Halil Cibran’ın Peşinde Seyrüsefer

1883 Lübnan doğumlu, ressam, şair, filozof. Bilge. Kutsal metinlerin gizeminden yola çıkan şiirsel bir çığlık. Halil Cibran ve Cibran’ın derin, kuşatan, içten içe sarsan, yıkan dizeleri sözünü ettiğimiz. İnsan, vicdan, adalet, kendini keşfetme çabası metinlerinin olmazsa olmazı olmuş. Sinerek değil; yaşayarak, soluk alarak, insanın öyküsünü bir tin-ten çatışmasıyla anlatmış ozan.

Hakikatin arayışı, tanrısal ve insani derinlik, doğa ile dünyanın bütün öyküleriyle birlikte yola çıkmış. Ağaç ve hayatın hikayesinden koca bir Ortadoğu kavminin sancılı dün-bugününe evrilen bir gözle damıtılmış sözler onunkisi. “Abartı kendini kaybetmiş hakikattir” sözüyle aforizmanın Doğu’sunu okurlara verirken “Acı, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılmasıdır” diyebilecek kadar acının derin sularını kavramış dizelerden söz açıyoruz burada. Hayatı kavramak adına kalbin tüm kilitlerini kıran bir dışavurumdur bu.

“Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim,” diyerek okuruna açıyor kapısını, kilitleri açılmış bir kalbin tüm yaşanmışlık damarlarını bir ameliyatı izlercesine izliyor okur o zaman da. “Baskıya başkaldırmayan kişi kendine karşı adaletsizdir,” diyor, okuru uysal bir okuma ediminden uzak kılarak. Yaşamın tüm kırılganlıklarına karşı insan kalmanın erdemleriyle yükleniyor bu noktada metinleri. Sevinçleri ve üzüntüleri önceden seçmiş insanın, yazgı denizinde tüm yazgılarına direncidir onun dizeleri. Bir aforizma, bir iç döküm? Belki de… Bir hayli de çığlık; insana dair düşün, özlemin estetiği. Ben ve biz’in toplamıyla bir araya gelen…

Çirkinlik ve güzelliğin soyunup bir denize girdiği, çirkinliğin güzelliğin kıyafetlerini giydiği ve yoluna devam ettiği bir yol öyküsü bu. İnsanı ölçüsüz ve sınırsız bir denize benzetecek kadar ruha ve insanlığa ayna tutan bir dünya ve evren onun şiiri bu anlamda. Kalabalık kentlerin içine sinmiş vahşi kurttan kaçıp doğaya sığınmak isteyen dizelerle devam ediyor çetin yolculuğu. Esin perisine duyulan sonsuz güvenle aşılacak bu çetrefilli yol. Hazırlıklar yapıldı yol öncesinde, her söz anlamını buldu. Şiir şarkıya meyletti. Şarkıları olan ama bunları açıklamayan o esin perisinin kılavuzluğunda çıkıldı bir kere yola. Çöllerin ıssızlığı siniyor metinlere. Dirençli, üretken bir seyrüsefer onunkisi. Aklı yavaş olanla değil, ayağı yavaş olanla, yüreği kör olanla değil; gözü kör olanla derdi olan o sahte ahlaklı topluma kızgın sefere çıkan her dize, her öykü. Baştan kabullendi yola çıkanlar aforoz edilmeyi, ruhunu yitirmiş kalabalık tarafından. Şiir ki bir kanayan yara, gülümseyen ağızdan yükselen şarkı. Hep beraber bu seferde söylenegelen uzakların sesi, tınısı. Siz çoksunuz, oysa ben tekim, diyor ozan bu uzun yolculukta. Gecenin karanlığında kurtların avı olan dişi koyunun trajedisini yaşarken akıyor her damlası şiirinin. Suskunluğu gevezeden, hoşgörüyü hoşgörüsüzden öğrenen bir coğrafyanın sürekli sürgünleri belli ki bu yolculuk. Bir hayli Ortadoğu anlaşılan.

Yalnız söylenen sözü duymanın, yalnız açığa çıkan ışığı görmenin duymamak, görmemek olduğunu dile getirirken Cibran, bu yolculuğun kalabalık yalnızlıklarla beslenmiş, yaşamın özüne akan bir ırmak olduğunu söylüyor yol arkadaşlarına. Çığlık çığlığa ben elçiyim, diyor onu dinleyen dizelere. İncil’den Kuran’a tüm kutsal metinler esin perim, diyor, benim sancılı şarkımda. Hep beraber söylemeli o halde, diye bağırıyor onu dinleyen uysal dizeler. Gerektiğinde başkaldırmalı yazgı denilen gülünç ama bir hayli de trajik oyuna. Bu, elçinin sözleri. Sakın ha tek doğruyu buldum demeyin, bir doğruyu buldum deyin, diyor kendisini putlaştırmasın diye yol arkadaşları. Sesi tüm bilgelerin alçak gönüllü yakarışı. “Biz avare gezginler, daima en tenha yolu ararız; başlamaz hiçbir gün bizim başka bir günü sona erdirdiğimiz yerde ve hiçbir gün doğumu bulamaz bizi gün batımının bıraktığı yerde.” Tenhalığını, kendi kuytusunu arayan zamansız yolcular her biri.

Ağaçlar var yol boyu. Aslında her biri yerin gök üstüne yazdığı şiir. Gözler önündeki sis perdesini yok etmeli o halde. Ağacı, göğü, yolu çevreleyen ıssız çölü tanımalı, kavramalı, yerleştirmeli zihne. Her biri bir imgeye dönüşecek başkalaşarak, kırılarak, dökülerek. Aşkla örülmeli şiir o halde, tutsak olmayan ve tutsak etmeyen aşkla. Düşlerinle inşa etmelisin şiiri. Gündüz o uyanık anlarında gördüğün düşlerle. Kilitlenemeyecek kadar yüce için. Her dize gündüz düşleri görüyor o an. Tanrı her düşünüzün tanığı; sessiz, uysalca onunkisi. İçinizi görüyor, Simurg’un kanat vuruşunda her biri savrulmuş o zavallı kuşlara yakıyor ağıdını. Kendisiyle yüz yüze gelip en çetin hesabı veriyor yolcular. Özgürlük yalnızlıktır, meczuptur özgür olan. Bilinmez, kayıp ülkelere gider her adımları. Keşfedilmemiş, denizler, ırmaklar şehirler sökün eder gündüz düşlerinde yolcuların. Canhıraş yürüyor her biri. Ben göründüğüm gibi değilim, dizeler yükseliyor; sert, vurgulu. “Görüntüm ise, üzerimde taşıdığım, beni senin merakından ve seni benim ihmalimden koruyan, özenle örülmüş bir giysiden başka bir şey değildir.” Sessizliğin evreninde yaşıyor hepsi de. Birinin gecesi diğerinin gündüzü. Birbirlerinin şarkılarını duymadan aynı şarkıyı söylüyorlar. Ayrı yollarda yürüyen ama birlikte yol alan yoldaşlar onlar. El ele. Yenilseler bile, kimsesizlikleriyle barışık, yenilgileriyle kardeş savaşçılar bu yolcular. Nice yıkımdan çıktılar. Yenilgileri cesaretleri hepsinin.

Yenilgi, Yenilgim, benim yürekli eşim,

Duymalısın şarkılarımı, çığlığımı, sessizliğimi

Senden başka hiç kimse söz edemeyecek

Kanat vuruşlarından,

Ve denizlerin gürlemesinden,

Geceleri yanıp tutuşan dağlardan,

Sarp ve kayalık ruhuma

Yalnız sen tırmanacaksın…

Yabanıl, göçmen, öfkeli bir yoldaşlık onlarınkisi. Sözcükler anlam denizinde en sert fırtınalara direndi. Korudular sözcüklerini. Anlaşılmadılar hiçbiri. Uzak memleketlerin öteki dillerini konuşuyorlar çünkü.

“Doğru değil anne; yatağım sert, emdiğim sütün acı bir tadı var, memleketin kokusu burnuma çok pis geliyor, çok sefil bir haldeyim.”

Konuştukları dil geldikleri ülkelerin dili. Eski savaşların öyküleri, sözcükleri. Fethettikleri kadar fethedildikleri, yıktıkları kadar yıkıldıkları ülkelerden geldiler. Yenildiler, yendiklerini sandıklarında bile. Yağmaladılar, yağmalandılar. Maskelerimizi atalım diyor elçi. Benliğimize bu seyrüsefer. Kirimizi, pasımızı anlamaya ve arınmaya o kirli tarihlerimizden.

Yolun sonuna yaklaştıklarında “Çarmıha gerilmek istiyorum!” diye bağırdı elçi. Düşünceleri ses verdi bu çetin yolculuk biterken.

Bağışlanmak, şan ve şeref değil aradığım bu diyette. Kurban edilirsem eğer susuzluğumu gidereceğim kanımla. Açılan yaralarımla konuşmayı öğreneceğim. Gece ve gündüzün tutsağı olmaktan çıkıp onlara kapı açacağım. Gökleri, insanları, acıları kendi kurban törenimle anlayacağım. Kendi yalnızlığımda, kendimi, ölümümle dinleyeceğim. Cibran olmanın insanlaşmak olduğunu göğe yayılan dizelerimle anlatacağım. O suskun şarkılarım uzanacak sonsuz maviye. Derinliğimde öleceğim ben, tüm hüzünlerimin derinliğinde.

“Yenilgi, yenilgi, benim yürekli eşim.”

Erinç Büyükaşık
http://www.yalnizlarmektebi.com/, 02.01.2015

[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=hAoAyr1m2Mo[/youtube]

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Küçük Prens gönüldaşlara emanet

Dostluğu yücelten, “aşk, masumiyet, yalnızlık” gibi yetişkin temalarını derinlikle işleyen Küçük Prens, 71 yıldır pek çoğumuzun “hayat kitabı”. Eserin Tomris...

Kapat