmamıza yardımcı olur.42 Örneğin, Marx’ın (sermaye gibi) bazı kategorilerinin zorunlu olarak ( ücretli emek gibi) başka kategorileri varsaydığına
ilişkin gözlemi, kapitalist üretim biçimini yeniden üreten sömürü ve iktidarın
yapısal koşullarını gün yüzüne çıkarmasını, çözümlemesini ve eleştirmesini
mümkün kılmıştır. Bu bize toplumsal ilişkilerin tarihsel olarak spesifik ve inşa
edilmiş olmaları nedeniyle, dönüştürülebileceklerini, ortadan kaldırılabileceklerini ve yeniden inşa edilebileceklerini hatırlatır. Benzer şekilde, süreç üzerine
yapılan vurgu da kapitalizmin gelişiminin sabit bir entite olarak değil, belirli
tarihsel sorunlara, itirazlara, mücadelelere, çelişkilere, sınırlara ve fırsatlara
göre toplumsal ilişkileri biçimlendiren ve şekillendiren bir entite olarak tarihselleştirilmesini gerektirir.
Sürece yapılan bu vurgu, kapitalizmin tarihinde ya da coğrafyasında yer
alan belirli bir evreyi, “saf”, “ideal tipik”, “değişmez” ya da “en yüksek aşama” olarak gören her türlü sosyolojik ya da politik tutumdan uzaklaşmamıza
yardım edecektir. Bu tür bir perspektift en yola çıkarak, kapitalizmin tarihini,
açık bir şekilde ayırt edilebilir aşamalardan oluşan çizgisel bir ilerleme şeklinde okumaya yönelik her türlü girişimi altüst etmeye çalışıyoruz. Son olarak,
“sürece” odaklanmak, bir toplumsal ilişki olarak sermayenin tanımlayıcı niteliklerinden biri olan –üretim, dolaşım ve gerçekleşme alanlarındaki– hareket
ve devinim zorunluluğunu tespit etme imkânı sunacaktır.
O halde, her iki anlamda da –hem toplumsal ilişki hem de süreç olarak– kapitalizmden ziyade kapitalizmlerden söz etmek daha anlamlıdır. Gerçekten de
bu kitabın ana tezlerinden biri, kapitalizmin tarihinin çoğul, çok değerlikli olduğu ve herhangi bir tekil süreç ya da toplumsal ilişkiye indirgenemeyeceğidir.
Bununla birlikte, kapitalizmin işleyişinin, kapitalist üretim biçiminin (çelişkili
olsa da) bilinebilir bir çözümleme nesnesi olarak incelenmesini zorunlu kılan,
belirli bir bütünlüğe de sahip olduğunu ileri sürüyoruz.
Kapitalizmi bu çerçevede –çelişkili bir toplumsal bütünlük olarak– ele almak, çoğul hâkimiyet, boyun eğdirme ve sömürü ilişkilerinin birbirleriyle
kesiştiği ve birbirlerini yeniden ürettiği biçimlerin izini sürmemizi mümkün
kılar. Bu bakış açısından yola çıkarak, kapitalizmin en iyi, sermaye ilişkisinin
sistematik yeniden üretimi etrafında bir araya gelen, ama –ne tarihsel ne de
mantıksal olarak– bu ilişkiye indirgenmesi mümkün olmayan toplumsal ilişki
ve süreçlerden oluşan bir konfigürasyonlar, bir araya gelişler ya da demetler
kümesi olarak anlaşılabileceğini ileri sürüyoruz. Bu tür konfigürasyon ve bir
araya gelişlerin altını çizerek, aynı zamanda sermayenin ücretli emekçilerin
sömürüsü yoluyla yeniden üretilmesi ve rekabetçi bir tarzda biriktirilmesinin,
bu yeniden üretimi ve birikimi mümkün kılan geniş bir farklılaşmış toplumsal
ilişkiler çeşitliliğini gerektirdiğini göstermeye çalışıyoruz. Bu ilişkiler, baskıcı
devlet aygıtları, rıza üreten ideoloji ve kültürler ya da ırkçılık ve patriyarka gibi,
basit sermaye- ücretli emek ilişkisinde doğrudan verili olmayan ya da bu ilişkiden türemeyen çok çeşitli iktidar ve sömürü biçimleri alabilir.
Bir örnek vermek gerekirse, feminist araştırmaların en büyük başarılarından biri, ücretli emeğin mevcudiyetinin, doğrudan üretim sürecinin (bu süreçle ilişkili olsa da) dışında kalan geniş bir “yeniden üretim alanı”nı gerektirdiğini göstermek olmuştur. Burada, ücretli olmayan üretim biçimleri –aşçılık, ev temizliği, çocuk bakımı vs.– ücretli emeğin ve dolayısıyla kapitalizmin
yeniden üretimi açısından asli bir role sahiptir. Bu kitap boyunca göstermeye
çalışacağımız üzere, bu tür (ve başka) ilişkiler, hem sermayenin birikiminin
ve yeniden üretiminin mümkün kılınması hem de işçilerin emeklerinden ve
birbirlerinden yabancılaşmalarının temelinde yatan itaat, sömürü ve toplumsal
katmanlaşma biçimlerinin üretilmesi açısından mutlak bir öneme sahiptir. Bu
nedenle, kapitalizmin oluşumuna ilişkin bir çözümlemenin, bir üretim biçimi
olarak kapitalizmin kökenlerini ve yeniden üretimini etkileyen toplumsal ilişkilerden oluşan son derece karmaşık ağları, bir araya gelişleri ve demetleri açığa
çıkarması gerektiğini ileri sürüyoruz.
Bu kitapta, eşitsiz ve bileşik gelişmenin, kapitalizm açısından kurucu bir rol
oynayan ve oynamaya da devam eden bu tür bir araya gelişlerin tarihsel olarak
ortaya çıkışını ve gelişimini açığa çıkarmak ve çözümlemek için bir yol sunduğunu savunuyoruz. Kurucu bir rol oynamak derken, tarihsel olarak kurucu
bir rol oynamayı, yani kapitalizmin ortaya çıkışı ve gelişmesinde etkili olan tarihsel süreçleri kastediyoruz. Fakat aynı zamanda bu “kurucu rol”ü, müteakip
yüzyıllar boyunca (farklı biçimlerde de olsa) işleyen ve günümüzde de varlığını
sürdüren ilişki ve süreçlere, kapitalizmin onlar olmadan yapamayacağı sosyal
ilişkilere de atfediyoruz. İleride savunacağımız gibi, “kurucu bir rol” oynadığını düşündüğümüz şeyler, mevcut pek çok kapitalizm kuramında ortaya konulanlardan önemli ölçüde daha geniştir. Bunun, kapitalizmin kökenlerinin
gerektiği gibi incelenebilmesi için daha geniş bir tarihsel ve coğrafi kapsam ve
bu daha geniş kapsamı anlaşılabilir kılacak bir kuramsal çerçeve gerektirdiğini
ileri sürüyoruz.
Bununla birlikte, bu kitabın kapitalizmin kökenlerine ve “Batı’nın yükselişine” dair “her şeyi kapsayan” bir açıklama yapmak niyetiyle yazılmadığını
vurgulamalıyız. Aslına bakılırsa, tarihsel açıklamamız belirli süreçleri öne
çıkaran, bazılarını ise dışarıda bırakan kısmî bir açıklama olmaktan kurtulamaz. Benzer şekilde, bunun her şeyi kapsayan bir tarih değil, Avrupa’da kapitalizmin oluşumu açısından merkezî bir rol olan süreçlere öncelik veren bir tarih olduğunu da kabul etmeliyiz. Bu yaklaşım, Avrupalı olmayan toplumların,
ancak Avrupa’daki gelişme açısından bir değer taşıdıkları ölçüde incelenmesi
anlamında, Avrupa merkezciliğe düşme tehlikesi taşımaktadır. Bu durumdan
kaynaklanan olası sorunların farkındayız, ama Avrupa’da, onu Avrupalı olmayan toplumların aleyhine küresel hâkimiyete taşıyan benzersiz bir şeyin yaşandığında ısrar ediyoruz. Dolayısıyla bu “yükselişin” arkasında yatan boyun
eğdirme ve sömürü tarihinin gün yüzüne çıkarılması, Avrupalı (ya da Batılı)
istisnaiciliğin mitleştirilmesine yönelik eleştiriler açısından hayatidir. Bu tarihin anlatılmasında Avrupa’nın bir inceleme nesnesi olarak alınması, hem
vazgeçilmez hem de kaçınılmazdır. Ancak boşluklar var olsa da önerdiğimiz
çerçevenin gelecekteki araştırmalar için yeni olanaklar sağlayacağını ve çözümlememizi destekleyecek başka tarihsel süreçlerin bu çerçeveye dâhil edilebileceğini ümit ediyoruz. Bu açıdan, bugüne dek hikâyenin önemli ölçüde
gözardı edilmiş veçhelerini, özellikle de “uluslararası”, “toplumlar arası” olanı
ve “jeopolitikayı” öne çıkaran, daha kapsayıcı bir açıklama sunmaya çalıştık.
Elbette bu, şu sorunun yanıtlanmasını gerektirir: “Uluslararası olan” ve “jeopolitika” nedir?

Jepolitik Nedir?
Jeopolitika ve “jeopolitik” en genel tanımında şu iki şeyi birden kapsayacak
şekilde tasavvur edilebilir: İlk olarak teritoryal uzamları ve bu uzamların sakinlerini ve kaynaklarını işgal eden, denetleyen, toplumsallaştıran, örgütleyen,
koruyan ve bunlar üzerinde rekabet eden toplulukların, toplumların ve devletlerin çeşitli süreç ve pratikleri; ikinci olaraksa bu tür süreçlerin sonucunda ortaya çıkan iktidar eklemlenmeleri, biçimleri ve ilişkileri ile birlikte çok değerli
bilgi, söylem, temsil, ideoloji ve strateji biçimleri. Bu bakış açısından, uzamın
(yeniden) üretiminin, yapılanmasının ve örgütlenmesinin ve bizatihi beşerî “teritoryalliğin” inşasının, nasıl tarihsel olarak belirli ve değişen iktidar ilişkilerinden kaynağını alan, bu ilişkiler tarafından koşullanıp eklemlenen, doğası gereği
toplumsal süreçler olduklarını inceleyebiliriz. Bu, teritoryal uzamların ve toplumsal ihtilafl arın, değişimin ve dönüşümün esas mekânları olarak, bu uzamlar
içinde, boyunca ve arasında gerçekleşen alışverişlerin kavramsallaştırılmasını
mümkün kılar.43
Örneğin kapitalizmde, belirli teritoryallik biçimleri ve diğer toplumsal olarak inşa edilmiş uzamlar, sermayenin zaman ve mekân boyunca eşitsiz gelişimi,
üretimi, birikimi ve dolaşımı ile bunun sonucu olan ve toplumsal bir bütünlük
olarak kapitalizmin küresel yeniden üretimine eşlik eden farklılaşmış iktidar,
hâkimiyet, sömürü ve çatışma ilişkileri tarafından sürekli yeniden oluşturulur,
sınırları devamlı olarak yeniden çizilir, beşerî coğrafyalar biteviye yeniden şekillendirilir. Demek ki gelişme ve yeniden üretimin bu jeopolitik boyutlarına
odaklanırken, coğrafi ya da jeopolitik belirlenimciliğin klişeleşmiş sorunlarını
yeniden üretme niyetinde değiliz. Bunun yerine, analitik merceğimizi uzamsal
olarak, kapitalizmin ortaya çıktığı farklı “jeososyal” süreç ve belirlenimlerin
çoğulluğuna doğru genişletmeyi amaçlıyoruz. Analitik tahayyülümüzün bu
şekilde uzamsal olarak genişlemesinin, aslında kapitalizmin ortaya çıkışı ve
gelişimine dair gerçekten Avrupa merkezci olmayan bir kuram inşa etmeye yönelik her türlü çaba için, atılması zorunlu metodolojik bir ilk adım olduğunu
ileri sürüyoruz.
Bizim “uluslararası” ve “ uluslararası sistem” kavramlarını kullanma biçimimiz, (yeni-)realizmin, “uluslararası olanı” mutlak özerkliğe sahip, toplum üstü
bir jeopolitik etkileşimler alanı olarak44 (hatalı bir şekilde) kavramsallaştırmasından uzak durmak amacıyla, sürekli bir anarşi durumuna atıft a bulunmaz ya
da zorunlu olarak birbirinden ayrı teşekkül etmiş siyasi birimler arasında, stratejilerinin bu rekabetin özerk mantığı tarafından dikte edildiği bir rekabetin
varlığını ima etmez. Toplumlar arası rekabeti siyasi çoğulluktan türetmeye yönelik realist girişim, toplumların zorunlu olarak birbirlerini tehdit ettiklerine
ilişkin antropolojik olarak şüpheli varsayımın sorgulanmadan kabul edilmesi
anlamına gelir.45
Bütün bu tarih dışı şeyleştirici ve özcü yaklaşımların, aslında neye tekabül ettiğini söylemekten çekinmemeliyiz. Bunlar, devletlerin sözde “ulusal
çıkarlarını” elde etmek için başvurdukları güç siyasetinin, (kasti olsun ya da
olmasın) üstü ince bir şekilde örtülmüş rasyonalizasyonlarından başka bir şey
değildir. Kısacası, bu yaklaşımlar, modern dünya siyasetindeki hegemonik ideolojilerin “bilimsel” bir toplumsal kuram46 maskesi takan özgün temsilleri ve
ifadeleridir. Geleneksel Uİ, Kees vand der Pijl’in yerinde adlandırmasıyla, “Batı
Üstünlüğünün Disiplini”dir.47 Bu tür yaklaşımlarla doğrudan bir tezat teşkil
edecek şekilde, jeopolitika, yani beşerî teritoryallik ve toplumlar arası/uluslararası çatışma, jeopolitikanın sınırlarının bu şekilde çizilmesiyle birlikte, daha
geniş, etkileşime dayalı ve eşitsiz bir gelişme sürecinin ortaya çıkan özellikleri
olarak kavramsallaştırılmalıdır.48
Fakat “jeopolitika” ve “jeopolitik” kavramlarına getirdiğimiz bu tanımlar,
bizi dürüstçe, bu kitabın alt başlığının (Kapitalizmin Jeopolitik Kökenleri), aslında yanlış bir adlandırma olduğunu kabul etmeye zorlar. Gerçekten de, kelimenin dar anlamıyla jeopolitik bir nitelik taşıyan (büyük güç rekabeti, sömürgecilik ve savaş gibi) geniş bir sosyo-tarihsel süreç yelpazesini incelesek de ele
aldığımız pek çok başka gelişmenin, örneğin alışverişin, ticaretin, fikirlerin,
teknolojilerin ve hastalıkların kültürleri kesecek şekilde yayılmasının, “toplumlar arası” ya da “uluslararası” ilişkiler başlığı altında toplanması daha doğrudur. Yine de basitçe Kapitalizmin Toplumlar Arası Kökenleri gibi bir başlıktan
daha çekici olduğu için değil, bu kitap boyunca ileri sürmeye çalıştığımız temel
bir tezi ifade ettiği için bu alt başlığı kullanmaya karar verdik: Kapitalizm, ancak ve ancak önüne çıkan toplumsal güçlerin pek çoğunu boyunduruk altın
almaya, üzerlerinde hâkimiyet kurmaya ve sık sık da yok etmeye yönelik şiddet
içeren, zora dayalı ve genellikle savaşın yardımcı olduğu, bugüne dek de varlığını sürdüren süreçlerle –hem ülke içinde hem de ülke dışında– ortaya çıkabilir, kök salabilir ve kendisini yeniden üretebilir.
Bu anlamda, kitabımız kapitalist gelişmenin temelde barış getiren ve “uygarlaştıran” doğasını vurgulayan liberalizmden esinlenmiş pek çok anlatıya
alternatif bir “karşı tarih” sunmaktadır. Bu anlatılar, serbest ticaretin ve piyasaların yayılmasının, daha işbirliğine dayalı ve barışçıl bir uluslararası düzenin
kurulması anlamına geldiği; “küreselleşmenin” çağdaş uluslararası siyaseti,
devletlerin mutlak kazanç elde edebilecekleri bir dizi “pozitif toplamlı” oyuna dönüştürdüğü; giderek daha fazla bütünleşen ulusaşırı sermaye döngülerinin ve küresel piyasa ilişkilerinin, sonunda daha liberal-demokratik kültür,
kimlik ve normları desteklediği bir dünya sunmaktadır.49 İzleyen sayfalarda
göstereceğimiz üzere, kapitalist gelişmenin bu şekilde kavramsallaştırılması,
hem geçmişteki hem de günümüzdeki tarihsel olgularla temel bir tezat teşkil
etmektedir


KÜNYE
BATI’NIN EGEMENLİĞİ NASIL KURULDU?
Kapitalizmin Jeopolitik Kökenleri
Alexander ANIEVAS, Kerem NİŞANCIOĞLU
Kitabın Orijinal Adı : How the West Came to Rule: The Geopolitical Origins of Capitalism
Yordam Kitap
Sayfa Sayısı : 384
Basım Yeri : İstanbul
Basım Tarihi : Temmuz 2020
Çeviren : Çağdaş SÜMER
Tasarım : Savaş Çekiç


İçindekiler
Teşekkür ………………………………………………………………….. 11
Giriş ………………………………………………………………………. 15
Avrupa Merkezcilik Sorunu ………………………………………………. 18
Sosyo-tarihsel Farklılık Sorunuyla Yüzleşmek ………………………………. 20
Kapitalizm Nedir? ……………………………………………………….. 22
Jepolitik Nedir? ………………………………………………………….. 25
BİRİNCİ BÖLÜM
Geçiş Tartışması: Kuramlar ve Eleştiri …………………………………… 29
Giriş ……………………………………………………………………. 29
“ Ticarileşme Modeli”ne Yeniden Bakmak:
Dünya-Sistemleri Analizi ve Kapitalizme Geçiş …………………………….. 30
Siyasal Marksizmin Uzam-zamansal Sınırları ………………………………. 39
Sosyo-tarihsel Farklılık Sorunsalı: Postkolonyal Çalışmalar ve Sermaye ………. 50
Sonuç …………………………………………………………………… 59
İKİNCİ BÖLÜM
Kapitalizmin Kökenlerini Yeniden Düşünmek:
Eşitsiz ve Bileşik Gelişme Teorisi ………………………………………….. 61
Giriş ……………………………………………………………………. 61
Eşitsiz ve Bileşik Gelişme: Serimleme ve Eleştiriler ………………………….. 63
Troçki’nin Ötesinde Troçki mi? Kapitalizmden Önce Eşitsiz ve Bileşik Gelişme … 76
Sonuç: Kapitalizmin “Enternasyonalist Bir Tarih Yazımı”na Doğru …………… 82
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Uzun 13. Yüzyıl: Yapısal Kriz, Konjonktürel Felaket ……………………… 84
Giriş ……………………………………………………………………. 84
Eşitsiz ve Bileşik Gelişmenin Bir Vektörü Olarak Pax Mongolica …………….. 87
Sonrası Kıyamet: Kara Ölüm ve Feodalizmin Krizi ………………………….. 97
Sonuç ………………………………………………………………….. 108
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Uzun 16. Yüzyıl Boyunca Osmanlı-Habsburg Rekabeti ……………………. 111
Giriş …………………………………………………………………… 111
Eşitsizlik: Toplumsal Yeniden Üretimlerin Çatışması ………………………. 115
Bileşiklik: Pax Ottomana ve Avrupa Ticareti ………………………………. 127
Sonuç: Eşitsiz ve Bileşik Gelişmenin bir Vektörü Olarak Osmanlı İmparatorluğu 141
BEŞİNCİ BÖLÜM
Avrupa Kapitalizminin, Teritoryal Egemenliğin
ve Modern Ben’in Atlantik’teki Kökenleri ……………………………….. 142
Giriş …………………………………………………………………… 142
Atlantik Aynasında Avrupa’yı Tahayyül Etmek:
Teritoryalleşmiş Egemen, Ben ve Öteki Üzerine Yeniden Düşünmek …………. 144
Eşitsiz ve Bileşik Gelişmenin Tarihinde 1492 ………………………………. 162
Plantasyon Köleliğinin Eşitsiz ve Bileşik Gelişimi ………………………….. 174
Yeni Dünya Köleciliği ve Sınai Kapitalizmin Yükselişi ……………………… 185
Sonuç: Sömürgeler, Tüccarlar ve Kapitalizme Geçiş ………………………… 190
ALTINCI BÖLÜM
Eşitsiz ve Bileşik Gelişmenin Tarihinde “Klasik” Burjuva Devrimleri ……. 196
Giriş …………………………………………………………………… 196
Burjuva Devrimi Kavramı ……………………………………………….. 199
Alçak Ülkelerde Kapitalizmin ve Burjuva Devriminin Kökenleri …………….. 202
Eşitsiz ve Bileşik Gelişmenin Tarihinde İngiliz Devrimi …………………….. 212
Eşitsiz ve Bileşik Gelişmenin Tarihinde 1789 ……………………………… 221
Sonuç ………………………………………………………………….. 236
YEDİNCİ BÖLÜM
Bileşik Karşılaşmalar:
Güneydoğu Asya’da Flaman Sömürgeciliği ve “Özgür Emeğin” Çelişkileri … 239
Giriş …………………………………………………………………… 239
Flaman Kapitalizminin Özgüllüğü ve Sınırları …………………………….. 246
Sömürgecilik Öncesi Hint Okyanusu Kıyılarında
Eşitsizlik ve Bileşiklik …………………………………………………… 252
Flaman Karşılaşması: Bileşiklik Siyaseti …………………………………… 256
Sonuç ………………………………………………………………….. 268
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Longue Durée’de Büyük Ayrılığın Kökenleri:
“Batı’nın Yükselişi”ni Yeniden Düşünmek ………………………………… 270
Giriş …………………………………………………………………… 270
“Batı’nın Yükselişi”ni Yeniden Düşünmek:
Revizyonist İtirazın Üstünlük ve Açmazları ……………………………….. 272
“Batı’nın Yükselişi”nde Yapı ve Konjonktür ………………………………… 277
Konjonktürel “Yakalayıp Geçme” Uğrağı:
Britanya’nın Hindistan’ı Sömürgeleştirmesi ……………………………….. 286
Sonuç ………………………………………………………………….. 298
SONUÇ ……………………………………………………………………. 300
DİZİN …………………………………………………………………….. 379

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here