Faruk Duman’ın yeni romanı “Köpekler İçin Gece Müziği”

‘Köpekler ve doğanın kaderi insanımızla aynı’

Yeni kitabı “Köpekler İçin Gece Müziği”nde, başlı başına bir roman kişisi kıldığı doğayı, naifleşmeyen net bir dille kaleme alıyor Faruk Duman. Ne doğanın yönlendirdiği, öykülerini biçimlediği karakterler öyle çizili ne de doğanın kadim ve çetin alametleriyle, elementleri. Doğayı güzel ve şirin yönlerinden asgari; dev ve hükmedici yönleriyle ise öne yazıyor Duman. Simgeselliğin de yoğunluğunu arttırdığı yapıtında, insan hegemonyasının doğayı örseleyişi güçlü imgelemlerle metaforlaşıyor. Roman kişileri, ormanın halkı, hele gecenin o acı müziğiyle çıldıran sakat köpekler bir potada karılarak ülkemizin ve insanımızın hallerine işaret ediyor. Duman’la “Köpekler İçin Gece Müziği” adlı romanını konuştuk.

– Doğa sapaya düşmeyen ve öyle naif de olmayan net bir dile bürünüyor “Köpekler İçin Gece Müziği”nde. Ne karakterler öyle çizili ne de doğanın kadim ve de çetin alametleriyle elementleri. Bu dili kuruşunu anlatır mısın?
– Bu doğayı okumaya çalışmakla ilgili. Tam bir doğa insanı sayılamam ama doğa gözlemleri yaparım. Doğaya dair en anladığım nokta, değişkenliği. Bir ağacı bir daha aynı şekilde bulamazsınız işte “aynı nehirde iki daha yıkanamazsınız”daki gibi. Kuşların, hayvanların, böceklerin sesleri de her seferinde aynı değil.
Bu değişkenlik doğa ile ilgili metinler kurmak isteyenler için hem zorlayıcı hem de tükenmez bir kaynak. Bunu dile vurduğunuz zaman neye yola açar? Bu aslında tam da edebiyatla ilgili konuşurken dilin organikliğini vurgularken ve sözcüklerin çağrışımlarıyla ilgili kelam ederken kullandığımız yönteme benzer. Yani dilin yöntemine benzer. Dili doğa doğurmuştur, insan da doğanın yarattığı bir varlık ve bir nesne. Dolayısıyla yarattığımız dil de oradan gelir. Bu kendi yarattığımız dili anlamaya çalışırken doğaya bakmak biraz meşakkatli de olsa “doğal” bir yöntem gibi geliyor.

– Taklit mi?
– Hayır, kendimiz doğayız zaten. Taklit sayılamaz çünkü işte kuşun da bir dili var, bizim de bir dilimiz var. Biz konuşurken doğanın kendisi konuşur diye bakıyorum. Doğadan uzaklaşmış olmamızın nedeni aslında sosyal hayatı kurgularken düştüğümüz yanlışlar. Onun dışında insan birey ve varlık olarak doğadan ayrı bir şey değil. Dolayısıyla dili de ondan ayrı bir şey değil.

“DOĞA ALIŞILMADIK DEĞİLDİR”

– Doğayı güzel ve şirin yönlerinden asgari; dev, korkutucu, buyurgan, hükmedici yönleriyle ise baskın yazıyorsun. Başlı başına bir roman kişisi olagelen doğa terslenmiyor demek istediğim o değil ama mesafeli ve güvensiz insana dair… Yüz vermiyor…
– Bu çok doğru. Kendimde, yazdıklarımda gitgide doğayı her yönüyle daha fazla anlatma eğilimi görüyorum. Bunu hedefledim diyemem ama başka yönlerini, renklerini ve seslerini de kitaplarıma almak istiyorum.
Kendi yaşantımızın içinde, kentlerde, evimizde bir doğa tasarımımız, hayalimiz var. Fakat kendimiz için güvenli olan bu alanlardan çıktığımızda orada daha karanlık, daha alışılmadık şeyler gördüğümüzü zannediyoruz. Halbuki doğa öyle yani. Kendi içerisinde yaşayan canlılar için de öyle. Bir sele kapılmış hayvanları veya bir uçurumdan düşmüş hayvanları her zaman görebilirsiniz. Biz bunlar kendi başımıza geldiği zaman doğaya korkunçluk atfediyoruz. Eski metinlere baktığınızda da doğanın bu korkutucu yanlarıyla tasvir edildiğini görebilirsiniz; Mona Lisa’nın arkasında çok uzak ve karanlık bir orman var gibi. Aslında doğa olayları ve haller hep aynı yerde durur. Bizim bakışımız burada belirleyici olan. İnsanlarla hayvanların doğayla iletişimi ve içinde var oluşu bambaşka gibi görünse de ben, romanda bunun yanlış olduğuna işaret etmeye çalışıyorum.

“İNSAN YOK EDER, DOĞA DEĞİL”

– İnsan, ormanın halkına katılı romanda. Alametleri, sesleri, renkleri, bitkileri, hayvanları, mahlukatları, mevsimleri, çatışmaları ve uyumuyla doğanın kamusuna dahil.
– Elbette. Geçenlerde David Vann’ın bir romanını okuyordum, taşların ömürleriyle ilgili birtakım cümleleri var. Hep hareketsiz, sabit bildiğimiz taşlar ile hareket eden canlılar, işte havyanlar ve insanların bir farkı olmadığını ortaya koyuyor. Biz bir kentin halkıysak aynı zamanda o doğanın da halkıyız. Onlarla aramızda birebir bir eşitlik görmemiz lazım. Bunu kavrayamadığımız sürece kendi yaşamımızı da hiçbir zaman barışçıl kılamayacağız.

– Doğa kadar vahşiyiz ama barışçı olamıyoruz.
– Esas sorun o. Oysa doğanın sistemi doğayı yok etmeye yönelik bir sistem değil. Doğayı yok etmeye yönelik sistemler insan elinden çıkan yapay şeyler. Hegemonyacı insan kendi kişisel rahatlığı için ozonu delebilir, ağaçları yok edebilir. Ormanın halkını, doğanın halkını katledebilir. İnsan hegemonyası doğadaki tüm varlıklardan daha tehlikeli.

– Doğa öykülerini biçimliyor, ruh hallerine sızıyor roman kişilerinin.
– Evet, yönlendiriyor.

– İnsan doğaya ne denli dönüşüyor metinde?
– Tarık ile Filiz mesela… Tarık kendi kentli yaşamını, algısını sonuna kadar sürdürüyor ama bir noktadan sonra Filiz’in biraz daha uyum sağladığını, anlamaya başladığını görüyoruz. Örneğin avcıya yardım etmesi, ilk geldiklerinde olduğu gibi kulübeden kurtulmayı değil de oradaki çocuğa çorba içirmeyi düşünmesi gibi.

– Simgesellik de yoğunluğu arttırdığın bir roman Köpekler İçin Gece Müziği.
– Evet, ormanın halkı başta, işte sakat köpekler, durmak bilmeyen yağmur, sürekli imgeler, hayaller üreten anlatıcı Kara Zühre, uçurum başında kalakalmış -rahatlıkla ülkemizi temsil ettiği söylenebilecek- araba, hepsi birtakım metaforik karşılıklara denk geliyor.

– Ya Avcıatmaca? Nasıl bir yaban? Herkesin öyküsüne tırnak takıyor.
– En ilgimi çeken yanı vaat ettiğini bir türlü vermiyor olması. Metni okurken başlangıçta tekinsiz bir adam izlenimi bırakıyor. Her an Tarık ve Filiz’e bir şeyler yapacakmış gibi tedirgin oluyoruz. Fakat o vaat ettiğini vermiyor çünkü esasında -bizim ülkemizin de başına gelen- bütün zorbalar gibi korkak. Bir kere daha başta ölesiye dövdüğü Murat direnince daha tüfeğine bile sahip çıkamıyor. İşte elinde bir fener var, fenerin pili bitiyor. Tehditler yağdırıyor ama bir yere varamıyor. Sonra yalvarıyor, kızıyor yine yalvarıyor. Sonunda onu perişan halde görüyoruz. Son halde bile tıpkı tüm korkak diktatörler gibi Murat’ın eline düşünce “beni kulübeye götürme, öldür” diyor. Çünkü esasında diktanın görünümüne, kendi yarattığı o içi kof zorbalığa, imaja tapan bir orman diktatörü. Sevdim onu yazmayı.

“BİR ŞEYİ YAZARKEN SEVERSEM ÜZERİNE GİDİYORUM”

– Doğa dışında romanın bir başkahramanı yok. Herkes eşit!
– Roman başlarken Tarık ile Filiz gibidir mesela. Romanın belli bir noktasına kadar ana kahramanlar olduklarını düşündürürler ama öyle sürmez. Her gelen kendini koyar ortaya. Avcıatmaca esas kahraman zannedilirken Murat ortaya çıkar, sonra Kara Zühre ortaya çıkar. Hepsi bir kulübenin içerisinde bir nevi Nuh’un gemisinde mahsur kalır. Benim yazma ritüelimde de biraz öyledir; bir şeyi seversem onun üzerine gidiyorum. Romanın sonunda ne olacağını bilmiyorum, bilseydim yazamazdım. Bu şekilde ilerlemeyi, yazmayı seviyorum. Avcıatmaca gibi yazarken Murat’ı da çok sevdiğimi ve üzerine gittiğimi fark ettim. Yağmur da öyle, sonradan ortaya çıkan müsveddenin durumuna göre yazar ve okur olarak sevdiğim yerlerde daha da güçlendi. Bir şey, bir karakter neyi temsil edecekse onun biricik olması benim için önemli.

– Kadın karakterler daha bir derleyici toplayıcı çizili.
– Öyle. Daha yumuşak karakterli, barışçı. Bunu ikinci okumada fark ettim. Ortama uyum sağlayan Filiz oldu, Tarık değil. Kara Zühre ise kocasının şiddetini ve zorbalığını benimsemiyor ve belki biraz da kabulleniş içindeymiş gibi görünüyor. Ama aslında içten içe hep Avcıatmaca’dan kurtulmayı istiyor, bir kurtuluş ümidi, bir Hızır bekliyor. Aslında insanımızın hali de bu değil mi?

“BİRİLERİ BİZİ VE DOĞAYI SAKAT BIRAKARAK YÖNETİYOR”

– Romanın köpekleri olaylara, insanlara nasıl eşlik ediyor?
– Bu romanı yazmamın en önemli nedenlerinden biri gördüğüm bir ortam olması. Şile ormanlarında bir sakat köpekleri bakım yeri gördüm ve çok etkilendim. Bir iki sene sonra da aklımda kalan o sahnelerden bu romanın ilk kıvılcımları çıktı. Buradaki simgesellikte biz de kendimizi biraz onlara benzetebiliriz. Birileri bizi ve doğayı dayak atarak besliyor, sakat bırakarak yönetiyor. Romandaki köpekler de aynı kaderi paylaşıyor.

– Gece müziği de öyle, acı bir ses!
– Evet. Avcıatmaca, küçük bir çocuk olan Murat’a işkence eder, çocuk bağırır, sürekli aç bırakılmış ve dayak yemiş köpekler de o sesten beslenir. O ses onlar için et gibidir, yani o sesleri duyduklarında birisi ölecek ve biz de onu yiyeceğiz diye beklerler. O sesler onlara bir süre sonra bir müzik gibi gelmeye başlar. Biraz kaba olabilir ama kitabın adı oradan çıktı.

– Hazin öykülü cahil ve saf Deli Fahri… Hızır Aleyhisselam’ın kendisine söz verdiğine ve bir gün gelip yanına alacağına inanıyor. Annesi ise yarı kör, odasından yıllardır çıkmamış, arada bir kurt gibi uluyan bir kadın. Romanın söylenceye en yaklaştığı bölüm.
– Bu masal öğelerini kullanmayı çok sevmemden kaynaklanıyor. Masal öğelerini doğa anlatılarına özellikle benim yazmayı sevdiğim şeylere çok yakıştırıyorum.

– Yeni kitap projeni sorarak bitirelim söyleşimizi?
– Uzun vadede öykülerimle ilgili bir tasarım var. Belki biraz daha doğrudan bazı masalları öyküleştirebilirim.

Gamze Akdemir
http://www.cumhuriyet.com.tr/ 22 Ekim 2014

Köpekler İçin Gece Müziği/ Faruk Duman/ Can Yayınları/ 132 s.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
Kafka, «sinemayı sevmiyor musunuz?» (söyleşi)

Ne zaman sinemaya gittiğimi söylesem, Kafka’nın yüzünde pek şaşırmış bir ifadenin belirdiğini görüyordum. Yine aynı durumla karşılaştığım bir defasında kendisine...

Kapat