İntihar Üzerine – Karl Marx

karl marxFransız toplum eleştirisi, sadece belli sınıfların ilişkilerinde değil, tüm modern ilişki alanlarında ve biçimlerinde yaşanan (modern yaşamın) çelişkileri ve yapaylıkları, kıs¬men de olsa ortaya koyma becerisine sahiptir. Bunu, Fransızlara özgü yaşam coşkusunu, bakışlarının zenginliğini, ince zekalarını, cesur yaratıcı ruhlarını açıkça anlatarak yapmıştır. Fransızların toplum eleştirisindeki üstünlükleri hakkında fikir sahibi olmak için, mesela, kendi dönemlerindeki insan ilişkileri üzerine çalışan Owen’ın ve Fourier’ın eleştirel yazılarını karşılaştırın. Toplumsal koşulları eleştirel bir şekilde sunanlar yalnızca Fransız ‘sosyalist’ yazarlar değil; aynı zamanda edebiyatın bütün alanlarındaki yazarlar, özellikle de roman ve biyografi yazarlarıdır. Jac- ques Peuchet’nun “Memoires tires des Archives de la Police ete.” (Polis Arşivlerinden Anılar) adlı, intihar üzerine çalışmasından alıntılarla, Fransız toplum eleştirisinin bir örneğini ele alacağım.

Bu alıntılar, sadece proleterler için biraz ekmek ve biraz eğitim sağlama sorunu ile ilgilenen ve sadece işçilerin toplumun şu anki durumu yüzünden sıkıntı çektiğini düşünen aksi takdirde, şu an varolan dünyanın varolması muhtemel dünyalar içinde en iyisi olduğunu savunan hayırsever burjuva düşüncesinin dayanaklarını gösterebilir.
Jacques Peuchet gibi, 1789’dan beri sayısız ayaklanmayı tecrübe etmiş olan, ama günümüzde artık neredeyse soyları tükenmiş, hayli yaşlı birçok Fransız yüksek devlet memurunun siyasi deneyimleri sayesinde, sayısız hayalkırıklıkları, coşkular, anayasalar, hükümdarlar, yenilgiler ve zaferler, varolan mülkiyet, aile ve diğer kişisel ilişkiler, yani kısacası özel yaşam eleştirisi hayat bulur.
Jaeques Peuchet (doğumu 1760) edebiyattan tıbba, tıptan hukuka, hukuktan yönetim ve polis şefliğine dek ilerlemiştir. Peuchet, Devrim’den önce, çoğunlukla ekonomi politik ve yönetim sorunları ile ilgileniyordu ve Abbe Mo- rellet ile Dictionnaire du commerce (Ticaret Sözlüğü) üze¬rinde çalışıyordu, ancak ne var ki bu sözlüğün sadece tanı¬tım yazısı yayınlandı. Peuchet, yalnızca kısa bir dönem için Fransız devriminin taraftarlarından biriydi; kralcı par¬tiye döndükten sonra, bir dönem Gazette de France’ın edi¬törlüğünü üstlendi ve sonrasında kötü bir üne sahip olan kralcı Mercure [gazetesinin] editörlüğünü Mallet du Pan’dan devraldı. Yine de, devrim boyunca akıllıca bir yol izledi, bir dönem baskı gördü, bir dönem de Emniyet ve İdare Teşkilatı’nda çalıştı. 1800 yılında bastığı Geographie commerçante [Ticaret Coğrafyasının 5. cildi ile, Birinci Konsül Bonaparte’ın dikkatini çekti ve Conseil de com¬merce et des arts üyeliğine atandı. Sonraki yıllarda, Fran- çois de Neufchateau Bakanlığı’nda yönetimde daha yük¬sek bir mevkiye getirildi. 1814’de Restorasyon onu tüm gö¬revlerinden aldı. 100 günlük bu sürede inzivaya çekildi. Bourbonların Restorasyonunda ise, Paris polis merkezin¬de, 1827’ye dek süren arşiv sorumluluğu görevine getiril¬di. Peuchct’nun, hem doğrudan hem de bir yazar olarak, Kurucu Meclis, Konvansiyon, Tribunate ve Restorasyon idaresindeki Millet Meclisinin konuşmacıları üzerinde et¬kisi vardı. Yukarıda belirtilen Geography of Commerce [Ticaret Coğrafyası] dışında en bilinen, çoğunlukla ekono¬mi üzerine olan çalışmaları ise Fransa istatistikleridir.

Peuchet yaşlandığında, kısmen Paris polis arşivlerin¬den, kısmen de Emniyet ve İdare Teşkilatı’ndaki uzun pra¬tik deneyimlerinden derlediği anılarını yazdı, ama anıları¬nın ölümünden sonra basılmasını istedi. Böylelikle hiçbir koşulda, yazarlarımız, yüksek meslek sahipleri ve memur-larımızdaki aşırı titizlikten ve kapsamlı bilgiden tamamen yoksun “aceleci” Sosyalistlerden ve Komünistlerden biri olarak değerlendirilmeyecekti.
Şimdi Paris polis merkezinde çalışmış olan arşivcimizin intihar üzerine söylediklerini dinleyelim!
“Yıllık intihar sayısındaki artış, dün olduğu gibi bugün de olağan kabul edilse de, toplumu- muzun kötü örgütlenmesinin bir belirtisi olarak değerlendirilmelidir. Özellikle, sanayinin dur¬gun ve krizde olduğu dönemlerde, kıtlık ve ka¬rakış yıllarında, belirtiler salgına dönüşür. Fa-hişelik ve hırsızlık da aynı ölçülerde artış göste¬rir. İntiharın en büyük nedeni yoksulluk olma¬sına rağmen, sanatçılar ve politikacılar kadar aylak zenginler de olmak üzere tüm sınıflarda görülmesi ve intiharı arttıran nedenlerin çeşitli¬liği, ahlakçıların intihar üzerine yaptıkları tek¬düze ve acımasız suçlamalarla alay eder gibi¬dir.

Şu an bilimin zayıf hatta kayıtsız kaldığı ve¬rem hastalığı, dostluğun suistimali, ihanete uğ¬ramış aşklar, hüsranla sonuçlanan ihtiraslar, ai¬levi acılar, kaybedilmiş rekabet, tekdüze yaşa¬mın tatminsizliği, bastırılmış coşkular şüphesiz intihar nedenlerindendir, hele de bunlardan cö¬mertçe nasibini almış kişiler için. Ve yaşam sev¬gisi, kişiliğin bu enerjik itici gücü de, insanı sık¬lıkla tiksindirici varoluşuna bir son vermeye sürükler.
En büyük meziyeti basmakalıp sözleri akıllı bir üslupla ifade etmek olan Madaıne de Stacl intiharın doğaya aykırı bir eylem olduğunu ve cesaret göstergesi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermeye çalışır; özellikle de, ça¬resizlikle savaşmanın ona yenilmekten daha değerli olduğunu iddia eder. Bu tür tartışmalar talihsizlikten kahrolmuş ruhları çok az etkiler. Eğer dindar iseler, daha iyi bir dünyayı sabır¬sızlıkla bcklcrler, ama eğer hiçbir şeye inanmı-yorlarsa, “Hiçliğin” sakinliğini ararlar. Felsefi tiradların onların gözünde hiçbir değeri yoktur ve acıdan kurtuluşun zavallı sığınaklarıdır. Tüm bunların ötesinde, bu kadar sıklıkla baş¬vurulan bir eylemin doğaya aykırı olduğunu iddia etmek talihsizliktir; her gün tanık olduğu¬muz için, intihar hiçbir şekilde doğaya aykırı değildir. Doğaya aykırı olan hiçbirşey varlık gösteremez. Diğer yandan, Tatarlar kendilerini öldürmediğine göre intiharların çoğunu üreten bizim toplumlunuzun doğasıdır. Yani, bütün toplumlarda olaylar aynı şekilde sonuçlanmaz. Toplumumuzu düzeltmek ve daha yüksek bir düzeye çıkarmaya çalışmak için kendimizi’ itiraf etmek zorunda olduğumuz şey budur. Ce-saret açısından ise, eğer günışığında savaş mey¬danında ölüme meydan okumak cesurluk ola¬rak değerlendiriliyorsa, hiçbir şey karanlık bir yalnızlık içersinde her tür heyecanın baskısı al¬tında kendisini öldürmeye karar veren birinin de cesaret yoksunu olduğunu kanıtlayamaz. Bu tür tartışmaya açık bir sorun ölenleri aşağılaya-rak çözümlenemez.

İntihara karşı söylenen herşey aynı düşünce etrafında dönüp durur. İnsanlar intiharı Tanrı¬sal iradenin çiğnenmesi olarak görürler, ama intiharın varlığı kendi başına tanrının çözümle¬nemez iradesine karşı açık bir protestodur. İn¬sanlar toplum hakkındaki kendi fikirlerimizi açıklamamıza ya da uygulamaya koymamıza izin vermeden, topluma karşı görevlerimiz hakkında konuşurlar bizimle ve sonuç olarak acıya yenilmek yerine onun üstesinden gelmeyi binlerce kez daha büyük bir meziyet olarak yü¬celtirler. Öyle bir meziyettir ki bu, neden oldu¬ğu manzara kadar üzücüdür. Kısacası, onlar in¬tiharı korkaklığın bir eylemi, yasaya, [topluma] ve insan onuruna karşı bir suç olarak görürler.

Tüm bu lanetlemclere karşın insanlar kendile¬rini niçin öldürüyorlar? Çünkü çöküntü içinde¬ki insanın damarlarındaki kcın beyhude laflar üretmek için zamanları olan soğukkanlı canlı¬larda olduğu gibi akmaz. İnsan insana bir sır gibi görünür; insan yalnızca suçlanabilir, biline¬mez. Tüm Avrupa’ya hükmeden akıldışı ku¬ramların nasıl ulusların kanını ve yaşamını tü¬kettiğini, uygarlaşmış adaletin tehlikeli kararla¬rını onaylatmak için hapishaneler, cezalandır¬malar ve ölüm araçları tarafından etrafının na¬sıl sıkıca sarıldığını gördüğümüzde; her anlam¬da sefalete terkedilmiş sınıfların sayısal büyük-lüğünü ve acımasız aşağdamalarla hırpalanan, önlem olsun diye ya da belki de onları sefillik¬lerinden kurtarmak için toplum dışına itilmiş insanları gördüğümüzde, tün’l bunlara tanık ol¬duğumuzda, çoğunlukla geleneklerimizi, ön¬yargılarımızı, kanunlarımızı ve ahlakımızı ayaklar altına alan bir varoluşa saygı duyması için neyin bize, bu insanlara emretme hakkını verdiğini anlayamayız.
Cezaları azaltarak ve intihar edenleri lanetle-yerek intiharı önlemenin mümkün olduğu dü¬şünüldü. Durumunu savunmak için artık ha¬yatta olmayan insanları bu şekilde karalamanın ahlaksızlığı hakkında ne söylenebilir ki? Bu arada, bu talihsiz kişiler bunları pek de umur¬samazlar; ve eğer intihardan birisi suçlanacak¬sa, suçlanması gereken geride kalan insanlar¬dır, çünkü bu güruh arasında intihar eden in¬san için uğruna hayatta kalmayı hak edecek bir kişi bile yoktur. Bu acımasız ve de çocukça yol¬lar çöküntünün fısıldamalarına karşı başarılı olabilir mi? Dünyadan kaçmak isteyen bir insan kendi cesedine yapılacak aşağılamaları umur¬sar mı? O, bu aşağılamaları yalnızca yaşam adı¬na bir diğer korkaklık eylemi olarak yorumlar. Bu nasıl bir toplum, insan milyonların ortasın¬da en derin yalnızlığı yaşıyor; hiç kimse farkına varmadan dayanılmaz kendini öldürme arzu¬suyla kahrolabiliyor? Bu toplum toplum değil¬dir, Rousseau’nun dediği gibi, vahşi hayvanla¬rın yaşadığı bir çöldür. Emniyet teşkilatındaki görevlerim sırasında sorumlu olduğum alan¬lardan biri de intiharlardı; birçok vakada insan¬ları intihara sürükleyen nedenlerin önüne geçi¬lip geçilemeyeceğini öğrenme isteğindeydim. Yoğun bir şekilde bu konu üzerinde çalıştım. Şu anki toplumsal düzenin bütünsel bir refor¬mundan yoksun olan her girişimin beyhude ol¬duğunu fark ettim. {‘Anılar’ın yazarının savla¬rından çıkan bu sonuç Marx tarafından formü¬le edilmiştir -Bu cümle yerine Peuchet şöyle der : “herhangi bir kuramsal araştırma yapma-dan, gerçekleri ortaya koymaya çalışacağım”] “Baskıcı anababaların ve amirlerin kendilerine tabi olan kişilere kötü muamele etmelerinin, adaletsiz davranmalarının, gizli cezalandırma¬ların, sinirli, çok kolay heyecanlanan, derin duyguları olan tutkulu insanları ölüm arayışına sürükleyen çaresizliğin temel nedenleri arasın¬da olduğunu keşfettim. Bu devrim [Fransız Devrimi] yıkamadı tüm Uranlıkları ki; keyfi otoriteleri suçladığımız bu kötülükler sıradan ailelerde de vcırlığmı sürdürmekte ve devrim- lerdeki gibi krizlere neden olmakta.

Menfaatler ve mizaç arasındaki ilişkiler, birey¬ler arasındaki gerçek ilişkiler, daha en başından itibaren bizler tarafından yaratılmıştır ve inti¬har, yalnızca, her daim yeni hareketleri teşvik eden, bir çok savaşçının, kurbanlar arasında sa¬yılmaktan bıktığı için ya da cellatlar arasında onurlu bir mevki işgal ettikleri düşüncesine is¬yan ederek, geri çekildiği evrensel toplumsal mücadelenin binbir belirtisinden yalnızca bir tanesidir. Eğer birkaç örnek istiyorsanız, bunla¬rı gerçek tutanaklardan aktaracağım.

1816 Tenımuz’unda, bir terzi kızı, ahlaklı, ira¬deli, çalışkan genç bir kasapla nişanlanır, kasap güzel gelinine çok bağlıdır, kız da ona çok düş¬kündür. Genç kız da terzidir; kendisini tanıyan herkesin saygısını kazanmakta ve damadın ai¬lesi tarafından içtenlikle sevilmektedir. Bu iyi insanlar, genç kızı gelinleri olarak kabul ede¬cekleri günü çabuklaştırmak için hiç bir fırsatı kaçırmazlar; partiler verirler ve genç kız parti¬lerin kraliçesi ve idolüdür.
Evlenme zamanı yaklaşır; iki aile arasında her şey ayarlanır ve anlaşmalar sonuçlandırılır. Ni¬kahın kıyılmasından bir gün önce, genç kız ve ailesi damadııı ilesi ile kşam yemeği yiyecektir. Ancak önemsiz bir olay, beklenmedik bir bi¬çimde bunun gerçekleşmesini engeller. Zengin müşterilerden gelen siparişler terziyi ve karısı¬nı evde çalışmak zorunda bırakır. Özürlerini bildirirler; ancak kasabın annesi, kendisiyle git¬mesine izin verilmiş olan gelinini götürmek için gelir.

“İki önemli misafirin katılamamasına rağmen yemek oldukça eğlencelidir. Aileye dair birçok fıkramsı anı anlatılır ki bu muhtemel evlilik ba¬ğını güçlendirir. İçkiler içilir, şarkılar söylenir; gelecek hakkında konuşulur. Hararetle iyi bir evliliğin güzelliklerinden bahsedilir. Yemek ge¬ce geç saatlere kadar sürer. Basitçe açıklanabile¬cek müsamahakarlıkla, genç adamın ailesi ni-şanlı çiftin duygularını sessizce paylaşmasını görmezden gelir. Elleri birbirini arar, aşk ve mahremiyet başlarını döndürür. Zaten evliliğin gerçekleştirildiği düşünüldüğünden genç çift utanılacak en ufak bir şeye neden olmaksızın gayet uzun bir zaman boyunca görüşmektedir. Damadın ailesinin duyguları, gecenin ilerleyen saatleri, büyüklerin hoşgörüsüyle serbestleşen karşılıklı ateşli arzular, her zaman böyle ye¬meklere hakim olan sınırsız eğlence, tüm bun¬lar kendisini tebessümle ortaya koyan bir fırsat¬la birleşir ve şarap insanları coşturunca, tahmin edilebilecek bir sonuç ortaya çıkar. Işıklar sön¬düğünde, karanlıkta aşıklar yeniden buluşurlar. Herkes şüphelenilecek bir şey yokmuş gibi, farkında değilmiş gibi yapar. Mutluluktur onla¬rı saran burada, hiç dertleri yoktur.

Genç kız ailesinin yanına ancak ertesi sabah döner. Kızın kendisini suçlu hissetmemesinin kanıtı eve yalnız başına dönüğü gerçeğinde ya¬tar. Kız sessizce kendi odasına girer ve üstünü değiştirmeye başlar; fakat kısa bir süre sonra ai¬lesi onu fark eder, akabinde hiddetle kızlarına en utanç verici hakaretleri yağdırırlar ve aşağı¬larlar. Komşular buna tanıklık eder, rezaletin sınırı yoktur. Kızın iffeti nedeniyle çektiği acıyı ve sırrının rezilane biçimde ortaya dökülmesi-nin yarattığı şoku düşünün. Bu şaşkına dön-müş kız, ailesinin adını kötüye çıkardığını, ha¬talı olduğunu, aptallık ettiğini, itaatsizlik ettiği¬ni kabul eder, ama boşu boşuna ailesine herşe- yin eskisi gibi olacağını anlatmaya çalışır. Kızın iddiaları ve üzüntüsü terzi çifti sakinleştirmek¬te başarısız olur.

En korkak ve en tepkisiz insanlar, mutlak ailesel otori¬telerini kullanabileceklerini fark ettiklerinde yatıştırılamaz bir öfkeye kapılırar. Bu otoritenin kötüye kullanımı, eski¬den olduğu gibi, burjuva toplumunda da insanların ister istemez kendilerini alçaltmalarına neden olan bütün uysal¬lık ve bağımlılıklarının bedelidir.

“Birdenbire kadın erkek işgüzarlar ortaya çıkar ve kargaşaya katılır. Bu tiksindirici sahneden kaynaklanan utanç duygusu, genç kızın kendi yaşamına son verme kararı almasına neden olur. Çirkef ve küfürbaz komşular güruhunun arasından koşarak aşağı kata iner; gözleri deli¬likle bulutlanmıştır, “Seine nehrine seğirtir ve kendini nehre atar. Kayıkçılar kızı sudan çıkar¬tır, kız ölmüştür ve üzerinde hala gece giydiği tuvalet vardır. Tabii ki, ilkin kıza hakaretler yağdıranlar şimdi ailesini suçlamaktadır; bu fe¬laket onların boş ruhlarını korkutmuştur. Bir¬kaç gün sonra kızın anne ve babası polisin ema-netinde bulunan, kızın müstakbel kayınpederi¬nin hediyesi olan boynundaki altın zinciri, gü¬müş saati ve diğer küçük çeşitli mücevheratı al¬mak için polis merkezine geldiler. Ben bu in¬sanları aptallık ve barbarlıkları yüzünden hid¬detle azarlama hatasına düşmedim. Bencil ön¬yargılarını ve aşağı tüccar sınıfına hakim olan kendilerine has dini inançlarını göz önünde bu-lundurarak, bu çılgın insanlara Tanrıya hesap vermek zorunda kalacaklarını söylemenin on¬lar üzerinde çok az etki yapacağını düşündüm. “Onları bana getiren şey hatırası olan iki üç parça eşyaya sahip olma arzusu değil, açgözlü¬lükleriydi; ve kendi açgözlülükleri ile onları ce-zalandırabileceğimi düşündüm. Kızlarının mü¬cevherleri üzerinde hak iddia ediyorlardı, mü¬cevherleri onlara vermeyi reddettim; yasa gere¬ği eşyaları muhafaza eden ofisten bu eşyaların teslim edilmesi için ihtiyaç duyacakları belgele¬ri sakladım. Bu görevde olduğum süre boyun¬ca taleplerini hep boşa çıkardım, aşağılamaları¬na meydan okumaktan keyif aldım.

“Aynı yıl, Martinique’in en zengin ailelerinden birinden olan çekici genç bir kreol* ofisime gel¬di. Bu genç kreol, genç bir kadının, yengesinin cesedini, cesedi almayı talep eden kişiye, kendi ağabeyine yani ölmüş kadının kocasına, teslim etmeye kesinlikle razı olmadı. Kadın suya atla¬yarak intihar etmişti. Bu en yaygın intihar türü¬dür. Kadının cesedi, cesetleri kaldırmakla gö-revlendirilmiş polis memurlar tarafından Gre¬ve d’Argenteuil civarlarında bulunmuştu. En karanlık umutsuzlukta bile kadınlara has yay¬gın iffet içgüdüsüyle, boğulan kadın eteğinin ucunu açılmasın diye dikkatli bir şekilde ayak¬larına sarmıştı. Bu iffetli önlem, kadının intihar ettiğini şüpheye yer bırakmadan kanıtlamak¬taydı. Kadın bulunur bulunmaz morga götürü¬lür. Güzelliği, gençliği, lüks giysileri bu felake¬tin nedeni konusunda binlerce söylentiye yol açar. Onu ilk teşhis eden kişinin, kocasının, üzüntüsü sonsuzdur, en azından bana söylen¬diği kadarıyla, bu felaketi algılayamamıştır. Şahsen onu daha önce görmemiştim. Kreol’e kocanın taleplerinin tüm diğerlerine göre önce¬likli olduğunu söyledim; adam talihsiz karısı için şimdiden görkemli bir mezar taşı diktir- mişti. Öfkeden köpürmüş, oradan oraya koştu¬rarak “onu öldürdükten sonra, canavar!” diye bağırmıştı kreol.

Bu genç adamın heyecan ve umutsuzluğundan, ricasının kabul edilmesi için ısrarcı yalvarmala¬rından, gözyaşlarından, kadına aşık olduğu so-nucuna vardım ve bunu ona söyledim. Adam aşkını itiraf etti; ama tüm içtenliğiyle yengesi¬nin bunu hiçbir zaman öğrenmemiş olduğuna yemin etti. Bu onu sanık sandalyesine oturmak zorunda bıraksa bile, sadece yengesinin adını lekelememek için kardeşinin barbarlıklarını gün ışığına çıkarmak istedi, ki onun intiharı halk arasında, böyle durumlarda hep yaşandığı gibi, gizli bir aşk macerası olarak anılacaktı. Desteğim için bana yalvardı. Onun kırık dökük, tutkulu açıklamalarından çıkardığım sonuç şu idi: Monsieur de M…. ağabeyi, zengin bir sanat uzmanı, lüksün ve yüksek sosyetenin bir dos¬tuydu, yaklaşık bir yıl önce bu genç bayanla ev¬lenmişti, görünüşe göre sevgileri karşılıklıydı; onlar görebileceğiniz en güzel çiftti. Evlilikten sonra genç adamın bünyesinde, birdenbire şid¬detli, muhtemelen kalıtımsal bir kan hastalığı ortaya çıktı. Eski yakışıklı görünüşüyle ve zarif endamıyla, bir mükemmellik abidesi olmasıyla, emsalsiz, kusursuz yapısıyla gururlanan bu adam aniden tahribatiarına karşı bilimin çare¬siz olduğu, bilinmeyen bir illetin kurbanı oldu, tepeden tırnağa çok korkunç bir şekilde çirkin¬leşti. Saçları döküldü, beli büküldü. Onun öz- sevisi bu gerçeği reddetmeye çalıştıysa da, gün be gün zayıflaması ve kırışıkları onu, en azın¬dan diğerleri için, fark edilir şekilde değiştirdi. Ancak bütün bunlar onun yatağa düşmesine neden olmadı; onun çelik iradesi bu hastalığın saldırılarına karşı zafer kazanmış gibi göründü. Adam kendi yıkımını feci şekilde yaşadı. Bede¬ni bir enkaza döndü, ancak ruhu ayakta kaldı. Ziyafetler vermeye, av partilerine başkanlık et¬meye ve karakterinin ve doğasının kanunu gibi görünen zengin ve görkemli yaşam tarzını sür¬dürmeye devam etti. Fakat atıyla gezmeye çık¬tığında yaşadığı aşağılanmalar, alaylar, sokak çocuklarının ve öğrencilerin sataşmaları, kaba ve alaycı gülüşler, bayanlara karşı centilmen davranışlarda ısrar ederek kendini alaylara ma¬ruz bıraktığı sayısız durumla ilgili arkadaşları¬nın endişeli uyarıları, sonunda onun yanılsa¬masını parçaladı ve kendisine karşı daha dik¬katli davranmasını sağladı. Çirkinliğini ve be¬densel sakatlığını kabul eder etmez, bunun bi¬lincine varır varmaz, içi acıyla doldu; kederlen¬di. Karısını partilere, balolara, konseriere götür¬meye daha az düşkün gibi göründü; kır evine kaçıp gitti; bütün davetiere bir son verdi; bin¬lerce bahane bulup insanlardan kaçtı; gururu nedeniyle kendi üstünlüğüne inandığı için hoş görebilmiş olduğu arkadaşlarının karısına etti¬ği iltifatlar artık onu kıskanç, şüpheci ve zalim yaptı. Onu ziyaret etmekte ısrar eden herkesin, son gururu ve son tesellisi olan karısının kalbi¬ni fethetmedeki kesin kararlılıklarını sezinledi. Bu sıralarda, kreol, başarısı Bourbonların Fran¬sa krallığına yeniden getirilmesine yarayacak gibi görünen bir iş nedeniyle, Martinique’den geldi. Yengesi onu içtenlikle karşıladı, kadının yaşamak zorunda kaldığı sayısız ilişkiler enka¬zında yeni gelen bu kişi, ağabeyinin unvanı sa¬yesinde doğal olarak Monsieur de M.. olara}< adlandırılma avantajına sahipti. Kreol, hem ağabeyinin arkadaşlarıyla giriştiği tartışmalar sonucunda, hem de ziyaretçilerin gözünü kor¬kutan ve evi terk etmesine neden olan bir sürü olay yüzünden ev halkını saracak olan yalnızlı¬ğı önceden gördü. Onu da kıskanç yapan aşk güdüsünün açıkça farkında olmadan, kreol bu tecrit tedbirlerini onayladı ve öğütleriyle bu
tedbirleri destekledi. Monsieur de M işi, Passy’de güzel bir eve tümüyle kapanmaya dek vardırdı. Ev kısa süre sonra bir çöle dönüştü. Kıskançlık, ne ile ilişkilendirileceği bilinmediği zaman, en ufak şeylerden beslenir; kendine kar¬şı döner ve yaratıcı olur; her şey onu kuvvetlen¬dirmeye hizmet eder. Belki de genç kadın yaşı¬nın zevklerini arzuladı. Duvarlar komşu evler¬deki bakışlara engel oldu; panjurlar sabahtan akşama dek kapalıydı.”

Talihsiz kadın katlanılmaz bir köleliğe mahkum edildi ve bu köleliği dayatan Monseur de M ..’den başkası değil¬di. Üstelik bunu bir yanda medeni kanuna ve mülkiyet hakkına, bir yandan da aşkı sevgililerin özgür duyguların¬dan koparan ve cimrinin hâzinesine yaptığı gibi kıskanç kocaya karısını kilit altında tutma izni veren toplumsal şartlara dayandırmıştı; çünkü kadın, sadece adamın mül¬kiyetinin bir parçasıydı.

“Gece Monseieur de M… silahlı bir şekilde, kö¬pekleriyle birlikte sinsi sinsi evin etrafında do¬laştı. Kumda izler gördüğünü zannetti ve bahçı¬van tarafından yeri değiştirilmiş olan bir merdi¬ven yüzünden garip şüphelere kapıldı. Nerdey- se 60’ında ayyaşın biri olan bahçıvanı bahçe ka¬pısına nöbetçi olarak dikmişti. Tecrit edilmiş bir ruh aşırılıkta sınır tanımaz, işi saçmalamaya ka¬dar vardırır. Bütün bunlardaki masum suç orta¬ğı olan diğer erkek kardeş, gün be gün gözetim altında tutulan, aşağılanan, güçlü ve mutlu bir hayal gücünü oyalayacak her şeyden mahrum bırakılan, özgür ve neşeliyken umutsuz ve ke¬derli olan bu genç kadının mutsuzlaşmasına yardımcı olduğunu nihayet anladı. Kadın ağla¬mıştı, gözyaşlarını gizlemesine rağmen izleri görülebiliyordu. Kreolun vicdanı sızlıyordu.

Kreol sahip olduğu kaçamak aşk duygularından kaynaklanan hatası yüzünden af dilemek için yengesine niyetini açıkça söylemeye kesinlikle kararlıydı, bir sabah bu Mahkumun zaman za-
man temiz hava almak ve çiçekleriyle ilgilen-mek için gittiği küçük ağaçlıklı mesire yerine süzüldü. Bu durumu, kıskanç kocasının bakış¬larının üzerinde olduğunu bildiğinden, fayda¬landığı çok kısıtlı bir özgürlük olarak ele alma¬lıyız. Kayınbiraderini gördüğünde, onunla ilk defa beklenmedik bir şekilde yüz yüze geldi¬ğinde, genç kadın çok büyük bir korkuya kapıl¬dı. Ellerini ovuşturdu. Korkuyla ‘git buradan, Tanrı aşkına git!’ diye bağırdı ona.
“Ve aslında, Monsieur de M…. birdenbire orta¬ya çıktığında, güç bela seraya saklanabilecek zamanı bulabildi.’ Kreol bağrışları duydu, din¬lemeye çalıştı; kalbinin atışı, onun gizlenmesiy¬le ilgili olan açıklamanın en küçük kelimesini bile duymasını engelledi, kocası bunu anlarsa, trajik bir sonuç ortaya çıkabilirdi. Bu olay ka yınbiraderi daha da cesaretlendirdi; bundan böyle bir kurbanın koruyucusu olma ihtiyacını hissetti. Aşkının bütün kısıtlamalarından kur¬tulmaya karar verdi. Aşk her türlü fedakarlığı gerektirir, ama aşkından vazgeçme fedakarlığı ancak bir korkağa yakışır. Ağabeyiyle açıkça konuşmaya hazır olmak, ona kendini anlatmak ve her şeyi söylemek için ağabeyini ziyaret et¬meye devam etti. Monsiuer de M …’nin ondan hiçbir şüphesi yoktu, ama kardeşinin ısrarları onda şüphe uyandırmaya başladı. Monseur de M…, bu ilginin nedenlerini tam olarak anlaya-mamıştı, ancak işin nereye varacağını hissede¬rek, onlardan kuşkulanmaya başladı. tasanlar Passy’deki evin kapısını boşu boşuna çalarken, Kreol bir süre sonra, ağabeyinin, aslında iddia ettiği gibi, çevresinde olan bitene çok da ilgisiz olmadığını gördü. Bir çilingir çırağı ona, ustası¬nın Monsieur de M… için yapmış olduğu anah¬tarların bir kopyasını yaptı. On günlük bir ara¬dan sonra, yüreği korkuyla dolan, en çılgın ha¬yallerle kıvranan kreol, gece duvarları tırman¬dı, ana avlunun önündeki çitin parmaklıların¬dan birini parçaladı, bir merdivenle çatıya ulaş¬tı ve tahliye borusundan kayarak kilerin pence-resinden aşağıya ulaştı. Şiddetli bağrışmalar onu, cam bir kapı boyunca fark edilmeden sü¬rünmek zorunda bırakmıştı. Gördükleri yüre¬ğini parçaladı. Cumbada bir lambanın ışığı par¬lıyordu. Yatakodasının perdesinin arkasında, Monsieur de M… saçı başı birbirine karışmış ve öfkeden yüzü kızarmış, odayı terk etmeye cesa¬ret edemediği, ama yavaş yavaş kendisini on¬dan uzaklaştırmaya çalışan yataktaki karısının yanına yarı çıplak çömelmiş, en acıtıcı suçlama¬larla karısının üzerine gidiyordu ve onu param-parça etmeye hazır bir kaplan gibiydi. ‘Evet’ dedi kadına, ‘ben çirkinim, ben bir canavarım ve bunu çok iyi biliyorum, korkutuyorum seni. Benden kurtulmayı istiyorsun, çünkü beni gör¬mek sana acı veriyor. Seni özgür kılacak anı ar- zuluyorsun. Ve sakın bana bunun aksini söyle¬me, korkundan ve karşı çıkışından belli ne dü¬şündüğün. Değersiz gülüşümden utanırsın, içinden isyan edersin bana. Birer birer dakika¬ların geçişini saydığına şüphe yok, ta ki zayıf¬lıklarımla ve varlığımla daha fazla senin canını sıkamayacağım güne dek. Yeter! Bana benze¬meni, çirkinleşmeni isteyecek kadar korkunç arzuların esiri oldum, böylece artık beni tanı¬mış olma talihsizliği yüzünden sevgililerle ken¬dini teselli edemezdin. Kıracağım bu evdeki bütün aynaları, böylece bu tezatlık yüzünden beni küçük göremeyecekler ve senin gururunu okşayamayacaklar. Sırf herkesin seni benden nasıl nefret etmeye sürüklediğini göresin diye, belki de seni, sokağa çıkarmalıyım ya da dışarı çıkınana izin vermeliyim. Yoo, hayır, beni öl-dürmeden bu evi terk edemeyeceksin. Öldür beni, hadi her gün içimi kemiren bu şeyi ben-den önce yap!’ Ve bu vahşi, bağırarak, dişlerini gıcırdatarak, ağzından köpükler saçarak, delili¬ğin binlerce belirtisiyle ve öfkeyle dövünerek en şefkatli okşamaları ve en acıklı yalvarışiarı boşa giden bu talihsiz kadının yanına, yatağın üzerine yuvarlandı. Sonunda kadın onu sakin¬leştirdi. Hiç şüphesiz, sevginin yerini acıma al¬mıştı; fakat yüzüne bakılmaya korkulan, hidde¬ti nedeniyle neredeyse bütün enerjisi tükenen bu adam için, yeterli değildi bu. Kreolun kanını donduran bu sahnenin sonucu ise uzun bir depresyon nöbetiydi. Heyecandan titredi ve ta¬lihsiz kadım bu ölümcül ıstıraptan kurtarmak için kime koşacağını bilemedi. Görünüşe göre bu sahne her gün tekrarlanıvordu; devamında¬ki nöbetler için Madam de M. işkencecisini bir parça sakinleştirmek amacıyla hazırlanmış ilaç¬lan kullanıyordu.

“O dönemde Paris’te Monsieur de M. ailesinin tek temsilcisi kreol idi. Yukarıdaki gibi durum¬larda insan yargı sürecinin yavaşlığına ve hiç¬bir şeyin onları özenle ayarlanmış rutinlerinden saptıramayacağı yasaların duygusuzluğuna la¬net okumak ister, özellikle de sorun sadece bir kadınla, kanun yapıcının en az güvence verdiği bir varlıkla, ilgili olduğunda. Yalnızca, tutukla-ma yetkisi -aşırı bir tedbir- bu deliliğe tanık ol¬muş kişinin çok iyi bir şekilde olacakları önce¬den sezdiği bu felaketi önlemiş olacaktı. Bu¬nunla birlikte, zenginliği çok büyük fedakarlık¬lar yapmasına ve riskli durumlarda sorumlu¬luktan korkmamasına olanak verdiğinden, her şeyi riske atmayı, bütün sonuçları üstlenmeyi göze aldı. Kendisi gibi kararlı olan arkadaşları¬nın arasında bazı doktorlar, bu delilik nöbetle-rini teşhis etmek ve güç kullanarak bu karı ko¬cayı ayırmak için çoktan Monsieur de M’nin evine giriş izni elde etmek için hazırlanmaya başlamışlardı, intiharın gerçekleşmesi bu gecik¬miş hazırlıkları haklı çıkardı ve soruna son nok¬tayı koydu.

“Elbette, sözün ruhunu yazıya hapsetmeyenler için bu intihar adamın işlediği haince bir cina¬yetti; fakat aynı zamanda sıradışı bir kıskançlık nöbetinin sonucuydu. Kıskanç adamların köle¬ye ihtiyacı vardır, kıskanç adam sevebilir, ama hissettiği aşk sadece kıskançlığın bir kopyası¬dır; bütün bunlardan da öte kıskanç adam bir özel mülk sahibidir [Marx bu cümleyi, Peuc- het’nun anlattığı başka bir intihar vakasından almıştır]. Kreolun, nafile ve tehlikeli, hepsinden de öte sevdiği kişinin anısına leke sürecek bir skandala neden olmasını engelledim, çünkü işi gücü olmayan insanlar kocasının erkek karde¬şiyle zina etmekle suçlayacaktı bu kurbanı. Ce-naze törenine katıldım. Hiç kimse gerçeği bil¬miyordu, sadece kocanın erkek kardeşi yani kreol ve ben biliyorduk. Bu intiharla ilgili yüz kızartıcı söylentiler duydum etrafta ve söylenti¬leri çıkaranlardan nefret ettim. Lisanların bu sahte üzüntüsüne ve kirli imalarına yakından tanık olunca utanıyor insan. Yalnızlaşmış in¬sanlar kadar çok, görgüsüz ve hayli yoz olan fi¬kirler vardır, çünkü bu insanların her biri ken¬dine yabancıdır ve herkes birbirine yabancıdır [Marx bu cümleyi, Peuchet’nun anlattığı başka bir intihar vakasından almıştır, Marx çeviriye özgür bir yorum getirir ve sonuç olarak şu keli¬meleri ekler: “çünkü her biri kendine yabancı¬dır ve herkes birbirine yabancıdır”]. Bu arada, benzeri vakaların yaşanmadığı birkaç hafta geçti. Aynı yıl çocuklarının ilişkilerine razı ol¬mayan anne babaların neden olduğu ve kızın da erkeğin de kendilerini tabancayla vurmala¬rıyla noktalanan yasak bir aşk ilişkisini kayıtla-rıma geçirdim.
“Ayrıca, haksızlığa uğramaları nedeniyle, üste¬sinden gelemedikleri bir melankoliye düşmüş, hayatlarının baharında gücü tükenmiş, görmüş geçirmiş erkeklerin intiharlarını da kaydettim. “Birçok insan, hiçbir yararı olmayan reçetelerin uzun ve lüzumsuz işkencesinden sonra, tıbbın onları hasalıklarından kurtarabilecek yetenekte olmadığı inancıyla yaşamlarını sonlandırır. Birisi, ünlü yazarların alıntılarından ve göste¬rişli bir edayla kendi ölümlerine hazırlanan umutsuz insanların yazdığı şiirlerden oluşan olağanüstü bir derleme hazırlayabilir. Ölüm kararını takip eden o muhteşem soğukkanlılık anında, eğitimden yoksun sınıflar arasında bile, insanın ta içinden kopup gelen azgın bir coşku akar kağıda. Derinliklerinde kayboldukları bu kurban etmeye iyiden iyiye kendilerini hazır- larlarken, tüm güçleriyle samimi ve kendilerini yansıtan kelimeler bulmaya çabalarlar. “Arşivlerde unutulmuş bu şiirlerden bazıları şaheser niteliğindedir. Ruhunu tümüyle kendi işine kaptırmış ve dini imanı para olmuş sıkıcı bir burjuva için, belki de tüm bunlar oldukça romantiktir ve çekilen tüm bu acıları anlayama¬dığından reddeder alaycı bir gülüşle: oysaki şa¬şırtmaz bizi onun bu küçümseyişi.”

Başka ne bekleyebilir ki insan bu paragözlerden, gün be gün, saat saat, parça parça kendilerini, kendi insani doğalarını katledenlerden!

“İnanmış ve eğitimli gibi gözüken bu iyi insan¬lar için ne demeli ki, oysa ta kendileridir bu pis¬liği yansıtan. Şüphesiz, bu süprüntülerin toplu intiharının yıkacağı bu dünyadaki ayrıcalıklı sı¬nıfların umurunda olsa, bu sefil şeytanların ya¬şama tahammül etmelerinin büyük bir önemi olurdu, ama aşağılamalardan, alaylardan, süslü sözlerden başka, bu sınıfın varlığını katlanılır kılacak araçlar var mıdır? Dahası, kendilerini harap eden ve darağacı yoluyla intihar etmeyi tercih etmeyen, ölmeleri beklenen, bu zavallıla¬rın ruhunda belli bir büyüklük olmalıdır. Elbet¬te, ekonomimiz ne kadar gelişirse, sefillerin bu soylu intiharları o kadar azalır. Bilinçli düş¬manlık bunların yerini alır ve sefiller düşünce¬siz bir şekilde hırsızlık ve cinayet riskini göze alır. Ölüm cezasına çarptırılmak iş bulmaktan daha kolaydır.

Polis arşivlerini karıştırırken intihar listesinde yalnızca tek bir korkarlık vakasına rastladım. O da, düellodan kaçmak için kendini öldüren, Wilfrid Ramsay adında genç bir Amerikalıydı. İntihara yol açan çeşitli nedenlerin sınıflandırıl¬ması, toplumumuzun gerçek eksikliklerinin sı¬nıflandırılması olacaktır. Biri kendini öldürür, çünkü dalavereciler buluşunu çalmıştır, ya da başka bir olayda mucit, kendini adamak zorun¬da olduğu uzun bilimsel araştırmalar yüzün¬den, bir patent bile alamayacak kadar korkunç bir yoksulluğun içine düşer. Bir diğeri oldukça büyük masraflardan ve bu arada da iktisadi ha¬yata hâkim grupların hiçbir şekilde umursama¬dığı ve de çok yaygın olan parasal sıkıntılar yü¬zünden açılan onur kırıcı hukuki davalardan kaçmak için kendini öldürür. Bir başkası da, aramızda keyfine göre iş verenlerin cimriliği ve aşağılamaları altında uzun süre inledikten son¬ra kendini öldürür, çünkü iş bulamamıştır.

Bir gün doktorun biri, kendisini sebebi olmakla suçladığı bir ölümle ilgili bilgi almak için bana geldi.
Bir akşam, yaşadığı yere, Bellevillc’e dönerken, karanlıkta, kendi evinin civarındaki dar bir so¬kakta, başı örtülü bir kadın durdurur onu. Ka¬dın titrek bir sesle kendisini dinlemesi için yal¬varır. Biraz uzakta simasını seçemcdiği biri, bir zışağı bir yukarı yürümektedir. Bir adam kadım takip etmektedir. Kadın “bayım, ben hamile-yim ve bu anlaşılırsa bütün itibarımı kaybede¬ceğim” der doktora. Ailem de, konu komşu da onurlu insanlar da merhamet göstermeyecektir bana. Güvenine ihanet ettiğim bu kadın da ak¬lını yitirecek ve şüphesiz kocasından da boşa¬nacaktır. Yaptıklarımın doğru olduğunu iddia etmiyorum. Ben bir skandalın tam ortasında- yım ve bu skandalin duyulmasını engelleyecek tek şey de benim ölümümdür. Kendimi öldür¬mek istedim, ama insanlar yaşamamı istiyor. Bana senin merhametli biri olduğun söylendi ve bu beni sizin bir çocuğun öldürülmesinde suç ortağı olmayı istemeyeceğinize ikna etti, bu çocuk henüz dünyaya gelmemiş olsa bile. Gö¬rüyorsunuz, bu bir kürtaj sorunu. Ben en ayıp¬lanacak suç olarak kabul ettiğim bir şey için ba¬sitçe yalvararak küçültmeyeceğim kendimi. Sa-dece çevremdeki insanların yakarışlarına bo-yun eğdiğim için geldim size; çünkü nasıl ölü¬neceğini biliyorum. Ölümü kendim çağıraca¬ğım ve bunun için kimseye ihtiyacım yok be¬nim. Biri bahçe sulamaktan keyif alıyormuş gi¬bi yapabilir; bunun için tahta takunyalar giye¬bilir; her gün su taşıdığı kaygan bir zemini se¬çebilir; bir kuyunun derinliklerinde kaybolma¬yı planlayabilir; ve insanlar bunun “kaza” ol¬duğunu söyleyecektir. Olacakları görüyorum bayım. Keşke tüm kalbimle çekip gitmek İste¬ğim anın ertesi sabahı olsa. Herşey önceden planlandı ve bu plana göre gerçekleştirilecek.

Sana bunu anlatmam söylendi bana. Sen sade¬ce bir karar vereceksin, bir cinayet mi işlenecek, yoksa iki cinayet mi. Yemin ederim ki, cesaret¬sizliğim yüzünden, kayıtsız şartsız senin kara¬rına biat edeceğim. Ver kararını!’
“‘Bu seçim’, diye devam etti doktor, ‘dehşete düşürdü beni. Kadının sesi pürüzsüz ve ahenk¬liydi; elime aldığım elleri, güzel ve narindi; umutsuzluk içinde bile açık sözlü ve kararlı oluşu mükemmel bir ruhun göstergesiydi. Fa¬kat beni gerçekten korkutan bir nokta vardı bu olayda; binlerce vakada, zor doğumlarda, örne¬ğin, cerrahın annenin veya çocuğun yaşamını kurtarma arasında seçim yaptığı durumlarda karar veren cerrah olmasına rağmen, tereddüt etmeden keyfiyetle kararını veren ya politika ya da insanlıktır’.
‘Yurtdışına kaç’ dedim. ‘imkansız’ dedi, ‘izin vermez buna.’
‘Tedbirli ol.’
‘Yapamam, arkadaşlığına ihanet ettiğim kadın¬la aynı evde yaşıyoruz.’ ‘O kadın akrabanız mı?’ ‘Daha fazlasını söyleyemem.’
“Bu kadını-intihardan ya da suçtan kurtarmak için ya da bam ihtiyacı kalmadan bu çıkmaz¬dan kurtulabilsin diye canımı bile vermeliy¬dim” diye sürdürdü konuşmasını doktor. Ken¬dimi barbarlıkla suçladım, çünkü bir cinayete suç ortağı olmaktan korktum. Mücadele kor¬kunçtu. Sonra şeytan bana, sadece biri ölmeyi istediği için öldürmez ki kendini, diye fısıldadı; eğer kötülük yapma güçleri ellerinden alınırsa, bu uysal kişiler yanlış yapmaktan alıkonulabi- lirler. Parmaklarıyla oynadığı nakışların kalite-sinden ve güzel konuşmasından belliydi zengin olduğu. Zenginlere daha az merhamet göster¬mek zorunda olduğumuza inanırız; o zamana kadar bu konuya değinilmemiş olmasına rağ¬men, ki bu nezaket göstergelerinden biriydi ve karakterimin saygı gördüğünün kanıtıydı, gu¬rurum altınla ayartılma düşüncesine karşı çıktı. Cevabını ‘hayır’dı; kadın hızla uzaklaştı; at ara¬basının gürültüsünü duyunca yaptığım şeyi ar¬tık düzeltemeyeceğiıni anladım.

” ‘On beş gün sonra gazeteler bu sır perdesini aralamamı sağladı. Paris’li bir bankacının, en fazla 18’inde olan genç yeğeni, annesi öldüğün¬den beri gözünün önünden ayırmayan teyzesi¬nin çok sevdiği ve vesayeti altında tuttuğu bu kız, Villemomble’da, vasisinin bölgesinde, aya¬ğı kayarak dereye düşmüş ve boğulmuştu. Va¬sisi teselli edilemeyecek kadar üzgündü; bu mevkiye sahip olan enişte, bu ödlek baştan çı¬karıcı, dünyanın önünde acısını böyle açığa çı-karabilirdi.’

“İnsan, daha iyi bir şey isteği için, özel hayatın kötülüklerine karşı intiharın en son çare oldu¬ğunu anlıyor.
“İşten atılmalardan, işin reddedilmesinden ve¬ya maaşta ani bir düşüşten kaynaklanan inti¬harların daha sık olduğunu gördüm; çünkü bunlar yüzünden aileler artık geçinecek parayı temin edemez, birçoğu kıt kanaat yaşar. “Kraliyet sarayındaki muhafızların sayılarının azaltıldığı dönemde, iyi bir adam bile pek de umursanmadan diğerleri gibi işten çıkarıldı. Nüfuzunun olmaması ve yaşı yüzünden ordu¬ya dönmesi imkansızdı; yeterli bilgisinin olma¬dığı için fabrikalarda da bir iş bulamadı. Devlet memurluğuna girmeye çalıştı; ama her yerde olduğu gibi burada da oldukça fazla olan rakip¬leri önünü tıkadı. Umutsuz kederlere düştü ve kendini öldürdü. Cebinde, içinde bulunduğu durumu anlatan, bir mektup bulundu. Karısı fakir bir terziydi; 16 ve 18 yaşlarında olan iki kı¬zı anneleriyle çalışıyordu. Tarnau, intihar eden kişi, arkasında bıraktığı mektupta, ‘artık ailesi¬ne bir faydası olmadığı, karısı ve çocuklar üze¬rinde yükten başka bir şey olmadığından, yap¬ması gereken şeyin onları bu fazlalıktan kurtar¬mak için yaşamına son vermeyi düşündüğünü yazıyordu. Çocukları için Angouleme düşesini öneriyordu; iyiliğiyle prensesin birçok umutsu¬za derman olduğunu sanıyordu.’ Angles’nin emniyet müdürüne bir rapor yazdım ve gerek¬li formaliteler tamamlandığında düşes, bu ta-lihsiz Tarnau ailesine 600 frank gönderdi.

Acıklı bir yardım aslında, böyle bir kayıptan sonra. Fakat tek bir aile nasıl bütün yoksullara yardım edebilir, her şey hesap edildiğinde bile, şu anki durumuyla Fransa’nın tümü onları bes¬leyemez. Bütün ulusumuz dindar olsa bile, zen¬ginlerin iyiliği yeterli değildir, ki bunun konu¬muzla da bir ilgisi yok. intihar en içinden çıkıl¬maz sorunları çözer, geri kalanını da idam seh-pası. Gelir kaynaklan ve gerçek zenginliğin sa¬dece tarım ve sanayideki genel sistemimizin ye¬niden düzenlemesinden elde edilebileceğine inanılır. Kağıt üzerinde, anayasaları, her vatan¬daşın eğitim ve çalışma hakkını ve hepsinden öte asgari geçim parasını açıklamak kolaydır.
Ama bu cömert talepleri yazıya dökmek yeterli değildir, asıl iş bu özgür düşüncelerin somut ve akıllıca işleyen kurumlarda başarılı sonuçlar vermesini sağlamaktır.

“Bu coşku dolu dünya, putperestlik, muhteşem yaratılar ortaya çıkardı; modern özgürlük raki¬binin arkasında mı kalacak? Gücün bu iki muh¬teşem öğesini kim birbiriyle kaynaştıracak?
Bitirirken, Peuchet’nun Paris’teki intiharlar üzerine olan tablolarından birini vereceğiz.
Peuchet’nun verdiği başka bir tablodan 1817’den 1824’e kadar Paris’te 2808 intihar vakasının yaşandığını öğrendik. Aslında, elbette, gerçek sayı bundan daha da fazlaydı. Özellikle, cesetleri morgda teşhir edilen boğulmuş insanlar göz önüne alındığında, bu vakaların intihar olup olmadı¬ğım anlamak, yalnızca çok azı için mümkündü.

İntihar Üzerine-Karl Marx
Çevirenler: Banş Çoban, Zeynep Özarslan
Yeni Hayat Yayıncılık
1 Basım, Mayıs 2006

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Politika, Psikoloji
Para dışında kitleler için de kullanılan milyonlar kelimesinin şifresi: faşizm

ENFLASYON VE KİTLE Enflasyon, sözcüğün en katı ve en somut anlamıyla bir kitle fenomenidir. Enflasyonun bütün ülkelerin vatandaşları üzerinde yarattığı karı­şıklık...

Kapat