Karantina Zamanlarında Seçkinciliğin Dayanılmaz Hafifliği – Josef Hasek Kılçıksız

Korona salgını zamanında yoğunluk kazanan sosyal medyadaki alaycı paylaşımlar, alt sınıflardakilere karşı kullanılan damgalamaların, hatta bazen nefretin örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.
Bu “mizahi” paylaşımlar, lümpenleşme ve “sınıfsızların sakilliği” olarak ön plana çıkmakta.
Bu paylaşımlarda yapılan kinayeler öyle içerikten yoksun ve sığ ki, sınıf bilincinden yoksun bir toplumun fotoğrafı adeta. Konformizmin, Ben merkeziyetçiliğin ve sığlığın fotoğrafı. Salt kendi için var olan bireyin içi boş bir soyutlama olduğunu bu bağlamda da vurgulayalım.
Bilgisizlik ya da bilinmezlik durumlarının toplumsal arka planını ihmal eden seçkinci yaklaşım, deve kuşu gibi kafasını kuma gömerek, konforlu köşesinden yoksul halkla alay etmeye devam ediyor.
Bu paylaşımları yapanların çoğu seküler hassasiyetleri yüksek orta sınıf seçkincilerden oluşuyor. Seküler hassasiyetleri yüksek seçkinciler bir kısım halkı aşağılarken onların bugünkü, şimdiki durumlarına bakarak yargıda bulunuyorlar. Oysa bilinenler ve bilinmezliklerin arasındaki sınır bugünle olduğu kadar geçmişle de alakalıdır.
Oysa sıradan halkın “bilgisizliği” geçmişten gelen eşitsizliklerle, ekonomik ve politik süreçlerin sonuçlarıyla alakalıdır ve sınıfsal bir içeriğe sahiptir.
Daha çok varsıl orta sınıfa mensup olanların, seçkinci bir tavırla diğer toplum kesimlerini aşağıladıkları paylaşımlarda, sosyal mesafe kuralına uymayanlar cahil cühela olarak damgalanıyor.
Bu insanların salgın ile ilgili uyarıları ciddiye almaması, fırın, postane, devlet bankaları ve marketlerin önüne yığılması, kısacası taşralıkları kıyasıya eleştiriliyor.
Bu paylaşımları yapanlar her ne kadar varsıl orta sınıfa mensup olsalar da kültürel sermayeleri bu sınıfın eğitim düzeyine karşılık gelmiyor.
Neo liberal politikalar sayesinde sonradan zenginleşip, “sağlam burjuva” olmayı başaramamış bu sınıf aslında kimliksizdir hatta bir çeşit aidiyet ve ahlak krizinin içine düşmüştür.
Çünkü eşitsizlikleri düzeltemesek de sosyal kökenlerini anlamaya çalışmak bir burjuva aydını yükümlülüğüdür de. Bu yükümlülük ahlaki olmakla birlikte, farkında olmanın ve “bilmenin” de vicdani bir sorumluluğudur.
Salgın, felaket, aşırı tehlike ve yüksek güvencesizlik koşulları altında bile ahlaki ikilem ortadan kalkmaz. Bu ikilem lüks içinde konforlu yaşamak istemek ile başkalarıyla birlikte belli bir seviyede yaşamak istemek arasındaki gerilimde var olmayı sürdürür.
Türk siyasi hayatını etkileyen bu seçkinciliğin Cumhuriyet devrimlerine kadar uzanan bir arka planı var. Kendini zamanında Fransızca konuşmak, Batı öykünmeleri şeklinde belli eden bu eğilim, siyasetin toplumun alt diğer tabakalarıyla siyasi iletişimini uzun seneler boyunca rehin aldı ve hatta akamete uğrattı.
Gecekondulularda yaşayanlara, arabesk dinleyenlere mesafeli duran ya da onlara bir elit kibriyle ucu bucağı yok tavsiyeler sunan bu seçkinciler de aslında bu “cahil halk” kadar apolitiktir. Bilgisizlere bilgi ve akıl vermeye çalışırken bilgisizlik sosyolojisinin (sociology of ignorance) alanına giren tutumlar sergiliyorlar.
Şu bir gerçek ki, herkesin zorluklarla baş etme deneyimleri birbirinden farklıdır. Üstelik bir kısım halkın salgın ile ilgili uyarıları ciddiye almaması belki de otorite ile kurdukları (aslında bir türlü kuramadıkları) sorunlu ilişki nedeniyledir. Belki de erk ile olan iletişimsizliğe tepkidir. Bu kurallara uyulmamasını haklı çıkarmaya çalışmıyorum, hele hele hiç tasvip etmiyorum ama anlamaya çalışıyorum.
Bu elit takımı kendi ailelerinde kuşaklardır biriken imtiyazların ve kendi yaşamlarındaki ayrıcalıkların kuşkusuz farkındadır. Bu ayrıcalıklara ya da imkânlara ulaşmada herkesin eşit koşullarda olmadığını da biliyorlar.
Sıcak evinde kitap okumanın, Netflix izlemenin, bolluk içinde bir Ramazan geçirmenin, yüksek debili bir internet hızı üzerinden sosyal medyada paylaşım yapmanın, salgın döneminde işe gitmek zorunda olmamanın bir sınıf ayrıcalığı olduğunun pekâlâ ayırdındalar.
Üstelik alınan önlemlerin kimleri mağdur ettiğini ve dışarıda bıraktığını göz ardı etmemek gerekiyor. Bir yandan 18 yaş altına sokağa çıkma diyorlar, ama öte yandan on beş yaşındaki çocuğun simit satarak ya da çıraklık yaparak ailesine katkıda bulunmasının hayati önemde olduğu bir ülkede yaşadığımız gerçeğini göz ardı ediyorlar.
Bu bağlamda yöneticilerin ve hükümetlerin kendi sorumluluklarından kaçmak için adeta bir “kurumsal agoni” (institutional agoni) pratiklerini devreye soktukları gözleniyor. 2015’te Bataclan saldırısı olduğunda Fransız hükümeti herkesin ücretsiz taksilerle evlerine bırakılması, olaydan etkilenen herkese hastanelerin açılması gibi lütufkâr yanları ağır basan önlemler sıralamıştı. Bu önlemler Türkiye’de hükümetin herkese maske dağıtılmasına benzer (minnet uyandırması beklenen) uygulamalarına ne kadar da çok benziyor.
İktidar kendi yükümlülüklerini perdelemek için bir çeşit “kurumsal unutuşu” da (institutional oblivion) devreye sokmak istiyor.
Mesela korona dalgasının kapsamı ve kurbanlarının gerçek sayısı hakkında belki de sular çekildikten bir iki yıl sonra ancak haberdar olacağız. Bakarsınız, bu bilgilere ulaşmayı devlet sırrı diyerek engelleyebilirler.
Devlet bile sorumluluklarından kaçmak için unutuş ve agoni peşindeyse neden büyüteç sıradan halka tutuluyor?
Sömürülen ve mahrum bırakılan bu toplumsal kesimin karşı karşıya bulunduğu durumu bir ikilemle değil bir «trilem» ile tanımlamak daha mantıklı. Bu insanlar ya çocuklarıyla birlikte aç kalma ya da uygun hijyen koşulları olmadan çalışma ikileminin yanı sıra virüsü dışardan kapıp çocuklarına bulaştırma trilemi ile karşı karşıyadır.
Bu halk kesimi, eşitsizlik, sömürü ve silinme biçimleriyle yapılandırılmış daha geniş bir dünya bağlamında nasıl sağlıklı ve iyi bir hayat sürülebilir? Sorun sizce de bir sistem sorunu değil mi?
Bir nüfusu yaşanabilir bir hayattan mahrum eden ya da etmeyi amaçlayan politikaların doğurduğu etik ve siyasi yükümlülüklerin mevcudiyetinin yanı sıra, bir kesimi iyi bir hayattan mahrum bırakan bir “biyopolitik” düzen de var.
Üstelik sosyal devlet ilkesinin zemin kaybetmesi pahasına eğitimin ticarileştirilmesi yüzünden birçok çocuk eğitim olanaklarından sistematik olarak koparılmış ve bu durum da sınıflar arası uçurumu genişletmiştir.
Kapitalist devlet aklıyla burjuva demokratlığı yapmak işte öyle bir şeydir.
“Maskenin ardındaki yüz aslında başka bir maskedir” demiş Judith Butler.
Kitap okumanın araba, ev sahibi olmak gibi neredeyse sosyal bir statü haline geldiğini görüyoruz.
Seçkinci güruh, ben karantinada bu kadar kitap okudum, şu kitapla aydınlandım diye tafra yaparken bilgisizlik dediğimiz şeyin her zaman bilmek ile tam karşıt anlama gelmediğinin canlı kanıtlarını ortaya koyuyor. Bolca kitap okuduklarını söyleyenlerin performansındaki taklitçi yanı fark edince, arka planda kitaplıkla çekilen resimlerden, paylaşımlardan tiksinmeye başladım.
Bir ifade olarak “bilgili olmak” bir yandan bireysel sosyal statü biçimlerine dair vadesi dolmuş bir Aristotelesçi formülasyona aittir. Çünkü bilgili olmak halkla epistemik kopuş yaşayanlar için, bir iktidar alanına karşılık gelen sosyal bir statüyü tanımlamakta.
Üstelik bu statü siyasi yollarla korunan bir şeydir ve bir tahakküm aracı olarak kullanıldığı yerde “mahrumiyeti” teşhir edilmelidir.
Bu seçkinci tutumlarda sinik bir “seçici körlük” de mevcut. Yoksunların, fakirlerin, devletin sunduğu cılız yardım ve olanaklara ulaşamayanların, çocuğunu okutmak yerine ayakkabıcıya fırıncıya çırak verenlerin, bir boğaz eksilsin diye kızlarını çocuk yaşta evlendirenlerin, eve ekmek götürememek kaygısı taşıyanların korkularına bir karşı sav olarak homofobi tartışmasını, klasik müzik dinlemeyi, kitap okumayı, sosyal mesafe kuralına uymayı, çocuk gelin haklarını ve okullaşma konularını koymak seçkinci ve apolitik bir tavırdır.
Bu saptama, diğer sosyal meseleleri küçümsemek gibi bir niyetle yapılmamıştır. Tabii ki, homofobi, kız çocuklarının okulluluğu, salgında sosyal mesafe, çocuk gelinler can alıcı ve önemli meseleler. Üstelik bu meseleler birbirleriyle yarışan biri diğerinin anti tezi sorunlar değildir. Fakat asıl mesele (yaşamsal) öncelikler sıralamasıdır.
Yukarıda söylediğim sorunları birbirine rakip değer şemalarının vektörü haline getiren tutum iktidarın söylemidir. Bu rekabeti kızıştırıp sosyal katmanlar arasındaki kutuplaştırmadan oy anlamında nemalanmaya çalışanların tuzağıdır.
Bu korkunç salgınla birlikte sevdiklerimizi, yakınlarımızı kaybediyoruz. Aslında kaybolmaya yüz tutan bağ olarak burada kavranması gereken şey ilişkiselliktir.
Bu soruna bütüncül yaklaşmak gerekir. İdeal insan ya da hayat biçimlerine değil, onlar olmazsa bizim de hiç var olmayacağımız karmaşık ilişki kümelerini anlamaya odaklanmak gerekir. Bu diyalektik ilişkiselliğe odaklanmak gerekir.
Birbirimize olan ihtiyacımızı kabul ettiğimizde, adına kamucu demokratik yaşam diyebileceğimiz şeyin toplumsal, demokratik koşullarını belirleyen temel ilkelerini de kabul etmiş oluruz. Bunlar demokratik hayatın kritik koşullarıdır.
Bu karşılıklı bağımlılık (mutual dependency) olarak nitelenebilen durum bir kırılganlık yaratabilir. Ancak benim ya da senin kırılganlığın, bizi eşitlik ve eşitsizliğe dair daha geniş bir siyasi sorunun bir parçası kılar. Hem süregiden bir krizin bir parçası olması bakımından hem de zamanımızın aciliyetlerine yanıt veren bir düşünme ve eylem biçimine ait olduğu için alın size işte hayatı anlamlı kılacak bir angajman ve mücadele alanı.

Josef Hasek Kılçıksız

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here