Boş Kentin Masalı – Ergün Doğan

Onların arasında gezdim… ama başka bir bedenin içindeydim
Kimseyle konuşmuyordum, kimse benimle konuşmuyordu.
James JOYCE

Upuzun bir ovayı geçtikten sonra geniş bir yay çizerek kente giren trenimiz yavaşlarken, uyanmamış olanlarımız onu, sabahın ilk ışıkları altında banliyö durağının bir bankında yatar bulduk. Yüzü demiryoluna bakar biçimde yan uzanmış, kısa paltosu yüzünden açıkta kalan dizlerini soğuktan korumak için karnına çekmişti. Başının altına yastık gibi yatırdığı beyaz kesmiş sağ eline bütün gece kan gitmediği belli oluyordu. Ancak bulunduğumuz yerden sağ elindeki değişikliğin ayırdına yarı uykulu gözlerimizle varmamız olanaksızdı; toz içinde kalmış haki paltosunun yaydığı ısıya rağmen sol elini apış arasına aldığını da göremedik bu yüzden. Çoğumuzun ilk kez geldiği, başkente yalnızca yetmişaltı kilometre uzaklıkta olan bu küçük kentin banliyö durağında ondan başka kimse yoktu görünürde, az ötedeki Tekel büfesi de açılmamıştı henüz. Bankın etrafında hiç özen gösterilmeden bırakılmış boş bira şişelerinden burnumuza gelen arpa kokusunun, yüzündeki derin, yumuşak çizgilerden, dağınık ve kirli olmasına karşın yaşını hep olduğundan küçük gösterdiği anlaşılan koyu kahverengi saçlarından yayılıyormuşçasına insansı olması hiçbirimizi hayrete düşürmedi. Aksine, burunlarımızın bu kokuyu biraya mal etmesine hiç bir anlam veremedik. Sezgilerimiz bizi yanıltıyor olamazdı, bunun dışında bir olasılığa kafa yormaya yanaşamazdık kuşkusuz. Pencerelerimizi aynı anda aşağıya indirip dosdoğru göz kapaklarına baktık bu yüzden; gözlerinin kapalı olması hiç de cesaret kırıcı bir gösterge sayılamazdı bizim için, gözbebeğinin sarıya çalan elasını seçebiliyorduk işte, ondan sonrası kolaydı, artık hiçbir güç karşı koyamazdı bize, daha derinlere inmemiz an meselesiydi. Kaldı ki başka seçeneğimiz de yok gibiydi, beynine daldık ve bir düşün içinde yürümeye başladık. Birbirine geçmiş renklerin seçilemediği, portakal ağaçlarıyla kaplı bir korulukta ıslak çimenlerin üzerine oturmuş, soğuk suları ayaklarına dokunarak akıp giden bir ırmağın gözalıcılığına vurulmuşken, yalnızca gökyüzü turuncuydu. Yüzünde kalıcı bir iz bırakan yorgunluğu gölge düşürüyordu saygı uyandıran görünümüne, bu eksik huzurun verdiği acı dayanılır gibi değildi. Yabancı olduğumuz bir istek uyandı içimizde. Bu duruma kayıtsız kalamayacağımızın öğüdü veriliyordu sanki, ama sağlam bir düş gücüyle bile ona yardımımızın dokunamayacağını biliyorduk. Allah’tan o bizi görünce dert yanmaktan alamadı kendini de bizi bu durumdan kurtardı: “Doğa bugün ne korkunç! Deli kuşlarımdan tutun da zümrüt yeşili ırmağına kadar herşeyimden aynı ses geliyor, dayanılmaz bir tren sesi!”
Onu karşılıksız bıraktık ve kaçarcasına ayrıldık düşünden, gözkapaklarının yeşil kılcal damarlarında bulduk kendimizi. Yüzünün kıvrımlarında dolaşmaya koyulduk sonra, yaşlı bir çizginin ne anlama geldiğini, o zaman açık pencerelerimizden ağızlarımıza dolan pürüzsüz sabah rüzgarının alışkın olmadığımız kımıltısızlığını tadınca sorduk birbirimize. Bu soruya ustalıkla yanıt verebilecek bilge kimse yoktu aramızda. Denize sırtını vermiş görkemli garda ilk soluk alışımızdan bu yana geride bıraktığımız zift kokan büyüklü küçüklü kentlerin soğuk istasyonlarında, beyaz çakıl taşların hemen yanıbaşında uzanan köylerin kış gecelerinde badem ağaçlarının kusursuz dalları altında boyluboyunca uykuya dalanların yaydığı gizemli suskunluğa tanık olmuştuk ama bu derin çizgiler hiç birinde yoktu. Oysa bunca yılın bize kazandırdığı kanıtlama arzusuyla pencerelerimizde oluşan buğuyu temizlemeyi bile ilke edinmiştik kendimize, böylelikle dünyaya daha bir sağduyuyla bakıyor, bugüne kalmadan aradığımızı bulacağımızı umuyorduk. Yanılmıştık, hiçbiri bu büyülü uykuyla boy ölçüşmezdi, aramamız boşunaydı, bundan daha güzeli bulunamazdı dünyada.
İyiden iyiye kendini göstermeye başlayan güneşin yüzlerimizi yakarak baş edilmez bir kaşıntıyı başımıza sarmasına karşın uyumaya devam edenlerimiz bile bu büyülü uyku karşısında kayıtsız kalarak uyuma hakkını göremezdik kendimizde. Öyle ya her işi ustasına bırakmaktan başka çıkar yol yoktu. Bu yüzden irkilerek düşlerimizi yarıda bıraktık ve bu göz alıcı beceriye aldırış etmeden yataklarının aldatıcı sıcaklığında gafletle gözlerini kapalı tutmaya devam edenlere lanet okuduk. Kızgınlıkla karışık bir acıma duyduk o gafillere; tırtılların bile daha kelebeğe dönüşmeden utançla kendilerini dışarı attıkları bir durumda, hala ne cüretle direniş gösterirlerdi anlaşılır gibi değildi. Nasıl görmezlerdi. Yüzüne vuran alaca bir gölgenin saklayamadığı güzellikte, hırçın bir atın sırtında bakir toprakları toza dumana katar gibi inip çıkan bedeninin solumasıyla göz kamaştırarak uyuyordu işte. Dudakları kımıltısızdı, hiç bir sır vermeden öylece kaldı gözlerimizde bir süre daha.
Güzelliğine yabana atılmayacak bir anlam veren sayrı görüntüsüne karşın bir tek sözcük çıkarmamacasına sayıklamıyor olmasını bu sır vermeme endişesine yorduk. Oysa saklayacak gizli kapaklı bir yanı bulunmadığına da kuşkumuz yoktu, kendisinden daha iyi tanıyorduk onu. İçimizden biri, onun oniki yaşında olduğuna yemin edebileceğini söylediğinde, geçkin yaşına aldırmaksızın bu savın usasığmazlığını görmezden geldik o yüzden. Başka birimiz ise, onun yaşını dakikası dakikasına bildiğini ve eğer sözlerini inandırıcı bulmuyorsak, bindokuzyüzaltmışdört yazının ağustos sıcağında, yirmiikinci gün saat sekizi onyedi geçe atılan ilk çığlığı yaprakları oynaşırken duyan zerdali ağacını tanık olarak gösterebileceğini söylediğinde de bu tanığa başvurmanın akıldışı olacağını düşünmedik hiç. Çünkü onu tanıdığımıza yönelik inancımız tamdı ve bu ödünsüz inanı hepimizi birden dolaşarak tutumlarımızı bir örnek yapıyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse böylesi bir bütünleşme sonucunda ortaya çıkan tekdüzeliğin can sıkıcı bir yanı vardı, ama hayıflandığımız şey sıradanlığımız değildi, varolduğumuz ilk andan bu yana onu tanıyor olmamıza karşın bunun ayrımına ancak az önce varabilmiş olmayı bağışlayamıyorduk bir türlü. Yine de geçmişimize yönelik büsbütün kin duyduğumuz söylenemezdi, aksi halde kolaylıkla huzura kavuşmanın yolunu bulamazdık kuşkusuz. Uzun boylu düşünmeden, bilemiyoruz, belki de bir anlık seziyle beliren çözüm şaşırtıcı bir kusursuzlukla kendisini kabul ettirdi bize: kötü geçmişimizi yok saymamız gerekiyordu ve bu da tamamen sağlam bir iradeye bakıyordu; gerisi kolaydı, onu tıpkı şimdi olduğu gibi hep aklımızda tuttuğumuza kendimizi inandırdıktan sonra bize düşen tek şey belleklerimizde açığa çıkan karnavalı kaçırmamak adına hep uyanık kalmaktı. Bunu yapmaya gücümüz yetmez değildi, ama Banliyö Istasyonunun sundurması altına sığınan tek tük insandan sonra her an biraz daha kalabalıklaşan topluluk endişeye sürüklüyordu bizi; neredeyse anlamlı bir cümleye dönüşen uğultuları kesilmediği sürece bu paha biçilmez uykunun bölünmemesi ancak bir mucizeye kalıyordu.
Trenimizin durduğu beş altı dakikadan bu yana ancak yeni yeni hareketlenmeye başlayan Banliyö İstasyonunun aksine, üç sıra önümüzdeki birinci mevki vagonun tam karşısında kalan, donuk sarı boyasıyla kaplı cephesi insana ürküntü veren eski mimari tarzda inşa edilmiş İstasyon öylece kımıltısız duruyor, tek bir canlı göze çarpmıyordu. Bankta devinimsiz bir biçimde yatmaya devam eden adamın göz kamaştıran uykusu hepimizi huzura erdirirken, Banliyö İstasyonu ile İstasyon arasında sıkışıp kalmış Tekel büfesinin korunakları, yüzündeki kızarıklardan sadık bir içici olduğu hemen anlaşılan yaşlıca dükkan sahibi tarafından kaldırılıyor, görüş alanımızın tam çaprazında görünebilen ve kentin merkezi olduğu kuşku götürmeyen bulvarın gösterişsiz kaldırımlarında yılların verdiği bir alışkanlıkla kentin soğuk bürolarına akın sürüyordu. Bu alışkanlık, bu başkaldırılamaz tutku hep vardı içlerinde, ama boyun eğmek bambaşka bir biçimde karşılarına çıkmıştı o gün. Onları çekimine alan güçlülük masallara özgü bir mantıksızlığı çepeçevre sarınarak tutmuştu ellerini. Yakalanmışlardı bir kez, istekleri uykunun büyüsüne bağlanmıştı; kıllarını bile kıpırdatmadan eski alışkanlıklarını yok sayıp, başka bir yöne, bürolarının ödünsüz, bıkkınlık veren kuralcılığının bulunmadığı bir yöne sapacaklardı artık. Yörüngesine tutuldukları güç gösterisinin kopuk kopuk yükselen soluk alışıyla ölçüsüz bir beğeninin içlerine işlediğini, bu göz kamaşmasının onların omzuna büyük ama övünç duyulacak bir yük bindirdiğini, o büyülü uykuyu kaçırma pahasına yataklarında kalmakla rahat edemeyeceklerini bildikleri için yollara düşmüşlerdi çünkü.
Bir an önce bulup uykusunda yakalamalıydılar onu. Geç kalmadan bulmalıydılar, baş döndüren çapulculuğuna güneş vuruyordu işte. Işıktan rahatsız olmaya başlayan göz kapakları kıpır kıpırdı. Dizlerini gevşeterek paltosunun dışına bırakmış, ayakları banktan aşağı sarkmıştı; sıcağın tatlı yakıcılığına bedenini sunarak, debdebeli bir kutlamaya evreni kuşatmış değerlerin vereceği anlamın ötesinde aklımızın alamayacağı bir tuhaflığı yüklüyordu sanki. Nedendir bilinmez, evsiz olduğu söylencesinin gerçekle bağdaşır bir yanı bulunmadığı inancına kapıldık salt bu yüzden. Geceyi Banliyö İstasyonunda geçirmesinin nedenini sorgulamak ise saçmaydı, bunda anlaşılmaz bir şey yoktu, evinde kalarak bizi bu görkemden yoksun bırakma tehlikesini göze alamazdı kuşkusuz. (Aslında itiraf etmek gerekirse kendimize bu denli güven duymamızın sağlam bir dayanağı bulunmuyordu. İyimserlikti bu, evet, içimizi ferahlatan ölçüsüz bir iyimserlikti.) Ama biz onun bu özgeciliğine karşılık hemen yanıbaşında sabahı edeceğimiz yerde, onca konforla donatılmış küçük odalarımızın dünyayı iplemeyen mücadelesizliğinde kalmayı yeğledik. Böylesi bir seçimin bağışlanmaz olması bir yana, asıl korkuncu, bu görüntüyü kaçırmamak adına binlerce kilometre yol tepen şu trenin yabancı yolcuları karşısında düştüğümüz gülünç durum! Burnumuzun dibindeki bir hazineyi yıllardır görmezden gelişimiz, -aklımızın ucundan bile geçirmek istemiyoruz ama- bu dehşetli uyumanın varlığından haberli olamayışımız ve ancak ne idüğü belli olmayan bir kıskançlığın silkelemesiyle kendimize gelişimiz yok yere yaşanılmış bunca yılı anlatmıyor mu bize. Oysa bedeninin ağırlığıyla yeryüzünün sersemleştiği duygusuna kapılıyorduk şimdi ve onun gölgesinin gezindiği bir zamanı insanlık tarihinin uçsuz bucaksızlığı içinde genleşerek yayılmış olarak görüyor, bu akıl almaz kavrayış yüzünden soluk alamıyorduk yeterince. Sabahın parlayan göğünde çırpınan kuş çığlıklarının vampir uyutan uğultuları arasında kaybolur gibi oluyordu, bütün o zamana sığdırılamazlığına karşın kalabalığın arasında silik bir enerjinin verebileceği ölgün ışıklar yayıyordu yalnızca. Yanıbaşındaki banklara kısa bir yolculuğun heyecanıyla oturmuş kimselerin bakışları altında yolunu yitirmiş bir doğaüstülüğün dünyadaki görüntüsü gibiydi. Banliyö İstasyonundaki herkes ona bakıyordu ve hepsi de onunla başbaşa olduğuna yemin edebilecek denli bir safsataya kanı getirdiğinden, bir yandan yalnızlığın verdiği tinsel boğuntu, bir yandan da Tanrı katına yaklaşmış bir yüceliğin bitimsizliğiyle oluşan çokluk arasında çapraşık duygular yaşıyorlardı. Her devinimi göz alıcı bir yaratığın uçuşu gibi heyecan yaratıyordu kalabalıkta.
Bir an sağ eli karışık saçlarına gidip ittiğinde de aynı hareketlilik yaşandı. Tam bu sırada korkunç bir gürültü çıkararak çaldı kalkış sirenimiz, o acılı bağırtı yüzlerce yıl kulaklarımızda kaldı sanki. Kısa bir duraksama oldu sonra, siren bir kez daha yükseldiği zaman coşkumuzun sönmeye başlandığını duyduk bu kez. Banliyö istasyonuna geldiğimizden bu yana, bankta yatmakta olan adam ilgi odağımız olmuştu, onulmaz bir ayrılığın kaygısı içimizi boşaltırken son bir kez daha baktık ona.
İlk sirenle birlikte ela gözlerini dünyaya açmıştı, şaşkınlığından utanan bir insanın hali vardı üstünde. Geçirmiş olduğu bunca yıla karşın oniki yaşında görünüyor olmasını tuhaf bulmamakla ne denli haklı olduğumuz ortadaydı: o yaştakilere özgü duruşuyla oniki yaşında olanları kıskançlığa boğacak kadar çocuksuydu.
Ayağa kalkmış değildi henüz, pozisyonunu değiştirmeksizin öylece yatmaya devam ediyordu. Bu hali inancımızı sarsacak biçimde daha bir başka kılıyordu onu. Dolambaçlı sözlerin ardına düşmenin hiç gereği yoktu, korktuğumuz başımıza gelmemişti düpedüz, uyandığından büyüye son vermiş olmasına üzüleceğimiz yerde bilemediğimiz bir neden bizi daha da sevinçli yapmıştı. O da bunun ayrımında olarak üzerinde toplanan ilginin verdiği güvenle, hareket etmeye başlayan trenin camlarından usulca akarak ayakta duran bizlere bırakıyordu kendisini. Bu teslimiyetin sıcaklığı, bu salıvermenin savruk düşüncesizliği karşısında yüreklerimize giden yolları kapayan engellerin yerle bir olduğunu, onun salt bizim için soluk aldığını kavradık. Yine bizler için gözünü bile kırpmadan seve seve ölümü seçeceğini biliyorduk (Biz görmedikten sonra yaşamasının bir anlamı bulunmuyordu çünkü). Boş bir inanç değildi bu, ayağa kalkıp, dirimli gözleri kapalı koşarak kızgın rayların üzerine başını uzatmasını bekliyorduk artık. Gitgide küçülen bedeninin yansısı vuruyordu son vagonumuza, gözlerini ayırmıyordu bizden.
Öylece taşlaşmış gibiydi, ağır ağır gözden kaybolan tren görünmez olunca kendine gelebildi ancak. Bankı kavradığı sağ elinin destek vermesiyle doğrulup akşamdan kalmalığına yaraşır biçimde ayağa kalkarken sendeledi. Dün gece tükettiği sayısız birayla bilincinden olmuş ve böylece tiksindirici bir bayalığa bulanmıştı anlaşılan. Yanımıza alma yanlışlığına düştüğümüz çocuklarımıza kötü örnek oluyordu bu haliyle. Bu yetmezmiş gibi bütün sırlarımızı açığa vuran keskin bakışlarıyla kendimizi çırılçıplak duyumsamamıza neden olması bağışlanır gibi değildi. Üstelik yaşamı boyunca tek bir mektup desen alamamış bir postacının başkalarına ait mektupları sahiplenerek okuduğuna yönelik dehşet verici bir söylentinin kenti panik havasına soktuğu şu günlerde bütün yazışmaları kesmeye kadar vardırmışsak yeni bir soyguna sessiz kalmak ancak peygamber sabrıyla olası olurdu. Oysa hiçbirimiz kutsal yetilerle donatılmış değildik, ne yapıp edip bu uğursuzu buradan kovmalı, huzura ermenin tadını çıkarmalıydık bir an önce. Şu anda önümüzde başkaca bir çıkar yol gözükmemesi bir yana, hiç kuşkumuz yoktu ki geride bıraktığımız şaşalı gençliklerimizde bir düş abidesi gibi duran yaratılarımızın vereceği erinç bile bu adamın buradan defedilmesiyle varacağımız doyumun yanında hafif kalırdı. Ancak aramızdan bir tek kişi bile bu cesareti kendinde bulamadı. Ölülerin soğuk tenlerini aratmayacak denli ölü duran tenine, saçlarının dağınıklığından güç alan bütün bu çapulculuğuna karşın insanı kendisine bağlayan bir yanı vardı çünkü. Onu ilk gördüğümüz an ayrımına varmıştık bunun, yine de içimizde takılıp kalan bir dürtü bu gerçeği kendimize açmamıza bile engel olmuştu. Oysa O bütün kokuşmuşluğuyla karşımızda duruyordu işte. Böylesi bir görünümün bayalığında önüne geçilmez çekiciliklerle sıvanmış bir büyülü yanı duyumsamak hayal görme değildi de neydi. Ama neye yarardı içiçe geçmiş bu ikilem. Yol göstermiyordu ki bize, ellerimiz kollarımız bağlanmıştı, yalnızca kımıltısız bakıyorduk ona. O ise hala ayakta bekliyor, başını kaldırdığı göğün uzaklarında seçilebilen serçe ordusunun gösterişini, kollarını geriye açıp göğsünü ileri sürerek izliyordu. Birbirlerine çok yakın uçmalarına ve sürekli olarak anlaşılmaz kavislerle yön değiştirerek dalgalanmalara yol açmalarına karşın tek bir çarpışma olayının gerçekleşmemesine şaşırmadı hiç, bu güne değin böylesine bir kazaya kimsenin tanıklık etmediğini biliyordu. Oysa gözlerden uzakta olsa da serçelerin kanatlarının bu tür kazalarda çok kötü yaralar aldıklarını bilmiyor değildi. Onun tek talihsizliği, güneşin iki saat erkenden battığı sıcak bir yaz akşamı gördüğü düşte öğrendiği bu gerçeği bilime armağan edecek bir kanıtının bulunmamasıydı. Zaten biz de düşünde gördüğü çarpışmaya benzer başka bir çarpışma olayına tanık olmaması için elimizden geleni yapıyorduk. Onun bizleri izlediğini anladığımızda daha dikkatli uçuyor, milyon yıllık gelenekleri bozma pahasına kanatlarımızın rüzgarını çevremizdekilere duyurmamacasına mesafe koyuyorduk araya. Çarpışma olasılığını sıfıra indirmek adına bizi sarhoş eden göz alıcı pikelerimizden ödün veriyor, arada bir yükselip alçalan düz bir uçuşla onu aldatma yoluna gidiyorduk. Ama onun vazgeçmeye niyeti yok gibiydi, inanmıştı bir kere, ne pahasına olursa olsun o yarayı görecek, o kan kokusunu alacaktı. Son nefesini verirken başını yastığa huzurla bırakamazdı yoksa.
Bütün üstünlüğüne karşın bu endişesini bizden saklayamamıştı, o tutulduğumuz uykusunda bile onu küçük düşüren ve yakasını hiç bırakmayan bir leke gibi kalıyordu yüzünde. Bu utancı daha yakından görebilmek için hiç alışık olmadığımız halde tek tük yıldızın parladığı bulutlu gecelerde evinin üzerinde uçuyor, kanatlarımızın gürültüsüyle uyandırıyorduk onu. Böyle yapmakla iyi etmiyorduk belki de, çünkü her defasında yıllar öncesinin bir anını tekrarladığımız duygusuna kapılıyor, benliğimizin saksağanların bedenlerine yerleştiği inancıyla zamansal bir kargaşaya yol açtığımızı sanıyorduk. Besbelli o da bizden farklı duygular taşımıyordu içinde, geride kalan yengileriyle hala başı dönen bir askerin utkusuna yaraşır biçimde ayağa kalkarak yatağından uzaklaşıyor, ama karpuz bahçesiyle ün kazanan erkek düşmanı bir fahişenin efsanesini anımsatan bu korkunç gürültü yüzünden dışarı çıkacak cesareti bulamıyordu kendinde. Üstelik bu saatten sonra, üzerinden çığlıklar atarak dolanıyor olmamızın kentin yazgısını değiştirmede pay sahibi olamayacak kadar önemsiz kaldığını, bizim varlığımız olmasa bile herkesin bir tür dehşet beklentisi yüzünden dışarıya adım atamayacağını biliyordu. Bu yüzden çekingen bir yürümeyle pencereye ulaşıyor, annesinden kalma bir alışkanlıkla yüzüne vurabilecek rüzgarı ölçmek için bahçedeki elma ağacının yapraklarına bakıyordu. Ayrımına varamadan yıllarca bilinç dışı sürdürmüştü bu alışkanlığını, en soğuk gecelerde bile pencereyi açmasına engel olamamıştı. Yaprakların salınışına bakmasına bakıyordu, ama bunun amacından saptığı ve yalnızca bir tik gibi yinelendiği ortadaydı. Her defasında başını dışarı uzatıyor, gürültünün sahiplerini, ayışığının altında parlayan periler gibi süzülen bizleri arıyordu. Kanat sesini havada yakalar yakalamaz yalnızca fısıldayabilecek kadar gücü oluyordu: “Ihlamur kokusu alıyorum.”
Bu sabah adeti üzere dikkatini yine kanatlarımızın devinimlerine yöneltmiş olsa da geçmiş günlerdeki coşkusundan çok şey yitirdiği gözden kaçmıyordu. Üzerimize kurduğu egemenlikten çok uzaktı artık, bir türlü kabule yanaşmadığı aldatıcı görüntülerin onda yarattığı önüne geçilmez tutkuyu unutmuşa benziyordu. Anlaşılan geride bıraktığı kötü deneyimlerin zararı dokunmuştu ona. Bir çeşit bellek kaybına uğradığı bile rahatlıkla söylenebilirdi. Ölçüp biçen bakışından bir eser kalmadığını ayrımsadığımızda anladık bunu, yeni edindiği bir zevkin tadını çıkarıyordu sanki. Bütün diğer insanların rafa kaldırmış olduğu kuş seyriyle ortaya çıkan bir zevkti bu, ona düşen tozlarından arındırmak, ayartan bir tazelik vermekti, daha ötesine geçip dinmeyen bir tutkuyla doğaya egemen olmaya yeltenmek, hatırı sayılır bir zaman dilimi kuşların turlayan gölgelerinde öfkeyle tüketilirken yok pahasına sayıp dökmek düşünülemezdi bile. Bu yüzden bakışlarındaki hevesi farkında olmadan uzak tutuyordu bizden, yalnızca zevk almaya bakıyordu, diyeceğimiz şu ki keyfine diyecek yoktu.
Banliyö İstasyonunun sürüp giden telaşı içinde bir süre göğü izledikten sonra bir kaç adım atmış, ekspres treninin rayları terk etmesiyle tam karşıda görünmeye başlayan kentin zengin semtini, sundurmayı ayakta tutan direklerden birine sırtını yaslayarak dinlemeye koyulmuştu: kulağına gelen tek ses, okula gitmek üzere yola düşmüş kızlı erkekli grupların gürültüsüydü; kontakları çevrilen otomobillerin motor seslerini duymak istemediğinden değil, onlarca yıl yaştaki keçiboynuzu ağaçlarının kolay kolay böylesine mekanik bir sese izin vermeyeceğine yönelik batıl inancı yüzünden duymamıştı.
Bu olayda bizim etkinliğimizi de küçümsüyor değildi, sabahın verdiği uyuşukluğa karşın son zilin çalmasıyla birlikte korkunç bir canlılıkla evlerine dönenlere özgü bir gürültü çıkararak motor seslerini bastırıyorduk çünkü. Hiç kuşku yok ki bu da bizi onun gözlerinde değerli kılıyordu. Ona iyiliğimiz dokunduğu için karşı bir jestte bulunmaya hazırdı, gelgelelim elinden bir şey gelmeyeceğini biliyorduk. O da bunun farkındaydı, uzaktan bakmakla yetindi bu yüzden. Kimimizin kalçalarına yapıştırarak tuttuğu, kimimizin göğsüne kavuşturduğu, kimimizin ise çantalara dağınık biçimde koyduğu kitaplarımızın olur olmaz yerlerine yazılmış küçük cümlelerden sevgililerimizi öğrendi. Çok utandık! Ellerimiz ayaklarımız birbirine dolaştı, tere batan yüzlerimiz kızıl bir renk aldı. Tam olarak nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini kestiremiyorduk, ne var ki utancımızdan yakayı kurtarabilmek için yapmayacağımız şey yoktu. Usumuza ilk gelen, karşı cinslerimizi kendimizden uzak tutabilmek için akıl almaz yalanlar uydurmak düşüncesi oldu. Bir yandan da belli etmeksizin gözetliyorduk onu. Bir süre sonra bakışlarını bizden ayırdı. Banliyö İstasyonunun kente açılan merdiveninden indiğini görünce derin bir soluk aldık. Boynuna doladığı atkısı salına salına ilerliyor, küçük adımları uzun paltosunda kayboluyordu. Hiç de parlak sayılmayacak bir yürüyüştü bu, büfenin önünden geçerek bulvarın yeni döşenmiş ilk parkelerine ayak bastığında geride bıraktığı ayak izlerinin boşunalığını ve hüznünü iliklerinde duyumsadı. Onunkisi düpedüz yok pahasına geçirilmiş bir yaşamdı, soluduğu her an hemen unutuluyor, en sarsıcı anıların bile sözü edilmiyordu bir daha. Arada bir kendisini iyi hissettiği zamanlarda, geçmişteki bütün devinimlerini bir an için aklından geçirdiği ama hemen uçup yok oldukları sanısına kapıldığı anlık düşüncelerini tek tek anımsıyor, hatta bu parlama bununla da kalmayarak geleceğe ilişkin bir takım imgeleri de usunda biçimliyordu. Bundan tam onyedi yıl önce bir otobüs yolculuğu sırasında da buna benzer bir şey gelmişti başına. Yarı uykulu halde koltuğuna gömülmüşken ansızın burnuna bir koku gelmiş, ama gözlerinin de yardıma yetişmesine karşın kokunun kaynağını bulamamıştı bir türlü. Ardından yaklaşık olarak şöyle bir şeyler gevelemişti: üzerine naftalin tozu serpiştirilmiş koyun kokusu. Elbise dolabını kapatmam gerek, annemin soluğunu duyuyorum…
O yolculuk sırasında kısa bir göz atmadan sonra, kokuyu, gökyüzünde tek başına süzülen koyunumsu buluta bağlamıştı sonunda. Ama başkaca bir çıkar yolu bulunmadığından üstünkörü bir benimsemenin üstüne yattığını bilmiyor değildi. Düş gücüyle örtüşen ilk betime (Bulutun koyuna benzediğine yönelik bir kanı olduğu söylenebilirdi. Gelgelelim bunun düş ürünü bir betimleme olması da olanak dışı değildi.) sahip çıkmıştı. Bu sahiplenmeye önayak olan şey ise onun maddeye başka bir gözle bakmasına yol açan tanrısal bir bellekti ve aynı günün gecesinde görmediği bir düşü, o belleğin ona verdiği bilgilere dayanarak görmüş gibi baştan sona anımsamıştı uyanır uyanmaz.
Oysa şimdi kolları iki yana hafif açık, üzerimize diktiği kaygı veren bakışları olabildiğince sert ve kalın omzunu hiçbir çekingenlik duymamacasına omuzlarımıza dokunduruyor iken, kabul edilemez bu davranışlarının hiç yapılmamış sayılacağına sığınıyor besbelli. Daha doğru bir deyişle, sığınma bile değil, dayanağı bulunmayan kuru bir inanç bu. Kentin kamburundan kenar mahallelere kadar ulaşan, sonra da eski bir inanış gibi kafalarımıza yerleşen ve bir bakıma onu korkunç kılan da başka bir şey değil. Hangimizin koluna çarpacak olsa diğerlerimiz de sarsılıyordu. Ortak bir benlikle tekilleştiğimizi, ayrıklığı, kopukluğu kargış ederek onu da içimizde eritme isteğiyle yanıp tutuştuğumuzu örtülü biçimde duyuruyorduk ona. Anlayamamıyordu bizi ne yazık! Oysa bütünleşmeye ramak kalmıştı, dökülen terlerini tenimizde duyacak denli yakındık ona, tepesinde kıvılcımlı bir güneş yükselirken ellerimiz kavruluyordu sanki, bizim ellerimiz kavruluyordu, güneşten özenle sakındığımız ellerimiz… ne ürkütücü, demek onda kaybolacaktık, oysa biz tam tersini düşlemiştik, onun bizim şölenimize katılmasını, şaşkına dönmesini, kendisini tanıyamamasını kurmuştuk kafa(ları)mızda. Olmayacak bir şey değildi isteğimiz, ama cesaretimiz kırılmıştı artık, aramızdaki uzaklığı dehşet verici bir hızla azaltarak yaklaşıyordu bize ve soluğu hemen yanıbaşımızdaydı, salt kollarımıza çarpmak için orada bulunduğunu bakışlarındaki dinginlikte duyuruyordu ve sonunda bir bir çarptı kollarımıza. Kaybolma korkusunun verdiği enerjiyle arkamıza bakmadan uzaklaştık oradan.
O da bakmıyordu arkasına, kentin aklının ucuna bile getiremediği bir us açıklığına kavuşmuştu çünkü. Yürüdükçe yalpalayan son kırıntıları da yok oluyor, kiremit rengindeki parkelerin sonu gelmez labirentlerinden çekip alıyordu kendisini. Ağaçların bahar güneşinde uzayan gölgelerinde paltosunun ağırlığına aldırış etmeden ilerlerken bulmuştuk onu, pek uzun sayılamayacak kuyrukların oluştuğu üç telefon kulübesinin yanından geçmişti sonra. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk bakışta çok sıradan gelmişti bize, gelgelelim çok geçmeden içimizde uyanan merakla birlikte kafalarımızda bir kargaşa başamıştı. Ne olup bittiğini anlayabilmek kolay değildi doğrusu. Kısa bir düşünmeden sonra bir telaştır giden sokağın kilitleri indirilen dükkanlarında ve tam karşımızdaki PTT binasında gece boyunca tıkılı kalmış eski havanın kurtuluş sevincine yorduk algılamamızın tuhaflığını. Sabahın berrak havasını kirleten bu kurtulmuşluk sersem yapıyordu bizi, onu bedeninin bildik çizgileri içinde başkalaşmış gösteren de buydu kuşkusuz. Yürüyüşü öylesine hızlı, öylesine ritmik bir biçim almıştı ki uçuyor sanırdınız. Onu yaşamımız boyunca ilk kez görmüş olmamıza karşın şaşkına dönmüştük, yozlaşmış hava karşısında direncini böylesine iyi korumasını beklemiyorduk doğrusu. Düş kırıklığına uğradığımız bile söylenebilirdi. Onu çirkin bir soyguncu gibi görmeye başlamıştık, yükünü tutmuş çirkin bir soyguncu. Herkes sabaha açılan kapılardan dökülen zehirle neredeyse burnunun önünü göremeyecek bir hale gelmişken ayık olan bir tek oydu. Içten içe kıskanıyorduk onu, bu yarı baygın durumdan yakayı kurtarmak için yüksek alkollü limon kolonyalarımızı, güzellik sabunlarımızı, saç boyalarımızı ve daha gençliğimizi ayakta tutan her şeyi unutmaya, bir keşiş gibi yaşamaya hazırdık.
Aslında bunun bir özveri olmadığını göremeyecek kadar saf değildik. Tam önümüzden geçtiği sırada bir kez olsun krem görmemiş traşsız yüzünün pırıltılı dirimi küçük kuşkularımızı da ortadan kaldırdı. Bütün mesele ağdasız bir kabullenişten geçiyordu besbelli. Süründüğümüz binbir çeşit kokuyla düşümüzün (N’oluyordu bizeğ Işimizde yükselmek, göz kamaştırmak, bütün erkekleri baştan çıkarmak varken n’oluyordu bizeğ Tanrı bilir ya, deliriyorduk galiba) peşinden koşmamız olanaksızdı, hele hele O insan elinden çıkma tüm güzelliklere sırtını dönmüşken.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu denli bir ayartılmadan sonra hala göz çapaklarımızı temizlemeye çalışıyor olmamızın iler tutar bir yanı bulunmuyordu. Onu örnek almalı, bedenlerimizin bütün tarihini gerekirse canımız pahasına korumalıydık. Bir bakıma yaşamı iplememek anlamına geliyordu bu ve geleceğe tek bir pişmanlık taşımadan her şeyi oluruna bırakmak… oysa biz en küçük sıyrıkla bile paniğe kapılıp ortalığı birbirine katmış, cildimize eski görünümünü verebilmek için ne yollara başvurmamıştık ki!
Topraklarımızda güllerin kol gezdiği zamanlarda başlamıştı bu alışkanlık. Büyüklerimizin anlattığına bakılırsa, önemsiz sayılabilecek bir soğuk algınlığının kentte yol açtığı salgının görülmemiş biçimde uzaması sonucunda tüketilen ilaçların, kocakarı yöntemlerinin ve tabi ki çılgınlığa varan ıhlamur tüketiminin haddi hesabı yokmuş. Kafalarda yer eden, ardından kalıtsal bir dürtüye dönüşen esenliğe kavuşma sevdasını doğal olarak biz de harfiyen sürdürmüştük. Insan elinden çıkma kimya buluşlarına gerek duymadan ayakta kalmasını bilen yalın güzelliği keşfettiğimiz bu sabah tutumlarımıza diş bileyen şaşırtıcılığa karşın o dürtümüz ağır basıyordu hala. Kendimizle başbaşa kalmak, dağların yamaçlarında dağılıveren leylak kokusunu sürünmemek, yüzlerimizde pamuk yumuşaklığı bırakan salatalık kremlerinden uzak durmak ürküntü veriyordu bize. Yanımızdan geçip gitmesinden sonra arkasından baktığımızda onu küçülmüş gibi algılayışımız da kendimize ihanetimizden olmalıydı. Bu kadar kısa bir süre içinde farklı tutumlar sergilemek can sıkıcıydı gerçi, ama bundan kazancımız da yok değildi, doğru seçim yapma şansı tanıyordu bize. Bilemiyoruz, belki de engin bir düşselliğe çarpmadığımız sürece özgürlükten yoksun beyinlerimizin dar çerçevesinde ne kadar çok seçenek olursa olsun belli bir yöne yürüme talihini bulamayacaktık. Kararsızlık belasından yakayı kurtarmak gerekti oysa. Hiç kuşku yok ki insanı acıya boğan asıl şey karar verme gücünden yoksun olmaktı, yoksa tekin olmayan bir yolun iç karartan pişmanlığı değildi. Duyduğumuz tuhaf bir hikayeden biliyoruz bunu.
Yalnızca ayaklarına bakıyorduk artık. Kıştan kalma çizmeleri siyah renklerini çamura terketmiş dışa yatık yürüyüşü yüzünden biri sağa, biri sola yatmıştı, ama bu biçim bozulması çapulcudan çok bir masal kahramanı havası veriyordu ona. Anımsadığımız kadarıyla Pinokyo’nun Tanrı’sının çizmeleri de aynen böyleydi; Kırmızı Şapkalı Kız’ın büyükannesi de eğer yanılmıyorsak sırtında armaya benzer bir gölge taşıyordu (Yaklaşık olarak köprü kemiğinin üzerinde bir yerde paltosunun renginde oval biçimde, karaya çalan bir renk değişimi göze çarpıyordu). Ne var ki benzetmelerimizin inanırlığına karşın yanımızdan hızlıca geçenlerden ayrı tutmuyorduk onu, bizim için öyle ya da böyle bir önem taşımıyordu artık. Zaten o da paçalarından saçlarına kadar her şeyiyle kentin kalabalığına karışıyor, inancımızın ne denli elle tutulur olduğunu kanıtlıyordu.
Rahat bir gün geçirmememiz için neden yoktu artık, bir daha hiç göremeyeceğimiz uzaktan yeşilimsi duran beden, bulvarın yayalara ayrılan bölümünden geçerek görünmez olmuştu. Koskoca bir kentin karmaşası bütün yüzleri tanınmaz kılarken, bu yitimin sağladığı kimsesizliğe sığınmış, kentin içinde saklı olmanın rolünü oynuyordu. Mavi bir göğün altında yapayalnız olduğuna inandırmıştı kendisini. Yapayalnız ve kimsesiz. Ona doğru uzanacak sıcak ellere kulağını tıkamıştı, beğenilerimizi bile kabule yanaşmayacaktı anlaşılan. Yüreğini ayaklarına vermişti, belediye binasının tam karşısında yer alan küçük parkın yolunu tutuyordu huzur içinde. Ama içinden bir ses çok geçmeden olmadık işlerin başına geleceğini söylüyordu ona, hem de usunun alamayacağı denli fena işler. Gerçi şimdilik bunun bahsini açarak neşesini kaçırmasının bir anlamı yoktu, gözalıcı yalıtılmışlığı, gerçekdışı algılamasında ışıldayan ıssızlık ve mışıl mışıl uyuyan korkuları birbirlerini bütünlerken, bunlara geleceğin endişe verici kuşkularını da katarak belli bir denge kurmuş ve bir bakıma masum bir aldatıyla yazgısını erteleyerek içindeki yırtılmayı dizginlemişti. Gelgelelim ne zamana değin sürecekti karşı koyuşu. İster istemez bir gün gelecek kapısına dayanacaktı o an, yalnızlığının canına okuyacaklardı. Hah! aptalca bir kaygı! Bunları düşünerek benliğini savunusuz bırakmanın ne yeriydi ne de sırası. O boş (!) sokakta sonuna kadar yalnızlığın tadını çıkarmaya bakmalıydı. Bir anda ortadan kaybolan insanlar her an geri dönebilirlerdi çünkü. Düşünmemeliydi, ne denli gerçek olursa olsun düşünmemeliydi. Kimbilir belki de bu yüzden başka bir şey, tuhaf bulduğu bir sözcük dizimi geçti usundan: Parkın söğüt gölgeliklerinde boş yere bekleyip dursun o zavallılar.
Bizleri düş kırıklığına uğrattığı için neşesine diyecek yoktu. Oysa biz ‘zavallılar’ gibi alçaltıcı bir yakıştırmayı da unutmaya hazırdık, tek dileğimiz zaman geçirmeden bulunduğumuz yere gelmesiydi. Aldığımız tansıklı bir muştudan beri her yanımıza uzlaşıbilmez bir sabırsızlık işlemişti. Evlerimizden daha yeni çıkmış olmamıza karşın yakıcı sabah güneşine alışkın olmadığımızdan alınlarımızdan şapır şapır ter dökülürken soluğu aldığımız parkı onurlandıracağının haberini almıştık. Aslında haberin bizlere ulaştığı zaman konusunda verdiğimiz bilgi gerçeklikten çok uzaktı. Yani bilincimiz açıkken böyle bir duyum aldığımızı anımsamıyorduk. Büyük bir olasılıkla uykunun pençesinde devinirken beyinlerimizin bir kıyısına bırakılmış olsa gerekti, ama parkın canlı çimenlerine gözlerimiz ilişirken döktüğümüz terlerin ayrımına varıncaya değin haberdar olamamıştık. (ıtiraf etmeliyiz ki usasığmaz bir çağrışım vardı burada. Bilebildiğimiz tek şey terin ıslaklığından ve belki de sıvılığından ileri gelen bir tanım birliği. Hayır, bu sözcüklerle demek isteğimizi açıklamamız güç, başka bir anlatım yolu denemeliyiz, ama nasıl bir yolla olacak bu bilemiyoruzğ) Diğer yandan bildiğimiz bir gerçek vardı, haberi veren kuşkusuz oydu, bizi dayanılmaz beklenti kramplarına sokma pahasına yolunu değiştiren de. Kolay kolay yelkenleri suya indirmeye niyetli değildik yine de, kuşkularımızı kımıldatan uğursuz belirtileri görmezden gelerek sonuna kadar bekleyecektik onu.
Çaylarımızı yudumlayarak hazırlanacaktık bu kutlu buluşmaya. Karşımızda akıp gitmekte olan işlek caddeyi izleyecek, trafiğin can sıkıcı gürültüsüne biz de eşlik ederek, karşılamada bir kusur etmemek için her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar tasarlayacaktık. Ama o bütün planlarımızı boşa çıkarıp umutlarımızı söndürmekte kararlı görünüyordu; tam parka gireceği sırada aşağıya sapıp uzaklaşması yetmezmiş gibi, bulunduğumuz yerin tam aksi yönüne, kentin içlerine doğru vurmuştu bu kez.
Bu ödünsüz gerçekliğe kendimizi alıştırmalıydık artık, her saniyede arayı biraz daha açıyor, istemeye istemeye daldığı kalabalığı bize yeğ tutarak kötü bir geçmişin ayaklanışına sessiz kalıyordu. Huzurunu yitirmek üzere olduğunu zorluk çekmeden gözlerinden okuyabilirdiniz, görünüşü kurtarma kaygısı bile taşıdığı söylenemezdi. Tutumu kendince mantıklıydı, zaman geçirmeden kılıfını da uydurmuştu. Öyle ya, midesinde başlayan kıyılma yüzünden katlanıyordu bu acıya, o civarda açlığını giderebileceği bir yer bulunmuyordu çünkü.
Açık konuşmak gerekirse, bizleri can sıkıcı boğuntunun içine bırakan derin bir düş kırıklığı yaşıyorduk. Gerçi uslarımıza üşüşen cesaret kırıcı düşünüleri yadsıdığımız yoktu kuşkusuz, ama geleceğine ilişkin inancımızı kusursuzlukla olmasa da içten içe korumasını bilmiştik yine de. Oysa kalan son enerjisini de bacaklarına vermişti o, adımları sıklamıştı, açlığını alt etmenin zorluğu karşısında iradesizliğinin oyuncağı olmuştu.
Bu arada büyükçe bir bulutun ardına gizlenen güneş ilk kez rahat vermişti ona. Arkasından paltosunu dolduran bir bahar rüzgarı esiyor, bütün yorgunluğunu alarak omuz veriyordu. Bulduğu taze güç sayesinde, yürüdüğü sokağı dikine kesen başka bir sokağa ulaşmış, çoğunlukla sarı ve yeşil renklerin seçildiği pervasızca yükselen binaları geride bırakmıştı bir çırpıda. Yolunu değiştirmeksizin ve yoldan bir arabanın geçip geçmediğini kontrol etmeden aynı tezcanlılıkla karşı kaldırıma ayak bastığında, yıllardır bir türlü üstesinden gelemediği kalıcı eksikliği, varlığının örgünlükten yoksun oluşu düştü usuna: bir parçası kayıp gibiydi ama neredeydi bu eksiklikğ Tanrısal bir esini iliklerinde duymadığı sürece de bu soruya yanıt bulamayacağına inanmıştı üstelik. Ama bize sorulacak olsa o en baştan, ruhundaki ölümcül huzursuzluğu bir yitime bağlamakla yanılgı içindeydi. Asıl sorun ise hakkı olmadığı halde kendisine ait olmayan bir düşü cebinde saklamakla neden olduğu bir fazlalıktan ileri geliyordu ve sözgelimi çözümü bize bıraksa birkaç sözcükle ona yardımımızın dokunacağına kuşkumuz yoktu. Ama içinde bulunduğu duruma yüreğimiz dayanmadığı halde yanına sokulup “Mektubu bize verecek olursan kıvranışın sona erecek, o boğuntu veren boşluk erince bırakacak yerini” diyemezdik; bize nasıl yaklaşacağını kestiremeyişimiz buna engel oluyordu. Oysa kısa bir süre önce önünden geçtiği Posta Teşkilatını sırt tarafından görüyordu ve arka bahçenin (zaten ön bahçesi bulunmuyordu) düzensizliği içinde ayırtettiği bizlere iyi gözle, hatta sevecen baktığını söylesek yanılmış olmayız. Öte yandan kentte yayılan söylentinin hepimizi zan altında bıraktığını unutmuş değildik; öyle yada böyle bu kentin bir bireyi olduğundan bizlere kuşkuyla bakması kentliliğin gereğiydi: ondan incelik göstermesini beklemiyorduk. Ne de olsa kentin en talihsiz mesleğini seçmiş, postacı olmuştuk. Insan içine başı dik olarak çıkmaya engeldi ortak yazgımız.
Onunla gözgöze geldiğimiz sırada bu utancı bir kez daha duyduk. Herhangi bir çorbacıdan içeri adım atabilmesi için biraz daha yol alması gerektiği düşüncesiyle neredeyse koştururken bakışlarını bir an bize doğrultmuş, ama hemen geri sağ yanımıza, Posta Teşkilatının bahçesinin arka duvarına kaçırmıştı. Kafası sola dönük halde yürümeyi sürdürmüş, tekrar bize baktığında gözgöze gelmiştik. O anda yüzünü buruşturarak sıkıştırdığı dişlerinin altından dudağının çekilmesi, yanaklarını hafifçe yukarı kaldırarak gözlerini kısması her şeyi açıklamaya yetiyordu: Iğrenme!
Böylesine içten olanına hiç tanık olmamıştık, diyebilme şansını bile tanımıyordu, öylesine sıradan, estetikten nasibini alamamış bir iğrenme. Dışlanmışlığın bir özgürlük biçimi olduğunu savlayarak kuramsallaştıran bilimcilerin safsatalarına kulak verecek olsak bu iğrenmeyi bir dayanışma belirtisi saymalıydık aslında. Aynı yazgının kıskacında onur kırıcı bir yabansılık saçıyorduk çünkü. Kent insanının her çağda soyluluğu övdüğünü, seçkinci bir ayıklamaya giderek bizim gibi olanları büyük caddelerin zenginliğine yaraşır bulmadığını zaten bilmeyen yoktu. Yüz kızartıcı suçları işleyenlerin, dört duvarı, bir damı bulunmayanların, bir kez olsun yıkanmayanların, kentliliğin, renkleri her yıl değişen giysileri sınamaktan geçtiğinden habersiz olanların bu çıkarbirliğine hazırdan konması sineye çekilemezdi. O baş döndürücü örgünlüğün kopukluklara, aksamalara tahammülü yoktu, kusursuz işleyiş bir yolunu bulup içindeki zehiri etkisiz kılmalı, yok etmeliydi. Hiç kuşku yok ki bu bayağı amacı gerçekleştirmenin en kolay yöntemi de tiksinti duyarak bakmaktı. Ama daha da korkuncu, kentin dışına itilmek istenen bu yazgı paylaşımcılarını görmezden gelerek yok saymaktı. Hafife alınamayacak denli ciddi bir beyinsel eylemdi bu. Varlık denen sanal şey ancak usumuzda bir anlam kazandığından, soluk alabileceği tek sığınağından kovulduğu zaman ona kala kala hiçliğin tanrısal bir bilgiyi zorunlu kılan usasığmaz boyutları kalıyordu. Orada ise, kim ne derse desin, dayanılmaz bir boğuntunun kısacık parlamasından sonra bu acıyı da ortadan kaldıran bir yokoluş vardı, evet, yalnızca bu kadar, ötesi boş.
Mektubu bize bu yüzden mi uzatmıştı bilmiyoruz, gözlerinden saçılan var olma coşkusunun gerçeğe yakınlığını da…

Düş görene,
Beni tanımadığınız halde sabırlı beklemiş olmanız çok güzel. Görünmezliğime biçtiğiniz cinsiyetin ve ırkın uydurmalığını size kanıtlama fırsatını yakalayacağım böylece. Hiç kuşku yok ki gizliden gizliye camdan bakan bendim, ama bu güne değin bir kez olsun bir ölümlüye görünmediğim halde ‘arap kızı’ gibi tuhaf bir yakıştırma aklınıza nereden düştü anlamış değilimğ Bu yanlışlıktan dolayı sizi sorumlu tuttuğumu sanmayın sakın; üstelik ipin ucunu kaçırıp beni Tanrı’ nın yerine koyan deliyi de suçlamıyorum. Yazgımın ürkünçlüğünde kentleri kuran insanlık tarihinin parmağı var çünkü. Ölesiye sevdiğim kentlere (seviyorum çünkü postacıların köylere mektup taşıdıklarını işitmedim hiç) serpilen her sağnakla birlikte tutturduğunuz şarkıya karşılık olarak ben de kendi şarkımı söylüyorum bu yüzden:

Kentler güzel olmasına güzel ya
Ah bir de sokaklarında gezinen yüzler olmasa

Sözlerimi acımasız bulmadığınızı biliyorum. Düşünsenize ne çok benzerlik var kentler arasında, birbirilerine uzamsal olarak bile ne kadar yakınlar. Ama ya insanlar… Aynaya baktıklarında bile bambaşka bir yüz çıkıyor karşılarına, o yüzün dokunulabilirliği ile yansının gerçekdışılığı arasındaki uzaklıkla insanın bulduğu ölçüler başedemez. Yaşamımı bu kentte geçirmeme karşın yağmur yağan her kente mutlaka uğradığım düşsel yolcluklarımda ipe sapa gelmez birörnek insan hikayelerini dinlemekten kendimi aldım bu yüzden, çıplaklığını düşleyerek kentlere döndürdüm yüzümü. “Güzellik” sözcüğünü duvarların ayırtedilemezliklerine çarparak sokakları fısıltıya boğdum sonra. Cüce olduğumdan değil, güzelliğin varlık ötesi bir mutlaklığı bulunduğundan farkıma varamadılar, yağmurun uğultusu sandılar sesimi. Ama hiç mi hiç önemi yok bunun, elimde olmadan, çok zaman bile bile perdenin ardında gizlendim, sesimi çıkarmadan öylece durdum, gözüm uykuya gitmez oldu, yazgıya boyun eğmeyen şarkım usumda gezinirken, ilk düşen damlalardan sonra başlayan birikmenin tufana dönüşmesiyle insanlığın soyunu kurutacak yağmuru beklemeye başladım ve bütün gemi yapıcılarını lanetledim.

Meydanı geride bırakmış, bir kaç ağaçtan oluşmuş çamlığın hemen dibinden uzanan sokakta yürüyerek tanım bulamadığı bir dürtünün itelemesiyle eski bir pasaja girmiş, geniş bir U çizerek yolu uzatmıştı. Pasajın sonuna ulaştığında düş kırıklığına uğramış havası vererek görünüşü kurtarmak için başını iki yana sallıyor, durmadan söyleniyordu. “Hay Allah! Burada çorba içtiğimi dün gibi anımsıyorum… ama şimdi… kahrolsun yerinde yeller esiyor…” türünden şeyler gevelediğini duyuyorduk. Dükkanlarımızın kapılarından başlarımızı uzatarak onu izlediğimizi inkar edecek değiliz, ama gereksiz yere yolunu uzatması nedeniyle onu ayıpladığımıza yönelik inancı çok saçmaydı. Biz bu çarşının kuruluşunu bilirdik, kuşkusuz yoğun bir çorba buharıyla kirlenme talihsizliği yaşamamıştı ilk günden bu yana. Böylesi ucuz bir yalanla aldanacağımızı düşünmesi çok gülünçtü. Üstelik meteliğe kurşun attığını da bilmiyor değildik. Her zaman böyle yapardı, tanıyorduk onu, hem de pasajı tanıdığımızdan daha iyi. Gelgelelim, doğrusunu söylemek gerekirse, bize hiçbir zararının dokunduğu yoktu, anlayamadığımız şey bütün sefilliğini görmezden gelerek çorbacı aramasıydı. Hele hele sığınabileceği bir çatıdan bile yoksunken. Allah bilir ya kilit vurmasak pasajda sabahlamaktan da geri durmaz. Çöplüklerden bulduğu artıklar ve sağda solda denk geldiği kırıntılar sayesinde boğazından lokma geçebildiği söylenir durur, topladığını bile görenler varmış. Yalnız şunu da teslim etmek gerekir ki kulağımıza gelen bunca söylentiden sonra bir kaç kez ona küçük yardımlarda bulunmaya yeltenmemize karşın hiçbir zaman yanaşmadı böyle bir onursuzluğa. Şaşırmış halde yüzlerimize bakıp “Buna gereksinimim yok,” dedi her defasında. Ama bir işte çalışmadığını, ter dökmeden karnını doyurup, başını yastığa rahat vermesini sağlayacak bir gelirinin olmadığını da biliyorduk. Bize kalırsa parasızlığı gün gibi ortada olduğu halde onuru engel oluyordu ona. Bir daha böyle bir şeye kalkışamayacağımıza ilişkin yemin billah ettiğimiz son yardım girişimimiz üzerine “Siz beni ne sanıyorsunuzğ Dilenci değilim ben!” sözleriyle gösterdiği aşırı tepki bu yöndeki inancımızın doğruluğunu sarsabilecek küçük kuşkuları ortadan kaldırıyordu. Hiç tanıklık etmemiş olsak da başka bir seçenek bırakmıyordu, iş yerlerimizde takılı kalmıştık çünkü, onu görebildiğimiz anlar göremediklerimizin yanında devede kulak kalıyordu. Buluşumuz en akla yakın yoldu, hele hele denizin dibinden yürüse topuğunu ıslatmaz cinsten bir tip olabileceği olasılığını usumuzdan geçirdiğimizde duyumlarımıza yerden göğe kadar hak vermekle rahatlayabiliyorduk ancak.
Başka bilgi kaynaklarına bu denli bağımlı kalışımız hiç hoş değildi doğrusu, gözlerimiz ile gördüğümüz şeylerin bile kuşku götürmezliğine gölge düşmüş, bir an onu hiç tanımadığımız duygusuna kapılmıştık bu yüzden. Oysa o bir ara ilerde, pasaja açılan girişin bir yanına sırtını dayamış, saati varmış gibi koluna bakıyordu ikide bir. Nasıl tanımazdık onuğ Bizimle gözgöze gelmemek için saşılası bir özen gösteriyor, orada tek başına duruyor olmasını birini beklediğine yormamız için çırpınıyor, ama gözgöze gelme korkusuyla sağa sola bakamadığından derin bir yanılgıyla onun içini yanlış okuduğumuz umuduna bel bağlıyordu. Oysa biz aşk günlerinin sersemliğini üzerimizden atmış, sivilce patlatmayı gelenek saydığımız çocukluğumuzu geride bırakmış, engel tanımaz bir uyanıklık hali yaşıyorduk, yanımızdan hiç ayırmadığımız duru bilinçlerimizle başa çıkamazdı o. Evrende yer tutan bütün bileşimler zihnimizde sarsılmaz bir anlam buluyor, ortaya başımızı koyacak denli inanmış olarak iliklerine dek kavrıyorduk varlıkları. Onun bizde uyandırdığı tanımazlık duygusu tuhaf kaçıyordu bu yüzden. Üstelik onu ilk kez gördüğümüz o kutlama gününde, alt dudağında çıkan derince bir çatlaktan yola çıkarak geçmişine yönelik tahminler yürütmemize gerek kalmadan nereden geldiğini ayrımsayamadığımız bir dalga yüzlerimize çarpmış, o onda onu en az yirmi yıl öncesinde eğreti bir yapının çatısı altında çocuk uykusuna gömülü bulmuştuk. Onu dar bir sofadan açılan odanın kapı aralığından görüyor gibiydik, üzerinde buruş buruş olmuş parlak, ince bir bez vardı. Neredeyse ışık saçan bu kırmızılık yeniden tören alanına döndürmüştü bizi, ama o bir anlık zaman dilimi uykusunda ulaşıtığı sıradışı dinginliğin ayırdına varmamıza yetmişti. Rengarenk üniformalarıyla kenti bir renk cümbüşüne döndüren okul çocuklarına eşlik edişindeki yürek çoşkusu da uykusunu aratmayacak denli ağırdı. Kabuğu soyulmuş ince bir söğüt dalı vardı elinde, bir aşağı bir yukarı kaldırıyor, çocuklarını yakından görebilmek için sabahın yedisinden bu yana olayın geçeceği yerleri dolduran kalabalığı yok sayıyordu. O günün şerefine en yeni giysilerimizi daha bir özenle yıkayarak, ütüledikten sonra üzerimize geçirmiş olmamız ve sokaklarda bu biçimde boy göstermemiz yüzünden çapulculuğu iyiden iyiye sırıtıyordu. Binlerce insanın arasında onu kolaylıkla seçebilmiş olmamızı hiç kuşku yok ki buna borçluyduk. Yaz kış üzerinden çıkarmadığı haki paltosu (O gün böyle olduğunu bilmiyorduk. Baharda olmamamıza karşın yaz sıcağından aşağı kalır yanı olmayan bir havada palto giymesini törenin sona ermesine neden olacak sağnağa yormuştuk) boğucu sıcağın verdiği baygınlıkla kımıltısız izliyordu onu, üç düğmesi eksik olan gömleğinin sol yanını pantolununun içine sokup sağ yanını dışarda bırakmış, aşağıya doğru uzunca sarkıtmıştı. Bu yüzden hiçbir satıcı, adamdan saymıyordu onu. Töreni iyi izleyebilsinler diye çocuklarını omuzlarına almış erkeklere balon satmaya koşuyorlar, daha dokuzundan gün almamış çocuklara -mütevazi harçlıklarını düşünmeden- en pahalı şekerlemeleri alıp alamayacaklarını soruyorlar, ama bir teki bile onun alıcı olabileceğini usuna getirmiyordu. Ama onun da işine gelmişti bu, yaşına başına bakmadan satıcılarla yüz göz olup onuruna toz kondurmak niyetinde değlidi. Yüzünü bizden yana hiç çevirmiyor, meydana uzanan cadde boyunca adımlarını alaya uyduruyordu. Uzunca bir eğitimden geçtiği anlaşılan askeri bandonun mesken tuttuğu meydana bir zafer ordusu edasıyla ulaştıklarında kalabalık dalga dalga büyülenmiş, bu çoşku, müziğin verdiği ürpertiyle birlikte içine almıştı onu. Elindeki sopayı daha hızlı indirip kaldırmaya başlamıştı bu sırada, iyice göze batmaktaydı artık, aramızdan birinin “Bu kaçık yeni türedi,” dediğini duyuyorduk, ama ona yapılmış bu ağır suçlama o zaman da akla yakın gelmemişti bize. Bir çığlık gibi yüselen bakışlarımızın dokulara inen keskinliğine güveniyorduk, bütün kenti bir anda şaşkına döndüren sarı gök kubbe üzerimize çekilmeseydi ona yakınlık duymaya başladığımızı bile söyleyebilirdik.
Bu olay hepimizi de hazırlıksız yakaladı doğrusu, kent tutaflaşmıştı. En yaşlı olanlarımızı da içine alan tüyler ürpertici bir şaşkınlık yükseliyordu; böylesi bir doğa şarlatanlığına ilk kez tanık oluyorduk. Buna karşın sarı göğün görülmedik fırtınalara gebe olacağını birbirimizden habersiz biliyorduk. Kuşkusuz kitaplarda yazmıyordu bu, masallarla uyutulduğumuz çocukluğumuzun düşlerinde yalnızlığı ve gizemi saklı tutacak, bizleri bu yalıtılmışlıkla bilge kılacak sarı bir zırhı anımsayanımız da yoktu, elindeki sopayı yere atan onun, dişe dokunur bir neden bulunmazken altı katlı bir binanın giriş kapısında soluğu almasına dayanıyordu sezgilerimiz.
Kapıyı itelip içeri girer girmez, kenti toza dumana katan gürültülü bir fırtına kopmuş, içlerindeki balık başları kedilerce talan edilince hafifleyen poşetler, neredeyse adım başı yere atılmış pet şişeleri, yelken gibi açılmış kahverengi kartonlar döne döne göğe yükselmeye başlamışlardı. Üç gün öncesinde çöplere bıraktığımız ve üzerlerinde çeşitli markalar bulunan kutuları tepemizde sürülür gördüğümüzde düş kırıklığıyla karışık bir depreşme sancısı sarmıştı bedenlerimizi, bütün anılarımızın geçmiş yaşantımıza sığamayacağı duygusuna kapılmıştık.
Onun geçmişle ilgilendiği yoktu oysa, binanın hemen girişinden dışarı bakıyor, fırtınaya aldırış etmeden büyük bir disiplin içinde yürümelerini sürdüren öğrencilere şaşıyordu. Izleyiciler de onlardan farksız değildi, tek tük homurdanmalar hesaba katılmasa bağırışlar arasından yükselen çoşkulu alkış hız kaybetmeden dağılıyordu dış mahallelere.
Kuşlar yuvalarına çekilmemişti, köpekler başıboş dolaşmaya devam ediyorlardı, bir tek o bekliyordu yağmuru. Bize kalsa bu beklentinin akıl almazlığı ile belirsizliğe bulanmış bir korkuyu, kargışlanma korkusunu yüreklerimize salmasını bir oyun gibi kabul etmek güç değildi, çünkü hortumu bile iplememiştik; çocuklarımız göğüslerimizi kabartmış, bu belirsizlik içinde çocuklarımız adına gelecek düşleri kurmak gerçekdışı görünmemişti bize. Oysa onca patırtıdan sonra kenti sular altında bırakacak yağmur küçük bir şimşeğe bakıyordu. Ondan sonrasını tahmin etmek zor değildi, işlenmiş milyonlarca suçun ağırlığıyla yalpalayan ayakların savunusuz kaçışması kargaşa içinde bırakacaktı kenti, o zaman ağıtlar suların üzerinde gezinecekti, kendi ölümlerine yakılan ağıtlar…
Ve korkulan olmuştu. Ansızın başlayan sağnak önce izleyicilerin rahatını kaçırmış, yağmurun düşmediği sığınaklara panikli bir koşuya mecbur etmişti onları. Çok geçmeden alay sucuk gibi olmuş, ama yürüyüş disiplinini bozmaya yetmemişti bu; törenin zorunlu olarak sona erdiğini duyuracak anonsa bel bağlamaktan öte ellerinden bir şey gelmeyeceğine inanıyorlardı çünkü. Gelgelelim metalik bir ses yerine masallara özgü bir tanrısal tını tarafından yönlendirilecekleri endişesi iliklerine işlenmişti. Bu tını, bu şarkı kentin sokaklarını yankıya boğacaktı ve özlenen kurtuluş iyice uzak düşecek, yalnızca yankının bitimsiz dolaşmaları kalacaktı kulaklarda; evden eve, sokaktan sokağa çarpacak, yaşamın o cıvıl cıvıl sesliliğinin üzerine kalın, yalıtık bir ses örtüsü örülecekti. Fabrika dişlilerinin gıcırtıları, motor uğultuları, uyarı sirenleri, yemek çağrıları, araba vızıltıları, coşkun ırmak çağıltıları höparlörlerden dağılan insan bağırtıları, konferanslar, dersler, hayvan çığlıkları bir bir sönecek, en sonunda yürek vuruşları da duyulmaz olacaktı.
Meydanda kimsecikler yoktu, boşalmıştı kent. Sokaklar ıssızdı, evler yapayalnız. Odalar, yataklar, bürolar, koltuklar bomboştu. Yağmur yağıyordu, seller akıyordu, arap kızı camdan… yok doğru değil bu, apartmanın boş girişinden bakıyordu. Suların altında bırakılarak yok edilmiş kavimlerden geriye kalan ıslak cesetleri ayakları altında ezmenin doyumsuz tadı vardı dudaklarında. Ne güzeldi yalnızlık, ne baştançıkarıcıydı! Sokakları baştan başa kaplamış bedenler cansızdı, suçlarının tiksinç kokularını saçarak çürüyecekler, yok olacaklardı, ne güzel! Yağmurun hırçınlığı ne güzel, suların yüksekliği, tufan… Tufan. Yeryüzünde inşa edilmiş bütün gemileri parçalamak gerek, yaklaştı tufan, geldi. Tek bir canın bile kurtuluşu olmamalı, gemileri parça parça etmeli, dağıtmalı, ne güzel.
Kent boşalmıştı. Elinde tuttuğu görkemli yengi ışıl ışıl parlıyor, utkulu bir gülümseyiş veriyordu ona. Kent boşalmıştı, “boşluk” olmuştu kent, dünyanın en güzel gömütü olmuştu, uzanıp boylu boyuna bitimsiz bir uykuya yatılabilecek bir gömüt. Küçücük, göz kamaştıran bir evren. Onun devinimleriyle yer değiştiren, adımlarını izleyen, bakışlarında, ufkunda son bulan ama yeni adımlarla başka bir ufka, başka bir genişliğe uzanan , bu arada terkettiği alanları sessizliğe, dirimsizliğe boğan, onun duyum-alanında var olabilen kentevren. Bütün yaşam sokakların sarmal labirentleri içinde kapalı kalan bir döngüde, bu duyulanır alanın boyutları içinde akmaktaydı, kentin sınırları dışına çıkıldığında beliren yitim kavrayışın önüne geçiyordu. Tanrı yalnızca onun için vardı çünkü, o algılamadıktan sonra, uzaklarda, ondan habersiz bir varoluşun, bir devinimin olması saçmaydı. Eğer o görmeyecekse bir ağaç neden filizlensindi, bir aslan yelelerini savurarak ceylanın peşine neden düşsündü. Hem gerçekte ne aslan, ne ceylan ne de ağaç vardı. Kargışıyla insanların da sonunu getirmişti. Bin yıllara varan yazgılarına işledikleri törelerin, kendilerini denetim altına almak adına yükseltlikleri kurumların, yok pahasına kan dökme tutkusunun ve kanlarında gezinen kötücül güdülerin yerinde yeller esiyordu şimdi. Katışıksızca ışıldayan arınmanın, esenliğe kavuşmanın yeliydi bu, ferahlatan dokunuşlarla benliğini okşuyordu; devinime yönelmiş pırıltılı gözlerine konan büyük yıkıcı coşkular egemenlik kuruyordu usunda: Insanlığı tarihe gömmek, tarihi boşluğa atmak, unutmak… Ama insanlığı yokluğa sürüklemek, unutmak ne zordu! En şiddetli tufanlardan bile geriye kalıntılar, uslara kazılmış insansı alışkanlıklar, silinemez nefretler, kötülükler kalıyordu. Darmadağan olmuş, yanıp yakılmış evrenin küllerini, o engin uzamın buruşmuş, küçük bir noktada toplanmış halini kendi içinde buluvermişti işte. Teninden ötesini, çıplak kenti bile göremiyordu artık, hiçlik çepeçevre yayılıyor, uzanıyor, gövdesinden ötesini kaplıyordu. Yalnızca o vardı, yitik bir Tanrı yapıtını içine alan o vardı, yalnızca o vardı, yitik bir Tanrı yapıtını içine alan o vardı. Insanlığın acınası yazgısı onun bedeninde yeniden can bulmuştu, ama yalnızca o vardı. Yaşamın, yani o hiçliğin gölgesi usunda kaynıyordu: birbirine kötü gözle bakıyorlardı ve durmaksızın savaşıyorlardı, birlikte yaşamayı yeğ tutuyorlardı yine, yalnız bırakmak istemiyorlardı kimseyi, savaşarak kalabalıklaşıyorlardı bu yüzden, yeni kentler kuruyorlardı, yeni posta teşkilatları yükseltiyorlardı haberleşmeleri kesilmesin diye, bilime olan bağlılıkları güçlenerek sürüyordu, soluklarını uzatabilmek adına teknolojinin demirden kollarından şefkat bekliyorlar, Tanrıyı güç durumda bırakacak buluşlar için bilim adamlarını yüreklendiriyorlardı, bu sırada aynı Tanrı’ya tapınmaktan da geri durmuyorlardı, günlerce süren eğlencelerin patırtısı içinde bir süre zamanı unutsalar da çalgılar sustuğunda yeniden saatlerine bakıyorlar, birbirlerinin ayaklarını kaydırmak için alkol kokusu saçan ışıklı kent arenalarını terk ederken yaşamın hiç de fena olmadığı aldatmacasını geçiriyorlardı uslarından, bir aracın soğuk döşemelerine gömülüyorlardı sonra, radyonun sesini sonuna kadar açıyorlardı…
Harflere ayrışarak kafasında canlanan yaşamın soluk gölgesi yeni sözcükler oluşturmaya, yeni tümceler kurmaya devam edecekti anlaşılan. Anka Kuşu’nun yazgısı gövdesinde kaynayan akıntıya geçmişti, evrenin küllerinden ürkünç bir varoluş yükseliyordu, tarih yeniden ama aynı biçmide yazılıyordu. Düşlediği yalnızlık bir an için eline verilip hemen geri alınmış, erincin kıyısında, elini uzatsa dokunabileceği kadar yakınında olmasına karşın çoğulluk boğmuştu onu. Benliğinde işleyen yaşamın akıntısına son vererek doyumsuz yalnızlığına kavuşmak için üçüncü bir tufana gerek vardı artık. Usulca soluk alıp veren bu dehşetli kalabalğı yok edebilmenin tek yolu vardı, biliyordu, tek yolu vardı, onları kovmak yetmezdi, düşünme yetisi gitmeliydi ondan, onları boğabilmek için sulara bırakmalıydı bedenini, soluğu kesilmeliydi.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
“Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı?” Dostoyevski

Ursula K. Le Guin’in Omelas’ı Bırakıp Gidenler öyküsünün çıkış noktası Dostoyevski’nin şu sorusu: “Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın...

Kapat