Estetik ve Politika II – Doç. Dr. Mediha Göbenli

Başlangıç yazısı olan “Estetik ve Politika I” adlı yazıyı okumak için tıklayınız
1970?ler siyasetin toplumla buluştuğu bir dönemdir. Bu dönem kuşkusuz edebiyat eleştirisine de yansımıştır ki bu dönemde eleştiri genelde toplumcu, dolayısıyla taraflı bir yana sahipti. Elbette ki tarafsız bir eleştiri olamaz. Ancak 1980 sonrası edebiyat eleştirisi 12 Eylül darbesinin ve de genel bir eğilim olarak kendini ?küresel? kapitalizmin ideolojik aygıtı yapan postmodernizmin yaygınlaşması sonucu, iktidarı ve egemen güç ilişkilerini destekleyip pekiştiren bir eleştiri olmuştur. Diyebiliriz ki 1970?lerde eleştiri eksenine toplumu, çevreyi ve yazarı koyarken 1980?den sonra eleştiri tamamen tek başına fetişist bir şekilde metne yönelmiştir.

Burada bir parantez açıp, edebiyat tarihi yazımı ile edebiyat eleştirisi ilişkisi üzerinde durmak üzere, eleştiri olmadan edebiyat tarihi yazımı mümkün müdür? Ya da edebiyat tarihi olmadan eleştiri yapılabilir mi? Bu bağlamda geçerli olan formül şudur: Eleştirisiz edebiyat tarihi, edebiyat tarihi olmadan eleştiri mümkün değildir. Kaldı ki tarihin bir parçası olarak edebiyat tarihinin işlevi, geçmişi aydınlatırken günümüzü kavramamıza yardımcı olmaktır. Edebiyat biliminin ve onun bir alt branşı olan edebiyat tarihinin görevi, Krauss?un deyişiyle, ?edebiyatın zamanın içine nasıl sarkıtıldığını? ortaya çıkarmaktır.[1]

Bir ?yargılama sanatı? (Yun. Ekritike) olarak eleştiri genel anlamıyla edebiyat ve sanat yapıtlarının değerlendirmesidir. Şüphesiz, kuramsal temelleri olan farklı eleştiri yöntemleri mevcuttur (feminist eleştiri, psikolojik eleştiri, fenomenolojik eleştiri, Marksist eleştiri vb.). Ancak bir eleştirmenin yöntemini belirleyen öğeler arasında en başta ideolojik duruşu/dünyaya bakışı gelmektedir. Postyapısalcılık, yeni eleştiri, formalizm gibi ideolojik duruşu olmadığını iddia eden, dolayısıyla da sırf metne yönelmiş, sanat yapıtlarına özerk bir üretimmiş gibi bakan eleştirinin ideolojik duruşu eleştiriyi tarihsellik ve toplumsallıktan kopararak kendi sınıfsal özelliğini gizlemektir. Bu da şüphesizi status quo?yu korumaya ve pekiştirmeye yöneliktir. Marksist eleştirmenler, eleştiriyi en başta toplumsal işlevi ve sınıfsal özelliği içinde görürler. Aziz Çalışlar?ın sözlerini ödünç alırsak:
?[?] maddeci-gerçekçi eleştiri, yapıtı tüm sistemselliği içinde ele alır; toplumsal praksisle bağıntısı içinde gerçekliği kendi (içerik-biçim) bütününde nasıl yansıttığına (gerçekliği özümleyip biçimlendirdiğine) baktığı kadar, onun ayrılmaz bir bileşkeni olarak sanatsal-toplumsal işlevini, yani ilettiği ?sanatsal hakikat? (bildirim) ile alımlayıcı kitlenin sanatsal-toplumsal çıkarları arasındaki bağıntıya [?] yani yapıta üretim-ürün-alımlama iletişim bütünlüğü ve diyalektiği içinde […] bakar. Bu anlamda da, aydınlatıcı olumlayıcı ya da olumsuzlayıcı yönde yapıcı, eğitici ve bilinçlendirici, alımlayıcı kitlenin tavır almasına yol açıcı bir işlevsellik gösterir. Başka bir deyişle, maddeci-gerçekçi eleştiri, edebiyat ve sanat yapıtlarını belli bir toplumsal gelişim bütününde değerlendirerek, varolan gerçekliğe ve toplumsal praksise değerlendirici bakışı, sanatsal üretim-ürün ve alımlama bütününde ortaya koymayı, böylece, nesnel gerçekliği bu bütünlük içinde değişime uğratmayı amaç bilir.?[2]

Anahtar kavramları gerçekçilik, tarihsellik, toplumsallık, toplumsal praksis, bütünlük, sistemsellik, sanatsal hakikat (bildirim) olan bu alıntı bize kuşkusuz hemen Lukacs?ın edebiyat eleştirisi tezlerini çağrıştırmaktadır. Çalışların Lukacs?dan etkilendiği kuşku götürmez. Sanat/edebiyat ürünleri de üretim ilişkileri içinde toplumsal bir üretimdir. Nesnellik ve tarihsellikten yola çıkan Marksist eleştiri taraf tutarak gerçekçilik ilkesine bağlıdır. Gerçekçiliğin belkemiğini ise yansıma kuramı oluşturmaktadır. Yansıma derken elbette bundan birebir bir yansıma değil, daha çok gerçekliğin yaratıcı bir yansıması anlaşılmalıdır. Aslında sanat/edebiyat ve gerçeklik ilişkisi hep süregelmiş bir tartışmadır ve bu konuda az çok bir uzlaşma sağlanabilmiştir. Determinist ve mekanik bir görüş olduğu kabul edilen gerçekçilik, gerçeğin eserde birebir yansıması olarak düşünülmemelidir. Çünkü bu öykünmek anlamına gelir ve o zaman da eserin sanatsallığı tartışmalı bir hal alır. Edebiyatı toplumun bir aynası olarak görme düşüncesinin genelde mimesis kökenli olduğu söylenir. Ancak bu doğru değildir. Mimesis, taklit ya da imitasyon olmaktan çok, gerçekliğin yeniden yaratılması ya da başka bir deyişle, gerçekliğin dönüştürülmesidir. Böylelikle eserdeki dünya, yaratılmış, kurmaca bir dünyadır. Ancak ?gerçekliğin sanat yoluyla yeniden yaratılması, genellikle ve çoğunlukla belli bir zaman parçası içerisindeki üretim ilişkilerini dolaysız yansıtması?nı[3] ne dışlar, ne de sırf alt yapıya indirger. Gerçekliğin bu şekilde tanımlanması birçok estetikçinin görüşüyle de örtüşmektedir. Gerçekçilik, Yalçın Küçük?ün deyişiyle, ?gerçekçi sanat, gerçeği yeniden yaratmaktır. Somutu soyut olarak görmektir.?[4]

Lukács Estetik I isimli eserinde, sanat yapıtının bilim gibi salt kendinde varolan bir olguyu saptamakla kalmadığını, aynı zamanda insanın tarihsel gelişiminin bir ânını da sonsuz kıldığını söylerken göz önünde bulundurduğu şey, sanata dair hakikatin aslında tarihsel olduğudur. Şöyle der Lukács:
?[…] sanatsal doğru [hakikat], gerçekte tarihseldir; onun doğru genesisi asıl geçerliliği ile aynı doğrultudadır; çünkü bu [geçerlilik] insanlığın gelişmesindeki bir anın ortaya çıkarılmasından, duyumsatılmasından, yaşanılabilir kılınmasından başka bir şey değildir. Bu an, içerik ve biçim açısından böyle saptanmayı hak eden bir andır.?[5]
Sanat eserinde tarihsel bir an sonsuz kılınırken gerçekleştirilen alsında tarihsel bir bilincin ve hafızanın kazandırılmasıdır. Sanat geçmişteki acılar, direniş ve özgürlük savaşımları hakkında tarihsel bir bakışı içine barındırır. Bu bağlamda bundan önceki yazımda ?estetik meseleler daima politiktir? diyen Marksist yazar Peter Weiss?ın ?Mnemosyne?yi (Yun. Bellek) ?sanatların anası? olarak ele alışını hatırlatmak istiyorum. Sanat eseri yapıcı, eğitici ve bilinçlendirici olurken asıl gerçekleştirilen bellek işlevi görmektedir.

1980?den sonra toplumsal parçalanmışlık ve çürüme kuşkusuz eleştiriye de yansımıştır. Kaldı ki eleştirinin 1980?den bu yana geniş çapta geri çekildiği teslim edilen bir durumdur. Eleştirinin ?çöl? olduğunu belirten Ahmet Yıldız bu duruma bir açıklık getirir:
?Eleştirmenlerimiz objektif davranacak yerde büyük yayınevlerinin ve basının çoktan starlaşıp pazarlamaya başladığı yazarların yapıtlarının önünde değil arkasında gitmekte. […] Türkiye?de eleştirmenlik, eş-dost-ahbap kitaplarının tanıtıldığı bir iş olarak görülmekte, böylece cılızlaşmakta ve sönmektedir.?[6]

Bu ?çöl olma?, kısırlaşma ve güdükleşme en başta akademilerde yaşanmaktadır. İstisnalar olmakla beraber eleştiri genelde akademi dışında yapılan bir uğraştır. Çünkü akademisyenler okunmayan ya da sadece uzman bir kesimin okuduğu hakemli dergilerde yazılar yayımlamaktadır. Üniversitelerin toplumdan ve siyasetten kopuk olduğu böyle bir dönem daha yaşanmış mıdır acaba?

[1] Werner Krauss, ?Literaturgeschichte als geschichtlicher Auftrag? [Tarihsel Görev olarak Edebiyat Tarihi], Manfred Naumann (Haz.), Literaturtheorie, Philosophie und Politik, Aufbau Verlag, Berlin/Weimar 1987, s. 12.

[2] Aziz Çalışlar, Gerçekçilik Estetiği, De Yayınevi, İstanbul 1986, s. 7.
[3] Georg Lukacs, Estetik I, Çev. Ahmet Cemal.,Payel Yay. 1978, s. 181.
[4] Yalçın Küçük, Bilim ve Edebiyat, İthaki Yay., İstanbul 2004, s. 190.
[5] Georg Lukács, Estetik I, Çev. Ahmet Cemal, Payel Yay., 1978, s. 192-193.
[6] Ahmet Yıldız, Kertenkeleler ve Edebiyat, Papirüs Yay., İstanbul 2004, s. 16.

Yazan: Doç. Dr. Mediha Göbenli

Yorum yapın

Daha fazla Estetik, Makaleler
Eleştirel bir mizah tarzıyla yazılmış dev bir roman Ölü Canlar – Süleyman Deveci

Ölü Canlar, Gogol´un en büyük hatta en muhteşem eseridir. Elimizdeki romanın üç ciltlik bir çalışmadan geriye kalan ilk bölümü olduğunu...

Kapat