İmparatorluk Nedir? İmparatorluklar Kötü müdür?

İmparatorluk Nedir?

İmparatorluk iki önemli özelliği barındıran bir siyasi sistemdir. Birincisi, bu sıfata hak kazanmak için çok sayıda birbirinden ayrı ve farklı kültürel kimliklere ve farklı topraklara sahip insan grubunu yönetmeniz gerekir. Peki tam olarak kaç tane? İki veya üç yeterli değilken, yirmi veya otuz ise fazlasıyla yeterlidir. İmparatorluk olmak için gereken eşik bunların arasında bir yerdedir.

İkincisi, imparatorluklar esnek sınırlara ve potansiyel olarak sınırsız iştaha sahiptir. Temel yapılarını veya kimliklerini değiştirmeden daha fazla toplumu ve toprağı yutup sindirebilir. Günümüzdeki İngiliz devleti, devletin temel yapısını veya kimliğini değiştirmeden pek de aşılamayacak çok açık ve net sınırlara sahiptir. Oysa geçtiğimiz yüzyılda Dünya’nın herhangi bir yeri Britanya İmparatorluğunun parçası olabilirdi.

Kültürel çeşitlilik ve sınırlardaki esneklik imparatorluklara sadece kendilerine özgü bir kimlik oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda tarihteki önemli rollerini de kazandırır. İmparatorluklar bu iki özellik sayesinde farklı etnik grupları ve farklı çevre koşulları gösteren bölgeleri tek bir siyasi şemsiye altında toplayabilmiş ve hem Dünya’nın hem de insan türünün giderek daha da fazlasını bir araya getirip harmanlayabilmiştir.

Bir imparatorluğun kökenlerinden, yönetim biçiminden, sınırlarından veya nüfusunun büyüklüğünden ziyade kültürel çeşitliliğiyle ve esnek sınırlarıyla belirlendiğinin altını çizmek gerekir. Bir imparatorluğun muhakkak askeri fetihlerle doğmuş olması gerekmez. Atina İmparatorluğu hayatına bir gönüllü birlik olarak başlamıştı; Habsburglar ise evlilikle ortaya çıkmış, karmaşık evlilik ittifakları sayesinde güçlenmiş bir imparatorluktu. Bir imparatorluğun otoriter bir yönetici tarafından idare edilmesi de şart değildir. Tarihteki en geniş imparatorluk olan Britanya İmparatorluğu demokrasiyle yönetiliyordu. Diğer demokratik (veya en azından cumhuriyetçi) imparatorluklar arasında modern Hollanda, Fransız, Belçika ve ABD’yle birlikte modern zaman öncesi Novgorod, Roma, Kartaca ve Atina imparatorlukları sayılabilir.

Büyüklük de o kadar önemli değildir, imparatorluklar ufak tefek de olabilir. Gücünün doruğundaki Atina İmparatorluğu bugünkü Yunanistan’dan bile hem coğrafi hem de nüfus olarak çok daha küçüktü. Aztek İmparatorluğu da günümüzdeki Meksika’dan daha küçüktü.
Yine de bu iki örnek de imparatorlukken, buna karşılık modern Yunanistan ve Meksika imparatorluk değildir, çünkü bu eski ülkeler onlarca hatta belki de yüzlerce farklı siyasi birimi kontrolü altına almışken, modern devletlerde durum böyle değildir. Atina 100’den fazla şehir devletini kontrolü altına aldı, Aztek İmparatorluğu ise eğer vergi kayıtlarına inanabilirsek 371 farklı kabile ve grubu yönetiyordu.[66]

Böylesi bir insan çeşitliliğini orta büyüklükte bir modern devletin topraklarına nasıl sıkıştırabiliriz? Bu eskiden mümkündü çünkü geçmişte dünyadaki küçük grupların sayısı daha fazlayken nüfusları daha azdı ve bugünkü insanlardan daha az yer kaplıyorlardı. Akdeniz’le Ürdün nehri arasında bugün sadece iki grup insanın hırslarını gidermesini sağlayan arazi, Eski Ahit’in yazıldığı dönemlerde onlarca millet, kabile, küçük krallık ve şehir devletine rahatlıkla ev sahipliği yapabiliyordu.

İmparatorluklar insan çeşitliliğindeki ani ve ciddi azalmanın temel sebeplerinden biriydi; zamanla bir silindir gibi Numantialılar ve daha pek çok insan grubunun kendine özgü niteliklerini ortadan kaldırarak onları yeni ve çok daha büyük gruplara kattı.

İmparatorluklar Kötü müdür?

Günümüzde “emperyalist”, “faşist”in ardından siyasi hakaretler sözlüğümüzde ikinci sırada geliyor. İmparatorluk eleştirileri iki grupta toplanır:
Birincisi, imparatorluklar iyi işlemez. Uzun vadede boyunduruk altına alınmış çok sayıda milleti etkili bir şekilde yönetmek mümkün değildir.

Bu mümkün olabilse bile, sonuçta imparatorluklar kötü birer yıkım ve sömürü makineleridir. Her toplumun kendi kaderini tayin hakkı vardır ve hiçbir zaman bir diğer toplumun yönetimi altına girmemelidir.

Tarihsel bir bakış açısıyla, ilk cümle tamamen anlamsız, İkincisiyse hayli sorunludur.
Gerçekte imparatorluklar geçtiğimiz 2500 yıl boyunca dünyadaki en yaygın siyasi örgütlenmeler olmuştur. Bu 2500 yıl boyunca dünyadaki insanların çoğu imparatorluklarda yaşadı. Ayrıca çok istikrarlı bir yönetim biçimi olan imparatorluklar isyanları çok kolay bastırmış ve genellikle ya istilayla ya da yönetici seçkinlerdeki bir kopuşla dağılmışlardır. Buna karşın, istila edilmiş halkların emperyal yöneticilerinden kurtulabilme oranları pek de yüksek değildir; çoğu yüzlerce yıl boyunduruk altında yaşamış ve genel olarak da istilacı imparatorluğa yavaşça karışarak kültürleri yok olmuştur.

Örneğin Batı Roma İmparatorluğu 476’da işgalci Cermen kabileleri tarafından yıkıldığında, Romalıların kendilerini yüzlerce yıl önce fethettiğini hatırlamayan Numantialılar, Arverniler, Helvetialılar, Samniler, Lusitanyalılar, Umbriyalılar, Etrüskler ve yüzlerce başka halk, Yunus’un kendisini yutan balığın midesinden çıkması gibi yeniden ortaya çıkamayan bu halkların hepsi ortadan kalkmıştır. Kendisini bu milletlerin üyesi olarak tanımlayan ve kendi dillerini konuşan, kendi tanrılarına tapan, kendi mit ve efsanelerini anlatan insanların torunları artık Romalı gibi düşünüyor, konuşuyor ve ibadet ediyordu.

Çoğu örnekte, bir imparatorluğun çöküşü tebaa halklar için bağımsızlık anlamına gelmedi. Genellikle yeni bir imparatorluk eskisinin çöküşünden doğan boşluğu hemen doldurdu. Bunun en bariz görüldüğü yer Ortadoğu’ydu. Bölgede günümüzde görülebilen siyasi bölünmüşlük (pek çok bağımsız ve az çok istikrarlı sınırlara sahip ülke arasındaki güç dengesi) geçtiğimiz birkaç bin yıl boyunca neredeyse hiç yaşanmamış bir durumdu.

Ortadoğu’da en son MÖ 8. yüzyılda böyle bir durum yaşandı, neredeyse üç bin yıl önce! MÖ 8. yüzyılda Yeni Asur İmparatorluğu’nun yükselişinden 20. yüzyılın ortalarında İngiliz ve Fransız imparatorluklarının çöküşüne kadar geçen sürede, Ortadoğu bayrak yarışı gibi bir imparatorluktan öbürüne geçti. İngilizler ve Fransızlar bayrağı bıraktıklarındaysa Aramiler, Ammoniler, Fenikeliler, Filistinliler, Moabiler, Edorniler ve Asurlular tarafından fethedilmiş diğer topluluklar çoktan yok olmuştu.

Günümüzün Yahudileri, Ermenileri ve Gürcüleri eski Ortadoğu halklarının kendi çocukları oldukları konusunda belirli bir temeli olan iddialar öne sürebiliyorlar, ama bunlar da aslında genel durumun doğruluğunu kanıtlayan istisnalar, üstelik bu iddialar bile abartılıdır. Modern Yahudilerin siyasi, ekonomik ve toplumsal pratiklerinin eski Judea krallığından ziyade geçtiğimiz iki bin yıl boyunca emrinde yaşadıkları imparatorluklardan etkilenmiş olması, ayrıca belirtilmesi gerekmeyecek kadar açık bir durumdur. Eğer Kral Davut bugün Kudüs’te aşırı tutucu bir sinagoga gitmeye kalksaydı insanların Doğu Avrupa kıyafetleri giymesine, bir Alman lehçesi konuşmasına (Yiddiş) ve bir Babil metni (Zebur) hakkında sonu gelmez tartışmalar yapmasına şaşkınlık içinde bakakalırdı. Eski Judea’da ne sinagog, ne Zebur, ne de Tevrat vardı.

* * *

Bir imparatorluğu kurmak ve sürdürmek genellikle büyük nüfusların katledilmesini ve geriye kalanların da zalimce bastırılmasını gerektirir. İmparatorlukların standart uygulamaları arasında savaşlar, köle alma, zorunlu sürgün ve soykırım vardı. Romalılar MS 83’te İskoçya’yı işgal ettiğinde, Kaledonya kabilelerinin çok ciddi direnişiyle karşılaştılar ve buna tüm ülkeyi yakıp yıkarak cevap verdiler. Romalıların barış girişimlerine karşı şef Calgacus, Romalıları “dünyanın kabadayıları” diye adlandırarak ve “yağmalamak, kesip biçmek ve çalmak için kurdukları şeye imparatorluk diyerek yalan söylüyorlar, sonra ortalığı çöle çevirip bunun adına da barış diyorlar,” diyerek cevap vermişti.[67]

Bütün bunlar elbette imparatorlukların geriye hiç iyi bir şey bırakmadığı anlamına gelmiyor. Tüm imparatorluklara kara çalmak ve hepsinin bıraktığı mirası önemsiz ilan etmek, insanlık kültürünün büyük bölümünü reddetmek anlamına gelir. İmparatorluk seçkinleri fetih ganimetlerini sadece kaleler yapmak ve ordular beslemeye değil, felsefeye, sanata, hukuka ve sosyal yardımlara yatırırlardı. İnsanlığın kültürel mirasının büyük bölümü fethedilmiş toplulukların sömürülmesi sayesinde ortaya çıkmıştır. Roma emperyalizminin getirdiği kâr ve refah Cicero, Seneca ve Saint Augustine’e düşünmek ve yazmak için gerekli lüksü ve zamanı sağlamıştı. Benzer şekilde Babür İmparatorluğu’nun[68] Hintli tebaasını sömürmesi sonucu elde ettiği zenginlik olmasaydı Taj Mahal bitirilemezdi veya Habsburg İmparatorluğu’nun Slav, Macar ve Romanyalılara hükmetmesi Haydn’ın ve Mozart’ın ödeneklerine dönüşebiliyordu. Buna karşılık, hiçbir Kaledonyalı yazar Calgacus’un konuşmasını kayda geçirmedi, biz şu an bu konuşmayı Roma tarihçisi Tacitus sayesinde biliyoruz, ki muhtemelen Tacitus bunu kendisi uydurdu. Bugün pek çok akademisyen, Tacitus’un hem bu konuşmayı hem de Calgacus karakterini uydurduğu ve bunu da kendisi ve diğer üst sınıf Romalıların ülkeleriyle ilgili ne düşündüğünü ifade etmek için yaptığı konusunda hemfikirler.

Seçkin kültür ve yüksek sanatın ötesine geçerek de baksak, sıradan insanların dünyasına da insek, pek çok modern kültürde imparatorlukların mirasının izlerini görürüz. Bugün çoğumuz, atalarımıza kılıç zoruyla kabul ettirilen imparatorluk dillerinde düşünüyor, konuşuyor ve rüya görüyoruz. Doğu Asyalıların büyük bölümü Han İmparatorluğunun dilinde düşünüyor ve hayal kuruyor. Kökenleri ne olursa olsun Alaska’nın Barrow yarımadasından en güneydeki Macellan Boğazı’na kadar iki Amerika kıtasında bugün yaşayan tüm insanlar şu dört emperyal dilden biriyle iletişim kurmaktadır: İspanyolca, Portekizce, Fransızca ve İngilizce. Günümüzdeki Mısırlılar Arapça konuşur, kendilerini Arap olarak görür ve 7. yüzyılda Mısır’ı işgal ederek parlayan isyanları demir yumrukla ezen Arap İmparatorluğu’na gönülden bağlıdırlar. Güney Afrika’daki yaklaşık 10 milyon Zulu 19. yüzyıldaki Zulu altın çağını gururla anarlar, oysaki bunların çoğu Zulu İmparatorluğu’na karşı savaşan ve ancak çok kanlı askeri operasyonlarla imparatorluğa katılması sağlanabilen dört kabileden gelmektedir.

Bu Sizin İyiliğiniz İçin

Hakkında kesin bilgi sahibi olduğumuz ilk imparatorluk Büyük Sargon’un Akkad İmparatorluğu’dur (MÖ 2250). Sargon siyasi kariyerine Mezopotamya’daki küçük bir şehir devleti olan Kish’in kralı olarak başladı. Bir süre sonra sadece Mezopotamya’daki şehir devletlerini değil, Mezopotamya dışındaki geniş toprakları da fethetmeyi başaran Sargon tüm dünyayı fethettiğini iddia etti. Gerçekteyse, egemenlik alanı Basra Körfezi’nden Akdeniz’e uzanıyor ve günümüzdeki Irak ve Suriye’nin büyük bölümüyle Iran ve Türkiye’nin bir kısmını içeriyordu.

Akkad imparatorluğu kurucusunun ölümünden sonra çok dayanamadı, ama Sargon arkasında her zaman birilerinin hak iddia ettiği bir imparatorluk koltuğu bırakmış oldu. Sargon’u takip eden 1700 yılda Asur, Babil ve Hitit kralları onu bir rol modeli olarak görerek kendileri de tüm dünyayı fethettiklerini iddia ettiler. Daha sonra, MÖ 550 civarında İranlı Büyük Cyrus daha da büyük bir iddiayla ortaya çıktı.

Asur kralları her zaman Asur kralları olarak kalmışlardı. Tüm dünyayı yönettiklerini iddia ettiklerinde bile bunu Asur Krallığı için yaptıkları açıktı ve bununla ilgili bir sıkıntı da duymuyorlardı. Cyrus ise sadece tüm dünyayı yönettiğini iddia etmiyor, aynı zamanda bunu tüm insanların iyiliği için yaptığını söylüyordu. İranlılar, “topraklarınızı sizin iyiliğiniz için fethediyoruz,” diyorlardı. Cyrus emri altındaki halkların kendisini sevmelerini ve İranlıların tebaası oldukları için kendilerini şanslı görmelerini istiyordu. Cyrus’un düşmanının boyunduruğu altında yaşayan bir halkın güvenini kazanmak için giriştiği yenilikçi çabaların en ünlü örneği, Babil’de sürgünde bulunan Yahudilerin Judea’daki anavatanlarına dönerek tapınaklarını yapmalarına izin vermesiydi, hatta bunlara maddi yardımda bile bulunulmuştu. Cyrus kendisini Yahudileri yöneten bir İranlı kral olarak görmüyordu, o Yahudilerin de kralıydı, bu yüzden de onların refahından ve mutluluğundan sorumluydu.

Tüm dünyayı içinde yaşayanların iyiliği için yönettiğini iddia edebilme cüreti ürkütücü ve şaşırtıcıydı. Evrim diğer sosyal memeliler gibi Homo sapiens’i de yabancı düşmanı (ksenofobik) yaratıklar haline getirmişti. Sapiens içgüdüsel olarak insanlığı “biz” ve “onlar” olarak ikiye bölmüştü. Biz aynı dili, dini ve gelenekleri paylaşan insanlar birbirimizden sorumluyuz, ama onlardan değiliz. Onlardan hep ayrıydık ve bu yüzden onlara hiçbir borcumuz da yok. Onları hiçbir zaman topraklarımızda görmüyoruz ve onların topraklarında ne olup bittiği de bizi hiç ilgilendirmiyor. Onları insan diye adlandırmamız bile bir lütuf. Sudan’daki Dinka halkının dilinde “dinka” gayet düz anlamıyla “insan” anlamına gelir, dolayısıyla Dinka olmayanlar insan değildir. Dinkaların en azılı düşmanı Nuerlerdi. Nuer dilinde Nuer kelimesi ne anlama geliyor? Nuer’in anlamı “evrensel insanlar’dır. Sudan çöllerinden binlerce kilometre uzakta Alaska’nın donmuş, buzlu topraklarında ve kuzeydoğu Sibirya’da Yupikler yaşar. Yupik dilinde Yupik’in anlamı “gerçek insan”dır.[69]

Cyrus’tan itibaren imparatorluk ideolojileriyse bu etnik ayrıcalığa karşıt bir şekilde kapsayıcı ve herkese yönelik olarak gelişti. Bu ideolojiler yönetenlerle yönetilenler arasındaki ırksal ve kültürel farkları sıkça vurgulamakla birlikte, yine de tüm dünyanın temelde birliğini, tüm zamanları ve mekanları yönlendirmesi beklenen yönetim ilkelerini ve tüm insanların karşılıklı sorumluluklarını da tanıyordu. İnsanlık büyük ve geniş bir aile olarak görülüyordu: Ebeveynlerin sorumluluklarının arasında çocuklarının mutluluğu da vardı.

Bu yeni emperyal vizyon Cyrus ve İranlılardan Büyük İskender’e, ondan Yunan krallarına, Roma imparatorlarına, halifelere, Hint hanedanlarına ve nihayet Sovyet liderlerine ve Amerikan başkanlarına geçti. Bu aynı zamanda iyiliksever emperyal vizyon, imparatorlukların var olmasını meşrulaştırarak, hem tebaa halkların ayaklanmasını hem de bağımsız halkların emperyal genişleme hamlelerine direnmelerini değersizleştirdi.
Benzer emperyal yaklaşımlar İran modelinden bağımsız olarak başta Orta Amerika, And bölgesi ve Çin olmak üzere dünyanın diğer bölgelerinde de ortaya çıktı. Geleneksel Çin siyasi teorisine göre Cennet (Tian) dünyadaki tüm meşru otoritenin kaynağıdır. Cennet en değerli kişiyi veya aileyi seçerek Cennetin yetkilerini verecektir. Bu kişi veya aile, bu hakka dayanarak Cennetteki herkesi (Tianxia) yaşayan herkesin yararına yönetecektir. Bu yüzden de, meşru otorite tanım gereği evrenseldir. Eğer bir yöneticide Cennetin yetkileri mevcut değilse, tek bir şehri yönetmesi için bile gerekli meşruiyeti yoktur. Yönetici yetkilere sahipse adaleti ve uyumu tüm dünyaya yaymakla yükümlüdür. Cennet Yetkileri aynı anda birden çok adaya verilemez ve dolayısıyla aynı anda birden fazla bağımsız devletin var olması da meşru olamaz.

Birleşik Çin İmparatorluğu’nun ilk imparatoru Qin Shi Huang “[evrenin] altı yön boyunca her şey imparatorun malıdır… nerede bir insan izi varsa bunu yapan kesinlikle [imparatorun] halkındandır… iyiliği ve düşünceliliği öküzlere ve atlara bile ulaşır. Bundan faydalanmayan tek bir kişi bile yoktur. Her insan onun çatısı altında güvendedir,” demiştir .[70] Böylelikle Çin siyasi düşüncesinde ve Çin tarih hafızasında imparatorluk dönemleri düzen ve adaletin altın çağları olarak görülmeye başlanmıştır. Modern Batı düşüncesinde hâkim olan, dünyanın farklı ulus devletlerden oluştuğu fikrinin aksine, Çin’de politik bölünmeler kaos ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü karanlık çağlar olarak görülür. Bu algının Çin tarihinde çok kapsamlı sonuçları olmuştur. Ne zaman bir imparatorluk çökse, hâkim siyasi teori potansiyel güç odaklarını ufak tefek bağımsız prensliklerle yetinmemeleri ve tekrar birleşmeleri yönünde teşvik etmiştir. Bu yöndeki tüm çabalar da er ya da geç başarılı olmuştur.

Onlar Biz Olduğunda

İmparatorluklar pek çok küçük kültürü daha az sayıdaki büyük kültüre dönüştürmekte belirleyici rol oynadı. Fikirler, insanlar, metalar ve teknoloji büyük bir imparatorluğun sınırları içinde politik açıdan bölünmüş bir bölgede olabileceğinden daha hızlı yayılıyordu. Sıklıkla imparatorluklar, bizzat kendileri bu fikirleri, kurumları, gelenekleri ve normları yayıyorlardı. Bunun bir nedeni de bu unsurların imparatorlukların da işini kolaylaştırmasıydı. Her köşesinde ayrı bir yasa, ayrı yazı sistemleri, ayrı dil ve ayrı paralar olan bir imparatorluğu yönetmek zor iştir. Standartlaşma imparatorlar için bir nimetti.

İmparatorlukların ortak bir kültürü yaymak için çaba göstermesinin ikinci ve en az o kadar önemli bir sebebi de meşruiyet kazanmaktı. En azından Cyrus’un ve Qin Shi Huang’ın zamanından beri imparatorluklar faaliyetlerini haklı ve gerekli göstermeye çalışmıştır (gerek yol yaparak, gerekse kan dökerek) ve bunu da yönetilenlerin yönetenlerden bile daha fazla faydalandığı bir üst kültürü yaymak için yapmıştır.

Bu faydalar bazen dikkat çekici (yasalar yapma ve uygulama, şehir planlaması, ağırlıkların ve ölçülerin standartlaştırılması), bazen de daha tartışılır şeylerdi (vergiler, zorunlu askerlik, imparatora tapınma gibi). Yine de çoğu imparatorluk seçkini, imparatorluktaki tüm insanların genel mutluluğu için çalıştıklarına yürekten inanıyordu. Çin’deki yönetici sınıf ülkenin komşularını ve bunların yabancı tebaalarını, imparatorluk kültürünün götürülmesi gereken zavallı barbarlar olarak görüyordu. Cennetin yetkileri imparatora tüm dünyayı sömürmesi için değil, insanlığı eğitmesi için bahşedilmişti. Romalılar da kendi hükümranlıklarına barbarlara barış, adalet ve refah götürme misyonlarıyla haklılık kazandırıyorlardı. Boyalı Galyalılar ve vahşi Cermenler, Romalılar onları yasalarla evcilleştirerek büyük hamamlarda temizleyip felsefeyle eğitene dek pislik ve cehalet içinde yaşıyorlardı. MÖ 3. yüzyılda hüküm süren Maurya İmparatorluğu, cahil dünyaya Buddha’nın öğretilerini yaymayı misyon olarak belirlemişti. Halifeler de peygamberin vahiylerini mümkünse barışçıl, gerekirse de kılıç zoruyla yaymak için ilahi bir yetkiyle donanmışlardı. İspanyol ve Portekiz imparatorlukları da Doğu Asya ve Amerika’da peşinden koştukları şeyin zenginlik değil, insanları doğru inanca döndürmek olduğunu öne sürdüler. Aynı şekilde, İngilizlerin liberalizm ve serbest ticareti yayma misyonlarının üzerinde güneş hiç batmıyordu, Sovyetler tarihsel olarak kapitalizmden ütopik bir proletarya diktatörlüğe giden yoldaki yürüyüşü kolaylaştırma görevini yakıştırdı kendisine. Bugün çoğu Amerikalı, Üçüncü Dünya ülkelerine cruise füzeleri ve F-16’larla bile olsa demokrasi ve insan hakları kazanımlarının götürülmesi gerektiğini düşünüyor.

İmparatorluklar tarafından yayılan kültürel fikirler nadiren yönetici seçkinlerin uydurmasıdır. İmparatorluğun vizyonu evrensel ve kapsayıcı olduğundan, imparatorluk seçkinlerinin tek bir geleneğe yapışıp kalma mecburiyeti yoktu. Nereden esinlenmiş olurlarsa olsunlar yeni fikirlere, normlara ve geleneklere adapte olma şansları vardı. Bazı imparatorlar kendi kültürlerini saf hâle getirmek ve kökenlerine dönmek için uğraşırken imparatorluklar genellikle halklarından olabildiğince çok şey alan melez medeniyetlere dönüştüler. Roma’nın emperyal kültürü Romalı olduğu kadar da Yunan’dı; Abbasilerin imparatorluk kültürü kısmen İranlı, kısmen Yunan, kısmen Arap’tı. Moğol İmparatorluğu’nun kültürü de Çin kültürünün kopyasıydı. Emperyal ABD’deyse Kenya kökenli bir Başkan, İtalyan pizzası yerken favori filmi Arabistanlı Lawrence’ı izleyebilir (Türklere karşı Arap isyanını anlatan bir İngiliz destanı).

Elbette bu kültürel kaynaşma sonucu yaşanan asimilasyon, yenilenler için durumu daha kolay hâle getirmedi. Emperyal uygarlık pek çok fethedilmiş halktan çok sayıda katkı almış olabilir, ama ortaya çıkan melez sonuç yine de büyük çoğunluk için yabancıydı ve asimilasyon da genellikle acılı ve travmatik bir süreçtir. Benimsenen ve sevilen bir yerel geleneği bırakmak, en az yeni bir kültüre uyum sağlamaya çalışmak kadar zor ve streslidir. Daha da kötüsü, tebaa halklar yeni kültüre adapte olduğunda bile imparatorluk seçkinlerinin onları “biz”in parçası olarak görmesi on yıllar hatta yüzyıllar alabiliyordu. Fetih ve kabul arasında geçen nesillerse tamamen ortada kalıyordu çünkü bunlar hem kendi yerel kültürlerini kaybetmiş hem de imparatorlukların dünyasında eşit olarak yer almalarına izin verilmeyen insanlardı ve uyum sağladıkları yeni kültürler onları barbarlar olarak görmeye devam ediyordu.

Numantia’nın ele geçirilmesinden bir yüzyıl sonra yaşayan bir İberyalı hayal edin. Ailesiyle anadili olan Keltçe’nin bir lehçesiyle konuşurken, çok hafif bir aksanla kusursuz Latince de konuşabiliyordu, çünkü hem işini sürdürmesi hem de resmi kurumlarla iletişim kurabilmesi lazımdı. Karısının gösterişli süslere düşkünlüğünü biliyor, onu şımartıyor ama onun diğer yerli kadınlar gibi benimsediği Kelt zevkinin kalıntılarından biraz utanıyordu (ona kalsa, karısının Romalı valinin karısının taktığı türden mücevherlerin sade güzelliğini takdir etmesini tercih ederdi). Roma tuniği giyiyordu ve büyükbaş hayvan ticaretinde yakaladığı başarı sayesinde (ki bu da büyük ölçüde Roma ticaret hukukunun inceliklerini bilmesi sayesinde olmuştu) Roma usulü bir villa inşa etmeyi başarmıştı. Vergilius’un Georgics’inin Üçüncü Kitap’ını ezbere okuyabilse bile yine de Romalılar onu hâlâ yarı barbar olarak görüyordu. Kızgınlıkla fark ediyordu ki, asla bir yöneticiden randevu alamayacak veya amfi tiyatroda iyi bir koltuğa oturamayacaktı.

19. yüzyılın sonlarında pek çok eğitimli Hintli de İngiliz sahipleri tarafından aynı muameleye tabi tutulmuştu. Meşhur bir anekdot İngilizceyi mükemmel konuşan, Batı danslarını öğrenmek için kursa giden ve çatal bıçak kullanarak yemek yemeyi öğrenen hırslı bir Hintliyi anlatır. Yeni tarzıyla İngiltere’ye giden bu adam, University College London’da okur ve uzman bir dava vekili olur. Tüm bunlara rağmen, takım elbiseli ve kravatlı genç hukukçu, bir İngiliz kolonisi olan Güney Afrika’da kendisine benzeyen “renkli tenli” insanlarla üçüncü mevkide değil de birinci mevkide seyahat etmekte ısrar ettiği için trenden atılır. Bu adam Mohandas Karamçand Gandhi’dir.

Bazı durumlarda kültürel etkileşim ve asimilasyon eski seçkinlerle yenileri arasındaki engelleri gerçekten de kırabildi; fethedilenler kendi ülkelerini artık tuhaf ve yabancı bir işgal sistemi olarak görmüyordu, fethedenlerse tebaalarını kendileriyle eşit görüyorlardı. Yönetilenler de yönetenler de “onları” “biz” olarak görüyordu. Romanın tüm vatandaşları en nihayetinde yüzyıllar boyu süren imparatorluk yönetiminden sonra Roma vatandaşlığı kazandı. Romalı olmayanlar Roma lejyonlarında subaylığa kadar yükselirken kimileri de Senato’da görev aldı. MS 48’de İmparator Claudius Senatoya pek çok Galyalı soyluyu kabul etti. Bir konuşmasında, “Kültür, gelenekler ve evlilik bağları bizi birbirimize kaynaştırdı,” demişti. Burnu büyük senatörler, Roma’nın siyasi sisteminin tam merkezine bu eski düşmanlarının buyur edilmesini protesto ettiler, Claudius da onlara rahatsız edici bir gerçeği hatırlattı: Pek çok senatörün aileleri, zamanında Roma’ya karşı savaşmış ve sonradan Roma vatandaşlığı kazanmış İtalyan kabilelerinden geliyordu. İmparator, kendi ailesinin de Sabinlerden geldiğini söyledi.[71]

2. yüzyıl boyunca Roma, İberya doğumlu, en azından damarlarında birkaç damla da olsa İberyalı kanı dolaşan bir dizi imparator tarafından yönetildi. Trajan, Hadrian, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius dönemleri genellikle İmparatorluğun altın çağı olarak adlandırılır. Bu imparatorlardan sonra tüm etnik duvarlar yıkılmıştır; İmparator Septimius Severus (193-211) Libyalı bir Pun ailenin oğluydu. Algebalus (218-222) Suriyeli’ydi, İmparator Philip (224-249) halk arasında “Arap Philip” olarak bilinirdi. İmparatorluğun yeni vatandaşları Roma emperyal kültürünü öyle hevesle benimsediler ki, İmparatorluk çöktükten yüzyıllar hatta bin yıllar sonra bile hâlâ İmparatorluğun dilini konuşmaya, İmparatorluğun Levant’taki eyaletlerinin birinden alarak benimsediği Hıristiyan tanrısına inanmaya ve İmparatorluğun yasalarıyla yaşamaya devam ettiler.

Benzer bir süreç 7. yüzyılın ortalarında kurulan Arap İmparatorluğu’nda da yaşandı. Yönetici Arap-Müslüman seçkinlerle, ne Arap ne de Müslüman olan Mısırlı, Suriyeli, İranlı ve Berberi halk arasında keskin bir ayrım söz konusuydu. İmparatorluğun tebaası aşamalı olarak Müslümanlık inancını, Arap dilini ve yine melez bir emperyal kültürü benimsedi. Eski Arap seçkinler bu halklara derin bir düşmanlıkla bakıyordu, zira kendi statülerini ve kimliklerini kaybetmekten korkuyorlardı. Zamanla imparatorlukta ve İslam dünyasında eşit haklar talep eden bu yeni kızgın halklar sonunda istediklerini elde ettiler. Mısırlılar, Suriyeliler ve Mezopotamyalılar giderek “Arap” olarak görülmeye başlandılar. Araplar, ister Arabistan kökenli “otantik” Araplar, isterse Mısır ve Suriye’de yeni ortaya çıkanlar olsun, giderek Arap olmayan Müslümanlar (özellikle de İranlılar, Türkler ve Berberiler) tarafından domine edildiler. Arap imparatorluk projesinin büyük başarısı, yarattığı kültürün Arap olmayan pek çok halk tarafından büyük bir istekle kabul edilmesiydi, öyle ki bu halklar kültürü devam ettirip geliştirerek, imparatorluk çöktükten ve Araplar etnik bir grup olarak hâkimiyetlerini kaybettikten sonra bile yaydılar.

Çin’de imparatorluk projesinin başarısı daha da büyüktü. İki bin yıldan uzun bir süre boyunca, ilk başta barbar olarak adlandırılan etnik ve kültürel grupların önemli bir kısmı Çin kültürüne başarıyla uyum sağlamış ve Han Çinli olmuşlardır (Çin’i MÖ 206 ile MS 220 arasında yönetmiş Han İmparatorluğu’ndan gelir). Çin İmparatorluğu’nun nihai başarısı hâlâ ayakta ve yaşıyor olmasıdır, ama Çin’i Tibet ve Sincan bölgeleri dışında bir imparatorluk olarak görmek de pek mümkün değildir. Çin nüfusunun yüzde 90’ından fazlası, kendileri ve başkaları tarafından Han olarak görülür.

Son birkaç on yılın dekolonizasyon süreci de benzer bir şekilde anlaşılabilir. Modern çağda Avrupalılar üstün Batı kültürünün rehberliğinde bilinen dünyanın büyük bir bölümünü fethettiler. O kadar başarılıydılar ki, milyarlarca insan kademeli olarak bu kültürün önemli bölümlerine uyum sağladı; Hintliler, Afrikalılar, Araplar, Çinliler ve Maoriler Fransızca, İngilizce ve İspanyolca öğrendiler; insan haklarına, kendi kaderini tayin hakkına inanmaya başladılar ve Batı ideolojileri olan liberalizm, kapitalizm, komünizm, feminizm ve milliyetçiliği benimsediler.

20. yüzyıl boyunca Batı değerlerini benimseyen yerli gruplar, bu değerler adına Avrupalı işgalcilerle eşitlik iddia ettiler. Pek çok sömürge karşıtı mücadele, hepsi Batı mirası olan kendi kaderini tayin hakkı, sosyalizm ve insan hakları bayrakları altında verildi. Tıpkı Mısırlılar, İranlılar ve Türklerin Arap fatihlerinden miras aldıkları ve uyum sağladıkları imparatorluk kültürü gibi, günümüzün Hintlileri, Afrikalıları ve Çinlileri eski Batılı sahiplerinin emperyal kültürünün önemli bir bölümünü elbette kendi ihtiyaçları ve gelenekleriyle de karıştırarak benimsediler.

Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens
İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi

Özgün Adı: Sapiens
A Brief History of Humankind

Yazar: Yuval Noah Harari

Son Okuma: Serpil Işıldar

Yayına Hazırlayan: Cihan Kara

Çevirmen: Ertuğrul Genç

Kapak Tasarımı: Deniz Akkol

Yayınevi: Kolektif Kitap

İlk Baskı Yılı: 2015
Dil: Türkçe

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here