İşte Gidiyorum / Göç Öyküleri – Feyza Hepçilingirler

İnsanın öyküsünü çizmekte en etkin olan unsurlardan biri yaşadığı yer kuşkusuz. İnsan büyük ölçüde yaşadığı toprakla, içinde yetiştiği kültürle, kullandığı dille kurar kendini. Bunun için her gidiş kendinden kopuş, kendini yeniden kurma çabasının kaçınılmazlığıdır. Her giden yeniden kurmak zorunda kalır kendini.

Usta öykücü Feyza Hepçilingirler, işte Gidiyorum ile toprağından, dilinden, kendinden gitmek zorunda kalanların öykülerini dile getiriyor. Her gidişin içinde taşıdığı acıya eşlik eden o yoğun hesaplaşma duygusunu aktarıyor okura. Kendini yeniden kurmak zorunda bırakılanların tam da artık neyi kuracaklarına emin olamadıkları o acı dolu derin şaşkınlığı paylaşmaya çağırıyor herkesi.

Yusuf Çopur ‘un 23/10/2009 Tarihinde Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Feyza Hepçilingirler ‘le Yaptığı Söyleşi
Feyza Hepçilingirler, yeni kitabı İşte Gidiyorum?da doğduğu topraklardan, konuştuğu dilden ayrılmak, gitmek zorunda bırakılanları anlatıyor. ?Zorunlu göç, savaş gibi, kıyım gibi, insanlığın sonunu bir türlü getiremediği trajedilerden. Ama kader olmamalı? diyen Hepçilingirler?le yeni kitabını konuştuk…

İşte Gidiyorum?da mübadele öyküleri ağırlıkta. Mübadele, toplumsal dinamikleri alt üst eden bir dinamit gibi. Konulduğu yeri paramparça ediyor. Kitapta bu parçalanmışlıkların içindeki ?insan?a dokunmuşsunuz. Nedir sizi bu parçalanmışlığa yönelten?
?Mübadele?, ilk ne zaman duyduğumu bile anımsayamadığım bir sözcük. Ailemin tümü ?mübadil?di çünkü. Çocukluğumda bir çeşit milat gibi söz edilirdi mübadeleden. Yazmaya başladığımdan beri kafamın bir yanında hep onların anlatmadıkları acıları dile getirme isteği vardı. Anlatmadıkları; çünkü bin bir güçlükle kabuk bağlamasını sağladıkları yarayı kanatmaktan çekinirler; hep susarlardı. Babamın küçük dayısının, Heleni?den ayrılmayı göze alamadığı için, ailesiyle gitmeyi reddedip orada kaldığını bile yıllar sonra öğrendim. O delikanlı, uzun süre gizlenerek, bir başına, orada nasıl yaşamıştır? Onun torunlarından birileri de dedelerinin buradaki akrabalarının neler yaşadığını merak ediyor mudur acaba? Bilmiyorum. Söylemediler ve birer birer çekilip gittiler dünyamızdan. Ben yazma isteğim ve onların dile getiremedikleri acılarıyla baş başa kaldım. Beni bu parçalanmışlığı anlatmaya yönelten işte bunlar.

İnsan-mekân ilişkisi bu kavramların varlığından bu yana tartışılmıştır, tartışılacaktır. İnsanla mekânı hep sevgili gibi düşünmüşümdür. Bu muhabbetin kopuşundan geriye kalan kimliksizliğin albümü gibi öyküleriniz. Sizce nedir insan-mekân ilişkisi?
İnsan, yaşamak için mekâna tutunmak zorunda. Dünyanın bir yerinde, kendimiz için var ettiğimiz küçücük mekânlarda yaşıyoruz. O mekânlarda seviniyor, üzülüyor; acı çekiyor, mutlu oluyoruz. Bizim bütün yaşamımızın ortağı o mekânlar. Yaşanmışlıklarımıza tanıklık etmekle kalmıyor, onlarla bütünleşiyor, geçmişimizi, anılarımızı oluşturuyor. Mekânından koparılan insan, kökünden koparılmış gibi. Kökünden koparılmış olanın, yeniden kök salması, kendisini yeniden yeşertmesi ne kadar mümkünse, evinden, yurdundan koparılmış insanın yeni bir mekânda kendisini var etmesi de ancak o kadar mümkün olabiliyor.

?Bu Gemi Nereye? öykünüzün kahramanı Aneta, intihar etmeyi düşündüğü an, karnındaki bebeğinin kımıldadığını hissedip intihardan vazgeçiyor. Diğer öykülerde de (Lisa?nın Bebeği) çocuk daha güzel bir gelecek için ?umut? olarak çıkıyor karşımıza. Ayrılığın, kopuşun, acının; savaşın, intikamın, ihtirasın karşısında o ?çocuk? ayakta kalabilecek mi sizce?
Ayakta kalabilmesini bütün kalbimle dilerim. O çocuğun dünyaya barışı, kardeşliği, huzuru, sevinci, dinginliği, gülümsemeyi getireceğine olan inancımızı yitirirsek yaşayamayız. O umudu gerçeğe döndürecek çok fazla belirti yoksa da şimdilik hiç değilse umudumuzu canlı tutmaya çalışıyoruz. Çünkü o çocuğu yaşatmak zorundayız.

İşte Gidiyorum?da öykülerin tamamı ?gitmek? eylemi zemin alınarak yazılmış. Kahramanların hemen hepsi nereye gideceğini, nasıl gideceğini, onu nelerin beklediğini bilemeden ?gitmek? zorunda olduğunu biliyor. İnsanlık tarihi boyunca olagelen bu ?zorundalık? insanlığın kaderi mi sizce?
Ben yalnızca bir ucu Türkiye?ye bağlanan ?gitme?leri, onların bile yalnızca bir bölümünü anlatabildim. Şu anda dünyanın kim bilir nerelerinde, ne insanlar evlerinden, yurtlarından kovulup yollara düşmüş durumdadır. Kendilerini nelerin beklediğini bilemeden, belirsiz bir geleceğe doğru… Zorunlu göç, savaş gibi, kıyım gibi, insanlığın sonunu bir türlü getiremediği trajedilerden. Ama kader olmamalı.

Öykülerde göçün, ayrılığın, kendinden kopuşun ?insan?a yansımaları ağırlıklı olarak kadın kahramanlar üzerinden verilmiş. Sizce kadınların mekâna olan bağlılıkları daha mı fazla?
Kadınların gizemli bir dünyaları olduğunu, bu dünyanın anlatılabilir çok şeyi barındırdığını erkek yazarlar da gayet iyi bildiğinden genellikle kadınlardan seçerler kahramanlarını. Ben de öyle yaparım, aynı nedenlerle. Üstelik hemcinsimi anlatmak, bir erkek yazardan daha kolaydır benim için. Ne de olsa kadın olarak doğmuş, kadın olarak yaşamışım şimdiye değin. Bu öyküleri yazarken öyküyü kimin üzerinden anlatacağımı düşündüğümde hep kadınlar çekti beni. ?Göç? olgusu ile kadının duygusal bağı daha fazla çünkü. Kadın, yaşamı kuran, mekânı yaşanır kılandır. Mekânla ilişkisi de, mekâna bağlılığı da erkeğinkinden farklı ve hiç kuşku yok ki daha güçlü. O toprağa kök salınmasını kendisi sağlıyor. Koparılışlara somut tepkiler veremese, karşı çıkamasa, boyun eğmek zorunda kalsa da acıyı en derinden yaşayan yine o.

Göç öykülerinizi tarihi gerçekliklere (Gerek şahsiyet: Hitler, İlias Venezis, Özal…; gerekse olaylar bağlamında: Birinci Dünya Savaşı, Kıbrıs Çıkarması, Mübadele…) bağlı olarak yazmışsınız. Yaşanan acının, dramın ?gerçek?liğine vurgu yapmak için mi böyle bir yol denediniz?
Kişileri çoğu zaman uydurduğumu söylemeliyim. Olaylarda ise yaşanmışlığı esas almaya çalıştım. Dünyanın abartılı biçimde görselleşmesinin, algılamamızı değiştirdiği kanısındayım. En acı gerçekler bile sanallaşıyor, gerçekliğini yitiriyor. Bir dizi filmde gözyaşı döken, gerçeğin ta kendisini film gibi izliyor. Gerçekler sanallaşmışsa kurmacayı gerçeğe yaklaştırmak gerekir, diye düşünüyorum. Tarihin bu döneminde yaşamayı biz seçmedik; ama bu dünyada ve böyle bir dönemde yaşıyoruz. İçine doğduğumuz zaman dilimine ne kadar kayıtsız kalabiliriz ki! İnsanlığın bize gelinceye kadarki yaşanmışlığı, bir yanıyla ve zorunlu olarak kişisel tarihimizi de oluşturuyor. Doğrudan hiçbir etkimiz ya da katkımız olmaması, dünyanın bu halde olmasından sorumlu olmadığımız anlamına gelmez.

İşte Gidiyorum, tarihten günümüze bir uyarı mektubu sanki. Anlattıklarınız her ne kadar tarihte kalmışsa da aslında her birinin günümüze yansıyan yönleri var. Devletler zor kullanarak insanları birbirinden ayırmış. (Mübadele) Bazı güçler sevgiyle yaşayan farklı etnikteki, dindeki insanları birbirine düşürmüş. (6-7 Eylül olayları). Günümüzde yaşananlara baktığımızda insanlarımızın farklı olanla birlikte yaşama isteğinin zedelendiğini görüyor gibiyiz…
Geçmişten günümüze çok şeyin değiştiğini söylemek zor. ?Globalleşen? dünyamız bizi birleştirmiyor, hızla ayırıyor aslında. Batılı ile doğuluyu ayırıyor, Hıristiyanla Müslümanı, gelişmiş ile az gelişmişi, beyaz ile zenciyi, Amerikalı ile Iraklıyı, güçlü ile zayıfı, Türk ile Türk olmayanı… Obama?nın zenci olduğu halde Amerikan başkanı seçilmesi alkışlarla karşılandı. Neden? Şimdiye kadar beyaz-zenci eşitliğinin çoktan sağlanmış olması gerekmiyor muydu? Müslüman olduğu yolunda çıkarılan ?dedikodu?ları şiddetle reddetti Obama. Yoksa Müslümanlığın, Hıristiyanlık kadar önemli bir din olduğuna inanmıyor mu? Irak?ta günde ortalama yüz kişi ölürken Amerikalının kılı kıpırdamıyor. Hani bütün insanlar eşitti? Türkiye?de de milliyetçilik tırmanıyor büyük bir hızla. Oysa milliyeti, dini ne olursa olsun bu ülke, burada yaşayan herkesin ülkesi. Bizi zaten bizim gibi olanlar değil, bizden farklı olanlar zenginleştirir. Asıl onlarla birlikte yaşamaya özen göstermeliyiz.

Öykülerinizdeki kahramanların mekândan kopuşu (göçü) aynı zamanda dillerinden kopuş olarak görmeleri, dikkat çekici. Dille mekân arasında nasıl bir ilişki var?
Belli bir coğrafyada doğarız ve bir dilin içine doğarız. Doğacağımız yeri seçme hakkımız olmadığı gibi, dilimizi de biz seçmeyiz. İçine doğduğumuz dil, anadilimizdir; üzerine doğduğumuz toprak ana yurdumuz. O dil, o toprağın dili olduğu için bizim de dilimiz olur. Toprağımızı terk etmek zorunda kaldığımızda yalnız yurdumuzu, çocukluğumuzu, anılarımızı değil, dilimizi de geride bırakmış oluruz. Hatta aynı dilin konuşulduğu bir yere gidiyor olsak bile…

Kitabın Künyesi
İşte Gidiyorum / Göç Öyküleri
Feyza Hepçilingirler
Everest Yayınları
Baskı Tarihi: Eylül 2009
188 sayfa

İşte Gidiyorum / Göç Öyküleri – Feyza Hepçilingirler” üzerine bir yorum

  1. FEYZA HEPÇİLİNGİRLER’E
    GÖÇ ÖYKÜLERİ GENEL YAYIN MÜDÜRLÜĞÜNÜ YAPMAKTA OLDUĞUM “TEK RUMELİ TELEVİZYONU” YAYINI İÇİNDE KULLANDIĞIM VE KULLANMAK İÇİN KAYNAK ARADIĞIM BİR KONUDUR. SİZDE UYGUN GÖRÜRSENİZ VE BANA KİTABINI ULAŞTIRIRSANIZ. HEM KİTABIN İÇİNDEN BÖLÜMLER UYGUN OLURSANIZ DA SİZİ YAYINDA KONUKOLARAK DEĞERLENDİRMEK İSTERİM.

    05325046112 İRTİBAT NUMARAMDAN VE MAİL ADRESİMDEN BANA ULAŞABİLİRİSİNİZ.

    İLGİNİZ VE ÇALIŞMALARINIZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM…

Yorum yapın

Daha fazla Mübadele Edebiyatı, Öykü Kitapları
Kitapçı Mendel – Stefan Zweig

Kitapçı Mendel adlı bu kitapta Stefan Zweig'ın öykülerinden bir seçki sunuluyor. Yazdığı öykülerin en çarpıcı örneklerinin yer aldığı kitapta, özellikle...

Kapat