Değer Yasası 1 – Suat Kamil Aksoy “Dünyanın Bütün Marksistleri, Kapital’i Okuyunuz!”

Dünyanın Bütün Marksistleri, Kapital’i Okuyunuz!
Bugüne kadar Marksistler Marks’ı değişik biçimlerde yorumladılar, oysa önce anlamak gerekirdi!

Okuyucuyu fikrimizle temas etmeden önce uyarmak isteriz. Bu kez ortaya koyduğumuz düşünce ile ilgili Marks alıntılarına başvurduk. Amacımız Marks’tan destek almak değil. Geçmişte ve halen Marks yandaşı olanların ezici çoğunluğuna aykırı düşerken, itiraz edeceklerin önüne bir Marks duvarı koymanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Elde etmek istediğimiz yarar, anlaşılabilmekten ibarettir. Bu satırların yazarı ortaya attığı fikirleriyle yalnız kalmaktan mutlu değildir. Konuyla yakından ilgili olmayan okuru, genel kabul görmeyen bir düşünce ile karşı karşıya bulunduğu konusunda uyarıyoruz. Burjuva iktisadı değer yasasını unutmak için haklı sebeplere sahiptir. Eleştirimizin bağlamında onlar yok. Bu yazı neredeyse dünyanın tüm Marksistlerini karşısına almak suretiyle en azından birkaç eleştiri almayı ümit etmektedir.
Kapitalin kapağını kaldırdığınızda oyalanmayıp Marks’ın sözüne kulak verirseniz hikayeyi Meta’dan başlattığını görürsünüz. Birçok okuyucunun kapitalin bu ilk bölümlerini okuduktan sonra konuya pek devam etmediği söylenir. Bu gerçeğe parmak basanlar herhalde çok sayıda kapital okuru tanıyıp analiz etmiş olmalılar. Biz ise bu derece bir araştırma yapmış değiliz. Eğer doğruysa, Kapital’in bu en çok okunan ilk sayfalarının bile anlaşılamamış olmasına bakarak, kitabın geri kalanının okunmasının yararsız olacağı fikrini öne sürebiliriz.
Üstelik tümünü okuyanların kaderinin pek farklı olmadığına bakılırsa haklı da oluruz.
Yalçın Küçük yazıyor: “Emek-değer yasası, eninde-sonunda insanın harcadığı emeğin, belli bir tanıma göre, karşılığını almasıdır; bu nedenle yasa, özünde, küçük kapitalist çiftçi veya zanaatkarın piyasa ilkesidir. Bu ilke ise, sosyalist insanın kanseridir; sosyalist insan her zaman, topluma hizmeti ve karşılığını almadan hizmet vermeyi en büyük sevinç yapabilendir. Bu nedenle sosyalist insan, peygambere en yakın yaratıktır ve peygamber de, kaldı mı bilmiyorum, ilkokul öğretmeninin ikizidir. İlkokul öğretmeni, benim insanlar içinde, en büyük hayranlığımdır, karnı doyduktan sonra, bütün zamanını, insanlara veren, belki de kendisini bilmeyecek bebelere harcayan, bir başka ” türdür; harcadığı emeğin kaydının tutulmamasını istemek, sosyalist olmak’tır… Sosyalist insan, kendi yetenek ve zenginliklerini toplumca paylaşılmasını özendiren yaratıktır; bunların ise emek-değer yasasıyla bir ilgisi olmamak bir yana, emek-değer yasası, sosyalist düzenin köküne akıtılmış arsenik oluyordu. Sosyalist, atına binmiş, atını sürekli kamçılayan bir peygamberdir. Emek-değer yasası, sosyalist değil, egoist insanın gübresidir;”

Yalçın Küçük, Türkiye’de sosyalizmin önemli seslerinden birisidir. Önemli bir sesin yanlış olması ise üzücüdür. Yalçın Küçük bir örnektir. Genel bir anlama zaafının örneklerinden birisidir. Bu yüzden de kabahatsizdir. Amacımız Yalçın Küçük’ü eleştirmek değil, o belki çoktan kendisini eleştirmiş olabilir, biz takip etmedik!
Toplum kendi evriminin çok değişik aşamalarında çok doğaldır ki bazı ortak özellikler sergilemektedir. Ortak özelliklere bakarak değişik evreleri ayırdetme olanağı yoktur. Genel ile özel olanı ayırdetmek analizin olmazsa olmazıdır. Emek aletini, birikmiş cansız emek ile, onu da sermaye ile eşitlediğimizde, tüm tarihsel dönemlerin kapitalizm olarak görülmesi mümkündür. Gözler ayırdetmek için vardır. Hiçbir şey ayırdedilemiyorsa, gözler de kör olmuş olur. Hiçbirşey ayırdedemedikçe gözler gerçekten de kör olurlar!
Tek bir nesnede emek aleti olmak, birikmiş emek olmak, sermaye olmak birarada görünebilirler. Tarihsel-geçici olan ile evrensel-kalıcı olanın bu bir aradalığı anlayabilme sorunlarımızın temel belirleyenlerinden birisidir. Meta, kapitalizmin kesinlikle alameti farikası olmamakla birlikte, tipik, yaygın görüngüsü olarak kendi varlığında hem kavrama güçlüğümüzün, hem de kavrama imkanımızın barınağı olmaktadır. Geçicidir ama evrensel olanı görebilmek için açılmış bir penceredir, Kapital bu yüzden meta ile başlıyor. Anlayamayanların ise bu pencereden değil, bu pencereye bakmakla kalmış olmaları asıl problemleridir.
Biz Karl Marks’ın anlatımını burada tekrarlamak niyetinde değiliz, dileyen onun orijinal sesine kulak vermelidir.
Burada öncelikle Marksın çabasını tekrar özetleyerek, onun yoldaş ve devamcıları tarafından nasıl bir haksızlığa maruz bırakıldığını hissettirmeye çalışacağız.
Marks bilimsel davasını ekonomi politiğin eleştirisine katkı adlı kitabında açıkça dile getirir. Klasik burjuva iktisadı metaların değişim değerlerinin kökenini açığa çıkarmıştır. Bu konuda Adam Smith ya da David Ricardo eserleriyle yeterli açıklamayı sunmaktadırlar. Klasik iktisat ürünlerin değerlerinin, onların üretilmeleri için gerekli emek zamanı ile belirlendiğini iddia etmiş, arz ve talep arası etkileşimin fiyatların bu değerin çevresinde dalgalanmalarını belirlediğini söylemiştir. Marks klasik iktisadın bu temel önermelerinin halen tek sahiplenicisidir. Ne ilginçtir ki, bu üç insan yani Adam Smith, David Ricardo ve Karl Marks bütün çırpınmalarına rağmen duyurmak istedikleri asıl fikirleri bakımından ortak bir kaderi paylaşmışlardır. Üç insan, üç kitap asıl tezleri itibariyle neredeyse yok sayılmış, yok sayılmaktadırlar.
Marks Kapital’den önce yayınladığı ve fikirlerini derli toplu ilk ifade ettiği kitabında, yani Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinde bilimsel çalışmasının temel başlıklarını kısaca ifade ediyor. Toplumsal olarak gerekli emek zamanı ile değişim değeri arasında burjuva iktisadının kurduğu ilişkiye yöneltilen eleştirileri dört başlıkta topluyor. Daha çok David Ricardo’ya yöneltilmiş olan bu eleştirilerin layığınca cevaplanması, emek değer yasası karşısındaki tüm fikirlerin deyim yerindeyse defterinin dürülmesi görevini üzerine alıyor. Marks bu görevi Kapital’in üç cildi içerisinde tamamlıyor.
Emek değer yasasının tanıtlanması için yazılmış yüzlerce sayfa, bu işe adanmış bir ömür karşısında, Yalçın Küçük’e ait sözleri hatırlayalım. Burjuva iktisatçılarını bir kenara bırakalım, onların bu çok önemli bilimsel keşfi anlamamak için özel sebepleri olabilir, Marksist yaklaşımı benimseyenlerin Marks’ın o en kalın kitabının derdini nasıl olup ta görmezden gelebildiklerini soralım! Bu nasıl bir körlüktür.
Göremeyenler için şimdi Karl Marks’ı konuşturalım:
“Başka bir deyişle, bir metaın değeri, değişim-değeri biçimini almakla bağımsız ve belirli bir ifadeye kavuşur. Bu bölümün başında, günlük konuşma diliyle, bir metaın hem kullanım-değeri hem de değişim-değeri olduğunu söylememiz, doğrusunu söylemek gerekirse, yanlıştı. Bir meta, bir kullanım-değeri ya da yararlılık nesnesi, ve bir değerdir. Meta, kendisini, bu iki yanı ile, değeri, bağımsız biçimini, yani değişim-değeri biçimini alır almaz gösterir. Yalıtılmış halde bu biçimi hiç bir zaman almaz; ama ancak farklı (sayfa 75) türden başka bir meta ile, bir değer ya da değişim-ilişkisi içine girince bu biçime bürünür. Biz bunu bildikten sonra, bu anlatım şeklinin zararı olmaz ve ancak kısaltmak bakımından yararı vardır.

.. Toplumun her durumunda yaşam araçlarının üretimi için gerekli emek zamanı, gelişmenin farklı aşamalarında eşit ölçüde ilgi çekmemekle birlikte, insanlığın zorunlu olarak ilgilendiği bir konu olması gerekir.
…Tahlilimiz, bir metaın değerinin biçimi ya da ifadesinin, değerin niteliğinden doğduğunu, yoksa bu değer ile değer büyüklüğünün, değişim-değeri olarak ifade edilme biçiminden ortaya çıkmadığını göstermiştir.”
Bu sözler yeterince açık ve sonuna kadar okumaya sabredememiş olanlar için Kapitalin ilk sayfalarında yer alıyorlar. İlk satırlardan sıkılıp kitabın sonuna bakanlar için ise yine kurtuluş yok.
“… kapitalist üretim tarzının ortadan kalkmasından sonra, ama hâlâ toplumsal üretimin devamı sırasında, değer belirlenmesi şu anlamda egemen olmaya devam eder ki, emek-zamanının düzenlenmesi, toplumsal emeğin çeşitli üretim grupları arasındaki dağılımı ve ensonu bütün bunları kapsayan defter tutma, her zamankinden daha önemli hale gelir. (Kapital 1. cilt S.747)”

Bir de Marks’ın Kugelmann’a yazdığı bir mektuba bakalım:
“Farklı gereksinmelere tekabül eden ürün miktarlarının farklı ve nicelik olarak belirli toplam toplumsal emek miktarları gerektirdiğini de gene her çocuk bilir. Toplumsal emeğin belirli oranlarda dağılması yolundaki bu zorunluluğun toplumsal üretimin belirli bir biçimiyle yokedilemeyeceği, olsa olsa bunun görünüş biçimini değiştirebileceği apaçıktır. Hiç bir doğa yasası yokedilemez. Farklı tarihsel durumlar içinde değişebilen şey, yalnızca, bu yasaların kendilerini onun içinde ortaya koydukları biçimdir. Ve toplumsal emeğin iç bağıntısının bireysel emek ürünlerinin özel değişimi içerisinde ortaya çıktığı toplum düzeninde, emeğin bu oransal dağılımının kendisini ortaya koyduğu biçim, bu ürünlerin değişim-değeridir.
Bilim, değer yasasının kendisini nasıl ortaya koyduğunu göstermekten ibarettir.”
Marks’ın değer yasasını meta üretimiyle sınırlayan bir görüş açısına sahip olmadığı gayet açık. Marks insanlığın İngiliz ekonomi politiği çerçevesinde değerin emek zamanı olduğunu keşfetmesini, yerçekimi yasasının kendisini bir deprem yoluyla evimizi başımıza yıkarak göstermesine benzetir.

Yine Kapital’in ilk sayfalarında değer yasasının bırakalım toplum biçimlerini birey için geçerliliği de ele alınıyor.

“Robinson Crusoe denemesi, ekonomi politikçiler[30] için gözde bir tema olduğundan, Robinson’a, adasında bir gözatalım. Ne (sayfa 91) denli mütevazi olsa da, o, bazı gereksinmeleri karşılamak zorundadır ve bu nedenle de, alet ve eşya yapmak gibi, keçileri ehlileştirmek gibi, balık tutmak ve avlanmak gibi, değişik türden biraz yararlı iş yapması gerekir. Dua ve benzeri şeyleri, kendisine zevk verdiği ve bunlara dinlenme gözüyle baktığı için, hiç hesaba katmıyoruz. İşlerinin çeşitli olmasına karşın, şekli ne olursa olsun, emeğinin, bir ve aynı Robinson’un faaliyeti olduğunu ve dolayısıyla bu çalışmaların insan emeğinin farklı biçimlerinden başka bir şey olmadığını bilir. Zorunluluk, onu, zamanını, değişik türden işlerine kusursuz olarak bölmeye zorlar. Genel faaliyeti içinde, eğer bir iş ötekisinden daha fazla yer tutuyorsa, bu, amaç edinilen yarara ulaşmak için yenilmesi gerekli güçlüğün az ya da çok olmasına dayanır. Dostumuz Robinson, bunu, çok geçmeden deneyimleriyle öğrenir ve batan gemiden bir saat, kayıt defteri, mürekkep ve kalem kurtararak halis bir İngiliz olarak derhal muhasebe tutmaya koyulur. Envanterinde, kendisine ait yararlı eşyaların, bu eşyaları yapmak için gerekli işlerin ve ensonu bu eşyaların belirli niceliğini elde etmek için harcadığı ortalama emek-zamanının bir listesi bulunur. Robinson ile, kendi yarattığı bu serveti oluşturan eşyalar arasındaki ilişki, o kadar basit ve açıktır ki, bunu, büyük bir çaba harcamaksızın Bay Sedley Taylor bile anlayabilir. Ve gene de bu ilişkiler, değerin belirlenmesi için esas olan her şeyi içermektedir.”

Marks Robinson hikayesinin ardından, bir özgür üreticiler topluluğunu da aynı bağlamın içine yerleştirir.

İnsan kendi başına doğruyu arayıp bulabilir, birisinden öğrenebilir, okuyup anlayabilir. Bu şanslarını kullanmayıp yanılanlar, yukarıdaki alıntıların da gösterdiği üzere Marks tarafından da yanıltılmadıklarına göre, yanılmayı nasıl başarmaktadırlar?

Nikitin gayet net ifadelerle meta üretiminin ekonomik yasası diye yazar, Mao değer yasasını önemsemez. Yalçın Küçük ise bu yasaya kızgın! Ama hepsinde aynı ortak yan var. Bir Moskova hikayesi, hızlı okuma marifetiyle okunmuş, ama olayın Rusya ile ilgisiz olduğu konusunda fikir birliğine varılmıştır.
Elimizden daha fazla birşey gelmez!

Biz anlama zahmetine girmeyenleri bir kenara bırakıp Marks’ın çabasına dönelim. Metaların değişim değerinin, kendileri için harcanmış emek zamanı ile belirlendiği düşüncesine yöneltilen dört eleştiriye bakalım:

1- Belirli bir miktar emeğin karşılığı olarak ödenen ücret, onun değişim değeriyse, değişim değeri de gerekli emek zamanı ise:
Bir değişim değerinin kriteri, yine değişim değeri olarak konulmuş olmaktadır. Bu ise bir kısır döngüdür. Bir ölçünün kendisi ile ölçülmesi bir çelişkidir.
Bu soru ücretli emek teorisinin içinde çözümlenecektir.
2- Belirli bir miktar emeğin değişim değeri olan ücreti, nasıl oluyor da aynı emeğin ürettiği ürünün değişim değerinden daha az olabiliyor.
Bu soru sermaye teorisi içerisinde çözümlenecektir.
3- Bir metanın pazar fiyatı arz ve talep ile değerinin altına ve üstüne çıkabildiğine göre, nasıl oluyor da fiyatın değerle belirlendiğini iddia edebiliyoruz.
Bu soru çözümünü rekabet teorisi içerisinde buluyor.
4- Değişim değeri eğer bir metanın içerdiği emek zamanından başka birşey değilse, nasıl oluyor da emek içermeyen metalar bir değişim değerine sahip olabiliyorlar. Doğanın basit güçlerinin, toprağın değeri nereden geliyor.
Bu son soru ise toprak rantı teorisi ile çözümleniyor.

Kapitalin üç cildinin toplamına bakıldığında bu dört temel sorunun sırasıyla ele alındığını görürüz. Marks bu açıdan eserini tamamlamıştır. Kapital bir bakıma emek değer yasasına muhalif tüm tezlerin çürütülmesi olarak da görülebilir.

Peki bu yasa nedir?
Söylendiği gibi insanın emeğinin karşılığını alması mıdır?
Eğer elimizde sadece bu cümle olacaksa, cümlenin içerdiği fikrin tam tersinin doğru olduğunu söylememiz gerekir. Emek değer yasası emek ile üretilen nesnelerin içerdikleri toplumsal olarak gerekli emek zamanı ölçüsünde bir değer taşımalarıdır. Ürünlerin insanlar arası değişimi koşullarında,bu emek zamanları değişim oranlarının temel belirleyeni olacaktır. İnsanlar arası değişim, yani alışveriş, yani pazar, yani piyasa bu yasa tarafından yönetilir. Gizli el, bu açıdan emekçinin elidir. Ama herşey bu kadar değildir. Bu yöneten el, emek değer ilkesi piyasanın ortadan kaldırıldığı bir durumda da geçerlidir. Nesnelerde kümelenmiş emek zamanı, insanların nasıl ürettikleri ile ilgisizdir. Emek ile üretim var ise, emek zamanı da vardır. Üretimi komünist tarzda yapmakla, kapitalist ya da köleci tarzda yapmakla bu gerçek değişmez. Bir nesneyi üretmek için gerekli emek zamanı değişimin temel belirleyeni olunca, değişim değeri para biçimini alınca ve bütün insanların hayatında para en belirleyici parametre haline gelince, üretimin değişmez gerçeğinin algılanması için en elverişli koşullar doğmuş olur. Emek zamanı bize ancak, bir nesnenin fiyatı, ya da bir miktar para olarak görünebilir. Biz onu ilk kez bu kabuk içerisinde gördük diye değişimin ve paranın olmadığı bir ortamda emek zamanının, yani değerin ve onun belirleyiciliğinin ortadan kalkacağını sanmak konuyu epeyce yüzeysel kavramak demektir.
Ne yazık ki Marks yandaşlarının hemen hemen tamamı bu sığlıkla sakatlanmış durumdadır. Marks dört soruyu cevaplarken doğal ki girdiği ayrıntılarda sorulmamış soruları da ele almıştır.
Yüzeysel bir yaklaşım, değişim ve pazar olgusu ile birlikte ortaya çıkan değişim değerine ya da paraya bakarak değer’in değişimden doğduğu sonucuna varabilir. Halbuki tam tersi doğrudur. Değişimi ve pazarı gündeme getiren tarihsel koşullar ne olursa olsun, değer bunların varlık temelidir. Değersiz nesneleri, yani hiç emek harcanmaksızın elde edilebilen nesneleri değiş tokuş etmek için kimse pazara taşımaz ve paraya da ihtiyaç duymazdı. Değer, pazar ve değişimin zorunlu koşuludur diye, bunun tam tersinin de doğru olacağını sanmamak gerekir.
Değişim ve pazar, hiçbir durumda değer’in koşulu değildir.

Yukarıdaki alıntıların ışığında, varılan sonucu özetlersek: Değer’in özü, onun soyut emek zamanı oluşudur. Bu öz kendisini bir biçimle ifade eder. Değerin bu biçimi, metanın tarihsel varoluşu koşullarında, değişim değeri biçimi olur. Bir masanın içerdiği emek zamanı, 10 gram altın olarak kendi ifadesini bulduğunda, biz her iki nesnenin de, 20 saat içerdiğinin bir belirtisine şahit olmuş oluruz. Bir miktar değerin, örneğin 20 saat emeğin, kendisini, kendisi olarak değil de, 10 gram altın olarak görünür kılması olgusu, başka bir deyişle, değerin, değişim ilişkisine girmiş iki nesne arasındaki nicel bir ilişki gibi görünmesi olgusu, insanlığın belirli bir gelişim evresine özgüdür. Bu evre değişim, pazar ve paranın ortaya çıkıp geliştiği evredir.

Nesnelerin değişilmeleri olgusunun, değer olgusuna tek katkısı, onu toplumsal alanda görünür kılmasından ibarettir. Nesnelerin değişilmelerine yol açan asıl etkenin yine nesnelerin içerdikleri değer olduğunu hatırlarsak, marifetin değişimde değil değerde olduğunu söylemeliyiz. Ama insanlığın konuyu idrak etme başarısının Marks ve sınırlı bir azınlığa özgü kalmasına bakarsak bu marifeti de pek abartmamalıyız. Tüm sürecin özeti, öz olarak değerin değişik evrelerde değişik biçimlerde kendisini dışavurmasından ibarettir. Değer belirleniminin, burjuva bakış açısından tüm mantıksal sonuçlarına kadar izlenmesi olanaksızdır. Bu izleme işlemi tüm burjuva faaliyetin irrasyonel yanlarını açığa çıkarır ve bakış açısı devam edemez. Marksın izleyicileri açsından ise problem ulaşılacak toplum biçimi ile, yani sosyalist ya da komünist toplum ile kapitalizm arasındaki ortak paydalara ilişkin hoşnutsuzluktur. Halbuki toplumlar sıçramalı dönüşümler yaşadıklarında, devrimci bir altüst oluş içinden geçtiklerinde bile tamamen yepyeni birşey olamazlar. Hatta dikkatli bakmayan gözler için herşey eskisi gibidir. Belki de Marks’ın kapitalizmin tahlilinde değer yasasına başrolü vermesi, bu yasayı kapitalizme özgülükle damgalamış ve kapitalizm karşıtı politik tutumlar Marks’ın eserinin temel amacına karşı körleşmişlerdir.
Reel sosyalizm deneyimlerinin iktisatçıları değer olgusunu kapitalizmle sınırlama eğilimi taşımış, bunu da gayet devrimci, radikal hislerle yapmışlardır. Bu lekeli yasayı savunmak kapitalizmi ve piyasayı yeniden hortlatma suçlamasının baskısı altında kalmıştır. Yasayı en azından sosyalizm koşulları için savunma işi ise Stalin’e düşmüştür. Stalin Sovyet iktisatçılarının yoğun muhalefetine karşın, yasanın nesnel yanını ısrarla vurgulamış, on yıllık bir polemik sürecinin ürünü Stalin’in imzasını taşıyan bir kitap olmuştur. Stalin bu yasayı elbette üretimin genel ilkesi olarak savunmamıştır. Karşı tezleri de tatmin edecek bir yaklaşımı, değer yasasının sosyalizm koşullarında sınırlandığı fikrini savunmuştur. Stalin’in bu çabası ve yarım doğrusu olmasaydı yasanın itibarı bugün hepten silinmiş olabilirdi! Genel görüş yasayı piyasa ile sınırlandırınca, yasanın genelliğini savunmak piyasacılık olarak görünür. Bu yüzden yasayı üretimin genel yasası olarak savunmaya Stalin dahil kimse cesaret etmemiştir. Sovyet akademilerinde doğru sesler varolmuş olabilirler, ancak Stalin’i bile zorlayan egemen koşulların bu tür sesleri tümden susturduklarını düşünmek daha gerçekçidir. Şimdi artık kapitalizm koşullarında yaşayan Sovyet akademisyenlerinin ne söylediği ilginç bir araştırma konusu olabilir. Değer yasasına sosyalizm koşullarında itiraz edenlerin, yasayı kapitalizme özgü sayanların şimdi tutarlı kalıp kalmadıklarını bilmiyoruz. Mantık onların artık doğruda duruyor olduklarını söyler! Tabi eğer bu arkadaşların duran saatleri ansızın çalışmaya başlamamışsa!

Emek zamanının kendisini değişim değeri olarak ifade etmediği bir toplumda, muhasebenin ve üretimin yönetiminin doğrudan değerin kendisine dayanması gerekir. Böyle yapılmadığında üretimin gelişmesini bırakalım, rayında yürümesi bile zordur. Raydan çıkıldığında ise kapıda her zaman kapitalizm gibi bir kötü çözüm hazır bekleyecektir.
Değer yasasını değişim ya da piyasa alanı ile sınırlayan bakış açısı, bu alanın dışındaki üretime ilişkin yaklaşım kriterlerini kaybetmiş olur. Ancak değer yasası hükmünü doğal olarak buralarda da icra edecektir. Yaşanacak sorunlara kafa yormak durumunda olan yöneticilerin eldeki bakış açısı ile bir çözüm bulmaları olanaksızdır. Değer yasasını ancak piyasayla ilgili olarak kavrayan yöneticilerin, ilerleyen süreç içerisinde, sorunlara piyasa ile çözüm bulma konusunda kaçınılmaz bir içgüdü edineceklerini varsaymak gerekir. Piyasada çözüm arama güdüsü pratik bir imkan bulduğunda ise değer yasası kavramına sahip yöneticilerin sorun çözme konusunda herhangi bir üstünlüklerinin olmayacağını bilmek gerekir. Zira piyasa koşullarının üretimde denge kurmak için herhangi bir avantajı yoktur. Üreticiler hesaplarını doğru yapamadığında piyasanın bu sorunu çözmesi sözkonusu değildir. Kapitalist piyasada bile işler esas olarak iflas ile değil, araştırma, analiz, hesap ile yürütülür. Hatta bu açıdan kapitalist üretimde muhasebenin çok daha sofistike bir boyuta ihtiyacı vardır, Eğer kapitalizm saf anlamda piyasa tarafından yani rekabet ve iflas ile yönetiliyor olsaydı kapitalizm çoktan ortadan kalkmış olurdu!

İnsan yaşayabilmek için bir takım nesnelere ihtiyaç duyar, bunları doğadan şu yada bu kolaylıkla ama her durumda belirli bir zaman alan bir çalışmayla elde edebilir. Çok zengin doğa koşullarında bu çaba çok kısa bir zaman olabilir. Bir ağaca çıkıp onun meyvesini koparmak, balık dolu bir dereye elini uzatıp yakalamak yeterlidir. Bu sürenin çok uzun olması yaşam ile bağdaşmaz. Örneğin insanın bir günlük gıdası için iki günlük bir çabaya gereksinim olması halinde yaşam devam edemez. Bu bütün canlılar için de geçerlidir. Ancak doğa koşullarının yaşamla bağdaşmayacak kadar zorlaşması mümkündür. Mevsimler bazı bölgelerde hazırlıksız yaşamları sonlandırmak için yeterlidir. Bir çok canlı besinin kolay bulunduğu mevsimlerde ya kendi bedeninde, yada korunaklı yerlerde besin saklamak suretiyle yaşamla bağdaşmayan dalgalanmaları sorun olmaktan çıkarır. Bu koşullarda bile doğa örneğin bir yıllık bir zaman dilimi için daha kısa süreli çabayla yaşamı olanaklı kılıyor demektir. Kısa vadeli dalgalanmalara karşın, belirli bir vade söz konusu olduğunda gerekli çaba yaşamla bağdaşır kalmaktadır.
İnsan toplulukları ve günümüzün modern toplumu doğayla ilişkisinde bu zorunlu fizik koşulu doğal olarak yerine getirmektedir. İnsan yaşam için zorunlu şartları yerine getirmenin ötesine geçtiği andan itibaren uygarlığın ilk basamağına adımını atmış olur. İnsan çağdaş yaşamında yeni gereksinimler edinmiştir. Bu verili sosyal varlığı ile insanın ek zorunlu koşullar edinmiş olması anlamına da gelir. Aslında aynı fizik kural halen geçerlidir. Canlı hayatı için olmasa bile toplumsal hayatının devamı için yine belirli bir çabaya ihtiyaç vardır. Yine bir yıllık sosyal yaşamı için bundan daha kısa süreli bir çaba zorunludur. Eğer o belirli sosyal yaşam için daha fazla çabaya ihtiyaç varsa, bu sosyal yaşam devam edemez, Bir sosyal yaşamın bu şekilde yok olması genel bir olgu ise, toplumsal gerilemeden bahsetmek gerekir.
Toplumsal yaşamda çok çeşitli ihtiyaçlar için, çok çeşitli çabalara ihtiyaç olmakta ve her biri için çok çeşitli miktarlarda zaman harcanması gerekmektedir. Bir toplumun verili bir yaşantıyı sürdürebilmesi, bu çok çeşitli faaliyetlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Bu işlemin iç orantıları ise gerekli faaliyetler için harcanan zaman dilimleri tarafından belirlenmekte, gelişim ve yeni ihtiyaçlar bu zaman dilimlerini kısaltan dinamiklerce gündeme getirilmektedir.
Meta tahlilinde bir nesnenin değişim değeri ve fiyatı olarak görünen şey bu zaman dilimlerinin yansımasından başka birşey değildir. İnsan toplumu gelişiminin belirli bir evresinde bir nesneyi üretebilmek için ne kadar zaman çabaladığını hiç ölçmüyor olsa bile, bu zaman dilimi onun karşısına bir miktar para olarak, bir nesne olarak dikilecektir. İnsan burjuva iktisadının keşfi olarak biraz olsun bilinçlendiğinde bile, yani paranın, aslında gerekli emek zamanının bir ifadesi olduğunu anladığında bile herşeyi tam olarak açıklama ve anlama şansına sahip olamamıştır.
Karl Marks’ın sosyalist hareketi iktisat bağlamındaki yanılsamalarından kurtarmak, sosyalizmi ütopik budalalıklardan ibaret bir akım olmaktan kurtarıp, bilimsel bir temele kavuşturmak için, harcadığı çabasının hakettiği karşılığı bulamamış olması üzücüdür. Anlaşılan zeka insanın anlama yeteneğini kör eden toplumsal koşullanmalarını aşabilmesi için nadiren yardımcı olmaktadır. Bu durum koşullanmalarının engelinden kurtulmuş bir insanlığın, anlama yeteneğinin, zeka ile sınırlı kalmayacağının kanıtını da vermektedir.

Peki yanılsamanın bir açıklaması var mı? Mutlaka vardır. Biz sadece bir noktaya değineceğiz.
Emek ürünü yararlı nesne kendi halinde iken, yani değişim ilişkisine girmediğinde, onda içerilen toplumsal öz, yani değer görünür hale gelememektedir. Değişim ilişkisi değeri görünür kılmakla bir adım öne geçmiş oluyor. Değişim bununla yetinmiyor, o belirli nesnenin yararlılığını da test ediyor. Nesnenin alıcısı yoksa yararlılık ortadan kalkıyor, ondaki değer değer olmaktan çıkıyor. Değişim böylelikle belirleyicilik konusunda bir adım daha öne çıkıyor. Pratikte meta üretimi koşullarında gerçekten de değer ancak değişimle realize olmaktadır. Şimdi bilim gelip bize bu pratik gerçek aşikar olduğu halde, değer değişimden doğmaz, değişim değerden doğar dediğinde, doğal olarak anlaşılmaz şeyler söylemiş olmaktadır. Ama zaten bilim hep böyledir. Görünenin ardındaki gerçeğin hep bir başka türlü olduğunu iddia etmek konusunda bilimin sabıkası çoktur. Ama bilimin esas alameti de bu değil midir? Herşey göründüğü gibi olsaydı, bilime gerek kalmazdı ki! Hatırlayalım, doğrudan gözlem güneşin dünya etrafında döndüğünü her an pratik olarak kanıtlarken, bilim gerçeğin görünenin tersi olduğunu herkese kabul ettirmezden evvel, Galileo’nin şahsında susmak durumunda kalmamış mıydı? Evet değer yasası konusunda kaderimiz aynıdır, hep olduğu gibi yalın pratik görünüm aslında gerçekliğin başaşağı yansımasından başka birşey değildir.
Bir öz, belirli bir görünüşü ya da biçimi ile teşhis edildikten sonra, teşhis edildiği biçimle sınırlanmış olarak ele alınmaktadır. Bu Marks’ın en az iktisat alanındakiler kadar önemli olan felsefi vargılarıyla da uyumsuz bir yaklaşım tarzı olmaktadır. Biz böylece yaptığımız alıntılarla değer yasası konusundaki egemen görüşün Marks’ın kullandığı terminolojiyle de çelişkiye düştüğünü kanıtlamış oluyoruz.
Yanılanların başka haklı sebepleri de olabilir. Ama artık bizi ilgilendirmiyor. Sözümüzü söyledik. Uyarımızı yaptık.

Bir bilim olarak iktisat, klasik burjuva iktisadı olarak doğmuştur. Hepsinin ismini burada dile getirmeyeceğiz, ama tümünü temsilen Adam Smith anılmalıdır. Son temsilcisi David Ricardo sonrasında artık burjuva iktisadı bilim olmaktan çıkmıştır. Klasik İktisat bir bilim olarak Karl Marks’ın şahsında devam etmiş ama bu haliyle de burjuva olmaktan kurtulmuştur. Şimdi bilim olarak İktisat, iyice çoğalmış olan hurafeler yığını karşısında yeniden otoritesini kurmalıdır.
Değer kavramına ilişkin yanılsama ister terminolojik kaydırma, ister apaçık karşı tez olarak ortaya çıksın bilimin rayından çıkılması anlamına gelmektedir. Tekrar raylara geri döndüğümüzde ise yepyeni istasyonlara kısa sürede varabileceğimiz gayet açıktır. Yeni istasyonlarda buluşmak üzere hoşçakalın.

* Şu Yalçın Küçük’ün peygamberi, ya da ideal sosyalisti hiç de iyi birşey değildir! Böylesi bir peygamber, herhalde aldığı ücreti hiç dert etmeyen bir işçi olarak, olsa olsa kapitalistlerin rüyalarını süsleyen birşey olurdu. Sömürüye, asalaklığa aldırış etmeyip işine bakmakla tüm bunlara maddi temel olmak suretiyle herhalde olabilecek en zararlı mahluk olurdu. Marks şu an söz söyleyemeyecek halde olduğu için, onun adına böyle duygusallıklarla alay etme görevi ortada kalıyor. Bizce sosyalist hakkında bir söz söylenecekse onun emeğinin hakkını titizlikle soran, sadece kendi payına düşenle yetinmeyip kamu için harcadığı artı emeğin akıbetini de sorgulayan, tüm bu yönlerden işlerin yolunda olduğunu görmekle mutlu olan insandır. Yani söylenenin aksine fedakar, mülayim değil, hem kendi adına, hem toplum adına yırtıcı ve bencil olan insandır. İlla dinsel benzetme yapılacaksa sosyalist hem kendisi dahil herkesin hakkına saygı gösterilmesini isteyen, hem de haksızlığa karşı koyan, sorumluluk sahibi, haktan yana bir kardeşimizdir.

Yazan: Suat Kamil Aksoy
Mail Adresi: suatkamil@gmail.com
Yazıdaki resim, Marx ve Engels’in birlikte çalışmasını ifade eder.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Empati / Determinist Hata / İnsan – Nejdet Evren

Empati, bilinen genel tanımı ile davranış bilimlerinde kişinin düşünce düzleminde bir davranışı değerlendirmeye tabi tuttuğunda kendisini o kişi ile özdeşleştirerek,...

Kapat