Bertrand Russell: Psikoloji bilgisi aristokrasi tarafından kullanılırsa, kötülüklerin yoğunlaşmasına yol açacaktır.

Psikoloji ve Politika

Bu denemede psikolojinin yakın zamanda politika üzerindeki olası etkilerinin niteliği üzerinde durmak istiyorum. Bu anlamda, hem olumlu, hem olumsuz etkilerden söz etmek niyetindeyim.

Politik fikirler mantığa dayanmazlar. Altın standardının kabulü
gibi teknik bir konunun kararlaştırılmasının temelinde bile duygusallık
vardır; ve psikanilizcilere göre, bu duygusallık kibar
bir toplulukta dile getirilecek türden değildir. Yetişkin bir kişinin
duyguları, eğitimin yarattığı geniş bir dış kabuğun sarmaladığı bir içgüdü
çekirdeğinden oluşur. Eğitimin devreye girmesi, düş gücünü etkilemek
şeklinde kendini gösterir. Herkes kendini iyi bir kimse olarak görmek
ister; bu nedenle de, hem çabaları hem de kuruntuları, onu başarıya
götürecek en iyi olanak olarak gördüğü şeylerin etkisinde kalır. Psikoloji
öğrenmekle “iyi insan” kavramımızın değişikliğe uğrayacağını sanıyorum. Eğer
öyle olursa, politika üzerindeki etkisinin çok büyük olacağı da ortadadır.

Gençliğinde çağdaş psikolojiyi öğrenmiş olan bir kimsenin Lord Curzon’a,
ya da Londra piskoposuna benzeyebileceğinden kuşku duyarım.

Bütün bilimlerin iki tür etkide bulunması söz konusu olabilir. Birincisi,
uzmanların, güç sahiplerinin yararlanacağı keşif ve icatlarda bulunmasıdır.
İkincisi de, bilimin insanların düş gücünü etkilemesi, bu yolla da kurdukları
analojilerde ve beklentilerinde değişiklikler meydana getirmesidir. Tam
olarak ifade etmek gerekirse, yaşam tarzını değiştirmek gibi, pek çok
sonuçları olan, üçüncü bir etkisi daha vardır. Fiziksel bilimlerde, bu üç
tür etki günümüzde iyice belirginleşmiş bulunmaktadır. Uçaklar birinciye
örnektir. Makineleşmeye dayalı yaşam görüşü ikinciye, toplumun büyük
bölümünün tarım ve kırsal yaşamdan sanayi ve şehir yaşamına geçmesi de
üçüncüye örnek gösterilebilir.

Psikolojinin etkilerine gelince, bu alanda hala geleceğe yönelik
tahminlere bel bağlamak zorundayız. Geleceğe yönelik tahminler her zaman
cüretkardır. Ancak birinci ve üçüncü türden etkiler konusunda, düşsel
bakış açısındaki değişikliklere bağlı olan etkilere oranla, daha da
cüretkardır. Bu nedenle, ben öncelikle ve daha çok bu iki tür etki üzerinde
duracağım.

Biraz tarihe göz atmak konuya yaklaşmakta bize yardımcı olabilir.
Ortaçağ da bütün politik sorunlar, analojiler şeklinde ortaya çıkan teolojik
savlara göre çözümlenirdi. En önemli çatışma Papa ile İmparator arasındaydı:
Papa’nın Güneş, İmparator’un da Ay olduğu kabul edilirdi; böylece, kazanan
Papa olmuştu. Papa’nın daha güçlü orduları olduğu için kazandığını söylemek
yanlış olur. Papa’nın ordusu, asker toplama görevini üstlenen Fransisken
(St. Francis tarafından, 1209 yılında, Orta İtalya’da, Assin kasabasında
kurulan mezhep. (Ç.N.)) rahiplerin ileri sürdüğü Güneş-ve-Ay analojisinin
gücüne dayanıyordu.

İnsan kütlelerini gerçekten harekete geçiren ve önemli konuları sonuca
götüren de bu tür şeylerdir. Günümüzde bazı kişiler toplumu bir makine,
bazıları da bir ağaç olarak düşünürler. Faşistler,
emperyalistler, sanayiciler ve bolşevikler birinci
gruba; anayasa yanlıları, toprak sahipleri veya
barışçılar da ikinci gruba girerler. Tartışma Guelfler
ve Ghibelline’ler (Ortaçağ İtalyasında, İmparator yanlısı aristokratların
siyasal partisi olan Ghibellinelere karşı olan, Papa yanlısı siyasal parti
üyeleri. (Ç.N)) tartışması kadar anlamsızdır; çünkü toplum
ne ağaçtır ne de makine.

Rönesans’la beraber ikinci bir etken ortaya çıkar: edebiyat,
özellikle de klasik edebiyat. Bu etken, çoğunlukla, devlet okullarında ve
eski üniversitelerde okumuş olanlar arasında günümüze dek süregelmiştir.
Profesör Gilbert Murray’in, ((1866-1957): İngiliz bilgin ve devlet
adamı. (Ç.N.)) bir sorun hakkında karar vermeden önce ilk
tepkisinin sanki “Euripides (İ.Ö. 5. yüzyılda yaşamış Grek tiyatro
yazarı. (Ç.N.)) bu konuda ne derdi?” diye sormak olduğunu
hissederiz. Bu görüş artık gücünü yitirmiştir. Ancak, Rönesans’ta ve
onsekizinci yüzyılın Fransız Devrimi’ne kadarki kesitinde bu görüş egemen
olmuştur. Devrimin ünlü hatipleri kendilerini togalar içinde görürler,
sürekli olarak da Roma’nın parlak erdemlerinden söz ederlerdi. Montesquieu
ve Rousseau gibi yazarlar günümüz yazarlarının herhangi birinin
sahip olabileceğinin çok üstünde etkiye sahiptiler. Amerikan anayasasının,
Montesquieu’nün İngiliz anayasası olarak düşlediği yasa olduğu söylenebilir.
Roma hayranlığının Code Napoleon (Napolyon’un gözetiminde 1804’de
yasalaşan Fransız Medeni Kanunu. (Ç.N.)) üzerindeki etkisinin
ayrıntılarından söz edecek ölçüde bir hukukçu değilim.

Sanayi devrimi ile yeni bir çağa, fizik çağına
girmiş bulunuyoruz. Bilim adamları, özellikle Galileo ve Newton, bu çağın
temelini hazırladılar; ancak çağı başlatan, ekonominin tekniğine
bilimin girmesi oldu. Makine çok tuhaf bir nesnedir: bilinen bilimsel
yasalar uyarınca çalışır (öyle olmasaydı zaten üretilemezdi); kendi
dışında, insanla, daha çok insanın fiziksel yaşamıyla ilgili olan belirli
bir amacı vardır. Makinenin insanla ilişkisi, Kalvenci teolojide insanın
Tanrı ile olan ilişkisinin aynıdır. Sanayileşmenin Anglikanlar değil de
Protestanlar ve İngiltere Kilisesi dışındakiler tarafından icadedilmesinin
nedeni belki de budur. Makine analojisinin düşünce dünyamız üzerinde derin
etkileri vardır. Dünyaya “mekanik” bir bakış açısı, “mekanik” açıklama, vb.
deyimler kullandığımızda, bunları fizik yasaları diliyle bir açıklama
anlamında kullanırız; ancak, makinenin teolojik yönünü, yani kendi dışında
var olan bir amaca yönelik olduğunu da, belki de bilinç-dışı olarak,
belirtmiş oluruz. Demek ki, toplumu bir makineye benzetirsek, onun kendi
dışında bir tür amacının var olduğunu düşünmekteyiz. Artık onun Tanrı’yı
yüceltmek için var olduğunu söylemek bizi tatmin etmiyor. Tanrı ile eş
anlamlı sözcükler bulma sıkıntımız da yok: örneğin İngiltere Merkez Bankası,
İngiliz İmparatorluğu, Standart Petrol Şirketi, Komunist Parti, vb.
Savaşlarımız da bu eş anlamlı sözcükler arasındaki çatışmalardır; yani,
Ortaçağ’ın Güneş-ve-Ay sorununun tekrarı.

Fizik biliminin güçlü olması, onun günlük yaşamı büyük ölçüde değiştiren
kesin bir bilim dalı olmasından dolayıdır. Bu değişim onun insanı
değil, ortamı etkilemesi ile ortaya çıkmıştır. Aynı ölçüde kesin ve insanı
doğrudan etkileyen başka bir bilim dalı var olsaydı fizik gölgede kalırdı.
İşte psikoloji bir gün böyle bir bilim haline gelebilir. Son zamanlara kadar
psikoloji önemsiz bir felsefi laf kalabalığı sayılırdı -gençliğimde edindiğim
eğitimsel psikolojik bilgiler öğrenmeye değer şeyler değildi. Ancak
şimdilerde psikolojiye iki değişik yaklaşım var ve ikisi de önemli: birisi
fizyologların, öteki de psikanalizcilerin yaklaşımı. Bu iki yaklaşımın
sonuçları daha belirgin ve kesin hale geldiğinde, insanların bakış açısına
da giderek psikolojinin egemen olacağı açıktır.

Buna örnek olarak eğitimi ele alalım. Eskiden yaygın olan görüşe göre
eğitime sekiz yaşında ve Latince çekimlerle başlamak gerekiyordu;
bu yaş öncesinde neler olduğu önemli sayılmazdı. İşçi Partisi’ne temelde
hala aynı görüşün egemen olduğu görülüyor; iktidardayen küçüklere anaokulu
açmak yerine, on dört yaş sonrası eğitimi geliştirmeye daha çok önem
verdiler.

Dikkati ileri yaştaki eğitim üzerinde yoğunlaştırmak, eğitimin gücüne
duyulan güven konusunda kötümserliği de içerir; gerçekten başarabileceği
tek şeyin, insanı geçimini kazanır duruma getirebileceği olduğu düşünülür.
Ancak bilimsel yaklaşım, eğitime, çok daha erken yaşlarda başlamak
koşuluyla, eskiden olduğundan çok fazla güç atfetmektedir. Psikanalizciler
eğitime doğumla birlikte başlanmasını isterler; biyologlar ise daha da önce.
Bir balığa iki yanda birer göz yerine, ortada tek bir göze sahip olmayı
öğretebilirsiniz (Jennings, Prometheus, s. 60). Ancak bunu yapmak için,
işe balık doğmadan çok önce başlamanız gerekir. Şimdilik, memelilerin
doğum öncesi eğitimini gerçekleştirmek için birtakım güçlükleri aşmak
gerekiyorsa da, ileride olasılıkla bu da başarılacaktır.

Bana “eğitim”i çok garip bir anlamda kullandığımı söyleyeceksiniz. Bir
balığın görünümünü çarpıtmak ile bir çocuğa Latince gramer öğretmek arasında
ortak olan nedir? Bana, bu ikisinin çok benzer göründüklerini söylemeliyim:
ikisi de deneycinin zevki uğruna verilen gereksiz zarardır. Bunun
eğitimin tanımı için pek geçerli olduğunu söyleyemem. Eğitimin özü, bir
organizmada teknisyenin amaçları doğrultusunda bir değişim -ölüm dışında-
elde etmektir. Doğal olarak, teknisyen öğrenciyi geliştirmeyi amaçladığını
söyler; ancak bu sözler tarafsız bir bakışla, doğrulanabilir bir gerçeği
yansıtmamaktadır.

Bir organizmayı değiştirmenin türlü yolları vardır. Bir gözünü kaybeden
balık veya apendiksini aldıran adam örneğinde olduğu gibi, organizmanın
anatomisini değiştirebilirsiniz. Metabolizmasını, örneğin ilaçlarla
değiştirebilirsiniz. İlişkiler yaratarak alışkanlıklarını değiştirebilirsiniz.
Normal öğretim de bu sonuncusunun bir özel halidir. Organizma çok yeni
olduğundan, öğretim dışında kalan eğitimde değişim sağlanabilir. Geri
zekalılık ile iyot eksikliği arasındaki bağlantı herkesçe bilinir. Belki
zeki kişilerin, yeterince temiz olmayan kaplarda oluşan bazı ender
bileşimlerin, yiyeceklerine çok az miktarda istenmeden karıştığı kimseler
olduğunu bir gün keşfedeceğiz. Ya da, belirleyici etken, belki de annenin
hamilelik dönemindeki beslenme yöntemidir. Bu konuda hiçbir şey bilmesem
de semenderlerin eğitimi konusunda insanlarınkinden çok daha fazla bilgi
sahibi olduğumuzu biliyorum. Bunun temel nedeni de semenderlerin
ruhları olmadığını düşünmemizdir.

Erken eğitimin psikolojik yönüne doğumdan
önce başlamak pek olanaklı değildir. Çünkü bu
eğitim daha çok alışkanlıklar edinilmesiyle ilişkilidir; doğum
öncesi alışkanlıklar ise doğum sonrasında, çoğu kez, işe yaramazlar.
Ancak ilk yılların karakterin oluşmasındaki çok büyük önemi sanırım
kuşku götürmez. Zihinsel konuların beden aracılığıyla ele alınmasını
savunanlarla doğrudan ele alınmasını savunanlar arasında, bana göre tümüyle
gereksiz olan bir çatışma vardır. Eski ekolden tıp adamları, hıristiyanlığa
içtenlikle inandıkları halde, materyalist olma eğilimindedirler; ruhsal
bozuklukların bedensel nedenleri olduğuna, tedavinin de bu nedenleri
gidererek yapılması gerektiğine inanırlar. Psikanalizciler ise, bunun
tersine, hep psikolojik nedenler ararlar ve onlar üzerinde uğraşırlar. Bana
göre, bütün bu gereksiz çatışmalar zihin-ve-madde dualizmi ile bağıntılıdır.

Bazen dipte yatan fiziksel nedeni, bazen de dipte yatan psikolojik nedeni
bulmak daha kolaydır. Ben, bunların her ikisinin de aynı zamanda var
olduğu ve belli bir durum söz konusu olduğunda, en kolay bulunabilecek olanı
üzerinde durmanın akıllıca olacağı kanısındayım. Bir vakayı tentürdiyot
sürerek, bir başkasını fobiyi ortadan kaldırarak tedavi etmekte bir
tutarsızlık yoktur.

Politikaya psikolojik açıdan bakmaya çalıştığımızda, konuya doğal yaklaşım,
sıradan insanların temel duygusal dürtülerini ve bunların çevrenin etkisiyle
nasıl geliştirilebileceğini araştırarak işe başlamaktır. Yüz yıl
öncesinin ortodoks ekonomistleri politikacının dikkate alması
gereken yegane şeyin elde etmek güdüsü olduğunu düşünürlerdi. Bu görüş
Marx tarafından benimsenmiş ve tarihe ekonomik açıdan getirdiği yorumun
temelini oluşturmuştur. Bu görüş fizikten ve sanayileşmekten kaynaklanmıştır
ve çağımızda fizik biliminin düş gücünü etkileyen egemenliğinin bir ürünüdür.
Günümüzde bu görüşü benimseyenler kapitalistler, komünistler, The Times
gazetesi ve yargıçlar gibi saygın kurum ve kişilerdir. Bu son ikisi,
işsizlik tazminatıyla geçinen bir adamla evlenmek uğruna kazancını feda eden
bir genç kadın görünce şaşkınlıklarını saklayamazlar. Onlara göre mutluluk
gelir ile orantılıdır; evde kalmış varlıklı bir bayan evli bir yoksul
bayandan daha mutlu olmalıdır. Bu düşüncenin doğru olduğunu göstermek
için de evli yoksul bayana acı çektirmek için elimizden gelen herşeyi
yaparız.

Psikanalizciler de, ortodoksluğa ve Marksizme karşı, insanın temel
dürtüsünün cinsellik olduğunu söylerler. Onlara göre elde etme dürtüsü
hastalık haline gelmiş bir tür cinsel sapıklıktır. Bu görüşün yandaşlarının
ekonomik görüşü destekleyenlerden çok farklı davranacağı ortadadır. Bazı
patolojik kişiler dışında herkes mutlu olmayı arzular; ancak insanların
çoğunluğu mutluluğu nelerin oluşturduğu konusunda o gün yaygın olan teoriyi
kabullenir. Eğer zenginliğin mutluluk olduğunu düşünüyorlarsa, cinselliğin
zorunlu olduğunu düşünmeleri durumunda davranacaklarından farklı davranacaklardır.
Ben her iki görüşün de tam doğru olmadığı; ancak ikincisinin birincisinden
daha az zararlı olduğu kanısındayım. Burada, ortaya çıkan mutluluğun nelerden
oluştuğu konusunda doğru bir teorinin önemi ortaya çıkıyor.

Meslek seçimi gibi önemli konularda kişi, büyük ölçüde, teorilerin
etkisinde kalır. Eğer yaygın olan teori gerçeğe uygun değilse, başarılı
kişiler mutsuz olacak, ama bunun nedenini bilmeyeceklerdir. Bu onları
öfkeyle dolduracak, bu öfke de bilinç-dışı olarak kıskandıkları gençleri
boğazlama arzusuna yol açacaktır. Çağdaş politikaların çoğu, her ne kadar
ekonomik temellere dayanıyor görünseler de, aslında içgüdüsel doyum
yokluğundan kaynaklanan öfkeye dayanmaktadır; bu doyum yokluğuna da, büyük
ölçüde, revaçta olan hatalı psikolojik görüş neden olmaktadır.

Cinselliğin yeterli olduğunu sanmıyorum. Cinsellik engellendiği zaman,
özellikle politikada, önemli bir etken olur. Evlenmemiş yaşlı hanımlar,
savaş sırasında, biraz da genç erkeklerce ihmal edilmelerinden kaynaklanan,
saldırgan bir tutuma girmişlerdir. Hala da anormal derecede kavgacıdırlar.
Ateşkesten hemen sonra trenle Saltash köprüsünden geçerken aşağıda demir
atmış birçok savaş gemisi gördüğümü anımsarım. Kompartmandaki iki yaşlıca
hanım birbirleriyle “Bunları böyle aylak yatar görmek ne üzücü,” diye
konuşuyarlardı. Doyurulmuş cinsellik ise politikayı artık etkilemez. Açlık
ve susuzluğun politik açıdan daha önemli olduğunu söyleyebilirim.
Ailenin öneminden dolayı, ana-babalık son derece önemlidir. Rivers bunun
özel mülkiyetin kaynağı olduğunu bile öne sürmüştü. Ancak ana-baba olmak
cinsellikle karıştırılmamalıdır.

Yaşamın korunmasına ve nüfusun artmasına hizmet eden güdüler yanında,
genellikle şan şöhret diyebileceğimiz şeyle ilgili başka güdüler
de vardır: güç tutkusu, kendini beğenmişlik, ve rekabet. Bunların politikada
çok önemli rol oynadığı su götürmez. Eğer politikanın yaşamı çekilmez hale
getirmesini istemiyorsak, bu şan şöhret güdüleri dizginlenmeli ve kendi
sınırlarını aşmamaları sağlanmalıdır.

Temel güdülerimiz iyi veya kötü değildirler; etik açıdan nötrdürler.
Eğitim onların iyi yönde biçimlendirilmesini amaçlamalıdır. Günümüzde
bile hıristiyanların pek hoşlandıkları eski yöntem, güdüleri engellemeye
yöneliktir; yeni yöntem ise güdüleri, onlardan yararlanacak biçimde
şekillendirme yönündedir. Güç tutkusunu ele alalım: Hıristiyanlığın
öngördüğü alçakgönüllülüğü öğütlemenin bir yararı yoktur; o sadece bu
itiyi ikiyüzlülüğe dönüştürür. Yapılacak şey ona yararlı çıkış yolları
sağlamaktır. Doğuştan gelen güdüler binbir yolla tatmin edilebilir -zulüm,
politika, ticaret, bilim sanat gibi. Kişi kendi becerisi doğrultusunda bir
yol seçerek güç tutkusuna bir çıkış yolu sağlar; gençliğinde edindiği
beceri türüne uygun şu veya bu mesleği seçer. Devlet okullarımızın tek amacı
yalnız ve yalnız baskı altına alma tekniğini öğretmektir. Bunun sonucu
olarak da beyaz ırkın sorumluluğunu yüklenen insanlar yetiştirmektedirler.
Eğer bu insanlara bilim yapma olanağı tanınsa çoğu bunu yeğlerdi.

İki konuda ustalaşmış bir kimse genellikle bunlardan daha zor olanı
üzerinde çalışmayı yeğler; hiçbir satranççı dama oynamaz. Becerinin erdeme
yardımcı olması bu yolla sağlanabilir.

Başka bir örnek olarak korkuyu ele alalım. Rivers tehlike
karşısında gösterilen ve her biri belirli koşullarda geçerli
olan dört tür tepki sayıyor:

1. Korkma ve Kaçma

2. Öfke ve Dövüşme

3. Şaşırtmaca

4. Paralize olma

Bunlar içinde en iyisinin üçüncüsü olduğu ortadadır; ancak,
özel beceri sahibi olmayı gerektirir. İkincisi militaristler,
erkek öğretmenler, rahipler, vb. tarafından “cesaret” adı altında
övülür. Bütün yönetici sınıflar kendi bireylerinde bu tepkiyi,
egemenlikleri altındaki toplumlarda da korkma ve kaçmayı oluşturmayı
amaçlar. Aynı şekilde kadınlar da günümüze dek,
özenle, ürkek olacak şekilde yetiştirilmişlerdir.
İşçi sınıfında taklitçilik ve sosyal uysallık şeklinde kendini
gösteren aşağılık kompleksi günümüzde de mevcuttur.

Psikolojinin, güç sahiplerinin eline yeni yeni
silahlar vermesi olasıdır. O zaman uysallığı ve
ürkekliği yaygınlaştırabilecekler; kitleleri gittikçe daha
çok evcil hayvanlara dönüştürebileceklerdir. Güç sahipleri
derken sadece sermaye sahiplerini değil, aynı zamanda sendika ve İşçi
Partisi’ninkiler dahil, bütün görevlileri kastediyorum. Her görevli,
elinde yetki bulunduran herkes, emri altındakilerin uysal olmalarını ister.
Bu kimseler, emirleri altındakiler, kendilerinin
ihsan etmek lütfunda bulunduğu şeyler için
minnettar olacak yerde, nelerle mutlu olacakları
konusunda kendileri karar vermek isterlerse, öfkelenirler.
Miras yoluyla geçiş ilkesi, geçmişte,
yönetici sınıfın çoğunluğunun tembel ve etkisiz
kalmasını sağlamıştı. Bu başkalarına şans vermek demekti.

Eğer yönetici sınıf her nesilde kendi çabalarıyla yükselmiş en dinamik
kişilerden oluşursa, sıradan ölümlüler için durum çok karanlık olur.
Böyle bir dünyada tembellerin, yani başkalarının işine karışmak
istemeyenlerin haklarının nasıl savunulacağını kestirmek zordur.
Gücün itişip kakışma karşılığında elde edildiği bir dünyada yumuşakbaşlı
insanların da bir şansı olacaksa, gençliklerinde korkusuzluğu ve
enerjik olmayı öğrenmeleri gerekli gibi görünüyor. Demokrasi belki de
geçici bir evredir. Eğer öyleyse, psikoloji, kölelerin zincirlerini
perçinlemeye hizmet edecektir. Bu nedenle, demokrasiyi, baskı tekniği
kusursuzluğa erişmeden önce, güçlendirmek büyük önem taşımaktadır.

Başlangıçta sözünü ettiğim bilimin üç etkisine geri dönelim. Hükümet
şeklinin ne olacağını bilmiyorsak iktidardakilerin psikolojiden nasıl
yararlanacaklarını da tahmin edemeyiz. Her bilim gibi psikoloji de
yetkililerin eline yeni silahlar, özellikle de eğitim ve propaganda
silahlarını verecektir. İleri psikolojik teknikler bunların
ikisini de, karşı koymayı olanaksız kılan bir noktaya kadar geliştirebilir.
İktidar sahipleri barış istiyorlarsa barışçı, savaş istiyorlarsa savaşçı
bir toplum yaratabilirler. Aklı geliştirmek isterlerse akıl, aptallığı
geliştirmek isterlerse de aptallık üretebilirler. Bu bakımdan, geleceği
kestirmek olanaksızdır.

Psikolojinin, düş gücü üzerine birbirine karşıt iki tür etkide bulunması
olasıdır. Bir yandan, gerekirciliğin daha yaygın bir kabul görmesi beklenir.
Meteoroloji bilimi, yağmur duasından yarar bekleyenlerin çoğunun rahatını
kaçırmıştır; ama iyi kalplilik için dua etmek insanları pek rahatsız
etmemektedir. İyi kalpli olmanın nedenleri yağmurun nedenleri kadar
iyi bilinseydi aradaki fark da ortadan kalkardı. Bir Harley Street
uzmanına birkaç sterlin ödemekle bir ermiş olunabilseydi, kendini kötü
emellerden kurtarmak için bir doktor çağırmak yerine dua eden kişi ikiyüzlü
olarak nitelenirdi. Gerekirciliğin yaygınlaşmasıyla çabada bir azalma,
manevi tembellikte de bir artma olabilir -böyle bir etki mantıksal olmasa
da. Bunun bir kayıp mı yoksa bir kazanç mı olacağını kestiremiyorum; çünkü,
yanlış psikoloji ile birarada giden manevi çabanın iyiliği mi yoksa kötülüğü
mü artıracağını bilmiyorum.

Öte yandan, (psikolojinin düş gücü üzerindeki ikinci tür etkisi sonucu)
hem metafiziksel hem de etik maddecilikten kurtuluşa yol
açılır. Genelde kabul görmüş ve uygulamada yararlı sonuç vermiş bir
bilimin konusunu oluşturdukları için duygular daha çok önemsenirdi. Böyle
bir etki, kanımca, tümüyle yararlı olurdu; çünkü mutluluğun nelerden
kaynaklandığı konusunda benimsenmiş olan yanlış fikirleri ortadan kaldırırdı.
Psikolojinin keşif ve bulgular yoluyla yaşam biçimimizde yapabileceği
değişiklik konusunda bir tahmin yapmaya girişmiyorum; çünkü herhangi bir
etki yerine bir başkasının görülmesini beklemek için bir neden göremiyorum.
Örneğin, en önemli etki, zencilere, başka hiçbir yeni beceri kazandırmadan
beyazlar kadar iyi dövüşmeyi öğretmek olabilir.

Veya, tersine, zencileri doğum kontrolü uygulamaya teşvik etmek için
psikolojiden yararlanılabilir. Bu iki farklı olanak birbirinden
çok farklı dünyalara yol açar; birinin mi yoksa ötekinin mi gerçekleşeceğini,
ya da ikisinin birlikte mi gerçekleşeceğini kestirmenin bir
yolu da yoktur.

Son olarak: psikolojinin büyük pratik önemi, sıradan insanlara mutluluğun
nelerden oluştuğu konusunda daha doğru bir fikir verecek olmasındadır.
İnsanlar gerçekten mutlu olursa haset, öfke ve yıkıcı itilerle dolu
olmazlar. Yaşamsal gereksinimler dışında, -en az işçiler için olduğu kadar
orta sınıf için de- en büyük gereksinim cinsel özgürlük, çocuk sahibi olmak
özgürlüğüdür.

Kendileri mutluluğu kaçırmış olan ve başkaları için de öyle olmasını
arzuluyan kötü niyetli insanların engellemesi olmasa, günümüzdeki bilgi
birikimi ile, içgüdüsel mutluluğu sağlamak herkes için kolaylaşırdı. Mutluluk
yaygın olunca kendi kendisini koruyabilirdi; çünkü günümüzde tüm politikayı
oluşturan nefret ve korkuya çağrı yanıtsız kalırdı.

Ancak, psikoloji bilgisi bir aristokrasinin eline geçer ve onun tarafından
kullanılırsa, bilinen kötülüklerin devamına ve yoğunlaşmasına yol
açacaktır. Dünya, ilk ortaya çıkmasından bu yana görülmemiş ölçüde mutluluk
getirebilecek her türlü bilgiyle doludur. Ancak eski uyumsuzluklar,
açgözlülük, haset ve dinsel zulüm yolu kapatmaktadır. Sonucun ne olacağını
bilmiyorum; fakat bunun insanoğlunun şimdiye kadar karşılaştığı her şeyden
daha iyi ya da daha kötü olacağını tahmin ediyorum.

Bertrand Russell
Sorgulayan Denemeler
Çeviri: Nermin Arık
TÜBİTAK POPÜLER BİLİM KİTAPLARI

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”