Felsefenin Temel İlkeleri – 14. Ders: Bilimsel sosyalizmin şekillenmesi önemi ve rolü. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer’in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi’nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından geliştirilerek ve onun imzası altında Principes fondamentaux de philosophie (Editions Sociales, Paris, 1954) adıyla yayınlanmıştır. Georges Politzer (1903-1942), insanlık düşmanı Naziler tarafından 23 Mayıs 1942’de kurşuna dizilerek katledildi.
Ondördüncü Ders: Bilimsel Sosyalizmin Şekillenmesi Önemi Ve Rolü

I . Marksizmin üç kaynağı.
a) Alman felsefesi.
b) İngiliz ekonomi politiği.
c) Fransız sosyalizmi.
II . Ütopik sosyalizm.

III . Bilimsel sosyalizm.
a) Biçimlenmesi.
b) Nitelikleri.
IV . Bilimsel sosyalizmin rolü.
a) Sosyalizmle işçi hareketinin kaynaşması.
b) Devrimci partinin gerekliliği -“Kendiliğindenlik”in eleştirisi.
IV . Vargı.
İDEALİZM, toplumsal fikir ve teorilerin kökenini ve rollerini anlamak yeteneğinde olmadığı halde, diyalektik materyalizm, bu yeteneğe sahiptir. Ama, diyalektik materyalizmin kendisi de fikirlerin ortaya çıkışını ve onların etkisini düzenleyen yasalardan kurtulamaz. Bunun içindir ki, idealizm, kendi kendini anlamadığı halde (çünkü bunu ancak idealist olmayı bırakıp materyalist. olarak yapabilirdi), marksist teori, kendi öz tarihini nesnel olarak inceleyebilecek, ve nesnel olarak önemini değerlendirebilecek durumdadır.
Bu ondördüncü ders, marksist teorinin en an anlamıyla toplumsal, siyasal yönü olan bilimsel sosyalizme ayrılmıştır. Burada onun şekillenmesini ve rolünü inceleyeceğiz. (sayfa 282)

I. Marksizmn Üç Kaynağı
Marksizm, bütünüyle (diyalektik materyalizm, tarihsel materyalizm, bilimsel sosyalizm olarak) ele alındığında, insan kafasının kendiliğinden bir ürünü değildir. Bir yandan, kapitalist toplumun nesnel çelişkileri tabanı üzerinde doğmuştur, onları yenileştirici bir tarzda çözer. Öte yandan, ayrılmaz bir şekilde, daha eski nesnel koşullar içinde biçimlenmiş fikirlerin hareketinden, toplumların gelişmesiyle ortaya çıkan sorunlara yanıt arayan hareketten ileri gelir.
“Dahası var. Felsefe tarihi ve toplumsal bilim tarihi bize tam bir açıklıkla gösteriyor ki, marksizmde, dünya uygarlığının gelişim çizgisi dışında doğmuş, dargörüşlü, taşlaşmış bir öğretisi olan ‘sektarizm’e benzer hiç bir şey yoktur,
“Tam tersine, Marx’ın dehası, tamamen, insanlığın en önde gelen beyinlerinin getirdiği sorulara yanıtlar sağlamış olmasındadır. Onun öğretisi, felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devamı olarak doğmuştur.”[37]
Bu metin, bütünü içinde ele alınan marksizmin, üç teorik kaynağını gösteriyor; bunların önemini kısaca belirtmek gerekir.

a) Alman felsefesi.

19. yüzyıl başlarının Alman felsefesi, marksizmin bir kaynağıdır; daha önce de bu konuyu incelemek fırsatını bulmuştuk (“Giriş” bölümüne ve birinci derse bakınız).
Biliyoruz ki, 1789 Devriminin hayranı Hegel, Fransız Devriminin olaylar üzerinde yaptığı devrime benzer bir devrimi, fikirler planında yerine getirmek istemişti. Diyalektik buradan geliyor: nasıl devrim, sonsuz sanılan feodal düzene son verdiyse, diyalektik de aynı şekilde sonsuzluğuna inanılan gerçekleri tahtından indiriyor: tarihte karşıt fikirlerin hareket verdiği bir süreç görüyor. Alman burjuvazisinin (sayfa 283) 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başındaki eğilimleri, ideolojik olarak bu şekilde ifadesini buluyordu. Bölünmüş durumdaki Almanya, henüz feodal düzen altında bulunuyordu ve genç Alman burjuvazisi, Fransız burjuvazisinin, Rhen’in öte yanında büyük bir ustalıkla yaptığı şeyi kendisi için de yerine getirmenin düşünü görüyordu. Ama henüz çok zayıf olduğu için, bu tarihsel görevi yerine getirecek durumda değildi; işte Hegel’in köklü yetersizliğini, yani onun idealizmini açıklayan da budur. İdealizm, her zaman, nesnel bir güçsüzlüğün yansısıdır. Feodaliteyi yere çalmaya can atan ama buna yeteneği olmayan bir burjuvazinin teorik ifadesi olan Hegel’in felsefesi, Engels’in deyimiyle bir “büyük başarısızlık” oldu.[38] Diyalektik gelişme, böylece, salt düşüncel (ideal) kalıyor. Üstelik, feodal Prusya devletinin[39] safına geçerek, bu devletin, Fikrin (Idee) zorunlu tarihsel ifadesi olduğu sonucuna varıyor. Diyalektik, böylece varolanın ülküleştirilmesi batağına batıyor. Onun hareketi, ancak zihinlerde devrim yapabilen bir sınıfın güçsüzlüğüyle durdurulmuştur. Bununla birlikte, 1831’de ölen Hegel’in hemen arkasından gelen kuşağın burjuva filozoflarının, feodal ruhban zümresine karşı savaşımları, onları 18 yüzyıl tanrıtanımaz Fransız materyalizminde sınıf düşmanlarına karşı silahlar bulmaya götürecekti. Bu dönem, Ludwig Feuerbach’ta kişileşir Onun Hıristiyanlığın Özü (1841) adlı kitabı, “Materyalizmi tahtına” yeniden oturttu. O, her ikisi de liberal Alman burjuvazisinden gelme olan Marx (doğumu 1818) ve Engels (doğumu 1820) üzerinde kuvvetli bir etki yapmıştır. Ama Feuerbach’ın materyalizmi mekanist bir materyalizm olarak kalıyordu (dokuzuncu derse bakınız). Feuerbach, haklı olarak, insanda bir doğa ürünü görüyor. Ama insanını aynı zamanda, doğayı değiştiren bir üretici olduğunu ve toplumun kökeninin burada olduğunu görmüyor. Bilimsel bir tarih anlayışından yoksun olduğu (sayfa 284) için Feuerbach, onun yerini, ne olduğu belli olmayan bir sevgi diniyle, yani bir idealizme dönüşle dolduruyor. Alman burjuvazisinin güçsüzlüğünü ifade eden güçsüzlük, 1848’de, feodallere karşı kendi devrimini zaferle yürütemezdi.
Marx’ın, diyalektik materyalizmin hazırlanışıyla, tamamen bilimsel olan ve aynı zamanda hem Hegel’in idealist diyalektiğini, hem de Feuerbach’ın mekanist materyalizmini aşan bir felsefe ortaya koyduğunu biliyoruz.[40] Diyalektik materyalizmin ilk açıklaması, Marx’ın 1845 ilkyazında kaleme aldığı Feuerbach Üzerine Tezler ile verildi. Onbirinci tez, klasik Alman felsefesinden marksizme geçişi ifade eder:
“Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir.”[41]

b) İngiliz ekonomi politiği.

19. yüzyılın başlangıcında İngiltere, ekonomik bakımdan en ileri ülkeydi. 18. yüzyılın sonunda, İngiliz burjuvazisi, manüfaktürden fabrikaya, yani makinelerin kullanılmasına, geçen ilk burjuvazi olmuştu; böylece büyük sınai üretim, kapitalist toplumun teknik temeli doğuyordu.
“İnsan toplumunda maddi yaşama araçlarının üretim ve değişimini yöneten yasaların bilimi”[42] ekonomi politiğin açılıp gelişmesine nesnel olarak elverişli koşul.
Büyük İngiliz iktisatçıları Adam Smith ve David Ricardo, emek-değer teorisinin kurulmasında ilk adımları attılar. Ama, metaların değişiminin ötesinde, insanlar arasındaki nesnel ilişkileri yakalayamadılar. Onun için de, her metaın değerinin, o metaın üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı ile belirlendiğini göremediler. Marx’ın büyük değeri, kesin olarak, değişim-değerinin gerçek niteliğini, (sayfa 285) toplumsal emeğin billurlaşması ile tanımlaması oldu. Böyle yapmakla, Marx, kuvvetli sınıf çıkarları buna karşı çıktığı için kapitalizmin tahlilini sonuna kadar götürmeye gücü yetmeyen İngiliz ekonomi politiğinin sınırlarını aşıyordu. İktisatçılar, kapitalizmin sonsuz olduğunu sanıyorlardı.
Marx, artı-değer’i buluşuyla, ekonomi politiğe kesin bir sıçrama yaptırdı.
“Ödenmemiş emeğe elkoymanın, kapitalist üretim tarzının ve bu üretim tarzında ortaya çıkan işçi sömürüsünün temeli olduğu; ve kapitalistin, işçisinin emek-gücünü pazardaki bir meta gibi tam değerini ödeyerek satın alsa bile, ondan, ona ödediğinden daha çok değer çıkardığı (sağladığı); ve son çözümlemede, bu artı-değerin, varlıklı sınıfların ellerinde sürekli olarak artan sermaye birikimlerinin çıktığı değerler tutarını oluşturduğu gösterildi. Kapitalist üretimin ve sermaye üretiminin doğumu, ikisi de, açıklandı.”[43]
Kapital (Birinci Cilt, 1867 tarihini taşımaktadır ve Marx, ölümüne, yani 1883’e kadar Kapital üzerinde çalışmıştır) marksist ekonomi politiğin başyapıtıdır.

c) Fransız Sosyalizmi

Modern sosyalizmin tohumunu 18. yüzyıl Fransız filozoflarının materyalizminde aramak gerekir, bilimsel sosyalizm bu modern sosyalizmin açılıp gelişmesidir. Helvetiuslar, d’Holbachlar vb., hiç de sosyalist değillerdi. Ama onların -insanın doğal iyiliği, deneyimin, alışkanlığın, eğitimin büyük gücü, fizik ve toplumsal ortamın karakter ve töreler üzerindeki belirleyici etkisi vb. gibi- bellibaşlı tezleri, onların materyalizmini, “… zorunlu olarak komünizme ve sosyalizme bağlar… Eğer koşullar insanı biçimlendiriyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekir.”[44]
Komünizm için yaşamını veren Gracchus Babeuf (sayfa 286) (1797’de Termidor burjuvazisi tarafından giyotinle idam edilmiştir), 18. yüzyıl filozoflarının öğretilisiydi.[45] Marx’ın öncelleri, üç büyük ütopyacıya, Fransız Saint-Simon, Fourier ve İngiliz Owen’a gelince, bunlar, 18. yüzyıl materyalizmini yürekten benimsemişlerdi. Modern sosyalizm hakkında, Engels’in “Her yeni teori gibi, modern sosyalizm de, kökleri maddi ekonomik olguların derinliklerinde bulunmakla birlikte, önce, eldeki hazır zihinsel birikime bağlanmak zorundaydı.”[46] şeklinde değerlendirmesi böylece doğrulanmış oluyor.
Ama Marx’tan önceki sosyalizm, henüz bilimsel değildi. Ütopik bir sosyalizmdi. Fransız sosyalizmi bunun büyük bir bölümünü oluşturur; ama aynı zamanda, bazı Alman düşünürlerini ve büyük İngiliz teorisyeni Owen’ı da kapsar.

II. ÜTOPİK SOSYALİZM

Ütopik sosyalizm, kapitalist toplum tarafından yaratılmış olan koşullar içinde doğmuştur. Burjuvazi, feodal düzene karşı, özgürlük ve kardeşlik adına savaşım vermişti. Oysa onun egemenliği Fransa’da ve 1ngiltere’de toplumdan bir orman yarattı. Kapitalizm çerçevesi içinde sanayinin gelişmesi, işçilerin sömürülmesi koşuluna dayandığı için, zenginlikleri elinde bulunduran burjuvaziye bolluk ve iktidar sağlayan yeni feodallikler, para feodallikleri oluşurken, toplumun öteki kutbunda emekçi sınıfların yoksulluğunun korkunç oranlarda arttığı görüldü.
Ütopik sosyalistlerin hareket noktası, bu durumu, sanayinin gelişmesini sağladığı için burjuva iktisatçıların “doğal” olarak gösterdikleri bu durumu, mertçe, korkusuzca ortaya koymak oldu. Ütopyacılar, düzeni kıyasıya eleştirdiler. Fourier’nin deyişine göre, bu düzende “yoksulluk, aşırı bolluğun kendisinden doğmuştu”. (sayfa 287)
Saint-Simon (1760-1825), kapitalizmin bağrında, üretimin anarşik bir biçimde sanayiciler arasındaki acımasız bir savaşım içinde geliştiğini, yığınlar için en büyük acıları bunun doğurduğunu belirtiyor. Sanayinin gelişmesinin insanlara mutluluk getireceğine inanmış olan Saint-Simon, usa uygun bir üretim örgütünün, doğayı ortaklaşa işletmek için birleşmiş insanların elinde sağlayacağı yararları anlatıyor. Böylece insanın insan tarafından sömürüsü ortadan kaldırılacak; “insanları yönetmekten, şeylerin yönetimine”[47] geçilecektir.
Charles Fourier (1772-1837), kapitalizmin bunalımlarını inceliyor; rekabetin yıkıcı etkilerini suçluyor. Özellikle spekülasyon ve ticaretin kötülüklerini ortaya koyuyor. Erkeklerle kadınların eşitliğinden yana olan Fourier, kadınların burjuvazi tarafından sömürülmelerine karşı keskin bir eleştiri yürütüyor. Devleti, egemen sınıfın çıkarlarının savunucusu olarak nitelendiriyor, ve daha önce savaşım vermiş olduğu hıristiyan dinine dönen burjuvazinin, artık kendi işine gelen tevekkül gibi “ahlaki” fikirleri nasıl yaydığını gösteriyor. Bu kötülüklere karşı çare olarak Ortaklaşma’yı ileri sürüyor. Mülk sahipleri, servetlerini, emeklerini, yeteneklerini birleştirerek, küçük üretim toplulukları (phalansteres) halinde örgütleneceklerdir, falansterler yetkinleşme, ilerleme yetisi sonsuz olan insanlığa uyumlu bir açılıp gelişme olanağı sağlayacaktır. Ücret sistemi ortadan kaldırılacak; eğitim politeknik olacak; çekici nitelik taşıyan çalışmadaki şevkli yarışma, kamunun yararına yönelecek; gezegenin zenginliklerini değerlendirecek olan büyük şantiyeler kurulacak.[48]
18. yüzyıl materyalistlerinin öğretilisi olarak insanın özelliklerinin (erdem ya da kusurlarının) ortam koşullarının bir ürünü olduğuna derin bir şekilde inanan genç fabrikatör Robert Owen (1771-1858), İngiltere’de yapılan sanayi devriminin herkesin mutluluğu için elverişli koşulları yarattığını (sayfa 288) kabul eder. Önceleri insansever bir patron olan Owen, New-Lamarck iplik yapımevini “… sarhoşluk, polis, yargıç, dava, yoksulları koruma yasaları, sadaka nedir bilmeyen örnek bir göçmen topluluğuna dönüştürdü.”[49]
Daha sonra komünizme vardı: yani büyük sanayi ile gelişmiş olan üretici güçler, kolektif mülkiyet olmalıdır ve topluluğun bütün üyeleri bu mülkiyetten eşit olarak yararlanmalıdırlar. Owen, üretim ve tüketim kooperatifleriyle toplumun komünist örgütlenmesini hazırlayabileceğini düşündü (kapitalist okyanus için birer ada olan bunlar, ortadan kaybolmaya mahkumdular).
Büyük ütopyacıların, Marx ve Engels’in belirtmekten hoşlandıkları, yüksek değerleri olmuştur. Onlar, tam gelişme halindeki kapitalizmin eksikliklerini gördüler, tanımladılar ve haber verdiler ve kapitalizmin, kendisini sonsuz sandığı bir zamanda, onun sonunu görebildiler. İnsanın insan tarafından sömürüsünü ortadan kaldırmak istediler. İlerici bir eğitimin savunucuları olan ütopyacılar, insanlığın mutluluğunun bu dünyada olanaklı olduğu inancı ile insanlığa inandılar, güvendiler. Bu bakımdan sosyalizm tarihinde birinci sırada önemi olan bir yer tutarlar.
Bununla birlikte toplumu değiştiremediler. Neden?
Büyük ütopyacılar kapitalizmin birinci döneminde yeraldılar: bu dönemde kapitalizmin çelişkileri, üretimde anarşi yaratarak ve yığınların yoksulluğuna neden olarak gelişmeye başlıyorlar. Ama, kapitalizm, nesnel olarak, kapitalizme karşı savaşım verme, onu yenme ve sosyalist toplumu kurma yeteneğinde bir gücün düzenin bağrında kendisini ortaya koyabilmesi için henüz çok gençtir. Bu güç, kapitalist burjuvazinin gelişmesinin zorunlu olarak yarattığı proletaryadır, çünkü burjuvazinin bütün gücü, bütün iktidarı, proletaryayı sömürmesine dayanır.
19. yüzyılın başında proletarya sayıca az, zayıf, rekabet yüzünden, dağınık ve ufalanmış durumdaydı. Burjuvaziye karşı proletaryanın bir sınıf savaşımı vardır, ama henüz (sayfa 289) başlangıç halinde, yani örgütlenmemiş bir durumdadır; proletaryanın, bu evrede, hemen önündeki en yakın istemlerden, özellikle işgününün kısaltılmasından başka bir amacı olamaz. Geleceğe ait perspektiflere sahip olmak için çok acı çeker. Siyasal planda ise proletarya, henüz burjuvazinin (özellikle Fransa’da proletaryayı feodal artıklara karşı savaşımında kullanan burjuvazinin, böylelikle 1830’da proleterlerin Bourbonlar’ı kovup onun yerine bir burjuva kral Louis- Philippe’i koymak üzere yardım ettikleri burjuvazinin) vesayeti altındadır.
Burjuvazinin içinden çıkmış olan büyük ütopyacılar, sömürülen proletaryanın ıstıraplarını acıyla kaydediyorlar. Ama bizzat bu durum, onların,. proletaryanın içinde sakladığı, ve burjuvazinin kendisini sonsuz sandığı sırada, proletaryayı, geleceğin sınıfı yapan büyük gücü görmelerine engel oluyor.[50]
Sonuç olarak: zamanlarının toplumunda onu ortadan kaldırmak için nesnel çareler bulamadıklarından, ütopyacıların, düşüncel bir plan kurmaktan başka çıkar yolları yoktur.
Acıklı gerçeğin karşısına koydukları kusursuz, yetkin bir toplumun tamamlanmış tanımlamasını, kendi kafalarından çıkarıyorlar. Ama kapitalist toplumun gelişme yasalarını bilmedikleri için, eleştirdikleri toplumla düşledikleri toplum arasındaki nesnel bağı bulup ortaya koyamıyorlar. Onların sosyalizmlerinin “ütopik” olarak nitelendirilmesi bundan ileri gelir. Böylece, “aklın” adil bir toplum yaratma yeteneğinde olduğunu düşünen 18 yüzyıl filozoflarının öğretilileri idealistçe davranıyorlar Adalete ve ahlaka başvuruyorlar.
Peki, yeni toplumu gerçekleştirmek üzere hangi çareleri (sayfa 290) ileri sürüyorlar? Sınıf savaşımının yaratıcı gücünü akıllarından geçirmedikleri için -zaten anarşiyle bir saydıkları yığınların siyasal eyleminden korkuyorlar- başvuracakları tek kaynakları var: öğüt. Onun için, yazılarıyla, örnek-topluklarla, insanları, sistemlerinin yetkinliğine inandırmaya çalışıyorlar.
Saint-Simon, emekçilerin partisinin,[51] bu partinin “manifestosunun ilanından kırksekiz saat sonra yaratılmış olacağını” ve gene “dini reddetmemek gerektiğini, çünkü sosyalizmin de bir din olduğunu” ifade ediyor. Kendi fikirlerinin gerçekleşmesine razı olacağı umuduyla, iktidara sahip olan burjuvaziyi, bütün güçleriyle kendi fikirlerine döndürmeye çalışıyorlar. Bu bir ütopyadır, çünkü burjuvazinin sınıf çıkarları sosyalizmle mutlak bir çelişki halindedir.
İşte bunun içindir ki, Saint-Simon, Fourier, Owen, başarıya ulaşamadılar. Marx’ı büyük ütopyacılardan ayıran şey, düşüncel bir toplum planı tasarlamak yerine, sosyalizmi, bilimsel temeller üzerine kurmuş olmasıdır. Her ne kadar kapitalizm konusundaki eleştirileri, genellikle çok keskin olduysa da, büyük ütopyacılar, Marx’a kesin bir üstünlük sağlayacak olan tarihsel materyalizme, toplumlar bilimine sahip değillerdi henüz. O zaman, kapitalist sömürünün sonuçlarını ortaya çıkarmakla birlikte, bunların ancak mekanizmasını yakalayabildiler. Bir karşı-tepki ile, proletaryanın, kapitalizmin yıkılmasında zorunlu olarak oynayacağı rolü bulup ortaya koyamadılar. Onların teorik güçsüzlüğü, pratik bir güçsüzlükte ifadesini bulur.[52] (sayfa 291)
Marx’ın sayesinde bilim, ütopyanın yerini alır. Marx’ın sayesinde, ütopyacıların düşü, sosyalizm, gerçek olur.

III. BİLİMSEL SOSYALİZM

a) Biçimlenmesi.

Büyük ütopyacılardan daha genç olan Marx ve Engels’in yararlandıkları nesnel koşullar daha iyi idi; onların düşüncesi bir olgunluk derecesine vardığı zaman kapitalizmin çelişkileri daha açık, daha bellidir, özel1ikle proletaryanın devrimci savaşımı hızla gelişmektedir.
1825’te kapitalizmin ilk büyük iktisadi bunalımı patlak vermişti, bundan sonra bunalımlar devirli bir şekilde ortaya çıkıyorlar: düzenin geliştirdiği üretici güçler, düzenin kendisine karşı dönüyor.
Bu temel üzerinde gittikçe daha kalabalık olmak üzere büyük sanayide toplaşmış olan proletarya, daha yoğun ve daha iyi örgütlenmiş bir savaşım koyuyor ortaya. 1831’de, Lyon’da ilk işçi ayaklanması, 1838-1842, İngiltere’de, çartizm, ilk ulusal işçi hareketi en yüksek, en ateşli noktasına varıyor.
“Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımı, Avrupa’daki en ilerlemiş ülkelerin tarihinde, bir yandan modern sanayinin, öte yandan da, burjuvazinin yeni elegeçirdiği politik üstünlüğünün gelişmesiyle orantılı olarak, ön plana geçti.”[53]
1848 Haziranı, Fransa’da, işçi sınıfının, silah elde, yaşama hakkını savunduğu barikatların, burjuvaziye karşı yükseldiğini görecektir.
Marx ve Engels, bu savaşımın yalnızca tanıkları olmadılar. Ütopyacılardan farklı olarak, aynı zamanda, devrimci militanlar oldukları için bu savaşıma kendileri de katıldılar.
Almanya’da, Fransa’da ve İngiltere’de. Marx ve Engels (sayfa 292) işçi hareketinin örgütlenmesine çalışıyorlar, 1864’te Uluslararası Emekçiler Derneğini kuruyorlar.
Onların dehasının, en büyük olanı yaratabildiği koşullar bunlardır.

b) Nitelikleri.

Marksizmin kalpazanları, marksizmi, esinlenmiş bir yalvaçın ateşli imgeleminde tasarlanmış bir mit gibi sunarlar. Aynı zamanda, burjuvazinin büyük yararına olarak, marksizmi, kendi modalarına uydurma hakkını kendilerine verebileceklerini sanırlar.
Öyleyse, marksist sosyalizmin en belirgin niteliğini, uzlaşma kabul etmez bir şekilde, kesinlikle ifade etmek gerekir; marksist sosyalizm ne bir mit, ne de bir iman işidir – ne öteki sistemler arasında bir “sistem”dir ve onlardan ne daha yeğ ya da ne daha kötüdür. Marksist sosyalizm, bir bilimdir.
Bilim, gerçeğin nesnel bilgisidir, gerçeği değiştirme araçlarını verir. Bilimsel sosyalizm için de böyledir.
Bilimsel sosyalizm, iki büyük buluşa dayanır.
“Bu iki büyük buluşu, materyalist tarih anlayışını ve artı-değer yoluyla kapitalist üretimin sırrının çözümünü, Marx’a borçluyuz. Sosyalizm, bu buluşlarla bir bilim oldu.”[54]
Biliyoruz ki, Marx, felsefenin ve doğal bilimlerin incelenmesinde bir dünya anlayışı bulmuştur, bu, diyalektik materyalizmdir – diyalektik materyalizmin toplumlara uygulanması tarihsel materyalizmi verir .
“Darwin, organik doğanın gelişme yasasını bulmuştu. Marx ise insan toplumunun gelişme yasasını buldu.”[55]
İnsanların bilincinin ve iradesinin dışında ve ondan önce varolan nesnel yasa. Bu, üretimdir -yani insanların geçim araçlarını sağladıkları eylemdir-; üretim, toplumların temel olgusunu oluşturur ve onların tarihini koşullandırır. (sayfa 293) Toplumsal ilişkiler, siyasal kurumlar, ideolojiler, son tahlilde, maddi malların üretimi tarafından belirlenir.
Gücünü toplumların bilimsel kavrayışından alan Marx, zamanının toplumunun, yani kapitalizmin tahliline girişti. Kapital’in önsözünde şöyle yazmıştır; “bu yapıtın son amacı da, zaten modern toplumun ekonomik hareket yasasını ortaya çıkarmaktır.”[56]
Şu halde, kapitalizmin içinde filizlenen ve bir bunalım halinde patlak verinceye kadar gelişen ve kaçınılmaz bir şekilde kapitalizmin yıkımını hazırlayan çelişkinin: kapitalizmde gelişen üretici güçlerin toplumsal niteliği (büyük sanayi) ile mülk edinmenin özel niteliği (kapitalist kâr) arasındaki çelişkinin bulunup ortaya konmasına götüren yol, nesnel tahlildir -yersiz bir önyargı değildir. Proletaryayı burjuvazinin yerini alacak bir sınıf olarak görmeye sevkeden şey, elverişli bir önyargı ya da bir “duygu” değildir, kapitalizmin nesnel tahlilidir; Marx, kapitalizmin ancak artı-değer sayesinde, yani proletaryanın sömürülmesi sayesinde mevcut olabileceğini buldu. Öyleyse, burjuvazi ile proletaryanın çıkarları arasındaki çelişki, kapitalizmin içindedir, ondan ayrılmaz ve burjuvazi ile proletaryanın savaşımı kapitalizmin zorunlu bir sonucudur. Görülüyor ki, Marx’ı, “sınıf savaşımını icat etmekle”[57] kınamak saçmadır. Marx, yalnızca sınıf savaşımının, ilkel komünün dağılışından beri her zaman varolduğu gibi gene de varolduğunu saptar, doğrular:[58] sınıf (sayfa 294) savaşımı tarihin devindiricisidir, çünkü, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki, onunla çözülür. Kapitalizm için de aynı şey olacaktır: proletaryanın, sömürülen sınıfın, sömüren sınıfa, burjuvaziye karşı savaşımı, üretici güçlerle, kapitalist üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi çözecektir. Nasıl? Üretim ilişkilerinin üretici güçlere uygunlaştırılmasıyla, üretim araçlarının toplumsallaştırılmasıyla, tarihsel gelişmenin zorunlu aşaması sosyalizm ile (eskiden kapitalizm ile olduğu gibi).
“Marx, kapitalist toplumun sosyalist topluma dönüşmesinin kaçınılmazlığını, tümüyle ve yalnızca, çağdaş toplumun gelişiminin ekonomik yasasından çıkarmaktadır. “[59]
Marx’ın kendisinin de burjuva kökenli olup da burjuvaziye “kini” olduğunu, “her şeyin bundan ileri geldiğini” söyleyenlere kanmak da saçma olur. Marx, kapitalist burjuvazinin tarihini inceleyerek, burjuvazinin feodaliteye karşı nesnel olarak devrimci bir savaşım yürütmüş olduğunu saptıyor. Büyük üretimin hızla gelişmesini, toplumların ilerlemesinin koşulu olan üretimin gelişmesini sağlayan burjuvazi oldu. Ama, bundan böyle, devrimci sınıf rolü, toplumsal gelişmeyi engelleyen burjuvaziye-karşı sınıf olmak rolü, artık proletaryaya düşüyor. Eğer, Marx, kapitalist burjuvaziyi suçluyorsa, bu suçlama, burjuvazinin kendi sınıf çıkarlarını her şeyin üstünde tutarak bu çıkarlarını korumak için en büyük kötülükleri yapmaya gücü yettiği ölçüdedir.
Proletaryaya gelince, o, artık tek devrimci sınıfsa, bu, Marx’ın duygusal olarak, onun devrimci sınıf olmasına karar vermiş olmasından dolayı değildir. O, kapitalizmin bağrındaki tarihsel durumundan ötürü nesnel olarak öyledir.[60]
Neden devrimcidir?
Çünkü, burjuva toplumun özgül ürünü proletarya (öteki sınıflardan: zanaatçılar, köylüler, küçük-burjuvalardan farklı olarak) yaşamını ancak egemen sınıfa; kapitalist (sayfa 295) burjuvaziye karşı savaşım vererek sağlayabilir. Çünkü kapitalizmin yoğunlaşması, proletaryanın da yoğunlaşmasını önüne geçilmez bir şekilde kuvvetlendirir ve proletaryayı sayıca artırır. Çünkü her şeyden yoksun olan proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Çünkü, en ilerlemiş üretici güçlere bağlı olan proletaryanın kurtuluş için tek çaresi vardır, bu da, kesin olarak, bu üretici güçlerin proletaryaya karşı dönmelerine neden olan kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaktır; onun çıkarı, böylece büyük üretim ve değişim araçlarını, her türlü sömürünün ortadan kalkacağı bir toplumda, herkesin mülkiyeti haline getirmek üzere burjuvaziden koparıp almaktır. Başka bir deyişle, proletaryanın zorunlu olarak ancak bir, bir tek perspektifi olabilir: sosyalist devrim.
Marx, incelediği gerçek durumdan, gerekli sonuçlan çıkarır. Şu halde, eğer Marx, proletaryayı sosyalizm için savaşıma çağırıyorsa, bunu, tarihin yasalarına dayanarak yapmaktadır. Bu çağrı, her ne kadar insanları nesnel olarak kurtarmak ve toplumsal adaleti kurmak sosyalizmin göreviyse de, Adalet ya da Özgürlük gibi önceden tasarlanmış bir fikir adına: değildir. Her ne kadar sosyalizm için savaşım ve onun gelişi, yeni bir ahlak ortaya çıkarırsa da, Marx, insanlara, “ahlak dersi vermez”. O, toplumların incelenmesinden, kendi ruh haline bağlı olmayan, pratik vargılar çıkartan bir bilgindir.
İşte bilimsel sosyalizmin eşsiz değeri buradadır. O, ütopyalara son verir, çünkü bilimsel sosyalizmle, sosyalizm gökten yere iner.[61]
İşte Marx ve Engels’in bilimsel sosyalizmi ilk kez ortaya koydukları yapıtın, Komünist Parti Manifestosu’nun (1847) dünya çapındaki önemini ve değerini açıklayan budur. (sayfa 296)

IV. BİLİMSEL SOSYALİZMİN ROLÜ

a) Sosyalizmle işçi hareketinin kaynaşması.

Kapitalizmin varlığının ortaya çıkardığı ve Marx’tan bağımsız bir nesnel gerçeklik olan işçi hareketini Marx yaratmamıştır. Ama Marx, bilimsel sosyalizmle, işçi hareketine, yolunu aydınlatan ve onu yenilmez kılan pusulayı vermiştir.
Sosyalizmle işçi hareketinin kaynaşması onunla oluştu. Ezilen, ekmek kavgasının ağırlığı altında belini doğrultamayan proletaryanın, o zamanlarda, toplumsal bilimi, ekonomi politiği kendi hazırlayabilmesi için ne zamanı, ne de olanakları vardı. Bu bilim, ona, dışardan, insan düşüncesinin bilimsel sosyalizmle taçlanan en iyi kazançlarını herkesten önce benimseyip özümleyen Marx sayesinde geldi. Bilimsel sosyalizm, böylece ileri burjuva aydınlarının yapıtı oldu.
Ama bu aydınlar, girişimlerinde, ancak kendi sınıflarıyla bağlarını kopardıkları takdirde başarılı olabilirdi. Niçin? Doğa bilimlerindeki hızlı gelişmeye -yararlandığı teknik yenilikler için gerekli gelişmeye- dayanmış olan burjuvazi, bir kez feodalite yenildikten sonra artık kendi sömürücü sınıf çıkarlarına zarar vermeden toplumlar bilimini isteklendiremezdi, çünkü bu bilim, kapitalizmin mutlaka yıkılacağı, bunun önüne geçilemeyeceği sonucuna varıyordu. Burjuvazi, toplumlar bilimine karşı savaş açtı; öyle kızgın bir savaş ki, burjuvazi, marksizmi, marksizmi kabul etmiş olanların şahsında mahkemelerin huzuruna çıkarıyor – nasıl ki, eskiden de, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü ortaya koyduğu için rahipler feodalitesi Galilei’yi mahkum ettiyse.
“Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu sözkonusuydu. Çıkar gözetmeyen araştırmaların yerini ücretli yumruklaşmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca mazur göstermeler almıştı.”[62] (sayfa 297)
Kendi sınıflarıyla bağlarını koparan Marx ve Engels, proletaryanın görüş açısını benimsediler. Burjuvazinin tersine, proletarya, toplumsal bilime, yalnızca düşman gözle bakmamakla yetinmiyordu, proletaryanın sınıf çıkarı, bilimsel sosyalizmle nesnel olarak birleşiyor, ona uygun düşüyordu. Ezilen sınıf olarak proletarya, bilimsel sosyalizmde, kendi acılarının açıklamasını ve onları yenmenin olanağını buluyordu.
Her teori deneyimle doğrulanmalıdır, ve emekçilere marksizmin eşsiz değerini gösteren de deneyim oldu. Marksist teori, yüzyıldan beri ve gitgide kuvvetlenmek üzere, proletaryanın çıkarlarının tek bilimsel ifadesi olarak doğrulanmıştır.

b) Devrimci partinin gerekliliği – “Kendiliğindenlik”in eleştirisi.

İşçi hareketi ile bilimsel sosyalizm arasındaki kaynaşma, somut olarak nasıl gerçekleşti? Proletaryanın öncülerini biraraya toplayan ve örgütlendiren, ve bilimsel sosyalizmle silahlanmış olarak, bütün işçi sınıfının ve müttefiklerinin devrimci savaşımını yöneten bir partinin kuruluşuyla.
Bu, Marx ve Engels’in Manifesto’da görevini belirledikleri devrimcilerin partisidir. Devrimciler, uluslararası planda ve her ülkede, proletaryaya “proleter hareketin yürüyüş çizgisini, koşullarını ve sonal genel sonuçlarını açıkça anlama üstünlüğü”[63] getirirler.
Partinin gerekliliği, bilimsel sosyalizmin temel bir verisidir. Tarihsel ve diyalektik materyalizmin öğretilerine uygundur. Niçin? Çünkü, burjuvazi tarafından sömürülen proletaryanın burjuvaziye karşı savaşıma maddi olarak vardığı doğru ise de, bu, hiç de proletaryanın bilincinin kendiliğinden sosyalist olduğu anlamına gelmez. Kendiliğindenlik tezi marksizme aykırıdır; devrimci teori bir bilimdir ve kendiliğinden bir bilim yoktur.[64] (sayfa 298)
Ne Yapmalı?’da Lenin, kendiliğindenliğin klasik bir eleştirisini yapmıştır. Bunu anımsatmak gerekir, çünkü, kendini marksist sananların çoğu, marksizmin “sınıf içgüdüsü” ile aynı şey olduğunu söylerler. Bu kanı, insanı, eğitilmiş proleter ile, savaşım vermek istediği halde kendi çıkarları hakkında doğru bir bilince sahip olmadığı için vuruşlarının hedefini gerektiği gibi seçemeyen bir proleteri aynı yere koymak demektir.
Niçin sosyalizm, proletaryanın kendiliğinden bir ürünü değildir? Çünkü kapitalist toplumda, proletaryaya kendiliğinden sunulan ideoloji, burjuva ideolojisidir. Bu ideoloji, örneğin erdem, “her zaman ödülünü gördüğü”ne göre, insanları, “sabretmeye” davet eden, din ya da okulda öğretilen ahlaktır. Burjuva ideolojisinin, gelenek kuvvetinden başka iktidardaki burjuvazinin emrinde olan güçlü maddi araçları da vardır.
“İşçi sınıfının kendiliğinden sosyalizme çekildiği sık sık söylenir. Bu, sosyalist teorinin işçi sınıfının sefaletinin nedenlerini, başka herhangi bir teoriden daha derin ve daha doğru bir biçimde ortaya çıkarması anlamında tamamen doğrudur, ve bu nedenden ötürü, işçiler bunu çok kolaylıkla özümlerler, ama yeter ki bu teori kendiliğindenliğe varmasın, yeter ki bu teori kendini kendiliğindenliğe bağlı kılmasın… İşçi sınıfı kendiliğinden sosyalizme doğru çekilir; ne var ki, en yaygın (ve sürekli olarak ve çeşitli biçimler altında canlandırılan) burjuva ideolojisi, kendisini, işçi sınıfı üzerinde kendiliğinden daha da büyük ölçüde kabul ettirir.”[65]
Lenin, proletaryanın kendiliğinden hareketinin onu, sendikalizmden, yani her çeşit siyasal inançtaki emekçileri biraraya toplayan ve işçilerin yaşam düzeyleri ve ücretleri için savaşım amacındaki sendikaların kurulmasından daha öteye götüremeyeceğini belirtir. Ama böyle bir sendika, marksist siyasal partinin özgünlüğünü, devrimci perspektifi ve devrim bilimini işçilere veremez. Kapitalist sömürünün kökleri (sayfa 299) ancak bu şekilde günışığına çıkartılabilir. Şu halde, her yanda yaygın olan burjuva ideolojisine karşı inatçı bir savaşımladır ki, bilimsel sosyalizm, işçi sınıfının yolunu bulabilir. Bu görev, devrimci bilimle oluşmuş ve emekçi yığınlarına (kendi üyelerinin de aralarından toplandığı emekçi yığınlarına) bağlı, onlara sosyalist bilinci götüren bir parti olmadan gerçekleşmesi olanaklı olmayan bir iştir. Proletaryanın devrimci çıkarı, böylece, kendi zaferi için varlığı zorunlu olan kendi öz partisini her türlü saldırıya karşı korumayı ve güçlendirmeyi emreder. Kendiliğindenlik teorisine gelince, o, proletaryayı burjuvazinin denetimi altına koyar.
“Kendiliğindenlik teorisi … tüm oportünizmin mantıksal temelidir.”[66]
Devrimci partinin bilimsel rolü, elli yıl önce Lenin tarafından belirlenen partinin niteliklerini açıklar. Bu niteliklerin zorunluluğu, burjuva ideolojisinin etkisi altında olan emekçilerin gözünden kaçar. İşte bunlardan birkaçı:
a) Yanılgının binbir biçimi vardır, ama belli bir konu için bilim birdir. İşte, militan devrimcileri karakterize eden ilke birliği bundan ileri gelir. Bu bir “koyun” zihniyeti değildir. Bütün fizikçiler, doğa yasalarını tanımada birleşirler. Bir kimse çıkıp da, kendine özgü ufak bir fiziğe sahip olmakla böbürlenseydi, pek tuhaf kaçardı. Aynı şekilde, toplumsal bilimler de şunun bunun keyfine, ruh haline tabi değildir.[67] Toplumlar biliminin deneyimden çıkartılan vargıları, herkes için geçerli olan nesnel gerçeklerdir. Marksist partinin (sayfa 300) “yekpare birliğini” açıklayan budur.
b) Devrimci militanların durmadan eylemlerine uyguladıkları eleştiri ve özeleştiri, bilimin ilerlemesinin mutlak koşuludur. Her bilim -ötekiler gibi toplumlar bilimi de- yöntemlerini ve elde ettiği sonuçları denetlemelidir. Bu, devrimci savaşımın başarısı için, yani emekçilerin çıkarı için çok önemlidir. Populaire’in yazarları özeleştiriyle ağır bir şekilde alay ettikleri zaman, özeleştiri yapanları, “şerefsiz”likle suçladıkları zaman, emekçilerin çıkarlarına karşı horgörülerini ortaya koymaktan başka bir şey yapmamaktadırlar.
c) Ortaklaşa yönetim, aynı şekilde devrimci partinin bütün kademeleri için bilimsel bir zorunluluktur. Bir karar, bir slogan, hareketin gereksinmelerini, ancak, her biri yığınlarla temasından elde ettiği deneyimi getirmek üzere bütün militanların katıldıkları ortak bir tartışma havası içinde hazırlandığı takdirde, doğru olarak yansıtabilir. Parti, bütünlüğü içinde, bütün bu toplanan deneyimleri genelleştirir: “Teori, bütün ülkelerin işçi hareketlerinin genel biçimi ile ele alınan deneyimidir.”[68]
Belli bir dönem için hareketin çeşitli yönlerini yansıtan bu genellemenin her militan için bir yasa değerini taşıması normal değil midir?

V. VARGI

Yüz yıldan beri, işçi sınıfı, sosyalizmin görüş keskinliğini ve öngörü yeteneğini ölçebilmiştir. Karşılık olarak da, emekçiler, bu bilimi gittikçe daha derinlemesine özümleyerek deneyimlerini artırmışlardır. Bu, teori ile pratik arasındaki aralıksız değişim, alışveriş, bilimsel sosyalizmi her çeşit eskimeye karşı güven altına alır: gene burada da sosyalizmin bilimsel niteliği kendisini ortaya koyar, çünkü gerçek bilim daima ilerler.
Bilimsel sosyalizmin teoride ve pratikte ilerleme tablosu, Manifesto’dan bir yüzyıl sonra gerçekten olağanüstü bir (sayfa 301) durumdadır. Böylece Marx’ın şu sözü gerçekleşiyor: “Teori, yığınların içine girdiği andan başlayarak, maddi bir güç haline gelir.”[69]
Marx ve Engels’in yapıtını sürdürenler, bilimsel sosyalizmi yeni genellemelerle silahlandırmayı ve artık tarihsel duruma uygun olmayan tezleri atmayı bildiler.
Örnek: Kapitalizm, 20. yüzyılın başında emperyalist evresine girdiğinde, Lenin, sosyalizmin ilkelerine dayanarak, emperyalizmin işçi hareketinde yarattığı koşulları tahlil etti. Emperyalist ülkelerin eşit olmayan gelişmeleri yasasını buldu. Böylece, devrim bakımından şu yeni sonuca, kapitalizmin dünya ölçüsündeki cephesini en zayıf olduğu noktada yenmenin, böylece sosyalizmin önce bir ya da birkaç ülkede zafere ulaşmasının olanaklı olduğu sonucuna vardı.[70] Rusya için 1917’de böyle oldu, daha sonra da öteki ülkelerde sosyalizm başarıya ulaştı.
SSCB’de sosyalizmin kuruluşu ve komünizme doğru yürüyüş ve diğer ülkelerde halk demokrasilerinin başarıları, proletarya diktatörlüğünün yeni biçimi – bütün bunlar, bilimsel sosyalizm ışığında gerçekleştiler.
Bu dersimizde, ütopyacı sosyalizmden yola çıktık: Marx’ın, sosyalist esinleri devşirmek üzere karmakarışık ütopyalar yığınını reddettiğini gösterdik. Nasıl? Sınıf savaşımını, sosyalizme geçişin devindirici gücünü ön plana alarak.
Oysa, Proudhon’dan Blum’a kadar marksizmin bütün düşmanları tam tersini yaptılar. Bunlar, burjuvazinin uşakları oldukları için, proletaryaya, onu uyutmak amacıyla ütopya uyuşturucusunu önerirken, onu sınıf işbirliğine çağırmadılar. Böylece, emperyalizmin başında, kendilerini bilimsel sosyalizmin düzelticileri (reviseur) olarak takdim eden İkinci Entemasyonalin liderleri (“revizyonistler” sözü buradan gelmektedir), emekçileri, kapitalizm kendiliğinden sosyalizme dönüşeceğine göre, sınıf savaşımının durdurulabileceğine inandırmak istediler. Daha sonra, Blum, Amerikan (sayfa 302) emperyalizmine bağımlılığ1nı, sosyalizmin birinci aşaması olarak takdim edecekti!
Gerçekte, bilimsel sosyalizm kurulduğu gün, her türlü ütopya, gerici duruma düşüyordu. Böyle bir ideolojinin rolü, proletaryayı sınıf savaşımından ayırmaya çalışan bir saptırma rolünden başka bir şey olamazdı. Tek devrimci yol, bilimsel sosyalizmin yoludur. Ütopyacı hülyalara gelince, onlar artık bundan böyle karşı-devrimci zehirlerden başka bir şey olamazlar.
Bundan, büyük bir gerçek ortaya çıkıyor: bilimsel sosyalizm sayesinde kazanılmış zaferler, işçi hareketindeki bilimsel sosyalizm düşmanlarına karşı zaferlerdir aynı zamanda. Anti-marksist ideolojilere karşı uzlaşmaz savaşım, demek ki, proletaryanın bütün dünya çapındaki savaşımının ikincil, araya katılmış bir yönü değildir. Zorunlu bir yöndür. Emekçileri, prudonculuğun, anarşizmin, revizyonizmin, blumculuğun yıkıcı, korkunç etkisinden koparmak için savaşım vermemek, geleceği mezara gömmek demektir. Zaten Marx ve Engels, bu savaşımın örneğini vermişlerdir: onlar, bütün ömürleri boyunca, kapitalizmin en iyi müttefikleri olan sahte sosyalistlere karşı dinmek bilmez bir savaş yürütmüşlerdir. (sayfa 303)

YOKLAMA SORULARI

1. Marksizmin üç kaynağı nelerdir?
2. Saint-Simon’un, Fourier’nin, Owen’ın sosyalizmleri neden “ütopik sosyalizm” diye adlandırılmıştır?
3. Marx’ın sosyalizmi neden bilimseldir?
4. Kendiliğindenlik nedir? Neden bilimsel sosyalizm proletaryanın bilincinin kendiliğinden gelme bir ürünü değildir?
5. Birkaç belirli örnekle, bilimsel sosyalizmin nasıl zenginleştiğini gösteriniz.

________________________________________
Dipnotlar

[37] V. İ. Lenin, “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Öğesi”, Marx-Engels-Marksizm, Ankara 1990, s. 79.
[38] Hegelciliğin tarihsel anlamı konusunda bkz: Engels, “Hegel’den Feuerbach’a”, Ludwig Feuerbach.., s. 10-19; Felsefe İncelemeleri, s. 9-2l; Din Üzerine, s. 213-224.
[39] Onun şefi Friedrich-Wilhelm Il., devletin feodal niteliğini değiştirmeyecek olan bir “temsili krallığı” gerçekten vaadetmiştir.
[40] Birinci derse bakınız. Bu derste, biz, Marx’ın, nesnel, doğa bilimlerinin kesin ilerlemesine dayandığı için, diyalektiğe bir materyalist içerik verebildiğini göstermiştik.
[41] Karl Marx, “Feuerbach Üzerine Tezler”, Felsefe İncelemeleri, s. 70; Ludwig Feuerbach…, s. 64; Din Üzerine, s. 64.
[42] Friedrich Engels, Anti-Dühring, s. 227.
[43] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 78.
[44] KarlMarx, “Fransız Materyalizminin Tarihine Katkı”, Felsefe İncelemeleri, s. 171-172.
[45] Bkz. Babeuf, Textes choisis (“Halk Klasikleri”), Editions Sociales, Paris 1950.
[46] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 56.
[47] Bkz: Saint-Simon, Textes choisis (“Halk Klasikleri”), Editions Sociales, Paris 1951.
[48] Bkz: Fourier, Textes choisis, Editions Sociales, Paris 1953.
[49] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 67.
[50] Geçerken, Çelişki’yi incelemek için çok güzel bir örnek verelim. Her çelişkinin bir baş, bir de ikincil bir yönü olduğunu biliyoruz (yedinci ders). Proletaryanın durumu, daha baştan beri bir iç çelişki gösteriyordu: Bir yandan burjuvazinin boyunduruğu altında aşırı sefalet, öte yandan bir gün bu boyunduruğu kıracak güç. Çelişkinin birincil yönü, çağlarında ana yön olduğundan, ütopyacılar öbür yönü görmediler. Ama çelişkinin ikincil yönü (proletaryanın devrimci gücü) de ana yön durumuna geliyordu. Marx’ın kavramasını bildiği şey, işte budur.
[51] O bununla devrimci bir kuruluşu değil, ama aynı zamanda hem kapitalistleri hem de işçileri toplayan iktisadi ve toplumsal bir birliği anlar.
[52] Büyük Fransız devrimcisi August Blanqui (1805-1881), ütopyacılardan farklı olarak, siyasal eylemin önemini anladı. Ama onlar gibi, o da kapitalist toplumun bilimsel bir incelemesini yapamadı. Gerçekten, Blanqui, proletaryanın burjuvazi tarafından sömürülmesinden sözetmekle birlikte, bunun gerçek kökenini ortaya çıkaramadı. Ona göre, sömürünün ana biçimi, vergi ile faiz karşılığı ödünç vermedir (bu konuda Proudhon’a yaklaşır). Marx, kapitalist sömürünün dayanağının ödenmeyen emek (artı-değer) olduğunu göstermiştir. Bu ciddi teorik yetersizlikler, Blanqui’nin devrimci savaşım üzerine, doğru bir görüş sahibi olmasına izin vermediler. Bir yığın savaşımı, tüm proleter sınıfın savaşımını görecek yerde, küçük-burjuva anarşistlerin çok sevdiği, bilimsel sosyalizmle bağdaşmaz (Babeuf’den kalma) bir tez olan “hareketli bir azınlık” tezi ile yetindi.
[53] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 77.
[54] Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, s. 78-79.
[55] Engels, “Extrait du discours prononce sur la tombe de Marx”, (17 Mart 1883), Marx et le Marxisme, Editions Sociales, Paris 1953, s. 52.
[56] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, s. 18.
[57] Sınıf savaşımı (sınıflar değil, “sınıf”), burjuvaziye karşı proletaryanın savaşımı anlamına gelir.
[58] Zaten, Marx sınıf savaşımının varlığını saptayan ilk düşünür değildir. O, bunu, Weydemeyer’e yazdığı mektubunda şöyle ifade ediyor (1852):
“… Ve bana gelince, modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçiler bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım: 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur…” (Marx, Engels, Seçme Yapıtlar, 1, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 637; K Marx, F. Engels, Felsefe İncelemeleri, s. 181-182.)
[59] V. İ. Lenin, “Karl Marx”, Marx-Engels-Marksizm,, Ankara 1990, s. 38.
[60] Bu, proletaryanın bilincinin de öyle olduğu anlamına gelmez. Proletaryanın da kendi tarihsel rolünün bilincine erişmesi için, marksist bilimin ona yardımı gerekir. Bu dersin IV. kesimine bakınız.
[61] Bilimsel sosyalizmin oluşumu ve Komünist Manifesto’nun tarihçesi için Jean Freville’in şu güzel kitabını salık veririz: Les Briseurs de Chaines, Editions Sociales, Paris 1984 [Ayrıca bkz. Dirk J. Straik, “Komünist Manifesto’nun Doğuşu ve Tarihsel Önemi”, Marx-Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1993. -Ed.]
[62] Karl Marx, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, Kapital, Birinci Cilt, s. 23.
[63] Marx-Engels, Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, s. 124.
[64] Bilimsel niteliği nedeniyle, marksizm evrensel bir değere sahiptir, marksist teori yalnızca proletere ait değildir. o, toplumların tarihini anlamak için ciddi çaba göstermek isteyen herkese açıktır. Bundan ötürü, marksist parti işçi militanlar yanında, öbür toplumsal sınıf ve kategoriler içinde bulunan emekçileri de içinde toplar.
[65] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı?, Sol Yayınları, Ankara 1992, s. 47 (dipnot).
[66] J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, s 21.
Bazı sendikalist yöneticilerin bütün anti-komünist akıl yürütmelerinin temelinde, bu uğursuz teori yatar. Emekçilere, “bağımsızlık”larını kurtarma bahanesiyle, “siyaset yapma”mayı salık vererek, sendikalizmin her şeye yettiğini ileri sürerek, bu yöneticiler emekçileri sömürünün (ve onun siyasal aleti olan burjuva devletin) nedenlerini aramak ve bunlarla savaşmaktan alıkoyarlar. Böylelikle de burjuvazinin saltanatını uzatırlar. Bu, (özellikle Franc-Tireur’de) “sol havalar” takınmaktan elbette geri kalmayan oportünizmin özelliğidir.
[67] Toplum yasalarının nesnelliği üzerine, Stalin’in şu yazısına bakınız: “SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları”, Son Yazılar, 1950-1953, s.59- 141.
[68] J. Stalin, Leninizmin İlkeleri, s. 21.
[69] Marx, Critique de Ia philosophie du droit de Hegel.
[70] Marksistler, o zamana kadar, sosyalizmin, bütün kapitalist ülkelerde aynı zamanda zafere ulaşacağını düşünüyorlardı.

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Felsefenin Temel İlkeleri – 15. Ders / Üretim: üretici güçler ve üretim ilişkileri. Georges Politzer

Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer'in 1935-1936 ders yılında İşçi Üniversitesi'nde verdiği derslerin, öğrencileri olan Guy Basse ve Maurice Caveing tarafından...

Kapat