Kent, Yazın ve İnsan – Emine Aydoğdu

Kent, yolculuk demektir. Geride bıraktığın ya da varmaya çalıştığın kentle yüzleşirsin yolculuklarda. Yolculuk ise serüvendir. Bir kez kendini yola vurup, serüven yaşamayı göze alırsan, dünle, bugünle ve yarınla yüzleşip kimliğini bulma mücadelesi verirsin. Kimliğini bulunca, kentlerin kokularını hissedersin. Her kentin insan gibi kendine has kokusu vardır. Kokularıyla tanınır kentler. Varış, isten havalimanı olsun, isten tren garı, isterse otobüs terminali?. adımını attığında, kentin aynasında sen onu görürsün, o seni. Aynada insan vardır. İnsanın tüm benleri? Kuran-yıkan, yaratan-tapan, doğuran-öldüren, özgür kılan-tutsak eden, efendi ve köle yapan benler? Her şey insanla başlar denir ya, kentler de insanla kurulur, yaşar ve yok olur. Her kentin insanı kendine benzer; sokağına, sinemasına, ağacına, kitabına, yoluna, kedisine, havasına, suyuna, rakısına, mezesine, güneşine, hatta ayına ve yıldızına?

İnsanın doğumu ve ölümü arasındaki yaşadığı yıllar, ki buna hayat diyoruz. Hayatlarımız ve eylediklerimiz kentlere iz bırakır. Her aşamanın izi farklıdır. Yaratan insanının aşamaları ise sancılı ve başkaldırıcıdır. NİÇE?den alıntılarsak, NİÇE?nin Üst İnsan düşüncesi bana göre yaratanın, yani sanatçının gelişme ve olgunlaşma serüvenini anlatır. Böyle Buyurdu Zerdüş?te üç değişim (metamorfoz) yazısında konuyu çok iyi irdeliyor.

Önce deve olacaksın, Deve hayvanların en hamalı, en fazla yük taşıyanıdır. ?Sen müstahak olduğun için bu yükü taşımalısın? Başkalarının ortaya çıkarmış olduğu geleneksel değerleri yük gibi taşırsın. Bu devrede gururunu kırabilmek için aşağılanmayı arzu edersin. Deve güdülmeye isteklidir ve ?Evet? der. Bu ?Evet?in anlamı düşünmeden yapılan göreve itaat etmektir. Bu esir görünümüdür.

İkinci basamakta deve, aslana dönüşür. Aslan; geleneksel değerlere karşı isyanın görünümüdür. Aslan ?Hayır? der. Değerlerin değişmesini ister ve Tanrıların düşmanı olur.
Üçüncü basamağa gelince aslan, çocuk olur. Çocuk ta ?Evet? der. Fakat bu ?Evet? itaat etme isteğinden gelmez. Kendinin efendisi, özgür olma arzusunun ?Evet?idir. Oyun oynama iradesinin gücüyle çocuk doğallığıyla ?Evet? der.

Evet?in niteliği, saf yaratıcılığa ve yüksek derecede vericiliğe doğru gelişim biçimindedir. İradenin gücü sürekli yaratıcıdır. Deneyimlerle güçlenen ve zaman içinde yaratan bir güçtür. İrade gücü olan, gerçek kahraman ve sanatkârdır. Sonsuza kadar doğuş kavramı burada ortaya çıkar. Sonsuza yeniden doğuş (sürekli etkinlik) kavramı, acı, ıstırap ve kendini inkâr etme arzusunu ortadan kaldırır. Burada bir merdiven atlayarak yazına geçersek. Duraksamadan söyleyebilirim ki, yazmanın dönencesi zorlu bir yolculuktur.

Yazan için de okuyan için de yolculuk? Yolculuk? bir yola vurmaktır kendini, karşı yakaya ulaşmanın bütün hazlarıyla-acılarını, güçlükleriyle-kolaylıklarını yaşatacak bir yola? Kendimizi sınayıp tanıyacağımız, çeşitli yol arkadaşlıkları kurabileceğimiz ya da yalnız yapayalnız kalacağımız bir yola?

Yazar bu yolda yürürken bir insanlık durumunu anlatırken, gözleme, yaşam deneyimlerine ne denli bağlıysa, anlatacağı şeyi nasıl anlatması gerektiğini de sözlü-yazılı geleneğin birikiminden edinmeye açık olandır. Yani yazma çabasını besleyen kaynaklara, kendisinden önceki birikime ulaşandır.

Bu birikimi tanımak, bilmek okuyup irdelemek, hatta bunlarla hesaplaşmak yazarın kaçınılmaz görevlerindendir. Ne yazdığını bilmek kadar, nasıl yazılması gerektiğini de ancak bu yolla öğrenebilir yazar. Bir bakıma, yazarın okulu, kendinden önceki yazarlar ve onların yazdıklarıdır. Bir virtüöz gibi her gün bu uğraşı için çaba gösteren, yazan, okuyan, hayatı gözlemleyen ve geleneği izleyen kişidir. Asıl mesele biraz da elimizdeki malzemeyi kendi temalarımızla nasıl bütünleştirdiğimizle ilgilidir. Yazar yalnızca kendi coğrafyasından değil, evrenin kalıtından yararlanmasını bilmeli. Malzemesini her yerden ve her şeyden alabilmelidir. Malzemeyle kendi bireysel kimliği arasında iyi bağ kurmalıdır. Malzeme dönüştürülürken, yazanın üslubunu almalı, daha tekil bir yapıya kavuşturulmalı. Yoksa geleneksel malzeme bir tuzaktır. Bu tuzaktan kurtulmanın yolu kendi parmak izini yaratmak ve bu izde nasıl yürüyeceğini bilmektir. Bilginin sana sızmasına, seni dönüştürmesine, senin bir parçan haline gelmesine izin vermen gerekiyor. Bunları edinen yazar yapıtında kendi yarattığı dünyayla gerçek dünyayı öylesine ustalıkla özdeşleştirir ki, bu iki dünyayı çoğu zaman birbirinden ayıt edemeyiz. Birbirine kaynaşmış bu iki dünyanın içinde bütün yoğunluğuyla yaşayan ise günümüz insanıdır.

Yazınımızda yazanın neyi, niçin, nasıl yazdığı yerine, yazmadığı sorgulanmış, çoğu kez. Ya da yazılanlar koşulsuzca bir yere bir şeye bağlanmış. Öylece de adlandırılmıştır. Yapıtın oluşturulduğu döneme, yazarın konumuna her şeyden önce yapıta dönük kapsamlı çalışmalardan yoksun kalmışız. Yazınımızda belli bir estetik okulunun oluşturulamaması, eleştirel düşünce geleneğinden yoksun oluşumuz, aydınlanma sürecini yaşayamamız, kalıtı iyi değerlendiremeyişimiz, yöntemsizlik, eski-yeni arasında dönenip durmamız? ve daha binlerce neden yolumuzu kesmiştir.

Doğrusu, bugün edebiyatımıza dönüp bakarken; gelinen yerin dün?ünden ziyade, hep bugün?ü üzerinde sözler söylenip, onların türevlerinin alındığını gözlüyoruz. Şu an yazan ya da okuyan birisi dün?ü nasıl görüyor? Hatta bunu şöyle sormalıyım. Görüp tanıyabiliyor mu? Kimler neler yazdı, neleri nasıl oluşturdu?…

Sanırım günümüz okuru-yazarı, özellikle 80 sonrası bir kopuş sürecini, bellek-yitimini bilinç-kaymasını yaşıyor. Burada yazının dönencesinde gezinirken, belki yer yer bunların neden ve niçinlerine uzanmak gerek.

Okuyan ve yazan dedim ama, bunlar yaşadığımız çağın ötekileri, yani azınlıkları. Artık modern kentlerin modern insanları var. Modern insanlar, bütün enerjisini, mutlu olmak, genç kalmak, formda olmak, hastalanmamak hatta ölmemek için harcamaktadırlar. Bu hastalık toplumun her kesimine hızla yayılmakta ve bu uğurda önüne gelen her şeyi kullanmakta. Böylece düşünmeyi yasaklayan yeni dinimiz, biricik motivasyonumuzun formda kalmak, seks yapmak ve önüne çıkan her şeyi doğasından soyutlayarak, arzunun hizmetine sunmaktadır. Aslında yaşananlar bir vodvilden başka bir şey değil. Herkes her şeyin farkında ve değilmiş gibi yapma oyununa kendini öylesine kaptırmış ki, sonunda farkındalığın bizzat kendisi akıl tutulması ve deliliğe tekabül etmiş durumda. Bu çağda artık düşünmeye ihtiyacımız yok. Düşünmeyi unutup acılar denizinde yüzdüğümüzden bile habersiziz. Modern dinin uşakları olarak kentleri istila etmiş durumdayız. Yolculuklarımız yeni ibadethanelerimize doğru yapılmakta, hafta sonlarını AVM?lerin yürüyen merdivenlerinde ve pırıltılı dünyasında ibadet ederek geçirmekteyiz. Kapitalizm için yarın ne yapabilirim diye uğraşıp didinmekteyiz?_ Günün bütün saatlerinde ve kendi kendimizle kaldığımız biricik gecemizde modern çağın gardiyanı televizyon ve bilgisayar bizi bilinçlendirip terbiye etmektedir. Bu terbiye ve bilinçle tutsaklığımız bir tokat gibi yüzümüze ve vicdanımıza çarptıkça dünyamız gittikçe daralmakta ve ölü kentler diyarında kâbuslar içinde yaşadığımızın farkında bile olmadan hala mutluluğu reçeteyle bulacağımıza inanmaktayız. Yaşamımızı parçalara bölüp mutluluk ararken, mutsuzluk labirentinin içinde sağa sola çarpıp hayatı ıskalayarak yok olup gidiyoruz.

Kent, Yazın ve İnsan – Emine Aydoğdu” üzerine 3 yorum

  1. Emine Aydoğdu arkadaşımızın “kentlilik ve yaratıcılık süreçleri”yla ilgili yazdıklarına “Gezi Direnişi”nin yaratmış olduğu mizahi edebiyat, alegorik anlatım çarpıcı örnekler sunmuştur. Şimdi bunun destanının, romanının yazılmasına sıra gelmiştir.
    “Umut insanda” ve özellikle yaratmanın estetiğine hakim kadınlarda. Emeğine sağlık Emine Aydoğdu.

    Müslüm Kabadayı

  2. bir metafordur kent hüzünle ikiz kardeş… hele gitmek eylemi illaki kentle özdeş tir

  3. aydınlık maskesini çok iyi kullanan kapitalist yaşam tarzının tükendiği bir çağa girdiğimizi görüyorum..sanırım kitleler bir süre daha bu dediğiniz işıltılarla oyalanacak ve zamanla bir şey göremiyecekler..umutlu olmakta fayda var..

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Bir Sonraki Erteleme Üzerine – Didem Mazlum

"Ölü toprağı serpilmiş şu bedenler şimdi sosyal algının eşiğinde tüm var oluşu geride bırakıp kimyayı bozma denemesi yapıyorlar. İnsan amellerin...

Kapat