Düşüş – Albert Camus “İn­sa­nın ka­rak­te­ri olma­dı mı, bir yön­tem bul­ma­sı ge­rek.”

Düşüş - Albert CamusGü­vensiz­li­ği ka­bul et­me­yen saf yü­rek­li bir in­san ta­nı­dım. Ba­rış­çıy­dı, öz­gür­lük­çüy­dü, tüm in­san­lı­ğı ve hay­van­la­rı ay­nı sev­giy­le se­vi­yor­du. Seç­kin bir ruh, evet, bu ke­sin. Avru­pa’­da, son din sa­vaş­la­rı sı­ra­sın­da kö­ye çe­kil­miş­ti. Evi­nin eşiği­­ne şöy­le yaz­mış­tı:“Ne­re­den ge­lir­se­niz ge­lin, hoş geldi­niz, bu­yu­run içeri.” Siz­ce kim ya­nıt ve­rir bu güzel dave­te? Mi­lis as­ker­le­ri! İçe­ri gi­rer­ler ev­le­ri­ne gi­rer gi­bi ve ba­ğır­sak­la­rı­nı de­şer­ler ada­mın.
Albert Camus

TANITIM BÜLTENİ
Albert Camus çağdaş düşün ve yazın dünyasındaki saygın yerini yalnızca oyunlarıyla da, yalnızca “Sisifos Söyleni” ve “Başkaldıran İnsan”la da alırdı belki. Ama Camus’yü Camus yapan öncelikle anlatı yapıtlarıdır. “Yabancı” (1942), “Veba” (1947) ve “Düşüş”se (1956) bu yapıtlar arasında üç büyük doruktur. Ancak, kimi yazınseverler bu üç başyapıt arasında daha çok “Düşüş”ü yeğlerler. Bu kitap, herhangi bir düşünce ya da savı özellikle öne çıkarmaya çalışmadan, yalın bir anlatım ve özgün bir kurgu içinde, zengin bir düşünce duygu yüküyle, çağdaş dünyayı ve insanlarını derinlemesine sorgulayıp yargılar, çirkinliklerini ve düşkünlüklerini sergiler. Ama, aynı zamanda, bu dünyada yaşayan, dolayısıyla şu ya da bu biçimde, şu ya da bu ölçüde onun sorumluluğunu taşıyan bireyler olarak tek tek her birimize bir ayna tutar, eski avukat Jean-Baptiste Clamence’ın öyküsü aracılığıyla, bize kendini tehlikeye atmadan yaşayanların, yani hepimizin ve her birimizin benzersiz öyküsünü anlatır. “Düşüş”ün yayımlanmasından bir yıl sonra Camus’nün Nobel Ödülünü kazanması bir rastlantı olmasa gerek

KİTAPTAN BİR BÖLÜM
Si­ze hiz­met­le­ri­mi su­na­bi­lir mi­yim, ba­yım, ca­nı­nı­zı
sık­ma­dan? Kor­ka­rım ki bu ku­ru­lu­şun ka­de­ri­ni elin­de tutan
say­gı­de­ğer go­ril­le an­laş­ma­yı bil­mi­yor­su­nuz. Ger­çekten
de Hol­lan­da di­lin­den baş­ka dil bil­mez o. Siz da­va­nı­zı
sa­vun­mak için ba­na izin ver­me­dik­çe, si­zin ar­dıç ra­kı­sı
is­te­di­ği­ni­zi an­la­ma­ya­cak­tır. İş­te ba­kın, uma­rım ki, be­ni
an­la­dı; ba­şı­nı böy­le sal­la­yı­şı onun be­nim ka­nıt­la­rı­ma boyun
eğ­di­ği­ni gös­te­ri­yor ol­ma­lı. Ger­çek­ten de dav­ra­nı­yor
o, ace­le edi­yor, akıl­lı bir ya­vaş­lık­la. Şans­lı­sı­nız, ho­mur­­
dan­ma­dı. Hiz­met et­mek is­te­me­di­ği za­man, bir ho­mur­tu
ye­ter ona: Kim­se üs­te­le­mez. Key­fi­nin kra­lı ol­mak, ko­ca
hay­van­la­rın ay­rı­ca­lı­ğı­dır. Ama ben gi­di­yo­rum, ba­yım, size
hiz­met et­ti­ğim için mut­lu ola­rak. Te­şek­kür ede­rim
si­ze, eğer can sı­kı­cı bir kim­se ro­lü oy­na­ma­ya­ca­ğım­dan
emin ol­say­dım, ka­bul eder­dim. Faz­la iyi­si­niz. Bu yüz­den
bar­da­ğı­mı si­zin­ki­nin ya­nı­na ko­ya­ca­ğım.
Hak­lı­sı­nız, sus­kun­lu­ğu sa­ğır edi­ci onun. İl­kel or­­-
man­la­rın ses­siz­li­ği­dir bu, ağ­zı­na ka­dar yük­lü olan. Bi­zim
o sus­kun dos­tu­mu­zun uy­gar dil­le­re su­rat as­mak­ta inat
et­me­si­ne şa­şı­yo­rum za­man za­man. Onun işi gü­cü, neden­se
Mexico-City adı­nı tak­tı­ğı bu Ams­ter­dam ba­rı­na
her ulus­tan de­niz­ci­le­ri ka­bul et­mek. Böy­le­si gö­rev­ler­le,
onun bil­gi­siz­li­ği­nin ra­hat­sız edi­ci ol­ma­sın­dan kork­maz
mı­sı­nız? Cro-Mag­non in­sa­nı­nın Ba­bil Ku­le­si’n­de oturdu­ğu­nu
dü­şü­nün! En azın­dan yurt öz­le­miy­le kah­ro­lurdu
ora­da. Ama öy­le de­ğil iş­te, bi­zim­ki­si sür­gün­lü­ğü­nün
acı­sı­nı duy­mu­yor, yo­lun­da yü­rü­yor yi­ne, hiç­bir şey te­dirgin
et­mi­yor onu. Onun ağ­zın­dan işit­ti­ğim na­dir tüm­celer­den
bi­ri ya seç­mek, ya seç­me­mek ge­rek­ti­ği­ni bil­di­riyor­du.
Ne­yi seç­mek ya da seç­me­mek ge­rek­liy­di? Kuş­kusuz
ken­di­si­ni. İti­raf ede­rim, bu açık yü­rek­li ya­ra­tık­lar
çe­ker be­ni. Mes­lek ya da eği­lim ge­re­ği, in­san üze­rin­de
çok dü­şün­dü­ğü­müz za­man, pri­mat may­mun­la­ra öz­lem
duy­du­ğu­muz olur. Art dü­şün­ce­le­ri yok­tur on­la­rın.
Doğ­ru­su­nu söy­le­mek ge­re­kir­se, bi­zim ko­nu­ğu­muzun
bir­kaç art dü­şün­ce­si var, her ne ka­dar bun­la­rı bu­lanık
bi­çim­de için­de bes­li­yor­sa da. Ya­nın­da söy­le­nen­le­ri
an­la­ma­ya an­la­ma­ya, so­nun­da kuş­ku­cu bir ka­rak­ter kazan­dı.
Bu alın­gan cid­di­yet ha­va­sı bun­dan ile­ri ge­li­yor;
san­ki in­san­lar ara­sın­da bir şe­yin ak­sa­dı­ğın­dan kuş­ku­lanır­mış
gi­bi, en azın­dan. Bu du­rum, ken­di işi­ni il­gi­len­dirme­yen
tar­tış­ma­la­rı da­ha güç kı­lı­yor. Ör­ne­ğin, ba­şı­nın
üs­tün­de­ki, dip du­var­da du­ran, ye­rin­den in­di­ril­miş bir
tab­lo­nun izi­ni bel­li eden şu boş dört­ge­ne ba­kın. Ger­çekten
de ora­da bir tab­lo, işin en il­ginç ya­nı, ger­çek bir baş­
ya­pıt var­dı. Evet, ora­da­ki gö­rev­li onu al­dı­ğı ve bı­rak­tı­ğı
za­man ben ora­day­dım. Her iki du­rum­da da ay­nı gü­vensiz­lik
için­de ol­du bu, haf­ta­lar­ca ka­fa­sın­da evi­rip çe­virdik­ten
son­ra. Bu nok­ta­da top­lum, ka­bul et­mek ge­re­kir
ki, ken­di do­ğa­sı­nın iç­ten ya­lın­lı­ğı­nı bir öl­çü­de boz­du.
Şu­nu dik­ka­te alın ki, onu yar­gı­la­dı­ğım fa­lan yok benim.
Onun hak­lı gü­ven­siz­li­ği­ni de­ğer­len­di­ri­yo­rum ve
bu­nu onun­la se­ve se­ve pay­la­şır­dım, eğer be­nim ile­ti­şimci
do­ğam, gör­dü­ğü­nüz gi­bi, bu­na kar­şı gel­me­sey­di.Ya­zık
ki ge­ve­ze­yim ve ko­lay­ca bağ­la­nı­yo­rum. Uy­gun me­sa­fele­ri
ko­ru­ma­sı­nı bil­sem de, her tür­lü fır­sat el­ve­riş­li ge­li­yor
ba­na. Fransa’­da ya­şar­ken, akıl­lı bir adam­la kar­şı­laş­tı­ğım

za­man he­men ar­ka­daş­lık kur­ma­dan ede­mez­dim. Ah!
Gö­rü­yo­rum ki, şart ki­pin­de­ki bu de­yiş­te du­rak­sı­yor­sunuz.
Bu ki­pe kar­şı ve ge­nel­lik­le gü­zel di­le kar­şı duy­du­
ğum zaa­fı iti­raf ede­rim. Bu zaa­fım­dan do­la­yı suç­lu­yorum
ken­di­mi, ina­nın. İyi bi­li­rim ki, ni­te­lik­li ça­ma­şır zevki
in­sa­nın ayak­la­rı­nın il­le de kir­li ol­ma­sı­nı ge­rek­tir­mez.
Bi­çem de, pop­lin ku­maş gi­bi, ma­ya­sı­lı giz­ler ço­ğu zaman.
Enin­de so­nun­da kem küm eden­ler de te­miz de­ğildir
di­ye­rek avu­tu­yo­rum ken­di­mi. El­bet­te, ar­dıç ra­kı­sı
içe­lim yi­ne.
Amsterdam’­da uzun za­man ka­la­cak mı­sı­nız? Gü­zel
kent, de­ğil mi? Çok mu çe­ki­ci? İş­te uzun za­man­dır duyma­dı­ğım
bir sı­fat. Yıl­lar­dır, Paris’­ten ay­rıl­dı­ğım gün­den
be­ri. Ama yü­re­ğin bel­le­ği var­dır ve ben bi­zim o gü­zel
baş­ken­ti­mi­zin hiç­bir ye­ri­ni unut­ma­dım, rıh­tım­la­rı­nı da.
Pa­ris ger­çek bir göz cüm­bü­şü­dür, dört mil­yon si­lue­tin
otur­du­ğu gör­kem­li bir de­kor­dur. Son sa­yım­da beş milyon
mu? De­se­ni­ze, yav­ru­la­mış­lar. Şaş­mam bu­na. Ba­na
hep öy­le gel­miş­tir ki, hem­şe­ri­le­ri­mi­zin iki tut­ku­su var:
fi­kir­ler ve zi­na. Ras­ge­le, san­ki. On­la­rı suç­la­mak­tan da
ka­çı­na­lım ha­ni; yal­nız on­lar de­ğil, tüm Av­ru­pa bu durum­da.
Ge­le­cek­te­ki ta­rih­çi­le­rin bi­zim için ne di­ye­cek­leri­ni
dü­şü­nü­yo­rum ba­zen. Gü­nü­müz in­sa­nı ko­nu­sun­da
bir tüm­ce söy­le­mek ye­te­cek­tir on­la­ra: Zi­na edi­yor­du ve
ga­ze­te oku­yor­du. Bu güç­lü ta­nım­dan son­ra ko­nu bi­ter,
di­ye­bi­li­rim.
Hol­lan­da­lı­lar mı, a ha­yır, on­lar çok da­ha az mo­dernler!
Za­man­la­rı var, ba­kın on­la­ra. Ne ya­pı­yor­lar? Pe­ki öyley­se,
bu bay­lar şu ba­yan­la­rın eme­ğiy­le ge­çi­ni­yor. Kal­dı
ki bun­lar, er­kek ol­sun, di­şi ol­sun, her za­man­ki gi­bi, ya­lan
düş­kün­lü­ğü ya da ah­mak­lık­la bu­ra­ya gel­miş pek kentsoy­lu
ya­ra­tık­lar­dır. Kı­sa­ca­sı, düş­gü­cü faz­la­lı­ğı ya da eksik­li­ğiy­le.
Za­man za­man bu bay­lar bı­çak ya da ta­ban­ca
kul­la­nır­lar, ama bu­nu gö­nül­den is­te­dik­le­ri­ni san­ma­yın.

Rol ge­re­ği­dir bu, o ka­dar; son kur­şun­la­rı­nı atar­ken korku­dan
ölür­ler. Öy­le ama, ben on­la­rı öte­ki­ler­den da­ha ahlak­lı
bu­lu­yo­rum, ai­le için­de, ya­vaş ya­vaş yıp­ra­ta­rak öl­dü­
ren­ler­den da­ha ah­lak­lı. Top­lu­mu­mu­zun bu tür bir yok
et­me için ör­güt­len­miş ol­du­ğu­na dik­kat et­me­di­niz mi?
Bre­zil­ya ır­mak­la­rın­da­ki o kü­çü­cük ba­lık­lar­dan söz edildi­ği­ni
her­hal­de işit­miş­si­niz­dir, ha­ni bin­ler­ce­si ih­ti­yat­sız
yü­zü­cü­ye sal­dı­ran, bir­kaç sa­ni­ye­de onu kü­çük lok­ma­larla
yi­yip bi­ti­ri­ve­ren ve or­ta­da ter­te­miz bir is­ke­let­ten baş­
ka bir şey bı­rak­ma­yan ba­lık­lar­dan? İş­te böy­le­dir on­la­rın
ör­güt­len­me­si. “Te­miz bir ya­şa­ma ra­zı mı­sı­nız? Her­kes
gibi?” Evet di­yor­su­nuz do­ğal ola­rak. Na­sıl ha­yır di­ye­bi­lir
in­san? “Ta­mam. Si­zi te­miz­ler­ler. Bir iş, bir ai­le, ör­güt­lenmiş
boş za­man iş­te budur.” Ve kü­çük diş­ler te­ne sal­dı­rır,
ke­mik­le­re ka­dar yer.Ama yan­lış söy­le­dim. On­la­rın ör­gü­
tü de­me­me­li. Bi­zim ör­gü­tü­müz bu, enin­de so­nun­da:
Kim ki­mi te­miz­le­ye­cek!
So­nun­da ar­dıç ra­kı­mız gel­di iş­te. Sağ­lı­ğı­nı­za. Evet,
go­ril ağ­zı­nı açıp ba­na dok­tor, de­di. Bu ül­ke­de her­kes
dok­tor ya da pro­fe­sör­dür. Say­gı gös­ter­me­si­ni se­ver on­lar,
iyi­lik­le­rin­den ve al­çak­gö­nül­lü­lük­le­rin­den ötü­rü. On­larda,
hiç de­ğil­se, kö­tü­lük ulu­sal bir ku­rum de­ğil­dir. As­lında
he­kim de­ği­lim ben. Doğ­ru­su­nu bil­mek is­ter­se­niz,
avu­kat­tım bu­ra­ya gel­me­den ön­ce. Şim­diy­se ce­zae­vi yargı­cı­yım.
Ama ken­di­mi ta­nıt­ma­ma izin ve­rin: Jean-Bap­tis­te
Cla­men­ce, ku­lu­nuz. Si­zi ta­nı­dı­ğı­ma se­vin­dim. Her­hal­de
işada­mı­sı­nız?.. Aşa­ğı yu­ka­rı mı? Ha­ri­ka ya­nıt! Ay­nı zaman­da
akıl­lı­ca; he­pi­miz her şey­de aşa­ğı yu­ka­rı­yız. Şim­di
bi­raz de­dek­tifik oy­na­ma­ma izin ve­rin. Aşa­ğı yu­ka­rı benim
ya­şım­da­sı­nız, aşa­ğı yu­ka­rı her yeri ge­zip gör­müş
kırk ya­şın­da adam­la­rın de­ne­yim­li gö­zü var siz­de, aşa­ğı
yu­ka­rı iyi gi­yim­li­si­niz, ya­ni biz­de ol­du­ğu gi­bi gi­yin­miş­siniz
ve düz­gün el­le­ri­niz var. De­mek ki bir kent­soy­lu­su­-
nuz aşa­ğı yu­ka­rı! Ama in­cel­miş bir kent­soy­lu! Ger­çekten
de, şart ki­pin­de­ki fiil­ler­de du­rak­sa­mak kül­tü­rü­nü­zü
iki kez ka­nıt­lı­yor, çün­kü ön­ce bu fiil­le­ri ta­nı­yor­su­nuz,
son­ra da bun­lar si­nir­len­di­ri­yor si­zi. Son ola­rak da, si­zi
eğ­len­di­ri­yo­rum ben, bu ise, övün­mek gi­bi ol­ma­sın ama,
siz­de bel­li bir fi­kir açık­lı­ğı bu­lun­du­ğu­nu gös­te­ri­yor. Öyley­se
siz aşa­ğı yu­ka­rı… Ama ne öne­mi var? Mes­lek­ler
mez­hep­ler­den da­ha az il­gi­len­di­ri­yor be­ni. İzin ve­rir­seniz,
si­ze iki so­ru so­ra­yım, ama yer­siz bul­maz­sa­nız ya­nıt
ve­rin bun­la­ra. Var­lık­lı mı­sı­nız? Bi­raz mı? Gü­zel.Yok­sullar­la
pay­laş­tı­nız mı bu­nu? Pay­laş­ma­dı­nız. Öy­ley­se siz
be­nim Sa­du­ki de­di­ğim ki­şi­ler­den­si­niz. Kut­sal Ki­ta­bın
de­dik­le­ri­ni ye­ri­ne ge­tir­me­diy­se­niz, bu si­ze pek bir ya­rar
sağ­la­maz de­rim. Sağ­lı­yor mu? De­mek Kut­sal Ki­ta­bı bi­liyor­su­nuz?
Doğ­ru­su, il­gi­mi çe­ki­yor­su­nuz be­nim.
Ba­na ge­lin­ce… Ken­di­niz ka­rar ve­rin, ba­ka­lım. Boyum­la,
omuz­la­rım­la ve ço­ğu za­man yır­tı­cı ol­du­ğu söy­lenen
şu yü­züm­le da­ha çok bir rugby oyun­cu­su­na ben­ziyo­rum,
de­ğil mi? Ama ko­nuş­ma­ma ba­kı­lır­sa, bi­raz in­ce
ol­du­ğu­mu ka­bul et­mek ge­re­kir. Pal­to­mun tü­yü­nü sağ­lamış
olan de­ve her­hal­de uyuz­muş. Bu­na kar­şı­lık tır­nak­larım
ba­kım­lı. Ben de oku­muş yaz­mış bir in­sa­nım, yi­ne de,
yal­nız­ca yü­zü­nü­ze ba­ka­rak içi­mi dö­kü­yo­rum si­ze. Son
ola­rak, iyi ta­vır­la­rı­ma ve gü­zel di­li­me kar­şın. Zee­dijk gemi­ci
bar­la­rı­nın bir ge­dik­li­si­yim ben. Pekâlâ, me­ra­kı­nız
bit­sin ar­tık. Be­nim mes­le­ğim çif­te yüz­lü, o ka­dar, tıp­kı
ya­ra­tı­lış gi­bi. Söy­le­miş­tim, ce­zae­vi yar­gı­cı­yım ben. Bir
tek şey açık be­nim du­ru­mum­da, hiç­bir var­lı­ğım yok.
Evet, za­ma­nın­da zen­gin­dim, ha­yır, baş­ka­la­rıy­la hiç­bir şeyi
pay­laş­ma­dım. Ne­yi ka­nıt­lar bu? Be­nim de bir Sa­du­ki
ol­du­ğu­mu… Li­man­da­ki ca­na­var dü­dük­le­ri­ni du­yu­yor
mu­su­nuz? Bu ge­ce sis var Zuy­der­zee’­nin üze­rin­de.
Gi­di­yor mu­su­nuz he­men? Si­zi alı­koy­muş­sam ba­ğış­
la­yın be­ni. İzin ve­rir­se­niz, ben öde­ye­yim he­sa­bı. Mexico-
City’­de evim­de sa­yı­lır­sı­nız, si­zi bu­ra­da ağır­la­mak­tan son
de­re­ce mut­lu ol­dum. Ya­rın ke­sin ola­rak bu­ra­da ola­ca­
ğım, her ak­şam­ki gi­bi ve da­ve­ti­ni­zi min­net­le ka­bul edece­ğim.
Yo­lu­nuz… Pekâlâ… Li­ma­na ka­dar si­ze eş­lik etmem­de
sa­kın­ca var mı, böy­le­si da­ha ko­lay olur­du da?
Ora­dan, Ya­hu­di ma­hal­le­si­nin çev­re­si­ni do­la­şa­rak, çi­çek
ve güm­bür­tü­lü mü­zik­ler­le do­lu tram­vay­la­rın geç­ti­ği o
gü­zel cad­de­le­ri bu­lur­su­nuz. Ote­li­niz bu cad­de­ler­den birin­de,
Dam­rak’­ta. Lüt­fen, siz ön­den bu­yu­run. Ben Ya­hudi
ma­hal­le­sin­de otu­ru­yo­rum, ha­ni Hitlerci kar­deş­le­rimiz­ce
mey­dan ha­li­ne ge­ti­ril­me­den ön­ce­ki adıy­la Ya­hu­di
ma­hal­le­sin­de. Ne te­miz­lik! Yet­miş beş bin Ya­hu­di sü­rü­-
lü­yor ya da öl­dü­rü­lü­yor, ha­va­sız bı­ra­kı­la­rak ya­pı­lan bir
te­miz­lik bu. Ben bu uy­gu­la­ma­ya, bu yön­tem­li sab­ra hayra­nım!
İn­sa­nın ka­rak­te­ri ol­ma­dı mı, bir yön­tem bul­ma­sı
ge­rek. Bu­ra­da bu yön­tem ha­ri­ka­lar ya­rat­tı doğ­ru­su, ben
de ta­ri­hin en bü­yük suç­la­rın­dan bi­ri­nin iş­len­di­ği bir yerde
otu­ru­yo­rum. Bel­ki de be­nim go­ri­li ve onun gü­ven­sizli­ği­ni
an­la­ma­ma yar­dım eden şey bu­dur. Böy­le­ce ben,
da­ya­nıl­maz bir bi­çim­de be­ni sem­pa­ti­ye gö­tü­ren bu do­ğa
eği­li­mi­ne kar­şı ko­ya­bi­li­yo­rum. Ye­ni bir yüz gör­dü­ğüm
za­man, ben­de bi­ri bir alarm zi­li ça­lı­yor.“Ya­vaş olun.Tehli­ke
var!” Sem­pa­ti­nin en güç­lü ol­du­ğu za­man­lar bi­le, tetik­te­yim.
Bi­li­yor mu­su­nuz, bi­zim kü­çük köy­de, bir mi­sil­le­me
ey­le­mi sı­ra­sın­da bir Al­man su­ba­yı ih­ti­yar bir ka­dın­dan,
iki oğ­lun­dan re­hin ola­rak kur­şu­na di­zi­le­cek bi­ri­ni seç­-
me­si­ni na­zik­çe ri­ca et­miş­ti. Seç­me­si­ni, ta­sar­la­ya­bi­li­yor
mu­su­nuz bu­nu? Şu­nu mu? Ha­yır, şu­nu. Ve onun alıp
gö­tü­rül­dü­ğü­nü gör­me­si­ni. Üze­rin­de dur­ma­ya­lım, ama
ina­nın ba­na ba­yım, her tür­lü sürp­riz müm­kün. Gü­vensiz­li­ği
ka­bul et­me­yen saf yü­rek­li bir in­san ta­nı­dım. Ba­rış­
çıy­dı, öz­gür­lük­çüy­dü, tüm in­san­lı­ğı ve hay­van­la­rı ay­nı
sev­giy­le se­vi­yor­du. Seç­kin bir ruh, evet, bu ke­sin. Avru­-
pa’­da, son din sa­vaş­la­rı sı­ra­sın­da kö­ye çe­kil­miş­ti. Evi­nin
eşi­ği­ne şöy­le yaz­mış­tı:“Ne­re­den ge­lir­se­niz ge­lin, hoş geldi­niz,
bu­yu­run içeri.” Siz­ce kim ya­nıt ve­rir bu gü­zel dave­te?
Mi­lis as­ker­le­ri! İçe­ri gi­rer­ler ev­le­ri­ne gi­rer gi­bi ve
ba­ğır­sak­la­rı­nı de­şer­ler ada­mın.
Ah! Ba­ğış­la­yın ba­yan! Za­ten bir şey an­la­ma­dı ka­dın.
Na­sıl da ka­la­ba­lık, öy­le de­ğil mi, bu ka­dar geç bir va­kit­te
ve gün­ler­dir din­me­yen bu yağ­mu­ra kar­şın! Çok şü­kür ki
ar­dıç ra­kı­sı var, bu ka­ran­lık­lar­da tek ışık. Onun si­ze verdi­ği
al­tın­sı, ba­kır­sı ışı­ğı du­yu­yor mu­su­nuz? Ben ken­tin
için­de, ak­şam­la­rı, ar­dıç ra­kı­sı­nın sı­cak­lı­ğın­da yü­rü­me­yi
se­vi­yo­rum. Ge­ce­ler bo­yun­ca yü­rü­yo­rum, düş ku­ru­yorum
ya da ha ­bi­re ko­nu­şu­yo­rum ken­di ken­di­me. Evet,
bu ak­şam­ki gi­bi, bi­raz ba­şı­nı­zı şi­şir­mek­ten de kor­ku­yorum,
te­şek­kür­ler, çok na­zik­si­niz. Ama çok sar­ho­şum; ağ­-
zı­mı aç­tım mı, tüm­ce­ler akı­yor. Bu ül­ke esin ve­ri­yor bana
za­ten. Bu hal­kı se­vi­yo­rum ben, kal­dı­rım­lar­da cı­vıl
cı­vıl cı­vıl­da­yan, kü­çü­cük ev­ler ve su­lar ara­sın­da sı­kış­mış,
sis­ler, so­ğuk top­rak­lar ve ça­ma­şır gi­bi du­ma­nı tü­ten deniz­le
sar­ma­lan­mış bu hal­kı. Se­vi­yo­rum, çün­kü çift yönlü­dür
o. Bu­ra­da ve baş­ka yer­de­dir.
El­bet­te! Kay­gan kal­dı­rım­da on­la­rın ağır ak­sak adımla­rı­nı
duy­du­ğu­nuz için, al­tın renk­li çi­roz­lar­la ve ölü yaprak
ren­gin­de­ki mü­cev­her­ler­le do­lu dük­kân­la­rı ara­sın­dan
han­tal han­tal geç­tik­le­ri­ni gör­dü­ğü­nüz için, kuş­ku­suz onla­rın
bu ak­şam or­ta­da ol­duk­la­rı­nı sa­nı­yor­su­nuz. Her­kes
gi­bi­si­niz siz de, bu na­mus­lu in­san­la­rı bir çı­kar or­ta­ğı ve
sa­tı­cı top­lu­lu­ğu ola­rak gö­rü­yor­su­nuz, pa­ra­la­rı­nı son­suz
ya­şam şans­la­rıy­la bir­lik­te he­sap eden ve tek coş­ku­la­rı,
baş­la­rın­da ge­niş şap­ka­lar­la ba­zen ana­to­mi ders­le­ri al­mak
olan ki­şi­ler ola­rak, öy­le de­ğil mi? Al­da­nı­yor­su­nuz. On­lar
ya­nı­mız­da yü­rür­ler, doğ­ru, yi­ne de, ba­kın ka­fa­la­rı ne­rede­dir:
Kır­mı­zı ve ye­şil dükkân ta­be­la­la­rın­dan dö­kü­len o
neondan, ar­dıç ra­kı­sın­dan ve na­ne­den oluş­muş sis­te.

Hol­lan­da bir düş­tür, ba­yım, gün­düz da­ha du­man­lı, ge­ce
da­ha yal­dız­lı bir al­tın ve du­man dü­şü­dür ve ge­ce gün­düz
bu düş Lohengrin’le do­lu­dur, tıp­kı, bü­tün ül­ke­de de­nizle­rin
çev­re­sin­de, ka­nal­lar bo­yun­ca dur­ma­dan dö­nüp duran,
gö­müt­lük ku­ğu­la­rı­nı an­dı­ran, yük­sek gi­don­lu bi­siklet­le­ri
üze­rin­de hül­ya­lı hül­ya­lı ka­yıp gi­den kim­se­ler gi­bi.
On­lar, baş­la­rı ba­kır ren­gi bu­lut­la­rı için­de, düş gö­rür­ler,
dö­ne dö­ne gi­der­ler, si­sin al­tın­sı tüt­sü­sü için­de uyur­gezer­ce­si­ne
dua eden­ler, ar­tık ora­da de­ğil­ler­dir. Bin­ler­ce
ki­lo­met­re öte­ye, uzak Ca­va Ada­sı’na doğ­ru uçup git­miş­
ler­dir. On­lar, tüm vit­rin­le­ri­ni süs­le­dik­le­ri o yü­zü­nü buruş­tu­ran
En­do­nez­ya tan­rı­la­rı­na dua eder­ler, o tan­rı­lar ki
şu an­da üze­ri­miz­de gez­mek­te­dir­ler, gör­kem­li may­munlar
gi­bi, dükkân ta­be­la­la­rı­na ve mer­di­ven bi­çi­min­de­ki
ça­tı­la­ra asıl­ma­dan ön­ce, Hol­lan­da’­nın yal­nız sa­tı­cı­lar Avrupası
ol­ma­yıp de­niz ol­du­ğu­nu, Cipango’­ya1 ve in­san­ların
çıl­gın ve mut­lu ola­rak öl­dük­le­ri o ada­la­ra gö­tü­ren
de­niz ol­du­ğu­nu bu öz­lem do­lu sö­mür­ge­li­le­re anım­satmak
için.
Ama ka­pıp koy­ver­dim ken­di­mi, sa­vun­ma­ya gi­riş­
tim! Ba­ğış­la­yın. Alış­kan­lık, ba­yım, eği­lim, üs­te­lik bu
ken­ti ve nes­ne­le­rin özü­nü si­ze an­lat­mak is­te­ği! Çün­kü
nes­ne­le­rin özün­de­yiz. Dik­kat et­ti­niz mi, Amsterdam’­ın
or­tak mer­kez­li ka­nal­la­rı ce­hen­ne­min dai­re­le­ri­ne ben­zer?
El­bet­te kö­tü düş­ler­le do­lu kent­soy­lu ce­hen­ne­mi. Dı­şa­rı­
dan gel­di­ği­niz za­man, bu dai­re­le­ri geç­ti­ği­niz öl­çü­de, ya­
şam ve do­la­yı­sıy­la on­da­ki suç­lar da­ha yo­ğun, da­ha karan­lık
olur. Bu­ra­da biz son dai­re­de­yiz, şey dai­re­si… Oo!
Bi­li­yor­su­nuz de­mek? Hay Al­lah,si­zi sı­nıfan­dır­mak da­ha
zor­la­şı­yor.Ama, ne­den nes­ne­le­rin mer­ke­zi­nin bu­ra­da oldu­ğu­nu
söy­le­ye­bi­le­ce­ği­mi an­lı­yor­su­nuz de­mek; kı­ta­nın
1. Japonya. (Y.N.)

bir ucun­da ol­sak bi­le. Du­yar­lı bir in­san an­lar bu tu­hafıkla­rı.
Öy­le ya da böy­le, ga­ze­te oku­yan­lar ve zi­na eden­ler
da­ha ile­ri gi­de­mez­ler. On­lar, Avrupa’­nın her ya­nın­dan
ge­lir ve iç de­ni­zin çev­re­sin­de, renk­siz kum­sal­da du­rak­lar.
Ca­na­var dü­dük­le­ri­ni din­ler­ler, ge­mi­le­rin si­luet­le­ri­ni sis
için­de bo­şu­na arar­lar, son­ra ye­ni­den ka­nal­la­rı ge­çer­ler ve
yağ­mur al­tın­da ge­ri dö­ner­ler. So­ğuk­tan don­muş du­rumda
Mexico-City’ye ar­dıç ra­kı­sı is­te­me­ye ge­lir­ler, her dilde.
Ben ora­da on­la­rı bek­le­rim.
Hay­di ya­rı­na ka­dar hoş­ça ka­lın, ba­yım ve sev­gi­li
hem­şe­rim. Ha­yır, şim­di yo­lu­nu­zu bu­lur­su­nuz; bu köprü­nün
ya­nın­da bı­ra­kı­yo­rum si­zi. Ge­ce­le­ri bir köp­rü­den
hiç geç­mem ben. Ken­di ken­di­me ah­det­mi­şim de on­dan.
Bi­ri­nin ken­di­ni su­ya at­tı­ğı­nı var­sa­yın. İki şey­den bi­ri, ya
onu kur­tar­mak için ar­ka­sın­dan su­ya at­la­ya­cak­sı­nız ve so­-
ğuk mev­sim­de sağ­lı­ğı­nı­zı teh­li­ke­ye ata­cak­sı­nız ya da bı­-
ra­ka­cak­sı­nız git­sin, o za­man da su­ya dal­mak­tan ka­çınma­nız
ba­zen tu­haf kı­rık­lık­lar bı­ra­ka­cak siz­de. İyi ge­ce­ler!
Na­sıl? Şu vit­rin­le­rin ar­ka­sın­da­ki ba­yan­lar mı? Düş, bayım,
ucu­za düş! Hindistan’­a yol­cu­luk! Bu ki­şi­ler ba­ha­rat
ko­ku­su sü­rü­nür­ler. İçe­ri gi­rer­si­niz, per­de­le­ri çe­ker­ler ve
uçuş baş­lar. Tan­rı­lar çıp­lak be­den­le­rin üze­ri­ne iner ve
ada­lar, rüzgâr al­tın­da ka­bar­mış pal­mi­ye­den bir saç­la taç­
lan­mış ola­rak çıl­gın­lar gi­bi sa­pı­tır­lar. De­ne­yin.

KİTABIN KÜNYESİ
Düşüş
Orjinal isim: La Chute
Albert Camus
Can Yayınları / Çağdaş Dünya Yazarları Dizisi
Türkçe (Orijinal Dili:Fransızca)
99 s. — 3. Hamur– Ciltsiz — 13 x 20 cm
İstanbul, 2000
ISBN : 9789750725036
Çeviri : Hüseyin Demirhan

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Seyrek Yağmur – Barış Bıçakçı “Huzursuz olduğuma göre, bunda bir yanlışlık var, günler aynı kaba damlamalı.”

Bıçakçı yeni romanı Seyrek Yağmur’da -önceki eserlerinde olduğu gibi- yine metnin içinde gerçeklik arayışına giriyor. Roman, Rıfat adlı başkahramanın günleri...

Kapat