Byelkin’in Öyküleri – Aleksandr Sergeyeviç Puşkin. Rusça’dan çeviren: Ataol Behramoğlu

1830 yılının ürünü olan Byelkin’in Öyküleri, yalın bir üslupla yazılmış, gerçekçi, özlü sanat ürünüdür. Bu öyküde Puşkin, halk insanlarını büyük bir yalınlık, gerçekçilik ve ustalıkla çizmiştir.
Merhum İvan Petroviç – Byelkin’in Öyküleri
Bayan Prostakova: Ya, azizim; ufacıktan beri bir öykü merakı var onda.
Skotinin: Mitrofan bana çekmiş. ‘Anasının kuzusu”
Yayımcının Notu
Burada halka sunmakta olduğumuz. İ. P. Byelkin’in Öyküleri’ni yayımlama işine girişirken bunlara merhum yazarın kısa da olsa bir hayat hikâyesini ekleyerek anayurt edebiyatımız okuyucularının haklı merakını bir parça olsun gidermek istedik. İvan Petroviç Byelkin’in en yakın akrabası ve mirasçısı olan Bayan Marya Alekseyevna Trafilina’ya başvurduk bu nedenle. Fakat bu bayan bize onun hakkında bilgi verebilecek durumda değildi ne yazık ki; çünkü merhumu hiç tanımıyordu. Bu iş için bir kere de İvan Petroviç’in eski dostlarından saygıdeğer bir baya başvurmamızı öğütledi. Bu öğüde uyduk ve yazdığımız mektuba şu aşağıdaki yanıtı aldık. Bu yanıtı hiç değiştirmeden, hiç katkıda bulunmadan, soylu bir düşünce tarzının ve dokunaklı bir dostluğun andacı, aynı zamanda da yeterli bir biyografik açıklama olarak, olduğu gibi yayımlıyoruz:
”İyiliksever efendim,
Bu ayın 15’inde yazmış olup eski ve candan dostum ve çiftlik komşum İvan Petroviç Byelkin’in doğum ve ölüm tarihleri, devlet katındaki hizmeti, soyu sopu, alışkanlıkları, ahlak ve kişiliği üzerine ayrıntılı bilgiler edinmek istediğinizi belirttiğiniz saygıdeğer mektubunuzu yine bu ayın 23’ünde almak şerefine ulaştım. Bu isteğinizi kıvançla yerine getiriyor ve size onunla konuşmalarımızdan, bir de benim kişisel gözlemlerimden aklımda ne kalmışsa hepsini iletiyorum:
İvan Petroviç Byelkin 1798 yılında şerefli, soylu bir ana babanın çocuğu olarak Goryuhino köyünde doğdu. Merhum babası kıdemsiz binbaşı Pyotr İvanoviç Byelkin, Trafilina ailesinden Pelageya Gavrilovna ile evliydi. Pyotr İvanoviç varlıklı bir adam değildi, fakat ölçülüydü. Hele ekonomik işleri konusunda oldukça işbilir bir kimseydi. Oğulları ilk öğrenimini köy zangocundan aldı. Okumaya ve Rus edebiyatıyla ilgili çalışmalara karşı hevesini bu saygıdeğer baya borçlu olduğu anlaşılıyor. 1815 yılında bir piyade avcı alayına (numarasını anımsamıyorum şimdi) girerek hizmete başladı. 1823 yılına kadar da bu görevde kaldı. Annesiyle babasının hemen hemen aynı zamana raslayan ölümleri, onu işten çekilmek, Goryuhino köyüne, ata toprağına dönmek zorunda bıraktı.
Çiftliğin yönetimini eline alan İvan Petroviç, toyluğu, yufka yürekliliği yüzünden az sonra işleri savsaklamaya başladı; merhum babasının sağladığı sıkı disiplini gevşetti. Köylülerin (her zamanki alışkanlıkları üzere) hoşnut olmadıkları becerikli, sorumluluk bilir muhtara işten el çektirip, köyün yönetimini, öykü anlatma sanatındaki ustalığıyla güvenini kazanmış bulunan yaşlı kilercibaşı kadına verdi. Bu aptal kocakarı yirmibeş rublelik bir banknotu elli rublelikten ayırabilecek durumda olmadığı için kendisinden kimsenin korktuğu yoktu. Seçtikleri muhtar hem patronun elbirliğiyle dolandırılmasına katıldı, hem de bu konuda köylülere o kadar göz yumdu ki İvan Petroviç angarya usulünü kaldırarak oldukça ölçülü bir vergi koymak zorunda kaldı. Fakat onun gevşekliğinden yararlanan köylüler yalvarıp yakararak bu kez de ilk yıl için özel bir ayrıcalık elde ettiler. Sonraki yıl ise, verginin üçte ikisinden daha çoğunu ceviz, kırmızı yaban mersini ve buna benzer şeylerle ödediler. Böyleyken bile verginin tümünü ödemiyorlardı.
Merhum babasının dostu olmaklığım dolayısıyla öğütlerimi oğluna da önermeyi görev bildim ve savsakçılığı yüzünden alt üst olan eski düzeni bir çok kereler yeniden kurmaya kalkıştım. Bir gün bu amaçla ona gidip çiftlik gelir-gider defterlerini istedim, dolandırıcı muhtarı çağırttım ve İvan Petroviç de oradayken defteri incelemeye koyuldum. Genç çiftlik sahibi beni ilkin büyük bir ilgiyle izliyor, elinden gelen dikkati gösteriyordu. Fakat hesaplar son iki yıl içinde köylü sayısının artmış, kümes hayvanlarıyla sığır ve davar sayısınınsa büyük ölçüde azalmış olduğunu ortaya koyunca İvan Petroviç bu ilk bilgiyle yetindi, artık beni dinlemez oldu. Araştırmalarım ve sıkı sıkı sorguya çekişim sonucunda dolandırıcı muhtarı tam bir şaşkınlığa uğratıp bir tek söz söyleyemeyecek duruma getirdiğim dakikada ise, büyük bir kederle, İvan Petroviç’in oturduğu koltukta şiddetle horuldadığını işittim. O günden sonra onun çiftlik işlerine bir daha karışmadım, bu işleri (kendisinin de yaptığı gibi) Tanrı’ya havale ettim.
Fakat bu olay aramızdaki dostluğu zedelemedi. Çünkü bir yandan bu delikanlının (genç soylularımızın tümünde ortak bir özellik olarak beliren) gevşekliğine, yıkıcı kayıtsızlığına acırken; öte yandan içtenlikle seviyordum onu. Zaten böylesine sevimli, dürüst bir insanı sevmemek elde değildi. O da kendi yönünden içtenlikle bağlıydı bana; yaşadığım yılların sayısına saygısı vardı. Alışkanlıklarımız, düşüncelerimiz ve kişiliklerimiz bakımından birbirimize pek az benzemekle birlikte, önemsiz sohbetime değer vererek ölümüne kadar hemen her gün aradı beni.
Çok ölçülü bir yaşayışı vardı İvan Petroviç’in. Her türlü aşırılıktan kaçınırdı. Hiçbir zaman içkili görmedim onu. (Bizim buralarda bunun olağanüstü bir şey sayılması gerektiğini söylemeliyim.) Karşı cinse pek düşkündü ya, bir kız kadar da utangaçtı doğrusu. (1)
Mektubunuzda sözünü ettiğiniz öykülerden başka, bir kısmı bende bulunan, bir kısmıysa, kilercibaşı kocakarı tarafından çeşitli gereksemelerini karşılamak üzere kullanılan pek çok el yazması bıraktı İvan Petroviç. Evde, kocakarının kaldığı yana düşen bütün pencerelere, İvan Petroviç’in bitmemiş romanlarının birinci bölümü yapıştırılmıştı geçen kış. Yukarda sözü edilen öyküler onun ilk edebiyat deneyleri olmalı. İvan Petroviç büyük bir bölümü gerçek olan bu öyküleri çeşitli kimselerden işittiğini söylemişti. (2) Fakat öykülerdeki kişi adlarının hemen hemen hepsini yazarın kendisi uydurmuş olup, ilçe ve köy adları da bizim yöreden alınmadır. Benim köyün adının da bir yerde geçmiş olmasının nedeni budur. Bu durum herhangi bir kötü niyetten ileri gelmiş olmayıp, sadece düşgücü eksikliğinin bir sonucudur.
İvan Petroviç, şiddetli hummaya çeviren bir soğuk algınlığı yüzünden 1828 yılı sonbaharında yatağa düşerek, özellikle nasır ve benzeri kökleşmiş hastalıkları iyileştirmede büyük ustalığa sahip bölge doktorumuzun uyanık çabalarına rağmen öldü. Doğumunun otuzuncu yılında son nefesini kollarımın arasında verip Goyuhino köyü kilisesinin bahçesine, merhum annesiyle babasının yanına gömüldü.
İvan Petroviç orta boylu, gözleri kum renginde, sarışın bir adamdı. Soluk, kuru bir yüzü vardı.
İşte, iyiliksever efendim, nerhum komşum ve dostumun yaşayışı, uğraşıları, kişiliği ve dış görünüşü üzerine anımsayabildiklerim bunlardır. Fakat, mektubum şu ya da bu biçimde işinize yarayacaksa, adımın söz konusu edilmemesini derin saygılarımla rica ederim. Çünkü yazarlık mesleğine karşı saygı ve sevgi beslemekle birlikte kendime böyle bir paye edinmeyi gereksiz görmekte, yaşlı bir kimse için yakışıksız saymaktayım bunu. İçten saygılarımla…
16 Kasım 1830
Nenarodovo köyü”
Yazarımızın saygıdeğer dostunun isteğine uymayı görev sayıyor, bize verdiği bilgiler için kendisine teşekkürlerimizi sunuyor; halkın bu bilgilerdeki içtenliğe, iyi yürekliliğe gereken değeri vereceğini umuyoruz.
A.P.

 

ATIŞ

 

Birbirimize ateş ederdik.
”Baratinski”
Atış hakkımı kullanarak onu öldürmeye
andım vardı.
(Ateş etme sırası bendeydi.)
”Ordugâhta bir akşam” (3)

 

1

 

Birliğimiz *** ilçesindeydi. Bir kıta subayının yaşayışı bilinen şey: Sabahları eğitim ve binicilik, alay komutanında ya da Yahudi’nin meyhanesinde öğle yemeği, akşamları da punç ve iskambil. *** ilçesinde ne kapıları bize açık bir ev, ne bir yavuklumuz vardı. Kendi aramızda toplanır ve bu toplantılarda üniformalarımızdan başka bir şey görmezdik.
İçimizde ordudan olmayan bir tek kişi vardı. Otuz beş yaşlarında olduğu için yaşlı saydığımız bir adamdı bu. Görmüş geçirmiş olması aramızda büyük bir üstünlük sağlıyordu ona. Her zamanki asık yüzlülüğü, sert kişiliği, etkili konuşmaları genç kafalarımızı şiddetle etkiliyordu. Hayatı bir esrar perdesiyle örtülüydü bu adamın. Görünüşte Rus’a benziyordu ama, yabancı bir ad taşıyordu. Bir zamanlar hafif süvari birliklerinde bulunmuş, üstelik başarılar kazanmış. Ordudan niçin ayrıldığını, niçin bu yoksul ilçeye yerleştiğini bilen yoktu. Hem yoksulluk çekiyor, hem de cömert bir yaşayış sürdürüyordu. Her zaman yaya dolaşır, sırtında hep yıpranmış bir ceket taşırdı; fakat alayımızın bütün subaylarına açık bir sofrası vardı. Emekli bir erin hazırladığı öğle yemekleri iki üç çeşidi aşmazdı ama, şampanya su gibi akardı. Hiç kimse onun varı yoğu, geliri hakkında bir şey bilmezdi, bu konuda soru sormak gözüpekliğini de gösteremezdi. Çoğu askerlikle ilgili yapıtlardan, bir de romanlardan oluşan bir kitaplığı vardı. Onları, okumak isteyenlere seve seve verir, hiçbir zaman geri istemezdi. Buna karşılık başkalarından aldığı kitapları da geri verdiği görülmemişti. Başlıca işi tabancayla atışlar yapmaktı. Odasının duvarları kurşun izlerinden bal peteği gibi delik deşikti. Oturduğu yoksul kerpiç evin tek gösterişi, zengin bir tabanca koleksiyonuydu. Sanatında o kadar ustalaşmıştı ki, içimizden herhangi birinin şapkası üzerine konulacak bir armudu ateş ederek düşürmek istese, alayımızda hiç kimse başını ona uzatmakta sakınca görmezdi. Sık sık düellolardan söz ederdik sohbetlerimizde. Silvio (böyle adlandıracağım onu) hiçbir zaman katılmazdı bu konudaki konuşmalara. Başından düello geçip geçmediğini sorduğumuzda kuru bir evetle yetinir, başkaca bir şey söylemezdi. Bu gibi sorulardan hiç hoşlanmadığı belliydi. İçinde, korkunç ustalığının kurbanı olan bir bahtsızın sızısını mı taşıyordu acaba? Onda korkaklığa benzer herhangi bir duygunun bulunur olabileceği aklımızdan bile geçmezdi. Çünkü sadece dış görünüşleri bile bu gibi kuşkulara olanak tanımayan insanlardandı o. Ama beklenmedik bir olay hepimizi şaşkına çevirdi.
Bir gün on subay arkadaş Silvio’da öğle yemeğindeydik. Her zamanki gibi, yani adamakıllı içildi. Yemekten sonra ev sahibine oyunda bize kasa olmasını kabul ettirmeye çalıştık. Uzun süre karşı koydu. Çünkü hemen hemen hiç el sürmezdi iskambil kâğıdına. Sonunda emir erine kartları getirmesini emretti, masaya elli çervonest (4) boşalttı, kartları dağıttı. Çevresinde toplandık, oyun başladı. Oyun süresince ağzından tek söz çıkmadı Silvio’nun. Hiç tartışmaya girmez, herhangi bir açıklama yapmazdı. Karşısındaki oyuncu hesapta yanılmışsa, hemen ya farkı öder, ya da fazlayı yazardı. Onun bu huyunu bildiğimizden oyunu dilediği gibi yönetmesine ses çıkarmıyorduk. Fakat alaya kısa bir süre önce atanmış yeni bir subay vardı aramızda. Bu arkadaş bir ara dalgınlıkla hesapta bir yanlışlık yaptı. Silvio her zamanki gibi düzeltti hesabı. Silvio’nun yanıldığını sanan subay bir açıklamada bulunmak istedi. Silvio tek söz söylemeden kart dağıtımını sürdürüyordu. Sabrı tükenen subay silgiyi aldı, kendisine boşu boşuna yazılmış gibi görünen rakamları sildi. Silvio tebeşiri aldı, yeniden yazdı. Şarapla, oyunla, arkadaşların kahkahalarıyla kızışan subay kendini ağır bir hakarete uğramış sayarak azgın bir öfkeye kapıldı, masanın üzerindeki bakır şamdanı kaptığı gibi Silvio’nun başına fırlattı. Silvio yana kaçılarak vuruştan ancak kurtulabildi. Hepimizin canı sıkıldı. Silvio ayağa kalktı. Yüzü öfkeden bembeyaz, gözlerinden kıvılcımlar saçarak:
– Sayın bay, dedi. Lütfen çıkıp gidin buradan ve bu olayın bu çatının altında geçmesinden ötürü Tanrı’ya şükredin.
İşin nereye varacağından hiçbirimizin kuşkusu yoktu. Yeni arkadaşımızı şimdiden ölmüş sayıyorduk. Subay, uğradığı hakareti baş kasadarın dilediği gibi yanıtlamasına hazır olduğunu söyleyerek çıkıp gitti. Oyun birkaç dakika daha sürdü. Fakat ev sahibinin oyun oynayacak durumda olmadığını görüp birbirimizin peşi sıra kalktık, yakında alayda açılacak olan boşluktan söz ederek evlerimize dağıldık.
Ertesi gün binicilik alanında, zavallı subayın yaşayıp yaşamadığını birbirimize sorarken, kendisi çıkageldi. Aynı soruyu ona da sorduk. Silvio’dan henüz bir haber almadığını söyledi. Bu durum şaşırttı bizi. Silvio’ya gittik. Onu avluda, avlu kapısına tutturulmuş bir iskambil birlisine arka arkaya kurşun yağdırırken bulduk. Hiçbir şey olmamış gibi, dünkü olay üzerine tek söz etmeksizin karşıladı bizi. Aradan üç gün geçti, subay hâlâ sağdı. Şaşkınlık içinde, Silvio acaba dövüşmeyecek mi diye soruyorduk birbirimize. Dövüşmedi. Önemsiz bir özürle yetinerek barıştı.
Bu olay gençliğin gözünden adamakıllı düşürdü onu. Gençlerin en bağışlamayacağı şey korkaklıktır. Yiğitliği insan erdemlerinin en yücesi sayar, her türlü ayıbı bağışlatabilecek bir şey gibi görür onlar. Ama, yavaş yavaş her şey unutuldu, Silvio yeniden eski etkisini kazandı.
Sadece ben ona eskisi kadar yakınlık göstermiyordum artık. Düş kurmaya yatkın bir yaratılışa sahip olduğumdan, hayatı bir esrar perdesiyle örtülü olan, bana gizemli bir roman kahramanı gibi görünen bu adama önceleri herkesten çok bağlıydım. O da severdi beni. Hiç olmazsa sadece benimleyken acı dilliliğini bırakır, az görülür bir tatlılık ve içtenlikle konuşurdu. Fakat o uğursuz akşamdan sonra şerefinin lekelendiği, bu lekenin temizlenmeyişinde yine kendisinin sorumlu olduğu düşüncesi aklımdan bir türlü çıkmıyor, ona eskisi gibi davranmamı önlüyordu. Yüzüne bakmaya utanıyordum neredeyse. Silvio bunu sezmeyecek, nedenini anlamayacak adam değildi. Bu durumun onu üzdüğü belliydi. Bir iki kere bana bu konuda bir açıklamada bulunmak istediğini sezinledim. Fakat ona bu olanağı vermekten kaçındım. Silvio da uzaklaştı benden. O günden sonra sadece arkadaşların yanındayken görüşüyorduk onunla. Eski candan konuşmalarımız sona ermişti.
Taşrada yaşayanlar için çok önemli olan bazı şeylerden dalgın başkentlilerin haberi bile yoktur. Posta gününün beklenmesi bunlardan biridir. Alayın yazıcı odası, salı ve cuma günleri kimisi para, kimisi mektup, kimisi de gazete bekleyen subaylarla dolup taşardı. Paketler genel olarak hemen oracıkta açılır, haberler oracıkta yayılır, böylece yazıcı odası ana baba gününe dönerdi. Mektupları alayımızın adresine gelen Silvio da genellikle aramızda bulunurdu o sırada. Bir gün aldığı bir mektubun mührünü büyük bir sabırsızlıkla söktüğünü gördük. Herbiri kendi mektubuna dalmış olan subaylar hiçbir şey sezinlemediler. Silvio mektubu okuyup bitirdikten sonra bize döndü ve:
– Baylar, dedi, bir an önce buradan ayrılmaklığımı gerektiren bir durum var. Bu geceden tezi yok, yola çıkıyorum. Bana son bir kez daha yemeğe gelmeyi reddetmeyeceğinizi umarım.
Bu sözleri söyledikten sonra bana dönerek şunları ekledi:
– Sizi de beklerim, mutlaka beklerim…
Sonra hızla çıkıp gitti. Bizler de Silvio’da buluşmak üzere sözleşip dağıldık.
Kararlaştırılan saatte Silvio’ya gittiğimde hemen hemen bütün alay oradaydı. Eşyalar toplanıp denk yapılmış, ortada sadece, kurşun izleri ile delik deşik olmuş çıplak duvarlar kalmıştı. Masaya oturduk. Silvio’nun yüzü sevinçten parlıyordu. Neşesi az sonra hepimize geçti. Şampanyalar birbiri arkasına patlıyor, kadehler köpürüyor ve cızıldıyor, aramızdan ayrılacak olan arkadaşımıza bütün kalbimizle iyi yolculuklar, mutluluklar diliyorduk. Yemekten kalktığımızda akşamın geç saatleriydi. Ayrı ayrı herkesle vedalaşan Silvio benim de elimi sıktı ve tam çıkmaya hazırlanacağım sırada yavaşça:
– Sizinle konuşmak istiyorum, kalın, dedi.
Konuklar gittiler, ben kaldım. Karşı karşıya oturduk, ses çıkarmadan pipolarımızı doldurup ateşledik. Silvio derin bir düşünceye dalmıştı. Az önceki neşesinden eser kalmamıştı şimdi. Balmumu sarılığındaki yüzü, parıldayan gözleri, ağzından çıkan koyu dumanlarla tıpkı şeytana benziyordu. Birkaç dakika geçtikten sonra sessizliği o bozdu:
– Belki de bir daha hiç görüşmeyeceğiz, dedi. Ayrılmadan önce size bazı açıklamalarda bulunmak istedim. İnsanların yargılarına pek az önem verdiğimi anlamışsınızdır. Fakat sizi severim. Hakkımda yanlış bir kanıya sahip olmanızın bana ağır geleceğini hissettim.
Bir an durdu, piposunun tütününü tazeledi. Ben gözlerimi indirmiş susuyordum.
– O sarhoş zibidiye, R’ye, yaptığı kabalığı ödetmeyişimi yadırgadınız değil mi? Silah seçmek hakkına sahip olduğum sürece hayatı elimdeydi, bunu kabul edeceğinizi umarım. Benim içinse hemen hemen tehlike söz konusu değildi. Düellodan kaçışımı bir yüce gönüllülükle açıklayabilirim pekâlâ, fakat yalan söylemek istemiyorum. Eğer kendi hayatımı yüzde yüz güvene alarak R.’yi cezalandırabilseydim bunu yapmakta bir an bile duraksamazdım.
Silvio’ya şaşkınlıkla baktım. Böyle bir açıklama aklımın köşesinden bile geçmezdi. Silvio sözlerini sürdürdü:
– Demek istediğim şu: Kendimi ölüm tehlikesine atmak hakkına sahip değilim ben. Altı yıl önce suratıma bir tokat yemiştim ve düşmanım hâlâ yaşıyor.
İyice meraklanmıştım:
– Onu düelloya çağırmadınız mı? diye sordum. Yoksa buna engel olan şeyler mi vardı?
Silvio:
– Onunla düello ettik, diye yanıtladı beni. İşte düellomuzun andacı da burada.
Kalktı, karton bir kutudan Fransızların “bonnet de police” (5) dedikleri sırma püsküllü, şeritli, kırmızı bir şapka çıkarıp başına giydi. alna gelen yerin dört buçuk santim kadar yukarısında bir kurşun deliği vardı.
– Hafif süvari alayında görevde bulunduğumu biliyorsunuz, diye sürdürdü sözlerini. Kişiliğimi de anlamışsınızdır: Hep birinci adam olmak isterim. Gençliğimden beri benim en güçlü tutkum budur. Bizim zamanımızda azgınlık modası vardı. Tabii ordunun en azgın adamı da bendim. Ayyaşlığımızla övünürdük o zamanlar. Denis Davidov’un (6) bir şiirinde göklere çıkardığı ünlü Burtsov’u (7) içki içme yarışında alt etmiştim. Alayımızda sık sık düellolar yapılırdı. Ben de ya tanık, ya da taraf olarak hepsinde bulunurdum. Arkadaşlarım taparcasına severler, ikide bir değiştirilen alay komutanlarıysa Tanrı’nın gönderdiği bir bela olarak kabul ederlerdi beni. Ünümün tadını kimi zaman sessizce, kimi zaman da gürültüyle çıkararak yaşayıp giderken günün birinde varlıklı, (adını vermek istemediğim tanınmış bir aileden gelme) bir genç atandı alayımıza. Talihi böylesine parlak bir adama ömrüm boyunca raslamadım. Düşünün bir: Gençlik, zekâ, yakışıklılık, çılgınca bir neşe, gözünü budaktan sakınmayan bir yiğitlik, bitmek tükenmek bilmez para ve bütün bunlara sahip olan bir adamın sizde yaratacağı etkiyi düşünün bir. Üstünlüğüm sarsılmıştı. O önceleri ünümün çekiciliğine kapıldı, dostluğumu kazanmak istedi. Yüz vermedim. Hiç umursamadan uzaklaştı benden. Ondan nefret etmeye başladım. Alayda ve kadınlar arasında elde ettiği başarılar altüst ediyordu beni. Kavga çıkarmak için bela aramaya başladım. Alaylarımı benimkilerden çok daha iyi niyetli alaylarla karşılıyordu. O işin şakasındaydı. Bense gitgide kinleniyordum. Sonunda bir gün Polonyalı bir çiftlik sahibinin balosunda bütün kadınların, daha da önemlisi, benimle ilişkisi olan ev sahibesinin onun çevresinde pervane gibi döndüklerini görünce kulağına eğilip çok edepsizce birkaç söz söyledim. Birden büyük bir öfkeye kapılarak tokatladı beni. Kılıçlarımıza davrandık, kadınlardan bayılanlar oldu, aramıza girip dövüşmemize engel oldular. Ve hemen o geceden tezi yok düello etmeyi kararlaştırdık.
Tan yeri ağarmak üzereydi. Ben yanımda üç tanıkla birlikte kendi yerimi almıştım. Düşmanımı beklerken sabırsızlıktan içim içime sığmıyordu. İlkbahar güneşi doğmuş, hava ısınmaya başlamıştı bile. Uzaktan göründü. Üniformasını giymiş, kılıcını kuşanmış, yanında bir tek tanık, yürüyerek geliyordu. Ona doğru yaklaştık. O da yaklaştı. Elinde tuttuğu şapkasını kirazla doldurmuş, arada bir atıştırıyordu. Tanıklar on iki adımı sayıp ayırdılar bizi. İlk atışı benim yapmam gerekiyordu. Fakat o kadar öfkeliydim ki ellerimin titremesinden korktum, soğukkanlılığımı toplamak üzere zaman kazanmak için bu hakkı ona bırakmak istedim. Düşmanım kabul etmedi bunu. Kura çekmeye karar verdik. Talih yine değişmez sevgilisine gülmüş, kurayı o kazanmıştı. Nişan aldı, ateş etti ve şapkamı deldi. Sıra bana gelmişti. Hayatı elimdeydi artık. Olanca dikkatimle yüzüne bakıyor, hiç değilse küçücük bir tedirginlik belirtisi yakalamaya çalışıyordum orada. O, tabancamın karşısında hiç kıpırdamadan duruyor, şapkasından seçip çıkardığı olgun kirazları atıştırıyor, tükürdüğü çekirdekler uçup bana kadar geliyordu. Bu kayıtsızlık allak bullak etmişti beni. Hayatına kendisi değer vermeyen bir adamı öldürmenin ne yararı var diye düşündüm. Aklımda şimşek gibi sakince bir düşüne çaktı. Tabancamın namlusunu indirerek:
– Ölümü umursamadığınız anlaşılıyor, dedim. Buyurun, kahvaltınızı edin. Size engel olmak istemem.
– Bana engel olduğunuz filan yok, diye karşılık verdi. Buyurun, ateş etmenizi bekliyorum. Fakat yine de siz ateş etme hakkına her zaman sahipsiniz, dilediğiniz an buyruğunuzdayım.
Tanıklara döndüm, şimdilik ateş etme niyetim olmadığını bildirdim. Düello böylece sona erdi.
İstifamı verip bu ilçeye çekildim. O günden sonra öç almaktan başka hiçbir düşüncem olmadı. Öç alma saati gelip çattı işte.
Silvio sabahleyin gelen mektubu cebinden çıkardı, okumam için uzattı. Birisi (herhalde bu işler için görevlendirdiği güvenilir adamı) Moskova’dan, bilinen kişinin kısa bir süre sonra genç, güzel bir bayanla nikâhlanacağını bildiriyordu.
Silvio:
– Bu bilinen kişinin kim olduğunu kestirmişsinizdir, dedi. Moskova’ya gidiyorum. Bakalım bir zamanlar kiraz yiyerek beklediği ölümü, düğün öncesinde de aynı kayıtsızlıkla karşılayabilecek mi?
Bunu söyleyip ayağa kalktı, şapkasını yere çaldı, kafeste bir kaplan gibi odasını arşınlamaya başladı. Onu çıt çıkarmadan dinliyor, birbirini tutmaz, çelişik duyguların etkisi altında heyecanlanıyordum.
Bu sırada içeri giren uşak, atların hazır olduğunu bildirdi. Silvio elimi hararetle sıktı, öpüştük. Birisi tabancalarla, öteki eşyalarıyla dolu iki bavulun daha önce yerleştirildiği arabaya bindi. Bir kez daha vedalaştık, araba hareket etti.

 

2

 

Birkaç yıl geçmişti aradan. Ailesel birtakım nedenlerle N. ilçesinin yoksul bir köyüne yerleşmek zorunda kalmıştım. Bir yandan çiftlik işleriyle uğraşıyor, öte yandan, bir zamanlar yaşadığım gürültülü, kaygısız hayatı düşünerek sessizce iç çekiyordum. En kötüsü de sonbahar ve kış gecelerini yapayalnız geçirmek zorunluğuydu. Muhtarla çene çalarak, işlerle uğraşarak, yeni kuruluşları gezerek akşama kadar şöyle böyle vakit geçirebiliyor, fakat hava kararmaya başladı mı ne yapacağımı, ne edeceğimi bilemez oluyordum. Dolapların altından ya da kilerden bulup çıkardığım birkaç kitabı ezberlemiştim neredeyse. Kilercibaşı Kirilovna’nın şöyle böyle anımsayıp anlattığı masallardan gına gelmişti artık. Köylü kadınların söylediği şarkılarınsa içimi karartmaktan başka işe yaradıkları yoktu. Başımı ağrıtmasa kendimi büsbütün içkiye kaptırabilirdim. Sonra itiraf ederim ki, can sıkıntısı yüzünden kendini içkiye veren, yani ilçemizde çok bol bulunan en can sıkıcı tiplerden, ayyaşlardan biri olup çıkacağımdan korktum. Konuşmaları genellikle öğürtü ve mızmızlık olan birkaç can sıkıcıdan başka yakın komşum da yoktu. Onlarla birlikte olmaktansa yalnız kalmak çok daha iyiydi.
Benim çiftliğin dört verst ötesinde büyük bir yurtluk vardı. Kontes B.’nindi bu yurtluk. Fakat kendisi değil, kâhyası oturuyordu burada. Kontes yurtluğuna evliliğinin ilk yılında gelmiş, topu topu bir ay kalmış. Ben, yapayalnız hayatımın ikinci baharındayken, Kontesle kocasının yazı köyde geçirecekleri haberi geldi. Gerçekten de haziran başında çıkıp geldiler.
Zengin bir komşunun gelişi köyde yaşayanlar için önemli bir olaydır. Çiftlik sahipleriyle adamları bunu olayın iki ay öncesinden konuşmaya başlarlar ve bu konuşma olayın üzerinden üç yıl geçinceye kadar sürüp gider. Bana gelince ne yalan söyleyeyim, genç ve güzel komşunun geleceğini işittikten sonra içim içime sığmaz olmuştu. Onu bir an önce görebilmek arzusuyla yanıp tutuşuyordum. İşte bu nedenle, gelişlerinin ilk haftasında, bir pazar günü, yemekten sonra, en yakın bir komşuları ve sadık bendeleri olarak kendimi onların yüksek katlarına sunmak üzere *** köyüne yollandım.
Uşak beni Kontun çalışma odasına aldı, gelişimi bildirmeye gitti. Geniş, gösterişli bir odaydı bu. Duvarlara, herbirinin üzerinde büstler bulunan kitap rafları yerleştirilmişti. Mermer şöminenin üzerinde büyük bir ayna vardı. Döşemeler yeşil çuhayla kaplanmış, üstlerine halılar serilmişti. Yoksulluğum, lüksü unutturmuştu bana. Bir de çoktandır yabancı zenginliklere kapalı olduğumdan, ürkekleştim, taşralı bir ricacı, bakanı nasıl yürek çarpıntısıyla beklerse, Kontu öyle beklemeye başladım. Az sonra kapıdan, otuz iki yaşlarında yakışıklı bir adam girdi içeri. Candan, dostça bir tavırla yaklaştı. Ben toparlanmaya, kendimi tanıtmaya çalışırken o daha önce davrandı. Oturduk. Kontun serbest ve zekice sohbeti benim ürkekliğimi gidermişti. Fakat tam kendimi toparlamışken bu kez Kontesin içeriye girmesiyle yeniden allak bullak oldum. Çok güzel bir kadındı gerçekten. Kont tanıştırdı bizi. Rahat görüneyim istiyordum. Fakat kayıtsız bir tavır takınmaya çalıştıkça daha beter elim ayağıma dolaşıyordu. Kont ve Kontes bana kendimi toparlayabilmem, bu yeni tanışıklığa alışabilmem için zaman kazandırmak düşüncesiyle tıpkı yakın bir dost yanındalarmış gibi kendi aralarında konuşmaya başladılar. Ben de bu arada odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya, tabloları, kitapları gözden geçirmeye koyuldum. Resimden anlamam, fakat tablolardan bir tanesi ilgimi çekti. İsviçre’den bir görünümdü bu. Ama beni etkileyen şey görünümün kendisi değil, tabloda birbiri üzerine binmiş iki kurşun deliğinin bulunuyor oluşuydu. Konta dönerek:
– Yaman bir atış, dedim.
– Evet, diye karşılık verdi; fevkalâde bir atış. Nişancılığınız iyi midir?
Sözün ilgili olduğum bir konuya gelmesine sevinerek:
– Oldukça, dedim. Otuz adım uzaktan bir iskambil kâğıdını vurabilirim. Fakat alışık olduğum bir tabancayla ateş edersem.
Kontes büyük bir ilgiyle:
– Sahi mi? dedi. Ya sen dostum, otuz adımdan bir iskambil kâğıdını vurabilir misin sen de?
Kont:
– Bir gün deneriz, diye yanıtladı onu. Zamanında fena nişancı değildim. Ama dört yıldır tabanca değmedi elime.
– Oo, dedim, öyleyse iskambil kâğıdını yirmi adımdan bile tutturamayacağınıza bahse girerim efendimiz. Bir alışkanlık işidir bu. Kendi deneylerimden öğrendim bunu. Alayımızın en iyi atıcılarından sayılırdım. Bir ara tabancamı onarıma verdiğimden tam bir ay silah değmedi elime. İnanır mısınız efendimiz, bu bir ayın sonunda yaptığım ilk atışta yirmi beş adım uzaklıktaki bir şişeyi üst üste tam dört kere tutturamadım. Alayımızda alaycı, hazır cevap bir yüzbaşı vardı. Kardeş, dedi, galiba kıyamıyorsun şişeye. Hayır efendimiz, sık sık alıştırma yapmazsanız ustalığınızı yitiriverirsiniz. Bütün ömrümde tanıdığım en iyi atıcı her gün yemekten önce en azından üç atış yapardı. Onun için bir kadeh votka içmek gibi bir alışkanlıktı bu.
Söze katılışım ev sahiplerini çok sevindirmişti.
Kont:
– Peki, nasıl bir atıcıydı bu, diye sordu.
– Bakın, nasıldı efendimiz: Duvara bir sinek konduğunu ve onun bunu gördüğünü düşünelim: Kontes, gülüyorsunuz, ama inanın doğru söylüyorum. Evet, diyelim duvara bir sinek kondu ve o bunu gördü: ”Kuzka tabancamı getir!” diye bağırırdı uşağına. Kuzka dolu tabancayı getirir, o da bir atışta duvara yapıştırırdı sineği.
– Şaşılacak şey! dedi Kont. Peki adı neydi bu bayın?
– Silvio, efendimiz.
Kont yerinden sıçrayarak:
– Silvio! diye haykırdı. Siz Silvio’yu tanıyor muydunuz?
– Nasıl tanımam efendimiz, dostumdu kendisi. Alayda hepimiz kardeşimiz gibi severdik onu. Fakat beş yıldır haber alamadım. Demek siz de tanıyorsunuz onu efendimiz?
– Tanıyordum, hem de çok yakından tanıyordum. Size başından geçen… fakat, sanmıyorum, hayır. Size başından geçen tuhaf bir olaydan söz etmedi mi hiç?
– Bir baloda çapkının birinden yediği tokat olmasın bu efendimiz?
– Bu çapkının adını da söylemiş miydi?
– Hayır söylememişti, efendimiz.
Birdenbire gerçeği sezinlemiştim.
– Fakat durun, dedim, özür dilerim… Bilmiyordum… Yoksa siz miydiniz?
Kont oldukça keyifsiz:
– Bendim, dedi. Şu üzerinde kurşun delikleri bulunan tablo da onunla son karşılaşmamızın andacıdır.
Kontes:
– Ah, sevgilim, dedi; ne olur, söz etme bundan. İşitmek bile istemiyorum.
Kont:
– Hayır, dedi, her şeyi anlatacağım. Dostuna nasıl hakaret ettiğimi biliyor. Varsın Silvio’nun nasıl öç aldığını da öğrensin.
Koltuğunu bana doğru yaklaştırdı, can kulağıyla dinlediğim şu hikâyeyi anlattı:
”Bundan beş yıl önce evlendim. Evliliğimizin ilk ayını, the honey-moon’u (8) burada, bu köyde geçirdik. Hayatımın en güzel dakikalarını, yine hayatımın en kötü anlarından birini bu evde yaşadım. Bir akşamüstü karımla atlı bir gezintiye çıkmıştık. Atının huysuzlanacağı tuttu. Karım korkup dizginleri bana bıraktı, eve yürüyerek dönmeye koyuldu. Ben ondan daha önce vardım. Avluda bir yolcu arabası duruyordu. Adını vermeyen, benimle işi olduğunu söylemekle yetinen bir adamın çalışma odamda beklemekte olduğunu bildirdiler. Odaya girdim, alaca karanlıkta, sakalları uzamış, toprak içinde bir adam gördüm. Tam şurada, şöminenin yanında duruyordu. Bu yüzü anımsamaya çalışarak yaklaştım. Yabancı boğuk bir sesle:
– Beni tanımadınız galiba Kont, dedi.
– Silvio! diye haykırdım ve ne yalan söyleyeyim saçlarımın bir anda dimdik olduğunu hissettim.
O:
– Ta kendisi, dedi. Ateş etme sırası bendeydi. Tabancamı boşaltmaya geldim. Hazır mısınız?
Tabancası yan cebinden sarkıyordu. On iki adım sayıp durdum, karım gelmeden, bir an önce ateş etmesini diledim. O elini ağırdan alıyordu. Işık istedi. Mum getirdiler. Kapıyı kilitledim. Odaya kimsenin girmemesi için emir verdim, bir kez daha diledim ateş etmesini. Tabancasını çıkardı, nişan aldı… Saniyeleri sayıyor, karımı düşünüyordum… Benim için korkunç bir dakika geçti. Silvio kolunu aşağı indirerek.
– Tabancam kiraz çekirdekleriyle dolu olmadığı için üzgünüm, dedi. Kurşun ağırdır. Bu iş düellodan çok cinayete benziyor gibi geldi bana. Silahsız bir adama ateş etmeye alışkın değilim. Yeniden başlamalıyız. İlk atış için kura çekeceğiz.
Başım dönüyordu… Kabul etmiyordum galiba… Fakat sonra bir tabanca daha doldurduk. Kura çekmek için iki kâğıt büktük. Bir zamanlar benim attığım kurşunla delinen şapkasına koydu onları. Kurayı ben kazandım yine. Hiç unutamayacağım alaylı bir gülümsemeyle:
– Şeytan gibi şanslısın Kont, dedi.
Nasıl oldu, bana bunu nasıl yaptırdı bilmiyorum, ama ateş ettim ve kurşun işte şu tabloyu deldi.
Kont üzerinde kurşun deliği bulunan tabloyu gösteriyordu parmağıyla. (Yüzü alev alev yanıyordu.) Kontesin benzi, elinde tuttuğu mendilden de daha beyaz olmuştu. Bense gırtlağımdan bir haykırış çıkmasına engel olamadım.
Kont:
– Ateş ettim ve çok şükür tutturamadım diye sürdürdü sözlerini. O zaman Silvio (o anda korkunçtu gerçekten) nişan aldı. Birden kapı açıldı. Maşa koşarak içeri girdi, bir çığlık kopararak boynuma atıldı. Onun gelişiyle yeniden soğukkanlılığımı kazanmıştım.
– Sevgilim, görmüyor musun şaka ediyoruz, dedim. Korkacak ne var? Git bir bardak su iç gel de eski dostumu tanıtayım sana.
Maşa’yı inandıramamıştım. Korkunç Silvio’ya dönerek:
– Kocam doğru mu söylüyor? Şaka mı ediyorsunuz gerçekten, diye sordu.
Silvio:
– O hep şaka eder Kontes, diye karşılık verdi. Bir keresinde şakacıktan tokatlamıştı beni. Yine şakacıktan şu gördüğünüz şapkamı kurşunla delmişti. Az önce şakacıktan ateş edip vuramadı beni. Şimdi de benim içimde şakalaşmak isteği uyandı birdenbire…
Sözlerini bitirince kolunu kaldırdı, karımın yanında nişan almak istedi bana. Maşa ayaklarına kapandı. Öfkeden boğulurcasına:
– Maşa, kalk, diye haykırdım. Utanmıyor musun! Bayım siz de zavallı bir kadınla eğlenmekten vazgeçin. Ateş ediyor musunuz, etmiyor musunuz?
– Etmiyorum, dedi Silvio. Senin şaşkınlığını, korkunu gördüm ya. Seni bana ateş etmek zorunda bıraktım ya. Benim için bu kadarı yeter. Beni hiç unutmayacaksın. Vicdanınla baş başa bırakıyorum seni.
Bu sözleri söyleyip çıkarken kapının yanında durdu, az önce tabancamdan çıkan kurşunun deldiği tabloya bir göz attı, doğru dürüst nişan bile almadan bir el ateş edip çıktı. Karım bayılmıştı. Adamlarım onu durdurmayı göze alamıyor, korku içinde arkasından bakıyorlardı. Kapı önündeki taş merdivene çıktı, arabacısına seslendi ve ben henüz kendime gelemeden arabasına binip gitti.”
Kont sustu. Başlangıcı bir zamanlar beni çok sarmış olan bu öykünün böylelikle sonucunu da öğrenmiş oluyordum. Öykünün kahramanıyla bir daha hiç karşılaşmadım. Aleksandr İpsilanti (9) ayaklanması sırasında Heteryacı birliklerinden birine kumanda ederken Skulyana bölgesindeki çarpışmalardan birinde vurulup öldüğünü söylüyorlar.

 

TİPİ

 

Atlar tümseklerden tümseklere
Dörtnala koşuyorlar karları savurarak…
Yolun tenha bir kıyısında, bir köşede,
Görünüyor yapayalnız bir tapınak.
…………………
Tipi birden bire bastırıyor
Kar yağıyor lapa lapa,
Kızağın üzerinde dönüp duruyor
Kanatları ıslık çalan kara bir karga
Havada yüreği ezen bir şey var:
Benziyor bu gizli bir çağrıya.
Gözleri karanlık uzaklarda, yeleleri
duman içinde atlar
Koşuyorlar soluk soluğa.

 

”Jukovski”

 

Bizler için unutulmaz bir dönem olan 1811 yılı sonlarında Gavrila Gavriloviç R. adında iyi yürekli bir adam Nenarodova’daki çiftliğinde yaşamaktaydı. Çevrede konukseverliği, güleryüzlülüğüyle ün salmıştı. Evi yiyip içmek ve ev sahibinin karısıyla beş kapiğine boston oynamak için gelen komşularla her zaman dolup taşardı. Kimileri de ev sahiplerinin boylu boslu, solgun benizli, on yedi yaşlarındaki kızını seyretmeye gelirlerdi. Zengin bir gelin sayılan bu kızı kendileri ya da oğulları için gözlerine kestirmiş pek çok kişi vardı.
Marya Gavrilovna, Fransız romanlarıyla yetişmişti ve âşıktı hiç kuşkusuz. Köyüne izinli gelmiş yoksul bir kıta teğmenini gönlünün sultanı olarak seçmişti kendine. Genç adamın da aynı tutkuyla yanıp tutuştuğunu, kızın annesiyle babasının bu karşılıklı eğilimi sezerek kızlarına onu düşünmeyi bile yasakladıklarını ve delikanlıya emekli bir tahsildardan daha kötü davranmaya başladıklarını söylemeye gerek var mı?
Âşıklarımız mektuplaşıyor, her gün çam koruluğunda ya da eski küçük kilisede gizlice buluşuyorlardı. Orada birbirlerini sonsuza kadar seveceklerine ant içiyor, alın yazılarından yakınıyor, gelecekleri konusunda çeşitli tasarılar kuruyorlardı. Böylece yazışa söyleşe (pek doğal olarak) şu sonuca vardılar: Madem ki birbirimizin olmadan yaşayamayız, madem ki taş yürekli anneyle baba mutluluğumuza engel oluyorlar, öyleyse onlarsız da göremez miyiz işimizi?
Bu mutlu düşünce pek doğal olarak ilkin genç adamın aklına gelmiş, romantik yaratılışlı Marya Gavrilovna’nın da pek doğal olarak çok hoşuna gitmişti.
Bastıran kış, buluşmalarına son verdi, fakat mektuplaşmaları daha bir canlılık kazandı. Vladimir Nikolayeviç yazdığı bir mektupta kendisine kaçması, gizlice nikâhlanmaları, bir süre bir yerde gizlendikten sonra ortaya çıkarak anneyle babanın ayaklarına kapanmaları için yalvarıyordu sevgilisine. Sonunda onlar da sevgililerin bu direnişi ve mutsuzlukları karşısında duygulanacaklar ve hiç kuşkusuz:
– Çocuklar gelin, bağrımıza basalım sizi, diyeceklerdi.
Marya Gavrilovna uzun bir süre kararsızlık içinde bocaladı. Bu arada birçok kaçış tasarısını geri çevirdi. Ama en sonunda olumlu yanıtı verdi. Kararlaştırılan gün, akşam yemeği yemeyecek, başının ağrıdığını ileri sürerek odasına çekilecekti. Hizmetçi kız da bu gizli düzene katılıyordu. Birlikte kapı önündeki taş merdivenden bahçeye çıkacaklar, yolda kendilerini bekleyen kızağa binecekler, kızak onları Nenarodova’dan beş verst uzakta bulunan Jodrino bucağına götürecekti. Vladimir kilisede bekleyecekti onları.
Kararlaştırılan günün öncesi, Marya Gavrilovna bütün gece gözünü kırpmadı. Eşyalarını topladı; çamaşırlarını, giysilerini bohçaya yerleştirdi. Arkadaşlarından çok duygulu bir genç kıza uzun bir mektup yazdı. Annesiyle babası için de bir başka mektup hazırladı. Mektubunda en dokunaklı ayrılık sözlerini kullanıyor, suçunun özrü olarak tutkusunun karşı konulamaz gücünü gösteriyor, canından daha çok sevdiği annesiyle babasının ayaklarına kapanmasına izin verileceği günün hayatının en mutlu dakikası olacağını bildirerek satırlarına son veriyordu. Her iki mektubu da alev alev yanan iki yürek resmiyle bezenmiş ve üstlerine buna uygun bir yazı kondurulmuş Tula mührüyle mühürledikten sonra kendini tan yeri ağarmadan önce yatağa attı, uyuyakaldı. Fakat korkunç karabasanlar uykuda da bırakmadı yakasını. Tam nikâhlanmaya gitmek üzere kızağa bineceği sırada babası onu durdurarak korkunç bir hızla karlar üzerinde sürüklüyor, karanlık, dipsiz bir kuyuya fırlatıyor ve o, yüreği buz kesilmişçesine, baş aşağı düştükçe düşüyordu. Ya da Vladimir’i solgun bir yüzle, kanlar içinde otlar üzerinde yatarken görüyordu. Son anlarını yaşayan genç adam, içe işleyen bir sesle, bir an önce nikâhlanmaları için yalvarıyordu sevgilisine. Daha bunun gibi biçimsiz, anlamsız bir sürü karabasan kovaladı durdu birbirini. Genç kız her zamankinden daha solgun bir yüz ve gerçek bir baş ağrısıyla uyandı sabahleyin. Annesiyle babası kızlarının iyi bir durumda olmadığını gördüler. Onların sevgili yakınlıkları, kaygıları ve ”Nen var Maşa?” ”Hasta mısın Maşa?” diye sorup duruşları, zavallı genç kızın yüreğini parça parça ediyordu. Yatıştırıcı birkaç söz söylemeye, güler yüzlü görünmeye çabaladı ya, başaramadı. Akşam gelip çattı. Ailesi arasında son gününü geçirdiğini düşündükçe içi daralıyordu. Üzüntüsünden ölecek gibiydi. İçinden herkesle, her şeyle gizlice vadalaşıyordu.
Akşam yemeğine oturduklarında yüreği güm güm atmaya başladı. Titreyen bir sesle, canının yemek istemediğini bildirdi, kalkıp annesiyle babasına iyi geceler diledi. Onlar da her zamanki gibi kızlarını öptüler, dua ettiler. Genç kız güçlükle tutuyordu gözyaşlarını. Odasına girer girmez kendisini bir koltuğa attı, gözyaşları sel gibi boşandı. Hizmetçi kız onu yatıştırmak, kendine getirebilmek için diller döktü. Her şey hazırdı. Maşa yarım saat sonra aile ocağını, odasını, sessiz genç kızlık hayatını bırakıp gitmek zorundaydı. Dışarda hava tipiliydi. Rüzgâr uğulduyor, pancurlar sarsılıyor, takırdıyordu. Bütün bunlar bir uğursuzluğun belirtileri gibi görünüyordu Maşa’ya. Az sonra herkes uykuya dalmış, ev derin bir sessizliğe gömülmüştü. Maşa şalına sarındı, kürkünü giydi, küçük sandığını kucaklayıp arka kapı önündeki taş merdivene çıktı. Arkadan gelen hizmetçi kızın elinde de iki bohça vardı. Bahçeye indiler. Tipi dineceğe benzemiyordu. Rüzgâr sanki bu genç suçluyu durdurmak istermişçesine dosdoğru karşıdan esiyordu. Bahçeyi güçlükle geçebildiler. Kızak yolda onları bekliyordu. Üşüyen atlar yerlerinde duramıyorlardı. Vladimir’in arabacısı arabanın oku yönünde dolaşıyor, tedirginleşen hayvanları yatıştırmaya çalışıyordu. Genç bayanla hizmetçisinin kızağa binmelerine, bohçalarla küçük sandığın yerleştirilmesine yardım ettikten sonra dizginleri kavradı, atlar dörtnala atıldılar. Genç bayanı şimdilik alın yazısına ve arabacı Treşka’nın ustalığına bırakıp biraz da sevdalı delikanlıdan söz edelim.
Vladimir bütün gün sağa sola koşup durmuştu. Sabahtan Jadrino bucağı papazına uğrayıp bin güçlükle söz alabilmiş, sonra da ilk olarak kırk yaşlarında emekli bir süvari teğmenine, Dravin’e başvurmuştu. Teğmen, Vladimir’in çağrısını sevinçle kabul ettiğini bildirdi. Bu serüvenin, kendisine geçmiş günlerini, hafif süvari birliğinde bulunduğu zamanlardaki çapkınlıkları anımsattığını birkaç kez tekrar etti. Üstelik diğer iki tanığı bulmanın zor olmadığını kesinlikle söyleyerek Vladimir’i yemeğe alıkoydu. Gerçekten de yemekten hemen sonra palabıyıklarını bükerek, mahmuzlarını şakırdatarak, kadastro mühendisi Schmidt ve polis komiserinin kısa bir süre önce mızraklı süvari alayına yazılan on altı yaşlarındaki oğlu çıkageldiler. Onlar Vladimir’in çağrısını kabul etmekle kalmayıp, gerekirse bu yolda ölümü bile göze alacaklarına yeminler ettiler. Vladimir hepsini coşkuyla kucakladı, hazırlıklarını tamamlamak üzere evine döndü.
Hava kararalı çok olmuştu. Sadık adamı Treşka’ya durumu ayrıntılarıyla anlatıp gereken yönergeleri verdi. Troyka’yla Nenarodovo’ya gönderdi onu. Kendisi de küçük kızağa tek bir at koşmalarını emredip, yalnız başına, yanına arabacı almadan, iki saat sonra Marya Gavrilovna’nın da varmış olacağı Jadrino’ya doğru yola koyuldu. Topu topu yirmi dakika çeken yolu avucunun içi gibi biliyordu. Fakat tam kentin dışına, tarlalara çıkmışken, rüzgârın parlamasıyla tipinin kopması bir oldu. Göz gözü görmüyordu. Bir an içinde yol karla kapandı. Delikanlının dört bir yanını, bulanık, sarımsı bir sis kaplamıştı. Beyaz kar parçaları uçuyordu her yanda. Yerle gök birleşmişti. Kendini bir tarla içinde bulan Vladimir yeniden yola çıkabilmek için boşu boşuna çabalıyordu. Kararsız adımlar atan hayvan kâh bir kar yığınına tırmanıyor, kâh bir çukura yuvarlanıyor, kızak adım başı devriliyordu. Vladimir doğru yönünü yitirmemeye çalışıyordu. Fakat belki yarım saatten çok geçmemesine rağmen hâlâ Jadrino koruluğuna varamamıştı. Aşağı yukarı on dakika daha geçti, koru hâlâ görünürlerde değildi. Vladimir derin çukurlarla kesilmiş bir tarlada yol alıyordu. Tipi dinmiyor, gök bir türlü açılmıyordu. Gitgide yorulan hayvan ikide bir karlara gömülmesine rağmen buram buram terliyordu.
Vladimir neden sonra yanlış bir yönde ilerlediğini anladı. Arabayı durdurdu, düşünmeye, anımsamaya, yolu göz önüne getirmeye çalıştı; sağdan gitmek gerektiğine karar kıldı. Sağa saptı. Hayvan güçlükle adım atabiliyordu. Yola çıkalı bir saati geçmişti artık. Jadrino yakınlarda olmalıydı. Fakat gidiyor, gidiyor bir türlü tarlanın sonuna varamıyordu. Hep kar yığınları, hep çukurlar. Kızak adım başı devriliyor, Vladimir adım başı kaldırıyordu onu. Zaman hızla geçiyordu. Canı adamakıllı sıkılmaya başladı. Neden sonra yakınlarında bir karaltı belirdi. Vladimir kızağı oraya yöneltti. Yaklaşınca bir koruluk olduğunu gördü bunun. ”Çok şükür geldim sayılır artık” diye düşündü. Koruluk boyunca ilerlerken az sonra tanıdık bir yola çıkacağını ya da koruluğu çepeçevre dolaşarak hemen arkasındaki Jadrino’ya varacağını umuyordu. Kızak kış dolayısıyla yaprakları dökülmüş, çıplaklaşmış ağaçların karanlığına daldı. Rüzgâr azgınlığını yitirmişti burada. Yol düzgündü, at yüreklendi, Vladimir bir parça yatıştı.
Fakat delikanlı gidiyor, gidiyor, bir türlü Jadrino’ya ulaşamıyor, koruluk bitmek bilmiyordu. Vladimir, dehşet içinde yabancısı olduğu bir ormana düştüğünü anladı. Birden büyük bir ümitsizliğe kapıldı. Atı kırbaçladı. Zavallı hayvan önce tırısa kalktıysa da çabucak caydı; talihsiz Vladimir’in bütün çabalarına rağmen bir çeyrek sonra ancak adım adım yürümeye başladı. Ağaçlar yavaş yavaş seyrekleşiyordu. Vladimir ormandan çıktı. Ama Jadrino görünürlerde yoktu. Vakit gece yarısına gelmiş olmalıydı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Kızağını kararlama sürüyordu artık. Tipi dindi, bulutlar dağıldı, gözlerinin önünde, dalga dalga beyaz bir halıyla örtülü bir düzlük uzayıp gidiyordu. Oldukça aydınlık bir geceydi. Az ötede dört beş evlik bir köyceğiz gördü. Oraya yöneldi. İlk kulübenin önünde kızaktan fırladı, koşup pencereyi vurmaya başladı. Birkaç dakika sonra tahta kepenk kalktı, ak sakallı yaşlı bir köylü, başını uzatarak:
– Ne istiyorsun? diye sordu.
– Jadrino buradan uzakta mı?
– Jadrino buradan uzakta mı dedin?
– Evet, evet! Jadrino buradan uzakta mı?
– Yok canım, on verst ya çeker ya çekmez.
Vladimir bu yanıt üzerine eliyle saçlarını kavradı. Ölüme mahkûm edildiğini duyan bir adam gibi dondu kaldı.
Yaşlı köylü:
– Ya sen neredensin? diye sordu.
Vladimir sorulara karşılık verecek durumda değildi.
– Jadrino’ya gidebilmem için bana bir at bulabilir misin, ihtiyar? dedi.
Yaşlı köylü:
– Bizde at ne gezer beyim, diye karşılık verdi.
– Peki bir kılavuz olsun bulamaz mıyız? Kaç para isterse veririm.
Yaşlı adam:
– Dur, ben sana oğlumu göndereyim, o seni götürür, deyip pencerenin kepengini indirdi. Vladimir beklemeye başladı. Beş dakika sonra yeniden vurdu pencereye. Kepenk kalktı, sakal göründü.
– Ne istiyorsun?
– Hani, oğlun gelmedi daha?
– Şimdi geliyor. Çizmelerini giyiyor. Üşüdün mü yoksa? Gir ısın.
– Sağol. Sen oğlunu çabuk gönder.
Avlu kapısı gıcırdadı. Eli çomaklı bir delikanlı çıktı. Kar yığınlarıyla örtülü yolu yoklaya yoklaya yürüdü.
Vladimir:
– Saat kaç acaba? diye sordu.
– Birazdan hava ağarır, diye yanıtladı genç köylü. Ondan sonra Vladimir’in ağzından tek sözcük çıkmadı.
Jadrino’ya vardıklarında horozlar ötüyordu. Hava ısınmıştı. Kilise kapalıydı. Kılavuzun ücretini ödeyen Vladimir kızağı papazın avlusuna çekti. Kendi troykası yoktu orada. Kimbilir, nasıl bir haber bekliyordu delikanlıyı.
Biz şimdi iyi yürekli çiftlik sahiplerine, Nenaradova’ya dönelim; bakalım orada ne olup bitti?
Hiçbir şey!
Sabahleyin uyanan ihtiyarlar oturma odasına geçtiler. Gavrila Gavriloviç’in başında bir kalpak, sırtında sımsıkı iliklenmiş pamuklu bir hırka vardı. Praskovya Petrovna ise pamuklu sabahlığını giymişti. Semaveri getirdiler. Gavrila Gavriloviç kızının nasıl olduğunu, gece iyi uyuyup uyumadığını öğrenmek üzere hizmetçi kızı yukarıya gönderdi. Geri dönen kız, küçük hanımın geceyi kötü geçirdiklerini, fakat şimdi daha iyi olduklarını, az sonra kendilerinin de oturma odasına ineceklerini bildirdi. Gerçekten de az sonra kapı açıldı, Marya Gavrilovna öpüşmek üzere annesiyle babasına yaklaştı.
Gavrila Gavriloviç:
– Başının ağrısı nasıl oldu Maşa? diye sordu.
Maşa:
– Geçti babacığım, dedi.
Praskovya Petrovna:
– Dün gece seni kömür çarpmış olmalı Maşa, diye düşüncesini belirtti.
– Belki de anneciğim, diye yanıtladı Maşa.
Gün olaysız geçti. Fakat geceleyin Maşa hastalandı. Doktor getirtmek için kente adam gönderildi. Ertesi günü akşama doğru gelen doktor, hastayı sayıklarken buldu. Şiddetli bir hummaya yakalanmış olan zavallı genç kız iki hafta ölümle pençeleşti.
Tasarlanan kaçış olayını evde kimse bilmiyordu. Olayın bir gün öncesi yazılan mektuplar yakılmıştı. Efendilerinin öfkesinden korkan hizmetçi kız, olay üstüne kimseye bir şey söylemiyordu. Papaz ağzını açmadı. Ne emekli süvari teğmeni, ne palabıyıklı kadastro mühendisi, ne de genç alaylı, sağda solda olaydan söz ederek kahramanlık taslamadılar. Bir nedeni vardı bütün bunların hiç kuşkusuz. Arabacı Tereşka, hatta sarhoşken bile bu konuda hiçbir şey kaçırmadı ağzından. Böylece yarım düzineden fazla fesatçı, ser verdi de sır vermedi. Fakat ardı arkası gelmek bilmeyen sayıklamaları sırasında Marya Gavrilovna kendi sırrını kendi açığa vurdu. Gel gelelim sözleri öylesine birbirini tutmaz şeylerdi ki, yatağının baş ucundan ayrılmayan annesinin onlardan çıkarabildiği sonuç, sadece kızının Vladimir Nikolayeviç’i deli gibi sevdiği ve herhalde hastalık nedeninin bu sevdadan başka bir şey olmadığı oldu. Kadıncağız kocasıyla ve bir iki komşuyla görüşüp danıştı. Sonunda hepsi birden Marya Gavrilovna’nın alın yazısının böyle olduğuna, alın yazısının önüne geçilemeyeceğine, yoksulluğun utanılacak bir şey olmadığına, paranın değil insanlığın önem taşıdığına vb. karar verdiler. Kendimizi kandırmaya gücümüzün yetmediği sıralarda atasözleri şaşılacak kadar yararlar işimize.
Bu arada genç kız iyileşmeye başladı. Vladimir çoktandır uğramaz olmuştu Gavrila Gavriloviçlere. Karşılaştığı kabul tarzı genç adamı ürkütmüştü. Kendisine haber gönderilmesine, ummadığı mutluluğa kavuştuğunun, nikâha razı olunduğunun bildirilmesine karar verdiler. Fakat bu çağrıları, aklı başında bir adamın pek de yazamayacağı bir mektupla yanıtlanınca Nenarodovalı çiftlik sahiplerinin düştükleri şaşkınlık büyük oldu. Bundan böyle evlerine adım atmayacağını bildiren delikanlı, ölümden başka ümit edecek bir şeyi kalmayan bahtsız bir adamı artık unutmalarını rica ediyordu. Aradan birkaç güç geçince de Vladimir’in birliğine döndüğünü haber aldılar. Olay 1812 yılında geçiyordu.
O sıralarda hastalığını yeni yeni atlatmakta olan Maşa’ya uzun süre bildirmeyi göze alamadılar bunu. Genç kız da hiçbir zaman Vladimir’in sözünü etmedi. Aradan birkaç ay geçtikten sonra delikanlının adını Berodino savaşında büyük yararlık göstererek ağır yaralananlar arasında görünce düşüp bayıldı. Hummanın yeniden başlayacağından korktular ya, çok şükür, baygınlık zarar vermeden sona erdi.
Kızcağız bir başka felakete daha uğradı. Gavrila Gavriloviç onu bütün servetinin biricik mirasçısı olarak bırakıp öldü. Fakat bu servet Marya Gavrilovna’yı avutamıyordu. Annesini hiçbir zaman yalnız bırakmayacağına ant içerek, zavallı kadıncağızın acısını içtenlikle paylaştı. Ana kız, kederli anılarla dolu Nenarodovayı bırakıp, ***daki çiftliklerine taşındılar.
İstekliler burada da güzel ve zengin gelinlik kızın çevresinde dönüyorlardı. Ama o, hiç kimseye en küçük bir ümit bile vermiyordu. Annesi kızının evlenmesi için kimi zaman onu kandırmaya çalışır, fakat Marya Gavrilovna başını olumsuz anlamda sallayarak düşüncelere dalardı. Vladimir yaşamıyordu artık. Fransızların girişinden bir gün önce Moskova’da ölmüştü. Anısının Maşa için kutsal bir değer taşıdığı görülüyordu. Onu anımsatan ne varsa; bir zamanlar okuduğu kitaplar, çiziktirdiği desenler, sevgilisi için yazılı notlar ve kopya ettiği şiirler; hepsini saklıyordu genç kız. Her şeyi öğrenen komşular kızın bu sarsılmaz bağlılığına şaşıyorlar, sonunda bu eldeğmemiş Artemisia’nın acıklı sadakatini alt edecek kahramanı merakla bekliyorlardı.
Bu sırada savaş zaferle sona ermişti.Alaylarımız sınır dışından dönüyorlardı. Halk onları karşılamaya koşuyordu. Bando ”Vive Henri-Quatre” (8).”Tyrol valsleri”, ”Jakond’un aryaları” gibi zafer şarkıları çalıyordu. Sefere henüz çocuk denecek yaşta giden subaylar, savaş havasıyla erkekleşerek ve göğüsleri nişanlarla dolu olarak dönüyorlardı. Askerler birbirleriyle neşe içinde konuşuyor, sözlerine Almanca, Fransız sözcükler karıştırıyorlardı ikide bir. Ah o unutulmaz günler! Şan ve şöhret günleri! Anayurt dendi mi nasıl da coşkuyla çarpardı Rus yüreği! Nasıl da tatlıydı kavuşma anında akan göz yaşları! Ulusal övünç duygusunu ve Çar sevgisini nasıl da kaynaştırmıştık elbirliğiyle! Ve Çar için ne göğüs kabartacak bir dönemdi bu!
Kadınlar, Rus kadınları eşsizdi o günlerde. Her zamanki soğuklukları kaybolmuştu. Hele galipleri karşılarken, coşkuları gerçekten de son kerteye varıyor, Hurra! diye bağırıyorlar;
Ve başlıklarını havaya fırlatıyorlardı.
O zamanın subaylarından, Rus kadınına pek çok şey borçlu olduğunu itiraf etmeyen çıkar mı?
Bu parlak günlerde Marya Gavrilovna’yla annesi ** ilinde yaşıyor, ordunun dönüşünün her iki başkentte yarattığı şenliklerden uzakta bulunuyorlardı. Fakat ilçe ve köy halklarının sevinci, kentlerdekinden daha da güçlüydü belki. Buralara bir subayın gelişi gerçek bir bayram sevinci yaratıyordu. Fraklı bir âşık, bir üniforma karşısında pek sönük kalıyordu o sırada.
Söylediğimiz gibi, o istediği kadar soğuk davransın, Marya Gavrilovna’nın çevresi genç kızı elde etmek isteyenlerle kuşatılmış durumundaydı yine de. Ama göğsünde St. George nişanı bulunan ve yüzü oralı kızların deyimiyle ”ilginç” bir solgunluk taşıyan bir hafif süvari albayı Marya’nın şatosunda görününce, bütün ötekiler ortadan çekildiler. Yirmi altı yaşlarında bir delikanlıydı bu. Marya Gavrilovna’nın köyünün yakınındaki çiftliğinde iznini geçirmek üzere gelmişti. Marya Gavrilovna başkalarına davrandığı gibi davranmıyordu ona. Onunla birlikteyken her zamanki dalgınlığı kayboluyordu. Cilve yaptığı söylenemezdi belki, fakat durumu gören şair şöyle derdi:
Se amor è che dunge? (9).
Burmin çok hoş bir delikanlıydı gerçekten de. Kadınların hoşuna giden türden, yani ince, meraklı, iddiasız, kaygısızca, şakacı bir zekâsı vardı. Marya Gavrilovna’ya karşı sadelikle, içtenlikle davranıyordu. Tepeden tırnağa kızla ilgiliydi aslında. Onun en küçük bir sözünü, en ufak bir kıpırdayışını izlerdi. Görünüşte sessiz ve alçak gönüllüydü ya, bir zamanlar azgın bir uçarı olduğu söylentisi dolaşıyordu ağızdan ağıza. Bununla birlikte bu söylentiler onu Marya Gavrilovna’nın gözünde hiç de küçültüyor değildi. Çünkü gözüpek ve ateşli bir kişiliğin belirtisi olan çapkınlığı, genel olarak bütün genç bayanlar gibi bağışlardı o da.
Fakat Marya’nın merakını, hayal gücünü en fazla kamçılayan şey, genç hafif süvari subayının cana yakınlığından, konuşma tarzının sevimliliğinden, yüzünün ilginç solgunluğundan çok, sessizliğiydi. Genç adamın kıza tutkunluğu açıkça belliydi. Akıllı, görüp geçirmiş bir adam olarak o da genç kızın kendisini karşı ilgisiz olmadığını herhalde anlamıştı. Peki ne bekliyordu hâlâ diz çöküp aşkını itiraf etmek için? Ona engel olan şey neydi acaba? Gerçek aşkın ayrılmaz yoldaşı olan sıkılganlık mı? Gurur mu? Yoksa hesaplı bir cilveleşme miydi bu? Genç kız, işin içinden çıkamıyordu. İyice düşünüp taşındı, tek nedenin sıkılganlık olduğunda karar kıldı sonunda. Delikanlıya daha fazla yakınlık göstermek, durum elverdiğince daha sıcak davranmak gerektiği sonucuna vardı. Böylece genç adamı sıkılganlıktan kurtaracağını umuyordu. Her şeyin çorap söküğü gibi çözülerek sonuca ulaşıvereceği bir tasarı hazırlayıp, romanlara yaraşır itiraf dakikasının gelip çatmasını beklerken içi içine sığmıyordu. Sır, hangi türden olursa olsun kadın kalbine her zaman acı verir. Kızın taktik harekâtı istenilen sonuca ulaştı. En azından, Burmin öyle düşünceli bir tavır takınmış, kara gözleri Marya Gavrilovna’nın üzerine öyle ateşli bakışlarla dikilir olmuşlardı ki kaçınılmaz dakikanın yakın olduğu anlaşılmaktaydı artık. Komşular olup bitmiş bir işten söz edercesine konuşuyorlardı düğünden. İyi yürekli Praskovya Petrovna da kızı sonunda kendine yaraşır bir eş buldu diye seviniyordu.
Bir gün, yaşlı kadın, oturma odasında tek başına oturmuş, iskambil kâğıtlarıyla fal açarken Burmin içeri girdi, girer girmez de Marya Gavrilovna’nın nerede olduğunu sordu.
– Bahçede, diye yanıtladı yaşlı kadın. Gidip orada bulun onu. Ben sizi burada beklerim.
Burmin bahçeye çıktı. Yaşlı kadın istavroz çıkararak: ”Eh, bu iş inşallah burada biter!” diye düşündü.
Burmin, Marya Gavrilovna’yı havuz başında, söğüt ağacının altında, üstünde beyaz giysileri, elinde bir kitap, tam roman kahramanlarına yaraşır bir durumda buldu. İlk bir iki sözden sonra Marya Gavrilovna, bile isteye sustu. Böylece, ancak apansız ve kesin bir aşk itirafının yok edebileceği sıkıntılı havayı daha da yoğunlaştırdı. İstediği sonucu da elde etti. Durumun güçlüğünü hisseden Burmin çoktan beridir kalbini açmak için fırsat beklediğini söyleyip, genç kızdan, kendisine bir dakika ayırıp ayıramayacağını sordu. Marya Gavrilovna kitabı kapadı, olumlu anlamda yere indirdi gözlerini.
Burmin:
– Sizi seviyorum, dedi. Sizi çılgın gibi seviyorum. (Marya Gavrilovna kızardı, başını biraz daha öne eğdi.) Boş bulunup kendimi tatlı bir alışkanlığa, sizi her gün görmek, sesinizi her gün işitmek alışkanlığına kaptırdım. (Marya Gavrilovna, St. Prieux’nun (10) ilk mektubunu anımsadı.) Alın yazısına karşı koyabilmek için çok geç artık. Tatlı, eşsiz hayalinizin anısı hem ıstırap, hem sevinç kaynağı olacak bundan böyle benim için. Fakat sadece ağır bir yükümlülüğü yerine getirmek, size korkunç sırrımı açarak aramıza aşılmaz bir engel koymak kalıyor bana şimdi…
Marya Gavrilovna, Burmin’in sözünü telaşla keserek:
– O engel her zaman vardı. Ben hiçbir zaman karınız olamazdım sizin, dedi.
Genç adam sessizce:
– Biliyorum, diye yanıtladı. Biliyorum, âşıktınız bir zamanlar. Fakat sevdiğiniz adam yaşamıyor artık ve üç yas yılı geçti aradan… Sevgili, tatlı Marya Gavrilovna! Ne olur son bir avuntudan yoksun bırakmayın beni. Mutluluğum olmayı kabul edeceğiniz düşüncesi, eğer şey olmasaydı… Fakat, susun! Tanrı aşkına, bir şey söylemeyin. Üzüyorsunuz beni. Evet, biliyorum, benim olacaktınız siz. Fakat, fakat dünyanın en bahtsız yaratığıyım ben… Ben evliyim!
Marya Gavrilovna şaşkın şaşkın Burmin’e baktı.
– Ben evliyim, diye sözlerini sürdürdü Burmin. Dört yıldır evliyim. Üstelik karımın kim olduğunu, nerede yaşadığını, bir daha onunla görüşüp görüşmeyeceğimizi de bilmiyorum!
Marya Gavrilovna.:
– Ne diyorsunuz? diye bağırdı. Ne tuhaf şey bu! Devam edin, devam edin; sonra benim de anlatacaklarım var… Fakat, devam edin siz, rica ederim.
Burmin:
– 1812 yılı başlarındaydı, diye anlatmaya koyuldu. Alayımın bulunduğu Vilna kentine doğru hızla yol alıyordum. Akşamın geç saatlerinde ulaştığım bir menzilde atların bir an önce değiştirilmesi için henüz emir vermiştim ki müthiş bir tipi koptu. Menzil bekçisi de, arabacılar da tipi dinene kadar beklememi öğütlediler. Önce dinledim onları. Fakat az sonra anlaşılmaz bir tedirginlik kapladı benliğimi. Sanki birisi itekliyordu beni. Oysa tipi bütün şiddetiyle devam ediyordu. Daha fazla dayanamadım. Atların koşulmasını emrederek tipinin ortasına daldım. Arabacının aklına dere boyunca gitmek, böylece yolu üç verst kısaltmak esti. Kıyılar karla örtülmüştü. Arabacı, çıkış noktamızı hiç sezmeden geçmiş olduğu için, tanımadığımız bir yerde bulduk kendimizi. Tipi dinmek bilmiyordu. Uzakta bir ışık görüp arabacıya kızağı o yöne sürmesini emrettim.
Bir köye vardık. Işık, ahşap kiliseden geliyordu. Kilise açıktı nedense. Bahçe parmaklıkları arkasında birkaç kızak duruyordu. Sundurmanın altında da gezinen insanlar vardı.
Birkaç kişi birden:
– Buraya! Buraya! diye bağrıştı.
Arabacıma o yana yaklaşmasını emrettim.
Birisi:
– İnsaf et, neredesin yahu? dedi. Gelin içerde baygınlıklar geçiriyor. Papaz ne yapacağını şaşırdı. Bizler de geri dönmeye hazırlanıyorduk. Çabuk gir içeri.
Sesimi çıkarmadan kızaktan atladım. İki üç mumun şöyle böyle aydınlattığı kiliseye girdim. Genç kız, kilisenin karanlık bir köşesinde, bir sıra üzerinde oturuyordu. Bir başka kız da şakaklarını ovuyordu onun. Bu ikinci kız:
– Çok şükür, dedi. Gelebildiniz sonunda. Küçük hanımı öldürüyordunuz az kalsın.
Yaşlı papaz yanıma yaklaşarak:
– Başlamamı emreder misiniz? dedi.
Ben şaşkın bir halde, üstün körü:
– Başlayın, başlayın aziz babacığım, diye mırıldandım.
Genç kızı ayağa kaldırdılar. Hiç de fena sayılmazdı doğrusu… Akıl almaz, bağışlanmız bir çılgınlık yaptım. Kürsünün önünde, kızın yanında yer aldım. Papaz acele ediyordu. Diğer üç adamla hizmetçi kız, sadece gelinle ilgiliydiler. Yardım ediyorlardı ona. Nikâhımız kıyıldı. Bize:
– Öpüşün, dediler.
Karım solgun yüzünü çevirdi bana. Tam onu öpmek üzereyken:
– Eyvah, bu değil! O değil bu! diye haykırdı, düşüp bayıldı.
Tanıklar korku dolu gözleriyle yüzüme baka kaldılar. Geriye döndüm hiçbir engele raslamadan kiliseden çıktım, kendimi arabaya atarak:
– Çek, diye bağırdım.
Marya Gavrilovna:
– Tanrım! diye haykırdı. Ya karınız, karınız ne oldu? Bilmiyorsunuz demek!
– Bilmiyorum, diye yanıtladı Burmin. Nikâhın kıyıldığı köyün adını da bilmiyorum. Yola çıktığım menzili de anımsamıyorum şimdi. O zamanlar oyun saydığım bu ağır suçu o kadar az önemsemiştim ki, arabam hareket eder etmez uykuya dalmış, ertesi günün sabahına, üçüncü menzile varıncaya kadar uyumuştum. O zamanki uşağım da savaşta öldüğünden, kendisine bu kötü oyunu oynadığım ve bugün benden merhametsizce intikam alan kişiyi arayıp bulma konusunda hiçbir umudum yok.
Marya Gavrilovna Burmin’in elini yakalayarak:
– Tanrım, Tanrım! diye mırıldandı. Demek sizdiniz o! Hâlâ tanıyamadınız mı beni?
Burmin sapsarı kesildi ve genç kızın ayaklarına kapandı.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Karda Kaybolan Kent, İtalo Calvino

"O sabah, Marcovaldo'yu sessizlik uyandırdı. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla yataktan kalktı. Saatin kaç olduğunu anlayamıyordu, panjurların çubukları arasındaki...

Kapat