Kategori: Psikoloji

Kutulara Sıkıştırılan Benliklerimiz: İçe Dönük müsünüz, Yoksa Dışa Dönük mü?

İnternette veya iş başvurularında karşınıza çıkan o meşhur kişilik testlerini düşünün. Size sürekli şu tarz sorular sorarlar: “Partilerde enerjik mi hissedersiniz (dışa dönük), yoksa evde yalnız kalmayı mı tercih edersiniz (içe dönük)?” Mantığınızla mı hareket edersiniz, yoksa duygularınızla mı? Özellikle ünlü Myers-Briggs Tip Göstergesi gibi testler, insanları zihinlerini “tercih ettikleri” biçimde sınıflandırarak içedönük veya dışadönük,

okumak için tıklayınız

Siyah ve Beyazın Ötesi: Narsisizm Gerçekte Nereden Geliyor?

Hayatı sadece “iyi ya da kötü”, “doğru ya da yanlış”, “aşağı ya da yukarı” olarak iki keskin uca ayırma eğiliminde misiniz? Eğer öyleyse, psikoloji dünyasının size söyleyecek bazı önemli sözleri var. Ünlü psikiyatrist Alfred Adler’e göre, olayları birbirine tamamen zıt ve keskin kutuplar halinde algılama biçimi (antitetik algılama), aslında nevrotik bir yatkınlığın en temel özelliklerinden

okumak için tıklayınız

Söyledikleriniz Kadar Söylemediklerinizin de Sizi Ele Verdiğini Biliyor Musunuz? Kendi İçimizdeki Zıtlıkların Rehberi

Kendinizi çok iyi tanıdığınızı, duygularınızın ve kararlarınızın tamamen şeffaf olduğunu düşünüyor olabilirsiniz. Ancak insan zihni, düz ve tek yönlü bir yol değil; zıtlıkların, gölgelerin ve çelişkilerin sürekli etkileşim halinde olduğu karmaşık bir labirenttir. Süreç Kuramı’nın kalbinde yer alan “karşıtların birliği” kavramı, işte bu labirentte yolumuzu bulmamız için bize muazzam bir psikodinamik yorumlama rehberi sunar. İster

okumak için tıklayınız

Fırtınalı İlişkiler Neden Daha Bağlayıcıdır? Doğada ve Zihnimizde “Karşıtların Birliği”

Çoğu insan hayatındaki zıtlıkları yalnızca bir “yokluk” veya birbiriyle savaşan düşman güçler (antagonizma) olarak düşünme eğilimindedir. Peki ya zıtlıklar birbirini yok etmek yerine aslında birbirini var edip güçlendiriyorsa? Doğada, insan zihninde ve en çok da ilişkilerimizde karşımıza çıkan bu muazzam evrensel işleyişi gelin yakından inceleyelim. Cinsiyetlerin Dansı: Hem Çatışma Hem İşbirliği Cinsellik ve kadın-erkek dinamikleri,

okumak için tıklayınız

İçimizdeki ve Evrendeki Zıtlıkların Muhteşem Dansı: “Karşıtların Birliği”

Hayatımızdaki zıtlıkları genellikle birbirinin ezeli düşmanı olarak görürüz; iyi ile kötü, uyum ile çatışma, birlik ile ayrılık. Oysa Süreç Kuramı (Process Theory) bu geleneksel algıyı yıkarak bize bambaşka bir pencere açar: Karşıtlıklar birbirlerini yok eden güçler değil, aksine evrendeki tüm süreçleri düzenleyen temel dinamiklerdir. Zıtlar Aslında Düşman Değil, Ortaktır Kurama göre her süreç, birbiriyle sürekli

okumak için tıklayınız

Evrenin ve Hayatımızın Görünmez Mimarı: Enerji, Bilgi ve Maddenin Ayrılmaz Dansı

Geleneksel olarak okulda öğrendiğimiz bilim, dünyayı kompartımanlara ayırmayı sever. Maddeyi kimya dersinde, enerjiyi fizikte, bilgiyi ise bilgisayar bilimlerinde ya da psikolojide inceleriz. Bize öğretilen bazı eski sistem teorileri de tam olarak böyle yapar; enerji, bilgi ve maddeyi birbirinden tamamen farklı üç ayrı yapı taşıymış gibi ele alır. Oysa Süreç Kuramı (Process Theory) bu katı ayrımı

okumak için tıklayınız

Zihin ve Beden Ayrımına Son: Monizmden “Dinamik Monizm”e Enerjinin Bütünlüğü

Yüzyıllardır süregelen o meşhur soruyu düşünün: Sorunlarımız ruhumuzdan mı kaynaklanıyor, yoksa bedenimizden mi? Geleneksel tıp ve psikanaliz dünyası genellikle bu ikisini birbirinden ayırmayı, yani “düalizmi” seçmiştir. Ancak kendimizi sadece biyolojik tepkimelerden ibaret bir makine ya da bedenden tamamen bağımsız soyut bir zihin olarak görmek insan doğasını açıklamaya yetmez. İşte tam bu noktada, bizi parçalara ayırmayı

okumak için tıklayınız

Hayat Neden Durağan Olamaz? Evrenin Özü: “Süreç Kuramı” ve Enerjinin Dansı

Hayatı sadece durağan bir denge durumu, tekrarlayan rastgele olaylar dizisi veya bozulduğunda onarılması gereken kapalı bir sistem olarak mı görüyorsunuz? Süreç Teorisi’ne (Process Theory) göre gerçek çok daha dinamik ve büyüleyicidir. Kelimenin kökenine inelim: “Süreç”, Latincede “ileri gitmek, ilerlemek” anlamına gelir. Bu anlam, değişimi sadece izole olaylar, denge (homeostaz) etrafındaki küçük dalgalanmalar veya sıkıcı döngüsel

okumak için tıklayınız

İlaç mı, Terapi mi? Gerçek Bir Vaka Üzerinden İyileşmenin Bütüncül Sırrı

Ruhsal olarak zor bir dönemden geçerken bir uzmana başvurduğunuzda, size sadece bir hap yazılıp gönderildiğini hissettiğiniz oldu mu? Ya da tam tersi, bedensel enerjiniz tamamen tükenmişken sadece çocukluğunuz hakkında konuşmanın size yetmediğini düşündünüz mü? Psikiyatri dünyasında uzun süredir tartışılan “İlaç mı, psikoterapi mi?” ikilemini, Süreç Kuramı’nın (Process Theory) sunduğu muazzam bir vaka olan “Bayan A”nın

okumak için tıklayınız

İnsan Bir Makine Değildir: Denge Arayışından Kaosun Yaratıcı Gücüne

Geçmişin bugünü tamamen belirlediği, her şeyin hesaplanabilir ve mekanik olduğu bir dünyada yaşadığımızı hiç düşündünüz mü? Uzun yıllar boyunca klasik dinamik ve termodinamik yasaları dünyayı tam olarak böyle tanımladı. Bilim insanları evreni, dış dünyadan yalıtılmış ve nihayetinde durağan bir dengeye ulaşmaya çalışan “kapalı sistemler” olarak modellediler. Ne yazık ki bu mekanik ve durağan bakış açısı,

okumak için tıklayınız

Hayat Bir Denge Arayışı mı, Yoksa Yaratıcı Bir Kaos mu? Geçmişin Zincirlerini Kırmak

Büyürken, psikoloji ve bilim dünyasından süzülerek günlük hayatımıza yerleşen bazı katı inançları adeta bir yasa gibi benimseriz. Bize geçmişimizin bugünümüzü kesin olarak belirlediği (determinizm) öğretilir. Gelişimimizin, tıpkı Piaget veya Erikson’un teorilerinde olduğu gibi, basamakları önceden belli olan doğrusal ve tahmin edilebilir aşamalardan oluştuğuna inanırız. Ve belki de en yaygın olanı, bedenimizin ve ruhumuzun yaşadığı her

okumak için tıklayınız

Çatışma mı, Uyum mu? Evrenin ve İlişkilerimizin Temel Motoru: “Karşıtların Birliği”

Hayatın, insan doğasının veya ilişkilerimizin nasıl geliştiğini hiç düşündünüz mü? Bizi ileriye taşıyan şey zorluklarla mücadele etmemiz mi, yoksa huzurlu bir denge bulmamız mı? Tarih boyunca psikoloji, felsefe ve bilim dünyası dünyayı açıklarken genellikle iki kampa bölünmüştür: “Çatışma” kampı ve “Ahenk” kampı. Ancak hayat, bu iki uçtan çok daha karmaşık ve büyüleyici bir işleyişe sahiptir.

okumak için tıklayınız

İnsan Sadece “Bozuk Bir Kimya” veya “Travmalı Bir Çocukluk” Mudur?

Ruh sağlığımız bozulduğunda veya içinden çıkılmaz bir kriz yaşadığımızda sorunun kaynağı neresidir? Modern dünyada tedavi arayışına girdiğimizde genellikle iki keskin uçla karşılaşırız. Bir yanda her şeyi salt genetiğe veya beyin kimyasına bağlayan tıbbi materyalizm; diğer yanda bedeni tamamen yok sayarak tüm sorunları sadece çocukluk travmaları veya karakter kusurları olarak gören psikolojik idealizm bulunur. Peki ama

okumak için tıklayınız

Her Şey Enerjidir: Evrenin Tek Yönlü Akışı ve Dinamik Monizm

Hiç durup her şeyin aslında tek bir kaynağa bağlı olduğunu, evrende birbirinden tamamen bağımsız hiçbir şeyin var olmadığını düşündünüz mü? Evrendeki hiçbir şey durağan değildir; aksine, dışarıdan hiçbir nedene ihtiyaç duymadan kendiliğinden değişen ve sürekli etkileşen devasa bir sistemin parçasıyız. Çünkü var olan her şey evrensel, tek yönlü ve birleştirici bir enerji akışının parçasıdır. Zihin,

okumak için tıklayınız

Otistik Çocukları Olan Ebeveynlerin Soruna Yönelik Oluşturdukları Metafor Örnekleri

Bu çalışmada önce otizm tanıtılmış, daha sonra annelerin otistik çocukları ile ilgili kullandıkları metaforlara  örnekler  verilmiştir. “Otizm” terimi ilk kez 1911 yılında İsviçreli psikiyatrist Eugen Bleuler tarafından kullanılmıştır .Bleuler, “autos” (kendisi) anlamına gelen Yunanca kökenli bu terimi, üzerinde çalıştığı şizofreni hastalığının bir semptomu olarak belirtmiş ve gerçeklikle bağını koparmış, kendi hayal dünyasında yaşayan ve başkalarıyla

okumak için tıklayınız

Arzunun Diyalektiği: İçimizdeki İstekler Bizi Nasıl Yönetir ve Özgürleştirir?

Arzu, sadece içimizde kapalı halde bulunan biyolojik bir güdü değildir; bizi insan yapan toplumsal ilişkilerin ağında yaratılan “beşeri” bir olgudur. Radikal psikanaliz, arzuyu basit bir istek olarak değil, sürekli başkalarıyla ve iktidarla çarpışan diyalektik bir süreç olarak okur. İşte arzunun diyalektiğini anlamanın 3 temel adımı: 1. Yasakların Yarattığı Arzu Arzu, genellikle bir yasak veya bastırmayla

okumak için tıklayınız

Terapi Odasından Toplumsal Devrime: Klinik ve Özgürleşmenin Diyalektiği

Genellikle psikoterapiyi, bozulan psikolojimizi tamir edip bizi yıpratıcı sisteme yeniden uyumlu hale getiren “bireysel” ve kapalı bir alan olarak düşünürüz. Ancak radikal psikanalize göre klinik, sisteme boyun eğme yeri değil; aksine özgürleşmenin başladığı diyalektik bir laboratuvardır. Peki, dört duvar arasındaki bu kişisel deneyim nasıl oluyor da kolektif bir özgürleşmeye dönüşüyor? 1. İktidarın Sahnelenmesi ve Geri

okumak için tıklayınız

Aynı Hatayı Neden Tekrar Ediyoruz? Yinelemenin Gizli Diyalektiği

Hayatımızda bazı acı verici hataları, toksik ilişkileri veya politik yenilgileri defalarca tekrar ettiğimizi fark ederiz. Mantığımız bize “bir daha asla” dese de, görünmez bir güç bizi hep aynı çıkmaza sürükler. Geleneksel bakış açısı bunu bir “zayıflık” ya da “akılsızlık” olarak etiketler. Ancak radikal psikanalizin sunduğu “yinelemenin diyalektiği” kavramı, bu tekrar döngüsünün içinde muazzam bir özgürleşme

okumak için tıklayınız

Acımızdaki Gizli Güç: Semptomun Diyalektiği

Günlük hayatta yaşadığımız psikolojik tıkanıklıkları, krizleri veya acıları genellikle “kurtulmamız gereken birer hastalık” olarak görürüz. Geleneksel psikoloji de bize bunu söyler: Semptomu bastır, anormalliği tedavi et ve normal hayata geri dön. Ancak radikal psikanalizin “semptomun diyalektiği” kavramı, bu durumu tamamen tersine çevirir. Engel mi, Fırsat mı? Diyalektik açıdan bakıldığında semptom, sadece tıbbi bir işaret değildir;

okumak için tıklayınız

İdeolojik Sağduyu: Bizi ‘Ego’ Hapishanesine Kapatan Gizli Tuzak

Günlük hayatta sıkça başvurduğumuz ve doğru olduğuna inandığımız “sağduyu”, her zaman bizim kendi deneyimlerimizden süzdüğümüz pratik bilgeliğimiz değildir. Psikanaliz ve eleştirel psikolojiye göre; kendi ürettiğimiz yaratıcı sağduyu ile bize dışarıdan aktarılan, çarpıtılmış ve bizi pasifleştiren “ideolojik sağduyu” arasında çok net bir fark vardır. Peki, bizi adım adım sisteme uyumlu hale getiren bu ideolojik sağduyu tam

okumak için tıklayınız